Podcast

26 - Paros Günlüğü: Mimetik Arzu ve Taklitçilik

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Arzularımız ve isteklerimiz bize mi ait? Yoksa sadece başkalarının arzularını mı taklit ediyoruz? Bu bölümde, Fransız filozof René Girard'ın "mimetik arzu" kavramını anlattım. Kendimize model veya örnek olarak belirlediğimiz kişilerin, isteklerimizi ve davranışlarımızı nasıl etkilediğini açıkladım.

Konular:


(01:08) Paros

(06:13) Mimetik Arzu

(08:47) Arzu Üçgeni

(14:02) Mimetik Kriz ve Eksiklik Hissi

(16:44) Arzularımızı Taklitlerden Ayırabilir Miyiz?

(22:19) Senin Hayatında Model Olarak Gördüğün Kişiler Kimler?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.974 kelime · ~15 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Bugün arzularımız hakkında konuşmak istiyorum ben. Ve bu bölümü de Yunanistan'daki Paros Adası'nda kaydediyorum. Arzular nereden çıktı peki dersen birazdan anlatacağım. Yunan adalarını çok seviyorum ben bu arada. Çünkü hiç bozmadan muhafaza ediyorlar yüzyıllardır. Tabii maalesef bu bizim sınıfta kaldığımız bir konu. Yani tabii ki dünyanın en güzel coğrafyalarında evler yapılar, oteller yapılacak. Burada da var. Dünyanın cennet gibi korunan bölgeleri de dahil işte. Fransa sahilleri olsun, İtalya, şimdi bahsettiğim Yunanistan. Dünyanın her yerinde böyle bu. Zaten düşününce insanın ayak bastığı her yerde belli oranda bir zarar, bir tahribat oluşmak zorunda. Kaçınılmaz bir şey bu. Ama işte...

Bizim kıyılarımızda da yeşile saygı gösterebilsek, yerleşimi doğru şekilde planlayabilsek, kar amacıyla ormanları yakıp apartmanvari yapılar dikmesek keşke, o dokuyu bozmasak, sayıyı limitlesek, yeşil alan bıraksak. Yani o kadar cennet ki bizim kıyılarımız. Aslında baktığım zaman hepsinden daha güzel. Ama işte bozuyoruz. Yani diyecek çok şey var da artık neyse o başka bir zamanın konusu.

Transkriptin tamamını oku

Şimdi tekrardan Yunanistan'a gelirsek, yüzlerce yıldır bu odaları böyle el değmemiş şekilde korumaları benim çok hoşuma gidiyor. Paros da benim bugüne kadar gittiğim Yunan adaları için de en sevdiğim. Geçen yaz gitmiştim ilk kez. Orada isteyene eğlence var, isteyene plaj, sükunet, isteyene tarih. Farklı farklı şeyler sunuyor bu ada. Biz Nausa bölgesinde kalıyorduk. Burası tipik bir Yunan balıkçı kasabası gibi. Çok sevimli bir yer. İnsanları çok sıcakkanlı. Yani Yunan Adası deyince akla ilk gelen şey aslında böyle bir resim düşünürsen. Minik beyaz evler var, daracık sokaklar, özellikle böyle mavi kapılar, işte pencereler renkli ya da... Çok keyif verdi bana burada kalmak gerçekten. Antik yerleri de gezdik. Zaten buranın geçmiş antik çağlara dayanıyor aslında. Hatta 1537 yılından 1830'a kadar Osmanlı egemenliği altındaymış burası. Adanın ana yerleşim bölgesi de Parikya. Biz buraya da gittik gezmek için.

Burası da Kikladd'ın mimarisinin çok tipik örneği. Demin bahsettiğim gibi yine dar sokaklar, beyaz evler. Orada mahalle bakkalları, manavları, küçük meydanlar. Hakikaten çok güzeldi. Sebebi ziyaretimiz de buradaki Ekantotopiliani Manastırıydı. Bir seferde söyledim. Doğru söylediysem Ekantotopiliani Manastırıydı. Çok söyledim çünkü.

Burası Yunanistan'da en değer verilen Bizan sanatlarından biri. Özellikle görmek istedim o yüzden. Bir diğer isim de 100 kapılı kilise buranın. Efsaneye göre de 100 değil aslında 99 kapısı olduğu söyleniyor. Bu kilise hakkında en çok ilgimi çeken şey de mini Ayasofya olması. Ege'nin Ayasofya'sı diyorlar buraya. Zaten 99 kapı miti de buradan geliyor. Ayasofya'nın baş sanatkarı Antemius var. Onun öğrencisi Ignatius tarafından bu aynı tasarım kopyalanarak yapılmış bir yer.

Ve Ayasofya bir gün yeniden ortodoks olduğunda o gizli yüzüncü kapının birden beliriciye söyleniyor. Tabii bunlar mitler. Gerçeklik payı yok. Ama ben bu manastırı gezerken özellikle de hikayesini duyunca usta-çırak ilişkisiyle bizden önce kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyenleri, istediğimiz noktada gördüğümüz kişileri, inlendiğimiz insanları taklitle aslında ne çok şey yapıyoruz diye düşündüm.

İnsanoğlu taklit edebileceği insan yoksa aslında tam anlamıyla var olamıyor bile. Hatta bir çocuk vardı Hindistan'da kurtların yetiştirdiği. Biliyorsundur belki hikayesini. Bulunduğunda 6 yaşında yani o yaşa kadar hep kurtlar büyütmüş onu ormanda. O noktadan sonra da insanlığa kavuşuyor. Yani insanların arasında yaşamaya başlıyor. Ve sonra bir daha normal kabul edebilecek bir insan olamıyor asla. Yani mesela konuşmayı hiçbir zaman öğrenemiyor. İnsan yetkisi olarak tanımlayacağımız birçok şeyi hiçbir zaman yapamıyor.

Çünkü çocukken öğrenme ilk olarak model alarak, taklit etme ile oluşan bir şey. Yani bizler çevremizdeki insanları model alıyoruz, taklit ediyoruz ve onlar gibi davranmaya çalışıyoruz. Bu şekilde öğrenip geliştiriyoruz kendimizi. Peki bu model alma, bu taklit hangi noktada bitiyor bizim hayatımızda? Onu konuşalım.

Hayatta istediğin şeyleri düşünmeni istiyorum senden. Bunlar gelecek planların olabilir, çalışma hayatından beklentilerin, hayatının geri kalanını kimle paylaşmak istediğin gibi büyük meseleler olabilir. Ama hangi ayakkabıyı aldın, tatilde nereye gitmek istedin, hangi giysiyi beğendin ya da hangi kahve dükkanından kahve almayı tercih ettiğin gibi gündelik hayatın ayrı şeyler de olabilir. Sorum şu, bu isteklerin diğer tüm insanlardan tamamen bağımsız bir şekilde, özel ve otonom olarak senin içinden çıktığını mı düşünüyorsun? Bir düşün. Peki diyelim böyle düşünüyorsun. Özgür iradenle, sen olarak belli zevklerin, tercihlerin ve önceliklerin var diyorsun. Ve arzularını, isteklerinin kaynağını da bu olduğunu düşünüyorsun herhalde.

Fransız filozof René Girard'a göre bu durum hiç de böyle değil. Yani arzularımızın kökenlerinin tamamen bizde olduğuna inanmak aslında romantik bir yalana inanmak anlamına geliyor. René Girard'ın ortaya attığı en ilham verici kavramlardan biri mimetik arzu kavramı. Biz bu konuyu bu yaz Şirince'de eğitmen olduğum felsefe kampında konuşmuştuk. Daha önceki bölümlerde de bahsettim kamptan. Celal Hoca, Celal Mordeniz de bu konu üzerine oturumlar yapmıştı.

Şimdi biraz bundan bahsetmek istiyorum. Muhtemelen sen de mimetik ne demek diye soruyor olabilirsin haliyle. Yani çok kullanılan bir terim değil açıkçası. Yunanca bir kelime olan mimesisden geliyor kökü. Duymuşsundur bunu bir yerlerde mutlaka. Klasik sanatı tasvir etmek için de kullanılır bu genelde. Mimesis kelime anlamı olarak öykünme ya da taklit demek. Klasik sanat söz konusu olduğunda da bu kelimeyi sık duymamızın bir nedeni var. Çünkü sanatın klasik dönemde doğayı taklit etme üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor bu.

Gerçekten de düşündüğünde modern sanattan önce görsel sanatlar, özellikle de resim, ne kadar gerçeğe yakınsa o kadar saygı görüyordu. Yani doğaya öykünme, doğayı taklit içindeydi aslında. O yüzden bu mimet sistemini de sıklıkla duyuyoruz ve kullanıyoruz. Hörnejirar'ın mimetik arzu kavramı da aslında bir öykünmeye ve taklide atıf yapıyor. Arzularımızın ve davranışlarımızın nasıl şekillendiğine yardımcı olan ilginç bir bakış açısı sunuyor bize.

Temel olarak Girar'ın teorisi insanların arzularını, diğer insanların arzularını taklit etmeye dayandığını söylüyor. Yani başkalarının ne istediğini gördüğümüzde biz de o şeyleri arzulamaya başlarız. Başkaları yoksa arzularımız da yok gibi düşünebilirsin. Ne isteyeceğimizi bilmiyoruz. Ancak taklitle karar verebiliyoruz buna. Bunu bir şemayla anlatıyor hatta Girar. Ben de biraz bu şema üzerinden anlatmaya çalışayım.

Biz bu hayattaki isteklerimizi, arzularımızı genellikle doğrusal bir çizgi üzerinde düşünüyoruz. Yani ne demek bu? Arzulayan bir özne var, yani ben. Ve arzuladığım bir nesne var. Birinden diğerine çekilen düz bir çizgi gibi düşünebilirsin bunu yani. Genellikle bir şey arzuladığımızda bu düz çizgi şeklindeki şemanın iki ucundan birinde ararız sebebini. Partnerimizi seçerken mesela. Belki o çok güzel olduğu, çok zeki olduğu için onu seçtiğimizi söyleriz. Hem ona hem kendimize. Binlerce kişi arasından seni seçtim diyebiliriz mesela ona. Ya da mesleğimizi seçerken, bu kez çizginin bize bakan tarafını da ararız arzunun nedenini. Çünkü ben bu mesleği yapmak istiyorum deriz. Her halükarda arzularımızı özgür irademizle, kimsenin etkisi altında kalmadan bizzat kendimiz belirlediğimizi düşünürüz.

Ama dediğim gibi mimetik arzu teorisine göre bu bir yanılsama. Hatta Girar'ın deyimiyle romantik bir yalan. İnsan ne arzulayacağını bilmeyen bir yaratıktır der Girar. Bu yüzden de arzu aslında üçgen bir şema içerisinde belirleniyor. Bu üçgenin bir köşesinde arzulayan öz ne var? Yani biz. Bir köşesinde yine arzuladığımız nesne var. Üçüncü köşesindeyse arzumuzu model aldığımız biri var diyor Girar.

Bu kişi arzularımızı etkileyen ve taklit etmeye eğilim gösterdiğimiz bir rol oynuyor. Örneğin, bu kişi bir arkadaşımız olabilir, annemiz babamız olabilir, örnek aldığımız ünlü biri olabilir veya imrendiğimiz hatta kıskandığımız biri olabilir. Zaten Girar'da bu teoriyi öne sürdüğü kitabı da şöyle söylüyor, bu arada Romantik Yalan ve Romansal Hakikat bu kitabın adı. Kibirli bir kişiyi bir nesneyi arzulamaya ikna etmek için aynı nesnenin belli bir itibarı olan bir üçüncü kişi tarafından arzulanmış olması yeterlidir. Dolayısıyla burada bir rakiptir. Kibir önce bu rakibin rakip olarak ortaya çıkmasına neden olmuş, onun varlığını dilemiştir, sonra da onun yenilmesini istemiştir. Yani Jirar'ın bu söylemini açıklamak için bir örnek vermek istiyorum. Diyelim ki bir arkadaşın yeni bir akıllı telefon aldı ve bu telefon harika olduğunu söylüyor.

Bizden bile sen de aynı tarafını istemeye başlıyorsun. İşte Jira'nın teröristliğine göre bu mimetik arzunun bir örneği. Arkadaşın arzusu senin arzunu etkiledi ve bu da seni aynı şeyi istemeye yöneltti. Hatta Alain de Botton'un Felsefenin Tesellisi adlı kitabını okuyorum bu ara. Paylaşmıştım da daha önce. Toplumun nasıl giymemiz, madde açısından hangi değerlere edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinde koşmamız ve nasıl bir ayrı hayat sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirdiğini söylüyor. Ve hatta herkesce kabul edilen düzeni sorgulamaya başlamak, garip hata saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır diyor.

Tam da bu sabah çok sevdiğim bir arkadaşımla konuşuyordum bu konuyu. O da Karl Marx'ın düşüncelerinden örnek verdi buna. Felsefenin sefaleti kitabında erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan hepsinin alışveriş konusu olduğu yani duygu ve erdemlerin bile sermaye içinde tanınlandığından bahsetti. Yani arzularımız, arzulamamız gerektiğini düşündüklerimiz de aynen bu sistem içinde bize sunan seçenekler çoğu zaman.

Pek kurcalamıyoruz hala hazırda önümüzdekileri zaten. Arzularımız hem taklitten hem de arzulamamız gerektiğine dair öğretiler üzerinden şekilleniyor yani. Başka bir örnekse ilişkilerden gelsin bu sefer mesela. Bu örneği Celal Hoca da kamptayken vermişti. Buradan ona da referans vereyim.

Ama ben doğrudan bir bilimsel araştırmadan anlatacağım bu örneği. 2018 yılında Scientific Reports'a yayınlanan bir araştırmada 49 kadın katılımcıya bir takım erkeklerin yüzleri ve ellerini bulunduğu fotoğraflar gösteriliyor. Ve kadınlara bu resimlerde gördükleri erkekleri ne kadar çekici buldukları soruluyor. Sonra da bu katılımcıların her birine diğer katılımcıların yüzde kaçının hangi resmi çekici buldukları açıklanıyor. Yani işte diyorlar ki senin bu yorumu yaptığın kişiyi şu kadar kişi beğendi, şu kadar kişi beğenmedi gibi yorumlanıyor ve onlara sunuluyor bu. Bu bilginin ardından da tekrar fotoğrafları değerlendirmeleri isteniyor.

Ve ikinci cevaplar, ilkine göre yaklaşık %13'lük bir değişim gösteriyor. Araştırmacılar da bunu hali hazırda bir ilişki içinde olan veya başka kadınlar tarafından arzulanan bir erkeğin, demek ki arzu edilir özelliklere sahip olduğu fikrini beraberinde getirdiğine bağlıyor. Yine Oklahoma Eyalet Üniversitesi'nde daha önce yapılan bir araştırmada da bekar kadınların %90'ının zaten bir sevgilisi veya eşi olan bir erkeği çekici bulduğu, %59'unun da bekar olduğunu bildiği kişileri arzuladığını ortaya çıkarıyor. Bu çalışmalar neden yalnızca kadına üzerinde yapılmış bilmiyorum inan ama belki de kadınların bir ilişkiye yaklaşımlarında duygusal bağlanmaya ve güvenmeye daha yüksek önem atfetmesindendir bu. Ama en nihayetinde Ciren'in taklitçi arzu fikrini de destekleyen bulgular bunlar. Yani istediklerimiz aslında kendimize örnek aldığımız bir modelin dolayımıyla gerçekleşiyor.

Dediğim gibi bu dolayımcı bir arkadaşımız olabilir, ailemizden biri olabilir, bir iş arkadaşımız olabilir, imrendiğimiz, onun gibi olmak istediğimiz meşhur biri de olabilir. Yani aslında bir şeyi kendisi için istemiyoruz diyor Cira. Onu isteyen bir başkası gibi. Model olarak, örnek olarak aldığımız kişi gibi olmak için istiyoruz diyor. Önemli olan burada inlendiğim kişi gibi olabilmek. Arzu neslimi elde ettiğinde o mertebeye ulaşacağımı düşünüyorum. Celal Hoca bunu kampta dolayıncayı tanrı olarak görmek şeklinde anlatmıştı diye hatırlıyorum. Ne demek bu? Bir başkasını tanrı olarak görmek yani.

Bunun için hayatta imrendiğin birini düşünmeni istiyorum. Nasıl görünüyor gözüne mesela? Hayatını düzene koymuş, hayatıyla tatmin olmuş görünen, istediklerini elde etmiş ve istediği hayatı yaşayan, bütünlüklü biri gibi görünüyor bize imrendiğimiz kişiler. Yani dolayımcılar dedikleri.

Ama kendimizi, benliğimizi tam tersi şekilde algılarız. Çünkü kendi eksikliklerimizi, hatalarımızı, yaralarımızı hepsini biliriz ama karşı tarafınkileri böyle kolaylıkla göremeyiz. Çoğu zaman bir şeyler eksiktir bizde. Arzularımız ve isteklerimiz bin parçaya ayrılmıştır. hep tam olmak için bir başkasına veya bir şeylere ihtiyaç duyarız. Girar'a göre de bunun adı mimetik kriz oluyor. İşte bu yüzden de imlendiğimiz kişiyi taklit ederek bu eksiklikten kurtulabileceğimizi düşünürüz diyor Girar.

Onu bir nevi tanrı yerine koyarız. O eksiksiz ve tamdır. Biz de eksiksiz olmak istiyorsak onun gibi olmalı. Onun arzuladığı şeylere arzulanmalıyızdır. Bunu aşık olduğumuzda da yaparız bu arada. Annemizin rahminden büyük bir travmayla doğarız. Hatta onu bizim bir parçamız, uzantımız sanırız uzun süre. Ve o kadar huzurlu bir tam olma halidir ki bundan sonraki tüm romantik ilişkilerimizde aşık olduğumuz kişilerde bu eksiksiz halimizi ararız.

Annemizle daha ayrışmadığımız, simpiyotik ilişkimizin sürdüğü zamana dönebilmek adına, yani kayıp objele tekrar birleşme arzusuyla da arzularız karşı tarafı. Onlarla tamamlanacağımız yanılgısıyla duyarız bu arzuyu yani. Şimdi jirren teorisine dönersek, aslında bu teorinin nasıl çalıştığını, bugün televizyon reklamlarının nasıl bir mantıklı hazırlandığına bakarak da anlayabiliriz. Yani düşün, bir ürünü satmak için reklamlar nasıl nasıl stratejileri kullanıyorlar.

Genelde kendimle özdeşleşebileceğim bir figür vardır reklam yüzü olarak. Ama benim çok daha iyi versiyonumdur o birçok konuda. Hayatından memnundur. Her istediğini elde edebilecek gibi görünür. Güçlüdür, mutludur. Ve bunun nedeni reklamlardaki ürüne sahip olmasıdır. Hep bu algı yaratılır. Ve bu da o zaman ben de onun sahip olmalıyım gibi bir düşünce uyandırır zihnimizde. Reklam yüzü bizim için model ya da dolayıncı işlevi görür burada yani.

Tabi bu televizyon reklamlarını ek olarak mimetik arzuyu, mimetik rekabete asıl en çok gördüğümüz yer sosyal medya diyebilirim. Hatta yani bugün sosyal medya fenomenlerini influencer diyoruz adı üstünde yani etkileyici diye çevireyim bunu. Hoş artık dilimize o kadar oturmuş bir terim oldu ki yani çevirmeye bile gerek yok zaten biz de influencer diyoruz. Arzularımızı bir nesneye yönlendiren bir dolayımcı işlevi görüyor aslında influencer dediğimiz kişiler.

Mimetik arzu üçgeninin üçüncü köşesi oluyorlar yani. Hatta sosyal medya öylesine mimetik bir yer ki. Yani yalnızca ünlü kişileri taklit etmiyoruz. Akımlar çıkıyor mesela ortaya. İnsanlar birbirinin yaptıkları hareketleri yapmak istiyorlar. Ve ne kadar fazla insan bu akıma katılırsa, kar topu etkisiyle de büyüyor bu. Hatta bu türden olaylara mimesiz kelimesini çalıştıracak şekilde şimdi meme bile diyoruz. Meme'ler yolluyoruz ya birbirimize. Böyle ben de yapıyorum arada bu arada. Yani bu taklit unsuru sosyal medyada çok yaygın. Peki o zaman. Sormamız gereken soruyu sorma vaktimiz geldi. Ne kadar çok sormak dedim bu arada. Sorumuzun vakti geldi kısaca.

Arzularımızı taklitlerden arındırabilir miyiz? Yani bizi sürekli uyaran modellerden, dolayımcılardan koparak kendi öz arzularımızı bulabilir miyiz? Ve tabii taklitçi arzu nedeniyle başımıza neler gelir? Yani neden istemiyoruz böyle bir durumu?

Arzularımızı başkalarının arzularına göre modellediğimizde herkesle aynı iş, aynı arkadaşlar, aynı eşyalar, aynı sosyal statü için rekabet etmeye başlayabiliriz. Aslında gerçekte özümüzde eğilimimiz, ilgimiz, yeteneğimiz olmayan şeyleri sırf başkalarında görüp imlendiğimiz için arzuladığımızda başarılı olmamızda zor olur haliyle. Bir kere zaten en başta özgün olma yetimiz gider elimizden. Üretmemiz zorlaşır. Bir şeyin sadece sonucuna bakıp onu istemekle ona giden yolu da sevmek, o yolu azimle yürümek farklı şeyler çünkü. Ve insan sadece gerçekten özünde onu mutlu eden, kendi benliğiyle de arzulayabileceği bir şeyi tutkuyla yapabilir. Belki mesela bir sanatçının, ressamın diyelim. Bugünkü geldiği konuma özelip onun gibi olmak isteyebilirim. Ama özünde resim yapmak değildir yeteneğim. Aslında ilgim olan şey de o değildir. Onun gördüğü saygıdan dolayı taklit ediyorumdur belki de ve benim de bir eksikliğimi doyuruyordur bu. Yani aslında yürüdüğü yoldan çok geldiği noktaya arzuluyorumdur. İşte buna gerçekten dikkat etmek gerek. Peki, tüzüm ne bu konuda?

CİRA'a göre mümessiz. Yani taklit kaçınılmaz. Taklit etmeyi bırakamayız diyor kısaca. Çünkü insan olarak biraz da taklitle öğreniriz daha önce söylediğim gibi. Konuşmayı bile anne babanın çıkardığı sesleri taklit ederek sökeriz. Taklit bizim hayatta kalmamızı sağlar ve çoğu zaman da kötü şeylerden sakındırır aslında. Bu yüzden çözüm muhtemelen taklit edeceğimiz, kendimize model olarak belirleyeceğimiz kişileri doğru seçmek.

Günlük yaşamın akışı içinde milyonlarca farklı yönetilip çekiliyoruz. Özellikle de sosyal medyanın kitlesel bir iletişim aracının haline gelmesiyle bizi iten, çeken ipler iyice arttı artık. Ve eğer bütün olan biten içinde kendi hayatına kulak vermeye, neyin seni gerçekten tatmin ettiğini anlamaya çalışmadığın sürece hayatındaki arzuların ve ilişkilerin nasıl, nereden ortaya çıktığını fark edemeyebilirsin. Bu yüzden hayatında ne istediğini ya da daha doğrusu hayatında ne yapmak istediğini sormadan önce bugüne kadar sürdürdüğün yaşam sana kim olduğunu söylüyor. Buna bakman iyi bir öneri olabilir. Eğer hayatını derinden etki eden, anlamlı ve tatmin edici eylemleri seçmek istiyorsan önce kendi hikayene bak. Hayatını bir gözden geçir. Hangi anlarda bulunmaktan o derin bir tatmin hissi yaşıyorsun mesela? Ne zaman yaşadın bunu bugüne dek?

Çünkü işte tam da bu anlar arzulanın yalnızca taklitçi değil, aynı zamanda derinden de senin hayatına bağlı, seni tatmin eden anlar. Ve eğer bu tatmin olduğun eylemlerin peşinden gidersen bir şey yalnızca başkasında gördüğün için değil, kendi hayatına gerçek manada dokunduğu için, seni gerçekten tatmin ettiği için arzulaman da mümkün olur. Peki, bölümün sonuna yaklaşırken şunu diyebilirim. Kendi hayatıma baktığımda çok tutku duyduğum alanlardaki kişilere örnek aldığımı görüyorum ben. İşte akademisyenler olsun, yazarlar, psikolojik psikiyatriler, hocalarım. Onlar neler yapmış, ne zorluklar aşmışlar, nasıl böyle bilgi olmuşlar. Onlar hakkında bu konuları öğrenmek bana hep çok zevk veriyor. Tam da bu yüzden, bu noktada bence yaptığım işlerden bu kadar keyif alıyorum ve bu kadar tutkuyla yapıyorum.

Yani hayatımın bu döneminde beni derinden etkileyen, tatmin eden alanlara yönelttiğim için arzuma böyle olduğunu düşünüyorum. Ama bu hep böyle değildi. Geçmişe bakarsam aslında tam tersini yapmışım bunun. New York'ta çok iyi, istediğim bir üniversiteyi kazanmıştım ve edebiyatı hep çok seviyordum, çok istiyordum okumak. Zaten lisede de hep seçtiğim dersler dil ağırlıklıydı. Benim hep yeteneğim dileğiydi. Bunu hocalarım da söylerdi, ben de farkındaydım, ilgim de onaydı.

Ve aslında özümde beni çok mutlu edecek bir şeydi orada belki gidip edebiyat eğitimi almak. Ama arkadaşlarım Bosna'ya gidiyor diye, yani herkes business okuyor, işletme okuyor, edebiyat okuyup bir şey yapamam diye düşünerek o yıllarda aslında hiç bana göre olmayan bir alan seçtim ve... Sevdiğim alanlarda okumadım. Bundan daha önceki bir bölümde de bahsetmiştim biliyorsun. Şu an tam da bu mimetik arzu kavramına da uyuyor bu konu. Çünkü matematik, finans gibi konular benim hiç keyif aldığım konular değil. Ve 4 sene onların üzerine eğitim aldım. Sırf böyle arkadaşlarım oraya gidiyor diyerek onlarla olmak istediğim için, onlara örnek aldığım için. İşte tam da burada yanlış modelleme yaptım. Yani beni özümle mutlu etmeyecek bir şey arzuladım. Öyle bir alan okudum.

Boston'a yine gidebilirdim arkadaşlarım olmak için ama başka bir alan okuyabilirdim. Sonra zaten nitekim psikolojiyle tanıştım ve bir üniversite daha okumam gerekti sevdiğim alanda ilerleyebilmek için. İyi ki okumuşum ama sonuçta tabi epey bir yılımı vermiş oldum hiç ilgimi çekmeyen bir konu üzerine. Ama bu arada hiçbir zaman için geç değil bana böyle çok mesaj geliyor. Her zaman yeniden başlanabilir ben buna çok inanıyorum.

Yani ben sonradan bir üniversite daha okuyup, üzerine yüksek lisans yapıp bir 4 sene daha doktor yapacak biri olarak söylüyorum bunu. Ve ondan sonra da bitecek mi bilemiyorum ama toplamda yani 10 seneden fazla bir süredir ikinci alanımı okuyor olacağım. O yüzden hiçbir zaman için geç değil, yeniden başlanıyor çok sevdiğimiz konulara dönülüyor kısacası. Peki ben de şimdi sana sormak istiyorum. Senin hayatında model olarak gördüğün kişiler kimler? Onlar gibi olmak için edindiğin arzuları fark edebiliyor musun düşündüğünde? Peki bundan sonra seni derinden tatmin edecek olan o arzu nesnesi ne? Bulabilir misin onu? Bir sonraki bölümde görüşene dek taklidin kaçınılmaz olduğunu ama taklidin içinde bile özgünlük bulunabileceğini unutma. Ve dilerim doğru modeller bul kendine. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)