
2.856 kelime · ~14 dk okuma
Şu anda insanlık tam da bir kavşaktır. Hatta tarihinin en önemli kavşağı bu belki de. İki yol var önümüzde. Biraz bilinçli, biraz da şans eseri seçeceğimiz yollardan birisi bizi üstün insan yakacak. Zengin, sağlıklı, mutlu ve sınırsız refahla dolu bir geleceğe götürecek bizi. Tüm dertlerimizin sona erdiği, herkesin barış içinde yaşadığı bir ütopya bu.
İkinci yol ise biraz sıkıntılı. O yolun sonunda da iki seçenek var. Çok küçük bir azınlığın emrinde köleleşmiş milyarlarca insan ya da yok olur. İnsan neslinin tükenişi. Evrenin tarih sahnesinde bir anda parlayıp sönen bir ışık gibi. Bir daha asla var olmayacak şekilde yok olmak. Ütopya karşısında kıyamet.
Ve başta söylediğim gibi, bilinçli yapacağımız tercihlerle, ilkel dürtülerimizi kontrol altına alarak vereceğimiz akılcı kararlarla gerçekten de Ütopya'yı inşa edebilir. Hikayenin sonunda sonsuza dek mutlu yaşayabiliriz. Ama soru şu, yapar mıyız? İnsan en ilkel dürtülerini nereye kadar bastırabilir? Para ve güç karşısında bükülmeyecek bilek var mıdır? Bir kolektif bilinç oluşturabilir miyiz? Ve daha birçok soru.
Podbiden arkadaşlarla ilk sohbetimizde, heh işte bu, hiçbir şey tesadüf değil olsun bu podcastin adı demiştik. Bu kararı almamıza neden olan bakış açısıyla paralel olarak ilk bölümde kuantum fiziğine attık kancayı. Devamında atom fiziğine ve tarihine odaklandık. Sonra sosyoloji ve biyoloji üzerinde durduk.
Bugün de teknoloji dünyasına atıyoruz kancamızı. Hikayeler birbirlerinden bağımsız gibi gelecek kimi zaman. Ama en sonunda göreceğiz ki bugün, tam da bu kavşakta durup tarihimizin en önemli kararlarından birini almamıza neden olan şeyler de bir tesadüf değildi. Ve yarın yaşayacağımız ütopya veya distopya da tesadüfen yaşanmayacak. Adımlarımızı saymaya devam ediyoruz. Her adımımızı hesaplayarak atmaya.
İlk üç bölümde bugüne nereden geldiğimizi konuştuk. Bugün ise nereye gideceğimizi konuşuyoruz. İnsanın kendini aşma çabasını. Transhümanizmi konuşuyoruz.
Başlamadan bir hayal dünyamıza yelken açalım mı? Araba filan kullanmıyorsanız ve birkaç dakika alına gözlerinizi kapatabilecek durumdaysanız hazırız demektir. Şimdi çok kısa gözlerinizi kapatmanızı istiyorum sizden. Sadece dinleyin ve benimle birlikte hayal edin.
Fütüristik bir laboratuvar düşünün şimdi. Cyberpunk'tan çıkmış gibi bir yer. Her tarafta monitörler, kontrol panelleri, acayip acayip cihazlar. Sen de sedye gibi yüksekçe bir platformun üzerindesin. Birincin açık. Görüyor, algılıyorsun. Ama bedenin hareket etmiyor. Tüm kasların çalışmayı bırakmış. Göz ucunda, sol tarafında kablolara bağlı halde duran bir robot görüyorsun. Senin gibi bir platform üzerine yatırılmış oda. Etrafında makineler hareketi halinde.
Bir robot geliyor ve uzunca bir kola takılmış bir tür kesici aletle kafana doğru yaklaşıyor. Ve robot kafanı kesiyor. Tıpkı Hannibal'daki gibi. Ama merak etme, hiç acı duymuyorsun. Sinir sistemin zaten ölür. Açıyor kafatasını bir kapak gibi. Üst kısmı kaldırıyor ve beynine kablolar bağlıyor. Daha sonra yükleme başlıyor.
Tüm bildiklerin. Tüm anıların. Çocukluğun. Ergenliğin. İlk aşkın. İlk öpüşmen. Kırgınlıkların. Mutlulukların. Seni sen yapan her şey. Bilincin. Bir cihaza. Dijitale aktarılıyor. Tamamen mekanik yeni bir bedene. Bir robota. Sonra robot tekrar gelip kavloları çıkarıyor. Tüm sesler, görüntü bir anda kesiliyor. Ölüyorsun.
Kısa bir süreliğine. İşlemler devam ediyor sen yokken. Tüm kontroller bitiyor ve yükleme tamamlanıyor bir süre sonra. Bir anda bir ışık. Bembeyaz her yer. Sesler duymaya başlıyorsun tekrar. Yeni bedeninde gözlerini açıyorsun. Kafanı biraz sağa çeviriyorsun. Karşında sen. Yani eskisen. Biyolojik bedenin. Eskisenin tüm fonksiyonlarının durduğunu izliyorsun.
Doğduğundan beri içinde bulunduğun beden ölüyor. Dünyaya baktığın gözler bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ve robotların artık işe yaramayacak olan bu biyolojik atığı yani bedelini çöpe attıklarını istiyorsun. Sen artık başka bir bedende aynı insansın. Ya da aynı insan mısın?
Tamamdır. Şimdi gözlerini açabilirsin. Bu bir senaryo. Yani önceden öyleydi. Birçok filmde, kitapta ya da bilim kurgu hikayesinde gördüğümüz, alışık olduğumuz bir senaryoydu. Ama yakın bir gelecekte gerçek olacağına dair çok ciddi beklentilerin ve iddiaların olduğu bir senaryo bu artık. Bir de adı var bu senaryonun. Transhumanizm. Size FM 2030'dan bahsedeceğim.
Hayır hayır, futbol menajerinin 2030'da çıkacak sürümünden bahsetmiyorum tabii ki. Bu bir insan. İsmi de FM 2030. Anlatacağım. Ama önce tanımını yapalım şu transhümanizmin.
Transhümanizm, insanlığın hem fiziksel, hem zihinsel, hem de sosyal açıdan çok daha üst seviyelere ulaşabileceğine inanan, hatta ve hatta ulaşmasında yardımcı olacak bir felsefe olarak biliniyor. İşte bu fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan üstün insana da transhuman, üstün insan diyoruz. İnsana çok benzeyen ama bilissel ve motor açıdan şu anki halimizi ilkel yaratıklar gibi hatırlayacak torunlarımız bunlar. Neyse.
Gelelim tesadüflere ve FM 2030'a. Önce ilginç tesadüfler. Yani işte ben tesadüf diyeyim, siz anlayın. Transhümanizm terimini literatüre kazandıran Sir Julian Sorrell Huxley isimli bir adamdı. Huxley soy ismini duyunca ışık yanmıştır zaten bazılarınızın zihninde.
Evet kendisi bir bilim kurgu klasiği olan cesur yeni dünyanın yazarı Aldous Huxley'nin özbeöz kardeşi. Hatta bir bağlantı da önceki bölümümüze yapalım burada. Julian Huxley bir evrimsel biyolog ve aynı zamanda bir öjeni destekçisiydi. Bunun ötesinde UNESCO'nun da ilk direktörüydü. Bugün sokakta herkesin üzerinde gördüğümüz panda logolu tişörtleri falan da satan WWF olarak bildiğimiz Dünya Vahşi Yaşam Fonu'nun da kurucularındandı. Bunun da ötesinde İngiliz öjeni topluluğunun da başkanıydı. Daha çok bağlantı var aslında ama yoldan çok da sapmayalım biz. Burada vurgulamak istediğim esas şey transhümanizm ve öjeni akımlarının birçok yerde baya dirsek temasında olduğu.
Neyse, Julian Huxley bu terimi bulmamıştı aslında. Fakat 1957 yılında yazdığı Şaraplar İçin Yeni Şişeler, Transhumanizm isimli makalesiyle bu terimin popülerleşmesini sağlamıştı. Transhumanizm ifadesini bugün bildiğimiz haliyle ilk kullananlardan biri ise işte F.M.2030 denen adamdı. Tabii ki doğduğunda ismi bu değildi kendisinin.
Asıl ismi Feridun Esfendiyari idi. Feridun İsfendiyar diyebiliriz. Belçika'da doğmuş İranlı-Amerikalı yazar, yönetmen, fütürist, olimpik atlet ve transhümanist. Anlayacağınız kendisinde yok yok. Feridun 1970'de yayımlanan Optimism One isimli kitabını FM 2030 mahlası ile yazmıştı.
2030'a yani 100 yaşına kadar yaşayacağını düşündüğü ve temelde isim denen şeyin kültürel bir yafta olduğuna inandığı için tüm bunlardan sıyrılarak kendi ismini koymuştu. Elon Musk'ın random harfli çocuğundan çok daha önce yani. Sonra resmi olarak da ismini FM 2030 olarak değiştirmişti. Tüm gelenekleri, siyasi görüşleri ve ideolojileri reddetmişti Feridun. Ötesinde dünyanın artık yepyeni bir yönetim sistemine ihtiyacı olduğuna, biyolojik eklentilerle insanlığın ölümsüzlüğe de kavuşacağına, çekirdek ailenin şehir denen şeyin, yaşlanma denen hastalığın tamamen yok olacağına inanıyordu.
İronik bir şekilde kendisinin de saçma sapan bir organ olarak tanımladığı pankreas kanseri nedeniyle 2000 yılında hayatını kaybetmişti. Buna rağmen Elon Musk'dan falan çok daha önce bazı görüşleri hayatımıza sokan ilk isimlerden biriydi Feridun. Anlayacağınız transhuman yani aşmış insan olma hayalinin temelleri çok daha öncesine dayanıyor. Hatta düşündüğümüzde bu hayal, ölümsüzlüğün peşindeki Babil Kralı Gılgamış'a kadar götürebilir bizi. İnsan kadar eski bir hayal bu. İnsanın biyolojik sınırlarını aşarak sonunda ölümsüzlüğe kadar ulaşma arzusu.
Çok uzun sürede felsefenin bir konusuydu aslında bu. Rene Descartes da bahsetmişti bunda. Yöntem Üzerine Konuşmalar kitabında bir gün insana fiziksel ölümsüzlük verecek ve çok daha zeki yapacak bir ilaçtan bahsetmişti. Sonra William Godwin, St. Leon isimli çok da bilinmeyen romanında ömrü uzatma ve ölümsüzlük temalarını ele almıştı. Bu kitap unutulmuş olsa da Godwin, kızı Mary Shelley'nin Frankenstein'i yazmasına ilham olmuştu.
Evet, Frankenstein'da bu temayı ele alan bir eser de özünde. Tabii aşmış insan derken Nietzsche'den de bahsetmek lazım. Onun Übermensche yani aşkın insanı her ne kadar farklı bir anlamda aşkın olsa da yine bu konunun tarihinde kronolojik olarak bahsedebileceğimiz bir düşünceydi. Dediğim gibi yüzlerce hatta binlerce yıl boyunca öylece bir hayal olarak kalmıştı bu hikaye. Ama sonra bir şey oldu.
E orasına da kısa bir aradan sonra bakacağız. Bu hayalin gerçeğe dönüştüğü ihtimaller denizinde birlikte kulaç atacağız. Evet, ne diyorduk? Ölümsüz olma hayalinin gerçeğe dönüşme ihtimalinden bahsediyorduk değil mi? Neydi o ateşi yakan şey? Gelin oradan devam edelim.
Önce transistör diye bir cihaz geliştirildi. Sonra bilgisayarlar. Kişisel bilgisayarlar filan derken 1956'da Dartmouth'ta yapılan bir konferansta yapay zeka diye bir şeyden bahsettiler. Yapay zeka. Hmm. Zeka ama yapay. Düşünebilen makineler yani. Bizim gibi mi?
Evet. Bizim gibi. Zira sinir ağlarından filan bahsetmeye başladılar. Neural Network olarak biliyoruz. Allah Allah. İnsan beyni gibi yani. Gerçekten de öyleydi. Bu yeni icat insan beynini taklit etmeye başlamıştı. Tabii bu kadar hızlı değil. Hem başlarda çok yavaş gelişim gösteren bir olaydı bu. Fakat 90'ların başıyla birlikte internet denen şey halka indikten sonra yürüdü gitti.
Ama bu yürüyüp gitme sayesinde işte az önce bahsettiğimiz kılgın ışın, Descartes'in, F.M. 2030 yani Feridun'un hayali bir anda yeniden canlanmıştı. Sadece yapay zeka değil elbette bu yeniden canlanmanın müsebbibi. Nanoteknolojide, robotikte, sensör teknolojilerinde, genetikte ve moleküler biyolojide filan da yığınla duvar yıkılmıştı. Dolayısıyla ölümsüzlüğün peşindeki insanlık hepsini birleştirip bu hayali yeniden canlandırmıştı.
Kendini aşma hayalini. Transhumanı. Transhuman, insana çok benzeyen ama bilissel ve motor açıdan şu anki halimizi ilkel yaratıklar gibi hatırlayacak torunlarımız olarak da düşünebiliriz demiştik. Neyse, işte şu anda bulunduğumuz tarihten itibaren insanlığın bu nirvanaya ulaşması için kat etmesi gereken 5 çok önemli aşama var. Bu aşamaları tamamlamadan kendimizi üstün olarak tanımlamak çok anlamsız olacaktır.
Birinci aşamada insan bedeni ve beyni donanımsal eklentilerle geliştirilecek ki bu aşamayı şu anda yaşıyoruz. Giyilebilir teknolojiler şu anda bunun en önemli göstergesi. Kullandığımız akıllı telefonlar, saatler, kalp pilleri filan vücudumuzu ve kapasitemizi arttırmaya devam ediyor. Ama bu daha yolun çok başı. Çünkü ikinci aşamada bulunduğumuz yerden kontrol edebileceğimiz bir kopyamız olacak.
Yapay bir bedeni kontrol edebileceğiz yani. Kısacası bizim bir vikilimiz yaşayacak dünyada. Biz de onu yöneteceğiz. Bir suretimiz olacak. Surrogate filmini izlediyseniz bağlantıyı kurmuşsunuzdur. Sanırım Türkçesi suretlerdi 2009 yapımı bu filmin. İnsanlığın tüm tehlikelerden uzak durmak için kopyalarıyla yaşadıkları bir evrende geçiyordu. Hiç spoiler vermeyim. Bu aşamayı anlamak için bu filmi izleyebilirsiniz.
Üçüncü aşamadaysa insan beyninin fiziksel olarak başka yapay bir bedene nakledilmesi söz konusu olacak. Doğrudan siz başka bir bedende yaşayabileceksiniz. Bir sonraki aşamada fiziksel bir nakil gerekmeden doğrudan zihniniz başka bir yapay bedene yüklenebilecek. Ölümün başında hayal ettiğimiz dünya da buna benzer olacak. Ve son yani beşinci aşamadaysa insanlık artık bir bedene ihtiyaç duymayacak.
Zihniniz ya da bilinciniz tamamen yapay bir dünyaya aktarılabilecek. Matrix filmindeki Ajan Smith'ten bir replik gelsin öyleyse. Şimdi düşününce insanlığın birinci aşamaya gelmesi bile binlerce yıl sürdü diye düşünebiliriz. Ama özellikle teknolojik gelişmelerde tanık olduğumuz İWME ikinci aşamaya geçmek için binlerce yıl beklememiz gerekmediğini de işaret ediyor. Yani bu elbette önümüzdeki yıl olmayacak ama çok da uzun sürmeyecek gibi duruyor. Ve fakat kabul edelim, üstün insan olmak için ihtiyaç duyulan beş aşamanın da tamamlanması pek de hızlı olmayacak. Çünkü sorun sadece teknolojik gelişme hızı değil burada.
Öyle olsa bahsettiğimiz senaryolar bir rüya gibi. Tüm uluslar bir araya gelip güçlerini birleştirip bu süreci çok daha hızlandırabilir. Fakat sorun teknolojik değil. Sorun etik. Transhümanizm felsefesinin doğurduğu yığınla etik ikilem söz konusu. Çok çok basit gibi görünen sorunlar insanlığın sorununu getirebilecek düzeyde olabilir. Ya da sadece belli bir kesimin yararlanabileceği bir ütopyaya dönüşebilir.
Şimdi, etik ikilemlerden birazdan bahsederiz. Ama dikkat ettiyseniz transhümanizm aşamalarında tekrar eden çok önemli bir konu var. Yapay beden. Boston Dynamics'in robotlarını biliyorsunuzdur.
Hani şu sosyal medyada gördüğünüz, bizim gibi hoplayıp zıplayan, ağır işler için kullanılan robotlar var ya, genellikle üretim ve iş gücü olarak kullanılacağını biliyoruz bunların. Ama bu çalışmaların yapay beden hedefine de katkısı olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak yapay derken sadece hoplamaktan veya zıplamaktan da bahsetmiyoruz. Şu anda bedeninizle yapabildiklerinizi bir düşünün. Tüm ince hareketler, mimikler, tepkiler hepsinin birebir modellenmesi gerekiyor. Ayrıca bu karmaşık yapıya sürekli güç sağlayacak yeni bir çözüme de ihtiyaç var. Ama illaki yakın gelecekte ilk prototipler ortaya çıkacaktır. Ve büyük ihtimalle bu prototipler çok kaba, büyük, yavaş ve sorunlu olacaktır.
Fakat birilerinin de denemesi gerekecek bunun. Kim olacak bu kişiler peki? Bu yapay bedenleri ilk kez kullanacak olanlar, tüm riskleri göze alacak olanlar büyük ihtimalle genetik nedenlerle veya kaza sonrasında vücut fonksiyonlarının tamamını yitirmiş insanlar olacaktır. Mesela felçli hastalar. Bu riski almayı düşünebilirler. Tüm risklere rağmen. Başarılı olması durumundaysa bu kişiler tarihe geçecektir.
modern zamanın Yuri Gagarin'i olacaktır hepsi. Herkes adını bilecek ve yüzyıllar boyunca hatırlanacaktır. Peki bu yapay bedenler insanın sahip olduğu tüm yeteneklere sahip olduğunda ve hatta insan bedeninin de ötesine geçtiğinde kimler kullanabilecek bu teknolojiyi? İşte transhümanizmle ilgili en temel sorunlardan birisi de bu. Yeni bedenlerinde bir nevi Iron Man olacak insanlar yüksek ihtimalle milyarderler olacaktır.
Ölümsüzlüğü arayan insanlar. Ve buna gücü yetenler. Ölümsüzlük mü? Evet. Mesela bu sentetik bedenlere ilk sahip olacaklardan birisi Kanye West olabilir mi?
E pek tabii, parası yettiği sürece üstün insan rüyasına ilk ulaşanlardan birisi kendisi olabilir. Hiç adil gelmiyor değil mi? Ama öyle. Film yıldızları, milyarderler, tamamen özelleştirilebilir ve güçlendirilebilir yeni sentetik bedenlerinde işi nereye götürebilirler hayal bile edemiyor insan. Yani bedeninizin insana benzemesine bile gerek yok bu gerçekleşirse. Büyük bir mekanik kedi olarak yaşayabilirsiniz.
Lady Gaga'nın yapacaklarını bir düşünsenize. Filmlerde artık özel efektlere gerek kalmayacak mesela. Alevlerin içine dalabilecek, 50. kattan atlayıp hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebilecekler. Bir uzuvları kırıldığındaysa hemen yenisini taktırabilecekler yedek parçacıdan. Tüm bu olasılıklar oldukça absürt geliyor olabilir. Bana kalırsa da öyle. Ama olasılıklar bunlar. Ve gayet de olasılar.
Şimdi bu noktada durmamız lazım. Yani bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz tüm olasılıklar gerçek olacak diyor transhümanistler. Peki kabul edelim bunu. Herkes istediği bedeni seçebilecek. İstersen Justin Bieber'ın kopyası bir bedende bile yaşayabileceksin. tüm biyolojik kısıtlamalar ortadan kalkacak. Kendini upgrade edebileceksin. Ve bu işin sonunda yani tüm biyolojik kısıtlamalardan daha da açık konuşmak gerekirse bedenimizden kurtulduğumuz zamanda ölümsüzlükten bahsedeceğiz.
Dijital bir ortamda bulunan benliğimiz, kimliğimiz sonsuza dek yaşayabilecek. Nasıl mümkün olabilir bu? diye sormamız lazım. Çok teknik detaya girmeden yapılması gereken çok önemli ve çok zor bir iş var tüm bunların gerçekleşebilmesi için. İnsan beynini anlamak. İnsanlık tarihinin en zorlu sınavından bahsediyoruz.
Dünyayı, evreni, kara delikleri falan bir yere kadar anlayabiliyor ve anlatabiliyoruz. Fakat insan beynini anlama konusunda henüz çok az yol kat edebildik. Anlamaktan kastım da şu. Trilyonlarca bağlantıya sahip, yüz milyarlarca nöronun haritasının çıkarılması gerekiyor. Her bir grubun tam olarak nasıl bir işlem yaptığı, neye yaradığı anlaşılmalı. Bunu çıkardıktan sonra bir donanım olarak bunu simüle edebilmeli, modelleyebilmeliyiz.
Yapay bir beyin üretip sorunsuz bir şekilde tüm bilgileri aktarabilmeliyiz. Tabii işin bir de enerji tarafı var. Bu kadar karmaşık bir yapıya sürekli ve güvenilir enerji kaynağını nasıl sağlayacağız? Teknik kısıtlamaları nasıl çözeceğiz? Ve bunlar gibi daha bir sürü sorun.
Tabi bu sorunları çözmek için de yığınla insan ve yığınla şirket çalışıyor. En basiti Elon Musk'ın Neuralink'i. Hatırlarsınız. Şu insan beynine birkaç iğne batırıp tırnak içinde bazı iyileştirmeler yapabileceğini, belki de bazı yetenekler kazandırabileceğini iddia ettiği çılgın projesi.
Şimdi o kadar da masum bir proje gibi gelmiyor değil mi? Yani iyi mi kötü mü? Bilemiyoruz orasını. Ama doğurduğu birçok etik soru var. Sıradan vatandaşları biraz korkutabilecek sorular bunlar. Yani birçok insana göre bu bir olur mu olmaz mı sorusu değil. Sadece ne zaman olacağı tam net değil. Onlara göre kesin olacak.
Fakat bu ihtimaller bildiğimiz haliyle tüm yönetim sistemlerinin, dünya ekonomisinin, para olgusunun, sağlığın, sosyalleşmenin, ilişkilerin... Bildiğimiz haliyle dünyanın sonu anlamına geliyor. Mesela kimlik dediğimiz şey anlamını yitirebilir. Sokakta yüzlerce Brad Pitt görebileceğiz mesela. O zaman nasıl tanıyacağız insanları? Bir suç işlendiğinde suçlunun kim olduğunu nereden bileceğiz?
Hadi bunu geçtik, bir şekilde hallettik. Duygusal kimliğine ne olacak insanların? Bugün biliyoruz, konuşuyoruz. Bizi biz yapan yaralarımız, yaşadıklarımız, kusurlarımız. Kusurlarımız olmayınca ne olacak? Her şeyi bildiğimizde, her şeyi yapabildiğimizde gerçekten çok mutlu mu olacağız? Yoksa dünya inanılmaz sıkıcı bir yer mi olacak?
ya da cinsiyet kavramını düşünün. Bu imkanlarla istediğiniz zaman erkek, istediğiniz zaman kadın olabilirsiniz. Belki de cinsiyetçilik kavramının ölümüne yol açacağı için iyi bir şey olduğunu da düşünebiliriz. Ama işte bir gün erkek, bir gün kadın olabildiğin bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Nelerden zevk aldığınızı düşünün. Sıcak bir duştan, gün batımını izlemekten, en sevdiğiniz yemeği yemekten, sevgilinizin elini tutmaktan filan aldığınız zevki düşünün.
Hemen ardından da tüm bunların sadece bir düşünce kadar uzak olduğunu. İstediğiniz zaman, istediğiniz anda bunları yaşayabileceğinizi. Onlara bu kadar kolay ulaşabildiğimizde bir anlamı kalacak mı bu tip küçük mutlulukların? İşin belki de en önemli tarafı da ekonomi, para.
Yapay bir bedende yaşadığınız bir dünyada bedeninizin modası geçtiğinde ve yeni modele geçemediğinizde neler olabileceğini bir düşünün. Online oyunlarda pay to win diye bir olay vardır bilirsiniz. Bazı oyunlarda parası olanla yarışamazsınız. Bunun gerçek hayatta olabileceği bir olasılıktan bahsediyoruz. Sahip olduğunuz donanımı iyileştirmek için daha hızlı bir işlemci, daha fazla hafıza ve daha gelişmiş biyonik, sentetik uzuvlar alacak paranız yoksa ne yapacaksınız?
Üstelik para dediğimiz şey bugün bildiğimiz haliyle de kalmayacak. Yani herkesin eşit olacağı ve tüm insanlara ortak imkanların sağlanacağı bir ütopya da olabilir bu. Ama insanın doğasında olan açgözlülük ve güç hırsının buna izin vermeyeceğini de gayet düşünebiliriz. Peki ya nüfus ne olacak? Çocuk sahibi olmanın ilkel bir içgüdü olduğunu ve ölümsüz olduğumuzda bu ihtiyacın kalmayacağını düşünebiliriz. Ama ya bu tahmin ettiğimizden de farklı bir duyguysa? Sentetik bedenlerle nasıl çocuk sahibi olabileceğiz?
Bilinç aktarılırken DNA bilgisi de aktarılır ve yapay zeka buna uygun size benzeyen bir çocuk üretebilir. Bu bir olasılık. Ama bu yeni doğuştan sentetik insan kırmaları ne tür bir yaratık olacak? Ya da ahlak da aktarılabilecek mi mesela? Of ne çok soru var değil mi? Toparlayalım isterseniz. Transhümanizm gelecek için ciddi bir olasılık.
Kimilerine göre bizim ömrümüz bunu görmeye yetecek. Kimilerine göre gerçekleşmesine yüz yıllar var daha. Ama bir olasılık bu. Biz görmesek de çocuklarımız görecek belki de. Bilim insanları genetik mühendisliğiyle türümüzü biyolojik açıdan daha güçlü ve sağlıklı yapmaya çalışırken, silikon vadesinin çılgınları biyolojik varlığımızı çöpe atmaya, bizi ölümsüz kılmaya çalışıyor. Tüm çalışmalarda birbirinden besleniyor. Yapay zeka, sinir bilim, mühendislik, nanoteknoloji... Hepsi bu hedefe yönelik çabalıyorlar gibi. Ya da hepsi bir noktada o üstün insanı ortaya çıkarmak için birleşecek.
İşte böyle. Bu bölümde biz de biraz kendimizi aşmış olabiliriz. Olasılıklar olasılıkları takip etmiş olabilir. Ama tabi burada bahsetmediğimiz yığınla konu var daha. Mesela genetik. En sevdiğim konulardan birisi. Teknolojide biz bu noktaya nasıl geldik onu da konuşacağız.
Felsefesi var hem de bu işin. Sadece bu işin değil, felsefe diye bir şey var bir kere. Biliminden ahlakına. Yani interdisipliner, multidisipliner, süperdisipliner programımız hiçbir şeyi tesadüf değil de kanca atmaya, büyük resmi tamamlamaya devam edeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.