Podcast

27 - Yalnızlık ve Tek Başınalık

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yalnızlık günlük hayatta kulağa korkutucu gelen bir kelime. Neden korkuyoruz ondan? Korkmamıza gerek var mı?



İşin doğrusu seçilmiş yalnızlık güzeldir de tek başınalık zor şu hayatta… Bu bölümde yalnız kalmak, yalnız hissetmek ve tek başına olmanın farkından bahsettim. Yalnızlığı sevebilmenin, yalnızken de huzurlu hissedebilmenin anlamına değindim.

Konular:


(01:10) Yalnızlık

(03:48) Elektroşok Deneyi

(06:44) Yalnızlık ve Tek Başınalık

(07:32) Tek Başınalık Yalnızlık Değildir

(08:57) Yalnızlıktan Neden Korkarız?

(14:47) Donald Winnicott - Yalnız Kalabilme Kapasitesi

(23:14) Yalnızlığın Faydaları

(30:08) Kendini Sorgula, Önyargıların, Hayata Karşı Temel Amaçların Neler?









Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.902 kelime · ~20 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, hoş geldin. Birkaç kelime var aklımda. Bunları paylaşmak istiyorum önce seninle. Yalnız olmak, yalnız kalmak, yalnız hissetmek, yalnızlık. Bunlar sence olumlu kelimeler mi yoksa olumsuz mu çınlıyor kulağında?

Mesela huzurlu mu buluyorsun yalnız kelimesini yoksa hüzünlü mü? Rahat mısın bu kelimeyle yoksa biraz utanç duyguları sızıyor mu araya? Bağımsızlığı mı çağrıştırıyor yoksa terk edilmişliği mi? Bu bölümde yalnızlık hakkında konuşalım istedim tahmin edebileceğin üzere. Zaman zaman yalnız kaldın. Bazen de yalnız hissettiğin zamanlar olmuştur.

Transkriptin tamamını oku

...yani hepimiz yaşarız bunu zaten. MFÖ'nün o çok sevdiğim şarkısında dediği gibi... ...seninle beraber olsam da sevgilim... ...hiç görmesek birbirimizi özlesek... ...ömür boyu bağlansak da... ...sevinsek de, üzülsek de... ...yalnızlık ömür boyu. Hadi biraz daha devam edeyim çünkü bu şarkıyı çok seviyorum. Birden sen gelsen aklıma... ...seni unutsam bazı bazı... ...meraklansam gizlice... ...delice kıskansam seni... ...hep yalnızlık var sonunda...

Yalnızlık ömür boyu. Yalnız kalmak bazen hoşumuza gitse de hatta bazen bir ihtiyaç halini alsa da bazen de, kimseyi kandırmayalım, kaçarız yalnızlıktan. Hadi adına kaçmak demeyeyim de, bize yalnızlığı unutturan çok fazla oyuncak var etrafımızda diyeyim. Mesela işte telefonlarımızda, Twitter, YouTube, Instagram, şimdi TikTok, çok hakim olmadığım bir yer ama... Televizyon deyince Netflix, dizi, hani binge watching diye bir kavram türede hiç düşünmeden, sürekli yeni diziye geçmek durmadan. Filmler, yarışma programları... Bazen mesela müzik koyarız arkaya, bazen de şimdiki gibi bir podcast.

Müzik için aslında her zaman herkes için geçerli değil bu tabii. Birçok insan gibi beni de duygusal anlamda çok etkiliyor müzik. Duygularımı daha yoğun hissediyorum ama bazen duygusal olarak müzik o kadar baskın geliyor ki çalışamıyorum mesela. Konsantre olamıyorum yapmam gereken şeye. Yani tam tersi bir şeylerden kaçmak yerine daha da yoğunlaştırıyor duyguları benim için.

Konuyu dağıtmak istemiyorum ama müzik deyince de duramıyorum. Çok tutkulu hissettiğim bir alan bu benim. Ama dağıtmayacağım konuyu. Aslında bununla ilgili araştırmalar da var ama bunda da başka bir zaman müziğe dair bir bölüm çekersem o zaman anlatırım. Neyse kaybolmadan müziğe ek olarak başka ne var mesela örnek olarak? Bazen de yalnızlığımızdan kurtulmak için bir ilişkiye fırlatırız kendimizi. Ki buna ileride değineceğim. Bu önemli bir konu gerçekten.

Bütün bunları düşününce sanki kulağa yalnızlıkla bir alıp veremediğimiz varmış gibi geliyor. Sanki genel olarak huzursuz, sıkıntı veren çağrışımları varmış gibi. Bununla ilgili bir deney var 2014 yılında yapılan. Daha önce de paylaşmıştım ben bunu bu arada. Science dergisinde yayınlandığında baya konuşulmuştu o zaman yani ses getiren bir deneydi. Virginia Üniversitesi'nde araştırmacılar 700'e yakın katılımcı alıyorlar.

Onları 6 ile 15 dakika arasında tek başlarına hiçbir şey yapmadan sadece düşünceleriyle baş başa kalacakları bir şekilde bir odaya bırakıyorlar. Sonrasında onlara iyi vakit geçirip geçirmedikleri ve konsantre olup olmakta zorlanıp zorlanmadıkları soruluyor. Katılımcıların yarısından çoğu huzurlu vakit geçirmediğini, çok daha fazlasıysa geçirdikleri vakti sıkıcı bulduklarını söylemiş. Yine benzer bir deneyi sonra insanların evlerinde vakit geçirdikleri bir ortamda deniyorlar.

Bu kez de katılımcıların çok büyük bir kısmı ya bir şeyler okumuş ya da sosyal medyada gezinmiş ya da müzik dinlemiş. Ama işin en ilginç tarafı üçüncü aşamada. Bu kez daha küçük bir grupla yine boş bir odada benzer bir deney yapıyorlar. Bu sefer katılımcıların bir parmağına elektroşop veren bir kablo bağlıyorlar. İlginç bir deney demiştim.

Kablonun diğer ucundaki butonu da katılımcıların eline tutuşturuyorlar. Amaç burada insanların yalnız kalmaya ve sıkıntıya ne kadar katlanabildiklerini gözlemlemek. Ve işte burada sonuçlar gerçekten ilginç. Yalnız başlarına geçirdikleri 15 dakikalık sürede erkeklerin %67'si, kadınların %25'i, yani toplamda bu %40 ediyor, sessizce oturmak yerine kendilerine elektroşok vermeyi tercih ediyorlar. İnanılmaz geliyor kulağıma, gerçekten böyle.

Yani acı çekmeyi düşüncelerimizle baş başa kalmaya tercih ediyoruz. O kadar korkutucu geliyor yalnız kalmak aslında bize. Bu deney benim aklıma direkt Fransız matematikçi Blaise Pascal'ın bir cümlesini getirdi. Kendisi aynı zamanda filozof, teolog ve evet yani matematik derslerinde hatırladığımız o meşhur Pascal üçgeninin isim babası. Şöyle yazmış Pascal düşünceler kitabında. Kitaptan buldum. Bir okumak için açıyorum. Bütün kaynaklarım yanımda şu an.

İnsanların bütün mutsuzluğu bir tek şeyden kaynaklanır. Bir odada sessiz sakin durmayı becerememelerinden. İnsanların gürültüyü ve hareketi bu kadar sevmesi buradan gelir. Hapishanenin bu kadar korkunç bir ceza olması da bundandır. Yalnızlık keyfinin anlaşılmaz bir şey oluşuda. Bu bölümde yalnızlıkla nasıl başa çıkılır gibi bir hikaye sunma niyetim yok.

Zaten düşününce yalnızlığın başa çıkması gereken bir şey olduğunu da sanmıyorum. Ama Pascal gibi pek çok düşünür, yalnızlık hakkında çok şey yazmış, çok şey söylemiş. Biraz bunları paylaşmak istiyorum seninle. Biraz da bu söylenenleri birlikte yorumlayabiliriz diye düşündüm. Belki bu sayede yalnızlığın anlamını da daha sağlıklı bir yere çekebiliriz ki belki de bu bize iyi gelir. Şimdi ortada kavram karmaşası olmasını istiyorum. O yüzden önce biraz yalnızlığın anlamını deşelim.

Her şeyden önce aklını tutman gereken şey şu. Yalnız olmakla yalnız hissetmek birbirinden farklı şeyler. Tabii ki anlamlar her zaman esnemeye müsaittir ama üzerine biraz düşünelim birlikte şimdi. İlki, yani yalnız olmak, nesnel, objektif bir durumu ifade eder. Karmaşa olmasın diye buna tek başınalık demek daha iyi oluyor genelde. O yüzden tek başınalık diyeceğim. İlki nesnel dedim. İkincisi, yani yalnız hissetmek de oldukça öznel bir şey.

Hissetmek diyoruz çünkü hislerimiz giriyor işin içine. Özne olarak biz giriyoruz ve öznel. Sübjektif bir kavram oluyor bu sefer yalnızlık. Peki, tek başınalık ve yalnızlık. İkisi arasındaki farkı sorarsan, yine dilersen beraber düşünelim. Tek başına bir şeyler yaptığın her an mesela yalnız hissediyor musun? Veya yalnız hissettiğin her zaman tek başına mısın? Aslında yalnızlık hissinden bahsederken çoğu zaman fiziksel bir yalnızlıktan bahsetmiyoruz.

Hatta şu hissi sen de bilirsin muhtemelen bence. Bazen etrafımız insanlarla sarılıyken bile anlaşılmadığımızı, oraya ait olmadığımızı hissedebiliriz. Yani kalabalıklar içinde de yalnız hissedebilir insan. Veya tek başımıza geçirdiğimiz vakti kendimiz seçmişsek etrafımızda kimse olmasa bile yalnız hissetmeyebiliriz.

Tek başınalık ve yalnızlığın farkını en iyi vurgulayan sözlerden birine Norveçli felsefeci Lars Svendensen'in Yalnızlığın Felsefesi kitabında rastladım. Bu bölümde bu kitaptan birkaç kesit paylaşacağım zaten. Şöyle yazmış Svensen. Yalnızlıkta insan kendisiyle bir başınadır. Oysa tek başınalıkta kendisiyle birliktedir. Kendimizle birlikte olmak konusuna birazdan uzun uzadıya gireceğim.

Şimdilik yalnızlıkla tek başınalığın birbiriyle bağlantılı ama birbirinden farklı şeyler olduğunu aklına tutsan yeter. Yalnızlık ve yalnızlık hissi daha çok kurduğumuz ilişkilerin ve etkileşimlerin kalitesi hakkındaki algımızla ilgili. Yani insanlarla etkileşimimizin anlamlı olup olmadığı hakkındaki düşüncelerimiz ve bu anlama verdiğimiz değer belirliyor yalnız hissedip hissetmediğimizi. Bununla birlikte yalnızlık hissi çekindiğimiz, korktuğumuz hatta zaman zaman utandığımız bir ruh haline de sokabilir bizi.

Hem yalnızlıktan korkarız, hem de yalnızlığımız daha da derinleştikçe korkumuz da artar. Yani hem insanlara yakınlaşmaktan korktukça yalnızlığımız artar, hem de yalnızlığımız derinleştikçe korkumuz artar. Bu korkunun nedenini anlamamızda insana dair yapılmış en ünlü tanımlardan biri yardımcı olur diye düşünüyorum. M.Ö. 350'de Atinyalı filozofumuz Aristoteles, yani Aristo diyeceğim ben,

Tekrar Aristo, hep ondan bahsediyoruz. Politika kitabında insanı politik hayvan diye tanımlıyor. Buradaki politik kelimesi siyasi anlamına gelmiyor tabii. Yunanca'da polis zaten şehir demek. O dönemin şehir devletlerine polis deniyordu hep. Hatta bugün bir sürü büyük şehre metropolis dendiğini biliyorsundur. O da buradan geliyor. Ya da Perse polisi izlediysen ya da duyduysan o da Pers şehri demek zaten. Bu yüzden politik hayvan aynı zamanda şehirli hayvan demek.

Yani ne demek bu? Buradan da hani toplumsal hayvan, sosyal hayvan gibi anlamlar çıkıyor. Zaten Aristotle sözlerini tek başına yaşayabilmek için ya hayvan ya da tanrı olmak gerekir şeklinde tamamlıyor. Bizde de yalnızlık Allah'a mahsustur gibi bir deyim var biliyorsundur.

Hatta bu yüzden kutsal kitapların hepsindeki yaratılış hikayelerinde aynı temayı görürüz. Tanrı önce Adem'i yaratıyor, sonra da yalnız kalması iyi değil diyerek ve mutlu olsun diye ona bir eş, Havva'yı yaratıyor. Demek ki yalnızlık dinsel perspektiften de pek tercih edilen bir durum değil hiçbir zaman. Ben tekrar sosyal hayvan tanımına geri döneyim. Eğer sosyal canlılar olmasaydı, yalnızlık diye bir şey muhtemelen var olmazdı.

Yalnızlıktan çekiniyoruz çünkü kendimizi kalabalıklar içinde daha güvende hissediyoruz. Bir grubun, topluluğun bize verdiği güven duygusu tek bir kişinin üzerimize bıraktığı güven duygusundan daha fazla oluyor genelde. Bu yüzden yalnızlık korkusunu evrimsel psikoloji üzerinden açıklamak mümkün. Avcı-toplayıcı dönemi düşün mesela. Tek başına bir insan dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye açıktır. Bir hayvan sürüsü de saldırabilir. Başka insan kabilesi de. Ama topluluğa ait olmak yaşam şansımızı arttırdığı gibi bize güven de verir.

Yani evrimsel psikoloji perspektifinden baktığımızda milyonlarca yıldır yoğrulan genetik kodlarımız bir topluluğa ait olmayı temel bir ihtiyaç. Yalnızlığı da güçlü bir duygu olarak bugüne taşımış diyebiliriz. Bugün internet çağındayız. Yani daha global bir dünyada gitgide bireyselleşiyoruz. Ama yine de evrimsel kodlarımızın değişeceği kadar uzun süre geçmedi aslında. Biz hala uzun yıllar önce hayatta kalmamızı kolaylaştıran özelliklerimize bilinç dışımızda bir şekilde sarılıyoruz.

Aslında sevilme ihtiyacımız, ona ihtiyacımız da buradan geliyor. O topluluktan dışlanma korkumuzdan, ait olma isteğimizden. Kabileden dışlansak çok zorlu koşullar altında hayatta kalmamız gerekirdi. Hatta kalamazdık uzun süre muhtemelen. Şimdi de dışlanma hissi bize çok acı veriyor bu sebeplerden dolayı. Peki, gelelim yalnızlığın bu kadar güçlü ve katlanılmaz bir duygu olmasının bir diğer nedenine.

Onun temel duygularımızdan biri olan utançla bağı da bu sebeplerden biri. Yani yalnız başına bir kafeye gidip oturunca insanlar bana, işte ah zavallı, buraya tek mi gelmiş, diyor mu acaba gibi düşünüyorsan, sebebi aslında bu utançla ilgili. Bazı insanlar çok tek başına oturamaz kafelerde, kalamaz mesela. Bu benim çok sevdiğim bir şey normalde. Böyle üniversite hayatım boyunca yine çıkıntı bunlar. Tek başıma sinemaya giderdim, tek başıma kafelere giderdim. En sevdiğim şeydi böyle tek başıma takılmak. Hala...

Ara ara beni şehirde tek başıma takılırken, tek başıma sokaklarda, kafelerde görebilirsin. Hatta çoğu zaman. Neyse, konuya geri dönelim. Yani bununla ilgili çekincelerim varsa ki biliyorum birçok arkadaşımdan. Bu gerçekten bazı insanlara çok zor geliyor. Bunun da yine, demin dediğim gibi, utançla bir alakası var. Bu konuda yine Lars Svenden senden bir alıntı okumak istiyorum. Yine Yalnızlığın Felsefesi kitabından. Yalnızlık bize dünyadaki yerimiz hakkında bir şeyler anlatır.

Duygu, şeylerin daha büyük planında bize ne kadar önemsiz olduğumuzu söyler. Hiçbir fark yaratmadığımız, çevremiz için varlığımızın veya yokluğumuzun önemsiz olduğu bir evrene sürgün edilmiş hissederiz. O zaman, buradan da gördüğümüz gibi, yalnızlığın değersizlik gibi bir duygu ile bağlantılı olması mümkün o zaman. Yani işin içine utanç da giriyor öyle veya böyle. İşin içine tabii utanç gibi kabul etmesi, güç duygular karıştığında da... ...yalnızlığı da kabul edilemez bir durum olarak görmemiz tabii ki mümkün. Yalnızlık bize utanç veriyorsa onu saklamaya, göstermemeye, paylaşmamaya çalışabiliriz. Yalnızlığı paylaşmak demişken, belki Özlem'in rahatsafta... ..."Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz." yazarken... ...bu utancın etkisinden bahsediyordu.

Yani bu mısraların yalnızca tek başımalığımı paylaşırsam zaten iki kişi oluruz... ...ve tek başıma olmam diye yorumlamak yüzeysel kalıyor bana göre. Sanki daha çok yalnızlık hisseden birinin bu hissini başkasıyla paylaşması... ...eşlikçi, utanç duyguları yüzünden zordur. Ve onu paylaşabilen biri zaten artık bu utancı yenmiştir... ...ve yalnız olmak için yalnız hissetmekten bağımsız hale gelmiştir... ...gibi bir anlama bakan yanı var gibi geliyor bana. Sen ne dersin bu konuda?

Peki, şimdiye kadar sosyal hayvan olmamız, evrimsel psikoloji ve yalnızlığın utançla bağlantısından bahsettim. Son bir nedene daha değinebilirim burada. Psikanalizmin Nesne İlişkileri Okulu'nun bununla ilgili çok doyurucu bir perspektifi var. Onu paylaşmak istiyorum. İngiliz Psikanalizmin en önemli isimlerinden, Donald Winnicott'tan bahsetmişimdir daha önce. Onun yalnızlık meselesine yaklaşımı konuyu çok güzel alanlara açıyor mesela. Aslında tek başınalık ve yalnızlık kararlarını bir arada düşünmemize de olanak sağlıyor.

Winnicott, yalnızlığı bir kapasite meselesi olarak el alıyor. Zaten teorisinin öne sürdüğü makalenin adı da The Capacity to be Alone. Yani, yalnız olma, yalnız kalabilme kapasitesi. Winnicott'a göre yalnız kalabilme kapasitemiz erken çocukluk, yani bebeklik döneminde gelişen bir yetenek. Ve bu yeteneğin gelişmesinde annemizle kurduğumuz güven bağının etkisi büyük. Daha önce bağlanma kuramından da bahsetmiştim. Güvenin varlığı için Winnicott, annenin yeterince iyi annelik yapması gerektiğini söylüyor.

Bu hep vurguladığım çok önemli bir kavram. Anne olmak demek kendini yetersiz hissetmek, yargılamak, vicdana zaapı çekmek demek bir anlamda. Mükemmellik diye bir şeyin hiç mümkün olmadığı bir yalan bu çünkü. Çocuğunu çok seven her anne bilmeden hatalar yapabilse de aslında elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordur.

Ben mesela bugün geriye bakıp kendi annemi düşündüğümde pedagojik olarak bugün asla kabul görmeyecek ne kadar büyük yanlışlar yaptığını görebiliyorum. Ama iyi niyetli insanların bilmeden yaptığı hatalar bunlar. Yani öyle her şeyden travma oluşmaz zaten. Travma kavramı biraz fazla kullanılıyor artık ama her yapılan yanlış bizde travma olarak kalıcı bir iz bırakmaz. Evet bizi şekillendirir bir anlamda ama hepsine travma diyemeyiz.

Yani benim terapistim de bana hatta bu konuda, sen çocuklara nasıl davranırsan davran. Bir gün terapiye geldiklerinde yine seni anlatacaklar demişti mesela. O beni çok rahatlatmıştı. Gerçek anlamda sevgiye ilgi verdiğiniz bir çocuk, ufak hatalarınız olsa da hayatta başa çıkmayı öğrenir. O sevgi onu böyle bir sıcak battaniye gibi sarar hayat boyu. O yüzden korkmayın ve kendinizi bu kadar yargılamayın lütfen annelik, ebeveynlik, babalık konusunda.

Ben mesela kendi çocuklarım olduktan sonra annemin çok masum bir çocukluk fotoğrafını görmüştüm. Ve o kadar duygulanmıştım ki... Böyle bir kız çocuğu annesinin eline tutmuş duruyor, çok masum. Hani ben ve çocuklarım gibi ya da ben çocukken ben ve annem gibi. Böyle ilk kez kafamda o da birinin çocuğuydu, o da birinin kızıydı, o da birinin değerlisiydi hissi oluşmuştu. Ben çok bahsetmesem de maalesef babasında küskün kız çocuklarındanım. Öyle bir hayatım oldu.

Ama düşündüğüm zaman o da birinin göz bebeği yani kıyamadığı oğluydu işte. Ellerinden geleni yaptılar diyorum. Onun ellerinden gelen oydu belki ve her şeyi zaten doğru yapamazlardı. Ben biliyor muyum ki veya çocuklarım çocuklarını yapabilecek mi ki en doğru şeyi? Ve yani en doğru şey nedir zaten? Öyle düşününce hem çok hüzünleniyorum yaşadıkları talihsiz hayat için. Kendi anneleri ne kadar üzülürdü böyle olduklarını görseler diye.

Hem de yeryüzünde böyle savunmasız kalmış çocuklar gibi geliyor bana ikisi de. Annem babam zaten çocuk gibi oldular artık. Neyse yani uzatmadan kısaca demeye çalıştığım şeye... Birine kızıyorsanız... Yani ilk önce onların da insan olduğunu ve senin gibi hataları olduğunu... ...ve bir zamanlar birilerinin çocukları olduğunu düşünmek... ...yumuşatıyor beni insanlara karşı. Bu demek değil ki herkesi affedip hayatımda yer vermeliyim. Yani uzaklaşmayı seçebilirim. Ama en azından anlayabilmek, uzaktan da olsa affedebilmek için... ...bence bunu düşünmek yardımcı oluyor.

Neyse konumuza dönelim. Yani yeterince iyi annelik demiştik. Bu nasıl tanımlanıyor mesela? İşte eğer anne, çocuk ağladığı, kaygılandığı zaman onun kaygısını dindirecek girişimlerde bulunuyorsa işte karnı acıktığında veya sevgi ihtiyacı hissettiğinde bu ihtiyaçları karşılayabiliyorsa çocuk annenin o güven veren varlığını sağlıklı bir şekilde içselleştirebiliyor.

Güven temelini almış çocuk da anneden ayrılabilir ve ilgisini korkmadan etrafa çevirebilir. Annesinin uzaklaşmasına izin verir. Çünkü annesi güvenlidir ve her zaman geri gelecektir. Dolayısıyla dünya güvenli bir yerdir ve çocuk kendi keşfine çıkabilir. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için verilen klasik bir örnek var. Ben onu hayal etmeni istiyorum şimdi senden. Bir annenin ve bir çocuğun olduğu bir oda hayal et şimdi.

Anne de, çocuk da kendi hallerindeler. Anne koltukta oturmuş, kendi halinde bir şeyle uğraşıyor. Ne bileyim, bir kitap okuyor mesela. Çocuk da kendi başına biraz ötede oynuyor. Şimdi önce bir sağlıklı, iki de sağlıksız senaryo paylaşacağım peş peşe. İlk senaryo da annen koltuğundan kalkıyor ve mutfağa gidiyor. Çocuk anneyi göz ucuyla takip edip oyun oynamaya devam ediyor köşede. İşte arada bir mutfak kapısına bakıyor falan. Annesi geliyor, gidiyor, ne yapıyor diye.

Odada yalnız kalıyor ama büyük bir huzursuzluk da hissetmiyor. Çünkü annenin kısa bir süre sonra döneceğini biliyor. Bu, çocuğun yalnız kalma kapasitesi geliştirdiğini gösteren bir senaryo. Yani sağlıklı bir bağlama modeli var burada. Anne odaya geri geldiğinde de çocuk kendini tekrardan tamamen oyuna verebilir sonrasında. İkinci ve üçüncü senaryolarda ise annenin odadan ayrıldığını ama çocuğun ağlamaya başladığını veya annenin ayrılışını hiç umursamadığını hayal et.

Ağlayan çocuk, annesi geri geldiğinde annesinin dizinin dibinden ayrılmaz. Böyle oyununa geri dönemez. İşte bu kaygılı bağlanmanın bir işaretidir ve gelecekteki ilişkileri de etkiler. Üçüncü senaryoda da annenin yokluğunu hiç umursamama var mesela. O da uzaktan bakıldığında sanki yalnız kalabilme kapasitesi gibi düşünülebilir. Ama aslında burada da kaçıngan bir bağlanma türü var. Bu da çok istenen bir senaryo değil, geleceğe dair ilişkilerimizde.

Bu senaryoda da çocuk aslında kaygı hissediyor ama bunları göstermiyor. Çünkü anne onun kaygılarını ve ihtiyaçlarını o güne dek dindirmede çok yetersiz kalmış. Çocuk da öğrenilmiş bir çaresizlikle annenin yokluğunu, umursamama davranışı geliştirmiş olabiliyor. Yani stresliyim ama ağlasam da bir şey değişmiyor zaten mantığıyla hareket etmeye başlıyor bir süre sonra.

Winnicott'un bu makalede kurduğu, bu paradoksal gibi görünen bir cümle var bu arada. Ki bence makalenin en canın alıcı kısımlarından biri. Onu da paylaşmak istiyorum. Bebek, diyor Winnicott, sadece başka biriyle birlikteyken yalnız olma kapasitesi geliştirebilir. Biraz paradoksal bir cümle, biliyorum. Hani başka birinin yanındayken yalnız olmak dediği için. Ama aslında burada kastedilen şu. Bebek kendi oyunuyla uğraşırken, kendisiyle baş başa kalırken anne destekleyici olarak oradadır.

Annenin görevi çocuğa karışmadan, kendisiyle baş başa kaldığı dünyasına dahil olmaya çalışmadan destekleyici rol de beklemek aslında burada. Winnicott'a göre bir süre sonra bebek bu destekleyici anneyi içselleştirip yalnız olma kapasitesini geliştirir. Ama işte anne burada çocuğun yalnızlık ihtiyacına hiç saygı duymaz, yalnız bırakmaya korkar, oyuna sürekli dahil olmaya çalışırsa, yani çocuğa ihtiyacından fazla ilgi gösterirse, çocuk yalnız kalma kapasitesi edinemez ve yalnızlıktan korkan bir kişi haline gelebilir. Mesela bu aslında narsistik kişilik bozukluğu gelişiminde de böyledir.

Yani ilgisizlik, güvenilmez ebeveynlik, onay yoksunluğu kadar aşırı övgü, çok üstüne düşme, kendi yalnızlığını çocuğuyla dindirmeye çalışmak gibi durumlar da buna sebep olabilir. Aynı şekilde yalnız kalabilme kapasitesi de ilgisizlik ve aşırı ilgi arasındaki bir yerlerde bir dengede gelişir. Winnicott'un bu paradoksal cümlesini ben çok seviyorum. Başkalarıyla birlikteyken gelişen yalnız olabilme kapasitesi. Alper Hoca da bundan bahseder, yalnızlık ve tek başınalık ayrımında. Alper Hasanoğlu'ndan bahsediyorum. Aşkın Halleri kitabını biz Alper Hoca'yla bir canlı yayın yapıp Instagram'da üzerine konuşmuştuk. Oradan bir cümle bu da.

Yalnızlık uyandığımızda tutabileceğimiz bir elin varlığında haz veren bir yaşantıdır der o da. Yani gerçekten dünyada yalnız hissediyorsak değil, güvenli ilişkilerin içinde tek başına olanlar yaratıyorsak aslında haz duyarız yalnızlıktan. Yani daha doğrusu burada bahsettiğim gibi tek başınalıktan. Bana sağlıklı bir ilişkiyi düşündürüyor bu. Hani Pulp Fiction'da meşhur dans sahnesinde bir diyalog vardı rahatsız edici sessizlikler hakkında. Sen de nefret eder misin? Neden?

Rahatsız edici sessizliktir. O sahne geliyor aklıma başkasıyla birlikteyken yalnız kalabilmeyi düşününce. Bununla beraber yalnızlığın ya da tek başınalığın faydalarını da konuşmamızın vakti geldi bence. Winnicott'a göre yalnız kalabilme kapasitesi duygusal açıdan olgunluğun bir işareti. Başkasının yanında yalnız olma kapasitesi de aslında romantik ilişkilerimizde ya da arkadaşlık ilişkilerimizde kilit bir öneme sahip. Sağlıklı bir ilişkiyi iki bireyin birlikteliği olarak tanımlarsak

Bu iki kişi birbirlerinin yanındayken yalnız kalabiliyor. Kendi içsel dünyalarına, kendi uğraşlarına dalabiliyorlarsa... ...o ilişkide doyumu yakalamak da mümkün oluyor. Eğer ilişkideki kişilerden biri bu kapasiteyi geliştirememişse... ...burada uyumsuzluklar görülebiliyor. Mesela yalnız kalmaya tahammül geliştirememiş taraf... ...diğerinin içsel dünyasına dalma durumunu beni yalnızlığıma terk etti şeklinde algılayabiliyor.

Aslında bu düşünceye benzer bir görüşü benim çok sevdiğim psikanalistlerden Eric Fromm da yazmıştı. Fromm'un Sevme Sanatını okumamışsam, kesinlikle okumanı öneriyorum bu arada, harika bir kitap. Kitabın bir bölümünde önce aşkın o ilk büyülü anından bahsediyor Fromm. Şöyle anlatıyor aşık olma anını. Birbirine yabancı iki insan aralarındaki duvarı birden yıkar, kendilerini birbirlerine çok yakın duyar, tek bir kişi gibi hissederse, o an yaşamın en heyecanlı, en baş döndürücü anıdır. Bu an sevgisiz, kopuk, soyutlanmış bir kişi için çok daha harikulade, çok daha mucizevidir. Ben de Psikopatika'nın 5. ve 6. bölümlerinde aşk hakkında konuşurken bahsetmiştim aslında bundan.

Aşkın bu yakıcı ilk anının zaman içinde yavaş yavaş dönümlendiğine... ...ve yeni başka duyguları bırakacağını söylemiştim yerine. From the Years'ına böyle devam etmiş. Şöyle diyor...

İki insan birbirini daha iyi tanıdıkça yakınlaşmalarındaki o mucizevi nitelik, düş kırıklıkları, çelişkiler, bıkkınlıklarla ilk heyecanlarından artak kalan ne varsa tümünü silip süpürürken kendisi de yavaş yavaş yiter. Başlangıçta bunun farkına varmazlar. Aslında birbirleri için o yanıp tutuşmalar, deli divane olmalar daha önceki yalnızlıklarının derecesini gösteren bir kanıtken sevgilerinin şiddetinin ölçüsüymüş gibi kabul ederler. Yani aşkın o ilk tutulma halinin şiddetini, partnerimi bulmadan önce hissettiğim yalnızlığın şiddetine bağlıyor. Yani yalnızlığımdan ne kadar rahatsızsam, yalnızlığımın sona erdiği ümidini veren aşk karşısında da o kadar şiddetli duygular hissederim diyor. Harika bir yorum ama bence bu arada. Ve sırf yalnız olmamak için veya işte sırf hayatımda biri olsun isteğiyle,

çok da arzulamadığımız ya da bize iyi gelmeyecek ilişkilere kendimizi fırlatmamızı da açıklıyor From'un yazdıkları. Ama From bir şey daha söylüyor ki bence en can alıcı kısım bu. Okumak istiyorum. Bir insana salt kendi kendime yetemediğim için bağlıysam o kişi ancak bir can simidi olabilir. Aradaki bağın sevgiyle hiçbir alakası yoktur. Mantığa aykırı görünse de yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur.

Tekrar edebilirim bunu bence. Yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur. Çok anlamlı bir teşhis bence. Benzer bir düşünceyi varoluşçu felsefenin önemli isimlerinden Carl Jaspers da söylüyor ki, varoluşluluk insanın yalnızlığı, özellikle varoluşsal yalnızlığı hakkında çok şey söyleyen bir felsefe. Jaspers'in sözleriyle, ''Tek insan kendi başına insan olamaz. İnsanın kendisi olması diğer kendi olanlarla iletişimde gerçekleşir.''

Tek başına kendi içine kapanmışlığa saplanırım. Yalnız diğer insanlarla birlikte açık olmayı başarabilirim. Ama Jaspers bu bahsettiği iletişimi ve diğer insanlarla birlikte olmanın hakiki manada gerçekleşmesi için önce yalnızlık gereklidir, der. İletişimin zorunlu koşulu yalnızlıktır. Yani iletişime geçmeden kendim olamam ama yalnız olmadan da gerçek manada iletişime giremem. Yalnızlığı istemem gerekir. Ki önce kendimi keşfedeyim. Kendi temelimi oluşturuyorum ve bu sayede derin bir ilişkiye geçme cesaretini göstereyim.

Jaspers'a göre sadece varoluşunun bilincinde olanlar ve yalnızlığa tahammül edebilenler hakiki anlamda bir iletişim gerçekleştirebilir. Eğer bunu yapamazsam başkasının varlığında eriyip giderek yok olurum. Fark etti mi? Biz aslında çok kolektif bir toplumumuz bireyselden ziyade. Ve biz hiç yalnız kalamıyoruz. Kültürümüzde de bu var. Hep toplu yapılır her şey. Kimse yalnız kalmak istemez. Her yere beraber gidilir. Yalnız kalma zamanı yaratmıyoruz. Kendimize izin vermiyoruz. Bizim kültürel olarak da çok korktuğumuz bir şey aslında yalnız kalmak.

Ama işte kendimiz olabilmek için ve gerçekten iyi bir ilişkiye ve gerçekten iyi bir iletişim kurabilmek için yalnızlığa tamir edebilmemiz, ondan keyif alabilmemiz gerekiyor. Çünkü işte dediğim gibi aslında yalnızlığın, daha doğrusu tek başınanın diğer bir faydası bu. Sevebilmek, iletişime geçebilmek, bir başkasıyla olabilmek için önce kendimle birlikte olmayı, birey olmayı, kendim olmayı öğrenmem gerekiyor. Yalnızlık kendimle kurduğum ilişkiyle şekillendiren bir hal aslında.

Engin Geçten'den çok sevdiğim İnsan Olmak kitabında şöyle yazıyor yalnız kalmakla ilgili. ''İnsan ancak yalnız kaldığında bazı derinliklere inebiliyor, kendine inen merdivenleri buluyor.'' Bunun önemli bir nedeni var aslında. Geçen bölümlerde de hatırlattığım bir cümle vardı Jean-Paul Sartre'a ait. ''Cehennem başkalarıdır.'' diyordu Sartre. Daha sonra ona bu cümleyle ne anlattığı sorulmuş ve şöyle cevap vermiş.

Diğer insanlarla olan ilişkilerim kötü ise kendimi tamamen başka bir insana bağımlı olarak konumlandırırım. Ve işte o zaman gerçekten cehennemde olurum. Ve bu dünyada cehennemde olan çok sayıda insan vardır. Çünkü insanlar kendilerini başkalarının yargılarına bağımlı olarak konumlandırırlar.

Engin Gessler'ın deyimiyle yalnızlık kendimize inen merdivendir. Çünkü tek başımayken kendime daha doğrudan bir ilişki kurmayı başarırım. O ilişki başkalarının bakışıyla dolayımlanmaz. Başka biri için bir nesne değilimdir tek başımayken. Başkalarının bakışlarından, yargılarından, duygularıma ve düşüncelerime şekil vermesinden onları aynalamaktan özgür olurum. Bu sayede de kendi üzerime düşünebilirim.

Başkaları hakkında kendi düşüncelerimi keşfedebilirim, kendimle yüzleşebilirim. Benliğimi geliştirebilirim, içe dönebilirim. İçimdekileri dışarıya dökebilir, yani üretebilirim. Bir kitap yazmak, bir şey üretmek çoğu zaman tek başınayken yapılır zaten. Benim bu podcasti tek başımayken kaydettiğim gibi üretmek yalnızlık gerektirir aslında. Peki, bölümün sonuna gelirken. Önce bir isteğim, sonra bir sorum var.

Bu bölümü bitirdikten sonra belki sessizliğin içinde tek başına vakit geçirebilirsin biraz. Bunu bir egzersiz gibi düşün. Otur odanda ve düşüncelerini gözlemle. Düşünce örüntülerini yani. Kendi düşüncelerin, davranışların, fikirlerin üzerine yoğunlaş. Kendini sorgula. Önyargıların, işte hayata karşı temel amaçların neler mesela. Bunu düşün. Yani kısaca sadece sakince bekle ve sadece var ol.

Ki bu kulağa kolay geliyor ama dediğim gibi yani elektroşok vermeyi bile tercih edebilirsin kendine deneyin gösterdiği üzere. Ama benim senden ricam bu. Yalnızlığında geçirdiğim vakit bence sana iyi gelecek. Yani buna inanırsan özellikle. Zaten psikoterapi amaclarından biri de bu aslında. Danışana terapistin yanındayken yalnız kalabilme kapasitesi kazandırmak yani. Umarım bu bölümü dinlemek yalnızlığın senin için anlamını biraz olsun değiştirmiştir.

Şimdi, yalnızlık patikasını da beraber yürüdükten sonra bir sonraki bölümde görüşene dek seçilmiş yalnızlığın tadını çıkardığın, yalnız olmakla barıştığın günler dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)