Podcast

S2E10: Hayata Rağmen Hayata Tutunmak

Bibliyoterapi

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin 2022'yi uğurladığı bu bölümünde Aslı ve Tuna, hayat ne kadar zor, yolumuz ne kadar taşlarla kaplı olursa olsun umutlu kalabilmek için şifayı edebiyatta arıyor. Keyifli dinlemeler ve iyi seneler!
Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Doğan Cüceloğlu - Savaşçı
Albert Camus - Sisifos Söyleni
Paulo Coelho - Veronika Ölmek İstiyor
Tezer Özlü, Ferit Edgü - Her Şeyin Sonundayım

Bonus:
Aslı Perker - Cellat Mezarlığı
Aslı Perker - Başkalarının Kokusu


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.074 kelime · ~25 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emekçi. Manim okuyabilir miyim? Tabii, buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Evet hemen sorumuzu sorayım. Tabii ki bugün böyle ölgün ve varoluşu sorgulayan bir ruh halinde olmayı tercih ediyorum. Aa ben tam tersi. Konumuz da bunu gerektirdiği için böyle bir şeye girdim. O zaman Tunacığım sen çıkarsan hemen şuradan başka birini kolundan tutup çekip buraya otursan daha iyi olur sanki. Bugün de böyle olayım dedim belki. O zaman sorumuzu okuyorum. Merhabalar kitap terapisi. Bazen nedensiz sıkılıyorum. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor ve hayata tutunmakta zorlanıyorum. Ayrıca bunların aynılarını yaşayan 17 yaşındaki oğluma da kızıyorum. Muhtemelen bana ayna tuttuğu için. Melike Uysal. Yalnız değilsin kardeşim.

Şimdi bu benim çok sevdiğim bir konu. Üzerinde düşünmeyi çok sevdiğim konu, çalışmayı çok sevdiğim bir konu. Sen de biliyorsun. Çünkü ben gerçekten herkese rağmen hayata tutunan... ...ve yani herkese rağmenini de söyleyeceğim birazdan. Çok gıcık bir yaşama sevincin var gerçekten. Senin yaşama sevincin insanı çileden çıkarıyor. Senin deyimin ne? Sebepsiz bir, değil mi öyle mi diyordun? Mesnetsiz bir yaşama sevincin var. Ve evet bunu herkese rağmen yapıyorum çünkü eleştirildiğim oluyor bunun için. Yani küçümsendiğim oluyor, aşağılandığım oluyor, eleştirildiğim oluyor. Bir kere yazara yakışmaz. İşte mesela o yüzden. Dahası yani ailemde de çok görülen bir şey değil, tutum tavır değil. Arkadaşım sen hayırdır. Yazarım, çizerim diyorsun. Yaşama sevinciyle dolusun. Bu ne perhis. Bu ne perhis, bu ne lahana turşusu. Efendime söyleyeyim işte Dört Ayak Aslı lakabıyla zaten tanınıyorum. Çok şanslı olduğum için bana gıcık olunuyor. Böyle pis bir insansın yani kısaca. Halbuki Happy Go Lucky diye bir atasözü vardır sanıyorum İngilizlerin. Happy Go Lucky. İngiliz atalarımızın. Hatta böyle bir şey de var, film de var. Herkese tavsiye ederim seyretmesini.

Transkriptin tamamını oku

Mutlu olan şanslı olur diye. Kızım doğduğu an kendisinin kulağına bunu fısıldadım. Happy go lucky diye. O zaman İngilizce biliyor muydu?

Böyle mi olacak Tuna? Bu bölüm böyle mi olacak? Yani benim de içimdeki yaşam sevincini emmeye, sündürmeye, söndürmeye mi çalışıyorsun? Hayır, ben o kesimi temsil etmeye karar verdim. Ama yok, ben zaten dışarıda bunlarla çok fazla savaşıyorum. Şu an içeride hiç ihtiyacım yok. Sen yaşama sevinci olan kesimi temsil et, ben de bunu emmeye çalışan insanları canlandırayım. Şu an mı? Bu anı mı buldun bunun için?

Böylece ne olacak? Dramatize etmiş olacağız konumuzu. Peki, tamam. Şöyle, felsefi bir konu. Varoluşçuluk meselesine tabii ki çok fazlasıyla giriyor. Jean-Paul Sartre bunu istediği kadar zaten anlattı, konuştu. Zaten baktığımız her konu varoluşçuluğa çıktı. Evet, öyle oluyor. Tabii ki ben de şunun çok iyi farkındayım. Yani kitapları geçmeden şunu söyleyeyim. Bende ki bu herkesin aptalca diye nitelendirdiği... Estağfurullah, ben nitelendirmiyorum. İşte yaşama sevinci. Ben çok doğru ve güzel buluyorum sendeki yaşamın senin için. Ben tabii ki ahmak değilim. Etrafta olan bir tanelerin, dünyada olup bir tanelerin kesinlikle farkındayım. Hatta çok ufaklığımdan beri farkındayım. Çünkü her zaman söylerim, Anadolu'da büyüdüm. Çok sert topraklar Anadolu. Çok acayip şeyler yaşanıyor. Bunların hepsine... İmmet abi! Bunların hepsine çok fazla şahit oldum. Kendim yaşadığım şeyler var. Bunlara devam edemeyeceğim.

Evet, tamam. Evet. Neşeli, neşelinin yedi kabahat. Tamam, ben yaranamayacağım bu bölümde sana. Anlaşıldı, evet. Aynı düşüncemden korktum. Tabii ki dünyada olup bitenin farkındayım. Fakat bireysel mutluluğu yakalamanın çok önemli olduğunu düşünüyor ve bunun illaki etrafa ve topluma da yansıyacağını düşünüyorum. Evet. Bu yüzden de bir yerde kendi fanusumun içine kapanmak zorunda hissediyorum kendimi. Evet, tamamen dışarıdaki dertleri dışarıda bırakıyorum. Çünkü yapabileceğim her şeye yardıma varım.

Ama bu bir bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık değil herhalde. Hayır, kesinlikle değil. Şimdi buradan direkt bence Doğan Cüceloğlu'nun Savaşçı adlı kitabına geçebiliriz. Senin önerinde bir kitap. 2001 yılında Doğan Hoca'nın yazdığı bir kitap. Yakın geçmişte kaybettiğimiz sevgili Doğan Hoca'mız, iletişim psikolojisi uzmanı olarak kitaplarıyla tanınan. Tam adı kitabın, anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı. Coşkulu kelimesi çok çok önemli Doğan Cüceloğlu için bu arada.

Genel olarak... Genel olarak evet, coşkulu kelimesine çok vurgu yapan biri. Savaşçı adlı eseriyle yazar, insanın yaşamdaki zorluklara karşı kendini oluşturma mücadelesini ele alıyor. Kitabın başında oluşturduğu savaşçı tanımında güçlü bir insan olmanın gerekliliklerini sanatsal bir üslupla listeliyor. Devamında ise bu yolculuğu diyalog şeklinde ele alarak etraflıca açıklıyor. Şimdi Doğan Cüceloğlu neden direkt ona giriş yapıyor? Çünkü tam olarak şunu söyler, bireyin yaşamını savunur. Bireyin yaşamına fazlasıyla kafa yormuştur. Bütün çalışmalarına buna kafa yormuştur. Ve evet, bireyin yaşamanın coşkulu ve anlamlı olması gerektiğini söylüyor. Bir insanın en önemli ilişkisi onun kendisiyle olan ilişkisidir. Evet. Sayfa 125.

Evet. Bravo. Bunun için duygularımızı dinlememiz gerektiğini söyler. Kendimizi tanımamız gerektiğini söyler. Kendimizdeki potansiyeli fark etmemiz ve bununla ne yapmamız gerektiğini araştırmamız gerektiğini söyler. Yaşam enerjinizin kaynağı sizin özünüzdür. Kendi özünüzden koptuğunuz zaman şevkiniz kalmaz demiş. Evet. Doğru. Bu özü ben erken yaşta kavrayanlardanım mesela. Kendimle ilgili çok erken yaşta zannediyorum. Yapmak istediğimi keşfettiğim için çok şanslı hissediyorum kendimi. 14 yaşında karar verdim ne olmak istediğime, ne yapmak istediğime. Ve ondan sonra mesela o yolculuk benim için o yüzden çok keyifli oldu. Çünkü her şey o hedefe varmak içindi. Şimdi ben dönüp Doğan Cüceloğlu'nu o yaşta bilmiyordum, okumuyordum.

Adından haberdardım. Annem çok severdi. Ama ben bilmiyordum, tanımıyordum. Ama şimdi dönüp bu kitaba baktığımda anlıyorum ki... ...evet, Doğan Hoca'nın söylediğini erken yaşta yapmaya başlamışım. Şimdi bu kitap aslında savaşçı kitabı bizim daha önce bir gitme başlıklı galiba şeyde yapmıştık. Podcast'da bir kitapla ilgili konuşmuştuk. Mitch Albom'un Öğretmenim Moray'la Salı Buluşmaları. Ha hatırladım evet. Hatırladın mı? O da çok güzel bir kitaptı. Şimdi bu kitap da savaşçı da öyle bir kitap aslında. Şimdi kitabın adından bahsetmek istiyorum ben. Lütfen bahset tabii. Çünkü bu aslında programımızın bence genel konseptini oluşturacak. Bak ben de coşkulandım artık. Aferin oh şükür yarabbim.

Oh be! Hay neydi o öyle? Şey, savaşçı bir kere. Savaşmak üzerine kurulu. Çünkü bir kere canım sıkılıyor, hayatta içimden hiçbir şey gelmiyor. Demek savaştan vazgeçmiş olmayı dinleyicimizin. Yani o savaştan vazgeçmiştik, pes etmiştik. Ondan sonra kendi köşesinde artık umudunu kesmiştik. Bu bezmişlik haline tam olarak tepki. Şimdi savaşacaksın arkadaş diyor. Yani kendi benliğin için, kendi özün için, kendi mutluluğun için, kendi hayatın için savaşacaksın.

Çünkü bunun için kimse savaşmayacak bu arada. Savaşmayanı ekmek yok diyor. Yani kimse senin için savaşmayacak. Ama bu savaş nasıl bir savaş? Bundan bahsetmek lazım tabii ki. Yani bu aslında bir şey savaşı. Ruhani bir savaştan bahsediyor aslında. Kendi özüne oluşmak için. Belki de karanlık tarafla yapılan bir savaş.

Aslında karanlık taraf mesela senin sevdiğin bir laf. Ben mesela sevmiyorum. Karanlık tarafımın olduğunu da düşünmüyorum doğrusu. Yok ben onu erittim. Yok karanlık tarafım yok. Yani çok küçük yaşta zannedersen bu soruları sordum. Çünkü zaten farkındaysan sen de çocukların var, benim de çocuğum var, yeğenlerim var, büyüttüm. Bu soruları çok erken yaşta soruyoruz zaten aslında. Galaktik İmparatorluğu'nun neresindensiniz?

Hayır Leyla yani çok daha iki yıl önce anne biz neden dünyaya geliyoruz diye sordu. Çok güzel Anadolu'da bir laf var işte. Doğan büyüyor. Ben de tam olarak kendisine onu söyledim. Vallahi Leylacığım doğuyoruz bunun bir sebebi yok. Doğan ama büyüyor dedim. Şöyle demiş ki Doğan Hoca'da kişinin huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği, sıkıntısı, depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır. Çok güzel bak çok güzel evet. Yani gene karanlık yan değil onlar. Yani aslında seni aydınlığa taşıyacak olan

Işığa dönüştüren şey. Doğru soruları sormak lazım. Kendine doğru soruları sormak lazım. Doğan Hoca'nın yine çok önemsediği başka bir kavramı söyleyeyim. Gerçek. Benim de yine çok önemsediğim bir kavram. Gerçeği bulmamız gerekiyor. Bu gerçek ne? Kendi içimizde bir problem var. Hep şunu derim ya yani. Bir problem var. Tamam otur düşün. Problem ne? Gerçek problem ne? İçine dal. Onu çıkart. O gerçekle karşılaştığın anda... Bunu çözememen mümkün değil. Ama gerçekten kaçarız biz. Kendimize gerçeği söylemek istemeyiz. Neden? Niye böyle bir salaklık yapıyoruz? Çünkü çok zor. Çünkü ego incinmesi... Son zamanlarda ben anladım ki son iki yıldır ego denen şey, ego incinmesi denen şey... ...bütün hayatımızı allak bullak eden en önemli kavram. Ego incinmesinden o kadar korkuyoruz ki çünkü gerçekler genelde egomuzu incitir. Çünkü kendi yaptığımız bir şeydir. Bir şey yapmışızdır biz. Bir hata yapmışızdır mesela. Doğru olmadığını düşündüğümüz bir şey yapmışızdır. Ulan efendim bu hatayı ben nasıl yaparım? Nasıl yaparım? Egomuz incinir. Yahut atıyorum bir kadın seni sevmiyordur ve bu gerçektir. Bununla karşılaşmamak için kaçarsın çünkü egon incinecek. Oysa onu bildiğin anda, onunla karşılaştığın ve yüzleştiğin anda artık çözüm yoluna girersin zaten. Biz egomuzun içinde elinde oyuncak mıyız hocam? Bence öyle. Ben öyle olduğumuzu düşünüyorum. Yani rasyonel varlıklar değiliz biz egomuz ve duygularımız nereye sürüklerse oraya giden birer kuru yaprak mıyız rüzgar? Ben ben öyle olduğumuzu gerçekten öyle olduğumuzu düşünüyorum. Benim kendimle bütün savaşım bu. Ve mesela Doğan Cüceloğlu da şey der yani insanın savaşı işte savaşçı

Evet, kendiyle olacak çünkü kendini iyileştirmeye, iyileştirmek derken en iyi haline gelmeye kendin çalışacaksın. Senin derdin kendinle. Ve şöyle diyor, tüm yaratıklar diyor doğada kendilerini gerçekleştirmek için yaşarlar... ...ve insan hariç tüm yaratıklar da doğanın içerisinde kendilerini gerçekleştirirler. Bir tek insan kendini gerçekleştirmekten uzaklaşır. Araya pek çok başka mesele girer.

Halbuki çok büyük bir avantajımız var, öleceğimizi biliyoruz. Hayvanlara göre bu çok büyük bir avantaj ve diyor ki Doğan Hoca yine aynı kitapta, ölüm düşüncesi insanın ruhuna çeki düzen veren tek şeydir diyor. Yani sonuçta kedi öleceğini bilmiyor değil mi? Porsuk gergeden öleceklerini bilmiyorlar. Bizim böyle bir avantajımız var. Öleceğiz biz ama bu öleceğiz biz bilgisini bir ışığa dönüştüremiyoruz demek ki. Halbuki bu insan ruhunu çekip düzenlenen tek şeydir diyorum. Mesela Cem Momcu'nun da şöyle bir sözünü okumuştum ben. Fazla sarkastik bir söz ama depresyona en iyi gelen şey kanserdir diyor mesela. Çok doğru.

Hele kanser olun, depresyonunuz falan kalmaz demişti yani. %100 katılıyorum. Biliyorsun ben ufacık da olsa bir kanser vakası atlatmış biriyim. Depresyonda değildim hoş. Daha doğrusu depresyondaydım. Kanserin sebebiyet verdiği, benim türün sebebiyet verdiği bir depresyondaydım. Ben anlamıyordum sadece. Evet yani belki de ondan sonra mesela hani bütün derdin şey oluyor, iyileşmek ve hayatta kalmaya çalışmak oluyor. Bir farkındalık geliyor tabii insanın değil mi? Martin Heidegger'in şu sözünü alıntılıyor Doğan Yüceloğlu aynı zamanda. Bak açıldım gördün mü? Aferin.

Eğer ölümün her anda her yerden gelebileceğini kabul edersem, bencilliğimden gelen şimdi ve buradaya ilişkin tembelliğim kaybolur. Bir tembellik söz konusu yani. Kısa bir süre burada olmanın bilincinde olarak bu yaşamda yapmak istediklerime hemen şimdi ve burada başlamanın ötesinde başka bir yolum olmadığını görürüm demiş Martin Heidegger. Doğan Cüceloğlu'da kitabın namını açıklamış. Yani arası ve kabristanlara gidip orada zaman geçirmek lazım belki de değil mi? Depresyon tedavisinde. Bilmiyorum. Olabilir aslında. Biliyorsun celat mezarlığı diye kitabım var. Bunun tek sebebi... En çok hangi mezarlığı seversin? Şimdi ben... Bizim Soğukkuyu Mezarlığı var. İzmir'de.

Üstüne yok diyorsun öğrenmiş. Üstüne yok, onu çok seviyorum. Nedeni de bütün ailemin, fertlerinin, bütün sülalemin ve bütün tanıdıklarımızın... Şimdi şöyle çok komik, Karşıyaka'da bizim çok eski yerleşkemiz diyeyim, mahalledeki yerimiz. O mahallenin aynısının krokisi Soğuköy mezarlığında da aynı. Sizin köyün mezarlığı yani. Yani herkes aynen böyle karşı komşusu karşıya gömülmüş. Öteki köşedeki oraya gömülmüş. Yani aynı şekilde geziyorsun, mezarlığa gidiyorsun. Sanki bizim Karşıyaka'daki mahallede gezer gibi. Mezarlıkta da öyle. Hatta annem dedi ki...

Sümerlerde falan vardı herhalde en son. Herhalde biz abim ben annem gittik en son. Annem dedi ki yalnız dedi size burada yer yok dedi. En son buraya dedi ben ve babanız gömüleceğiz dedi. Biz abimle bir paniğe kapıldık. Nasıl olur biz nasıl burada gömülmeyiz diye. Annem dedi ki bana ne dedi öldükten sonra da sizin nereye gömüleceğinizi ben mi düşüneceğim dedi. Hiç. Ondan sonra biz de dedik iyi de dedik bütün mahalle burada. Bizi mahalleden alıkoyuyorsunuz. Eyüp Mezarlığı'nı çok severim. Ben de Eyüp'te gittim zaten. Cellat Mezarlığı oradan çıktı.

Kitap. Gezmeyi çok severim. İnsanda bu şeyi daha önce seninle konuşmuştuk bunu. Bu farkındalık ve sağ olma, iyileşme duygusunu en iyi veren yer herhalde havasından, konumundan dolayı herhalde. Konumun mükemmel, muazzam bir konu gerçekten. Ve ölümle çok barıştıran bir yer aslında. Yani orada olmak insanın huzuru veriyorsa diyorsun, canlıyken huzur veriyorsa, zaten hiçbir şeyin artık olmadığı dünyada, hiçbir derdin tasanın olmadığı yerde neden huzur vermesin?

Savaşçı kitabı Doğan Cüceloğlu'nun tembelliğe karşı, tembelliğe savaş açmış bir kitap diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Evet, şöyle diyor zaten. Niyet kaderi belirler diyor. Niyet kaderi belirler. Yani benim aslında happy go lucky demem gibi. Mutlu olan şanslı olur. Sen niyetine koy iyi bir hayat yaşamayı. Verimli bir, iyi bir hayattan kasıt nedir bence? Benim anladığım. Verimli bir hayattır. Üretken bir hayattır. Bilginin olduğu bir hayattır mesela. Ve benim gibi pek çok insan olduğunu biliyorum. Bunu niyetine koy diyor. Yine bu da Anadolu değil mi? O senin kaderin haline gelir. Çok güzel.

Kitabın yapısıyla ilgili kısaca bilgi vereyim ben o zaman. 11 ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde kendine arayış anlatılıyor. İkinci bölümde el alınan uyanış ve farkına varma evresiyle birlikte derin bir yolculuk başlıyor. Arif Bey diye bir karakter var kitapta bir sınıf öğretmeni. Bu da bizim dinleyicimiz gibi kendi benliğini bulma konusunda oldukça umutsuz ve kaybolmuşluk hissine kapılmış durumda. Doğan Bey'in canlandırdığı yani Doğan Cüceloğlu'nun canlandırdığı Doğan Bey adlı karakterle konuşarak aklındaki sorulara cevap arıyor. Böyle bir diyalog haline O yüzden şey benzettim, öğretmenim Mori ile Salı buluşmalarına. Çünkü buluşup çok çeşitli yerlerde, İstanbul'un çeşitli yerlerinde, zannediyorum bu gerçek. Arif Bey genç bir öğretmen ve bir gün Doğan Cüceloğlu ile karşılaşıyorlar ve Doğan Cüceloğlu samimi bir şekilde adamın derdinin olduğuna inanıyor. Yani öyle laf olsun ya konuşmadığını anlıyor. Ve onunla İstanbul'un çeşitli yerlerinde buluşup konuşuyor. Varoluş meselesini, ben niye varım?

Ne şanslardanmış bu Arif Bey de ya. Evet, gerçekten öyle. Bu arada tabii Arif ne demek? Anlayışı, kavraması güçlü. Arif insan. Gerçekten Arif miydi adı? Yoksa Doğan Cüceloğlu... Muhtemelen o Doğan hocanın koyduğu insan. Yani evet, böyle bir şey mi yaptı? Aslında bu biblioterapideki her bölümde sadece Doğan Cüceloğlu kitapları işleyerek...

Tabii tabii. Sıkıcı oluruz bir yerden sonra tabii ama teknik olarak doğru olur yani yapacağımız şey. Şimdi bence hemen buradan zaten ikinci kitaba atlamak kolay olacaktır diye düşünüyorum. Evet Doğan Cüzeloğlu'na doyum olmaz geçenim. Zaten hepsi kitapların şu an hepsi birbiriyle gerçekten müthiş örtüşen kitaplar. Sanki böyle hep beraber konuşursunlar diye yazılmışlar gibi. Tez gibi bu çalışma. Albert Camus'un Sesi Fos Söyleni. Sisyfos söyleni ana teması intihar olan 14 denemeden oluşan Albert Camus'un 20. yüzyıl batı felsefesinin temel taşlarından biri kabul edilen kitabı. Kısaca özetleyeyim mi? Evet lütfen. Şimdi Sisyfos kimdir? Tanrılar tarafından cezalandırılmış bir kral.

Evet. Alevere delevereci bir herif. En son Hades'i şey yapıyor, atlatıyor falan. Korintos kralı kendisi aslında. Kral yani. Böyle de tamah etmemesi gerekiyor böyle küçük hesaplara. 3'e 5'e. 3'e 5'e ama etmiş. O limpostanlılığı da Zeus'un isteği üzerine tabii ki. Zeus'u reis istemiş ve vay efendim senmişsin bunu yapan diye bir cezalandırmaya karar vermişler. Demişler ki biz bunu nasıl cezalandıralım? İşte meşhur cezalandırma her gün bir kayayı

bir tepenin üstüne kadar iteceksin fakat tam oraya taşıdığında kaya ne yapacak? Geri düşecek. Geri aşağı yuvarlanacak fakat sen tekrar taşıyacaksın. İşte hayat. Bu kadar güzel bir ancak metafor olabilir. Camus biraz yanlış anlaşılmış bir filozof olabiliyor zaman zaman. Çünkü ben de gençken yanlış anlamıştım. Efendim hayat anlamsızdır, hayat karamsardır. Zaten adam 2. Dünya Savaşı esnasında kitabı yazmış. Ne kadar optimist olabilirdi ki falan gibi.

...şeyler düşünebiliyorsun ama hayır, Albert Camus bu kitabında aslında varoluşçuluğa da bir eleştiri getiriyor. Bu kitapta kesinlikle. Sartre'da bir eleştiri getiriyor, tepki de almış bu bakımdan. Diyor ki, evet diyor, hayat bir kayayı her gün bir tepeye itmeye iterek taşımaya benzer... ...bu kadar anlamsız bir şey olabilir ama asıl kahramanlık bunun bilincinde olmakla beraber... ...o kayayı her gün tepeye itmektir çünkü Sisyphos bunu yaparak direnir. Yani cezasından kaçmaz, cezasına karşı çıkmaz. Hatta bir yerden sonra bu cezayı seviyor. Evet. Onu benimsiyor. Evet, ben bunu her gün taşıyacağım şimdi Zeus düşünsün diyor. Evet, müthiş bir şey. Yani bu böyle hani dibe vurduktan sonra tepeye çıkmak gibi bir şey aslında. Artık absürdünün öyle bir noktasına geliyor ki mantıklı hale geliyor.

Yaşamın anlamı, ancak dünyanın saçma sapanlığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir. İnsanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir, demiş Cezayirli ünlü kareci, filobekçisi Albert Camus. Bir daha söyler misin? Anlamak istiyorum. Cümleyi mi? Yaşamın anlamı ancak dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını. Kaya aşağıya düşüyor ya devamlı. Birebire kötülüğe direnmek olabilir. İnsanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilebiliyor. Yani evet hayat anlamsız olabilir. İki seçenek var burada. Ya kurumsal dinlerden birine vereceksin kendini, mümin olacaksın. Fakat daha seküler bir çözüm arıyorsan da evet hayat anlamsız olabilir. Bilmiyoruz çünkü hayat anlamlı mı, anlamsız mı. Diyelim ki anlamsız şeyde sonsuz boşluğun içerisinde dönüp duran bir taş parçasının üstünde yaşayan mikroskobik varlıklarız. Evet. Fakat bu saçma, bu komik bir şey. Yani ve bunu bile bile hayata devam ettirmek de bir kahramanlık ve başkaldırıdır diyor. Bu hakikaten tam olarak doğan büyüyor işte. Yani doğduk, hayata geldik. Şimdi bunu yaşamamayı seçebilirsin. Gerçekten önemli olan tek felsefe sorunun intihardır, diyor zaten. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak... ...felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir, diyor. Evet, intihar ederek bu hayatı sonlandırmayı... Ama bu bir başkaldırı değildir, bu bir kaçıştır. Evet, sonlandırmayı düşünebilirsiniz. Benim saygı duyacağım bir şey değildir arkadaş bu, diyor. Yani Albert Camus saygı duydu, duymadı diye de bunu yapacak ya da yapmayacak değiliz. Benim için önemli Albert Camus'un kanaatini ben önemsedim arkadaş. Benim için mesela... Albert hocamın gözüne girmek için...

Hayatta kalırım yani. Onu da söyleyeyim. Böyle severim kendisini. Emeği var üzerimizde. Çok güzel. Benim mesela hiç umurumda değil ama ben hakikaten de yaşadığım hayatı zaten şu yaşadığım haliyle anlamlı bulduğum için... Yok ben Albert Camus'a yaranmak için yaşamak istiyorum. Anladım onu. Gözüne gireceğim hocanın yani. Evet, ben bu hayatı sevdiğim için ve şu yaşadığım haliyle anlamlı bulduğum için yaşamayı mesela tercih ediyorum. Buradan hemen aslında başka kitaba geçmek istiyorum eğer söyleyeceğim başka bir şey yoksa çünkü çok güzel bir noktadayız intihar konusuyla. Alo,

voulez-vous dire the money? Voulez-vous danser avec moi? Evet, manimiz bir manimiz yok. Sokyalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Şimdi

intihar öyle güzel bir noktaya getirdin ki konuyu ben hemen... İntihar daha güzel hangi noktaya getirilebilir bir program? İntihar canım. Üçüncü kitabı ama geçmek istiyorum. Çünkü Veronica ölmek istiyor. Paula Coelho'nun harikulade kitabı. Coelho seven bir programız biz ya. Galiba öyle. Niye sevmeyelim ki? Adamın tek günahı çok fazla satmış olmak yani. Portekizcesi başlığını bilemiyorum ama İngilizcesini söyleyeceğim. Çünkü bence çok çok daha manalı. Ölmek istiyordan. Veronica decides to die. Ölmeye karar veriyor. Ölmeye karar veriyor. Evet. Veronica, Slovenya'da yaşayan, her şeyi dört dörtlük yerinde... ...hayata harika giden, genç, 24 yaşında bir kadın. Sen bugün o yüzden Slovenya araştırıyorum dedin. Evet, evet. Slovenya'ya da gitmiştik ya, ayrı ayrı gittik ama... Bu arada Slovenya dünyanın en sinir bozucu, mutlu ülkesi. Ben hayatımda daha mutlu bir ülke görmedim. Bu kadar gıcık olduğum başka bir ülke olmadı. Bir dakika, neden? Ne ara anladın? Bir gece mi kalındı orada?

Yok ben daha önce de gitmiştim. Ha gitmiş miydin? Evet. Yani iki buçuk milyon falan nüfusları zaten. Gelir düzeyleri gayet yüksek. Yüksek evet. Koruyup kollanan bir ülke. Katolik dünyası tarafından, Yugoslavya İç Savaşı'ndan neredeyse hiç yer almadan çıkmışlar. Kadınlar çok güzel, erkekler çok yakışıklı, şehit ama... Yani böyle düşünce gene bak şey oldu. Hakikaten hayatımda gördüğüm en mutlu ülke ve Slovenyalı Veronika ölmek istiyor. İstesin bakalım. Evet evet. Çünkü zaten absürtlüğü o, çünkü işte aşık oluyor, aşıklarından karşılık buluyor, efendime söyleyeyim işi var, parası var, ailesi güzel, her şey yerinde.

İşte şey gibi Sisyphos'un kayayı her gün yukarı çıkartması hissini yaşıyor. Rahat mı batıyor hocam? Hayır, aynen bunu hissediyor. Diyor ki tamam evet her şey çok güzel ama her şey her gün aynı. Gelsin Türkiye'de yaşasın bak hiç depresyonun zaman kalmaz Türkiye'de. Ben gerçekten Türkiye'de depresyonun bir lüks olduğunu inanıyorum. Ben de aynı şekilde inanıyorum ve İstanbul gibi bir şehirde mesela ülke diyecekti bak İstanbul gibi bir şehirde. Gelsin burada girsin kolaysa depresyona. İki günlüksüz de aynı yoldan aynı yere bile gidemiyorsun ya. O kadar değişiyor her şey. Motor kurye çocuklardan kaçmak bile başlı başına bir mesai yani heyecan. Bu heyecanı nasıl bırakır da insan ölmek ister? İşte Veronica'nın derdi... Çulada yada yaşıyor olması. Çulada yada yaşıyor olması sorunu. Gel yavrum. Son derece her şeyin tıkır tıkır işlediği bir hayatı var. Ama her gün aynı şeyi yapıyor olmaktan son derece bu zarar. Şimdi bu arada biz tabi dalga geçiyoruz öyle ama sen bunu al şu an İstanbul'da ya da İzmir'de ya ne bileyim ben işte Türkiye'nin herhangi bir kentinde. Kütahya'da var benim Kütahya'da bankacı arkadaşım var mesela. Buradan ona selam olsun. Kütahya'da bankada çalışan bir insansın. Her sabah kalkıyor bu arkadaşım mesela. İki tane de çocuğu var. Her sabah uyanıyor. Varoluşçu bir düzleme taşıyacağım sohbeti illa seviye kazandıracağım diyorsun yani. Kazandıracağım diyor. Her sabah onları kaldırıyor. Onları kahvaltısına hazırlıyor. Onları okula gönderiyor. Kendisi giyiniyor, işine gidiyor. Oturuyor her gün bankadaki o masasına. Orada çay geliyor, kahve geliyor. Her gün o rakamlarla uğraşıyor, o müşterilerle uğraşıyor, o insanlarla uğraşıyor. Her akşam yine oradan çıkıyor, evine gidiyor, yemek yapıyor, çocuklarıyla ödev yapıyor. Sisyfos. Evet. Yani şimdi sen sadece kendi durduğun yerden tabii ki bakma. İstanbul'dan da bakma.

İstanbul'da da böyle yaşayan tabii ki insanlar var. Her gün aynı düzenli hayat yaşayan insanlar var. Benim de hayatım böyle bakılacak olursa. Ben her gün aynı şeyleri yapıyorum. Her gün aynı şeyleri yapıyorum. Her hafta sonu aynı şeyleri yapıyorum. Hiç değişmiyor. Ama yaptığım şeyleri ben... Bense bir gün bungee jumping, bir gün...

Yamaç paraşütü ile hayat. Neşelendiriyorsun, çeşitlendiriyorsun hayatını. Bir gün mercan dalgıçlığı yaparak hayatımı renklendiriyorum. Ama yaptığım şeyleri anlamlı bulduğum için, tekrar ediyorum, ben her gün aynı şeyleri yapıyorum ama yaptığım şeyi çok anlamlı buluyorum. Bana anlamlı geliyor, başkasına gelmeyebilir bu arada. Sen Albert Camus gibi bir insansın demek ki. Başkası da beni ilgilendirmiyor zaten. Yani Albert Camus'un gözüne girebilecek bir insansın. Tabii ki ben Albert Camus'un gözüne gireceğim. Diyorsun ki ben bu kayayı iterim arkadaş, anlamlı ya da anlamsız olsun. Aslanlar gibi ben bu kayanın arkasındayım diyorsun. Evet, evet. Çünkü bana iyi geliyor. Ben seviyorum. Ben her gün bu işleri yapmaktan zevk alıyorum. Sıkılmıyorum, yorulmuyorum. Yürü be! Bak yükseldim ya. Yükseldim. Bak dinleyicimiz de yükselsin ya. Yükseltelim. Canı sıkılan kim varsa Aslı Perker ile yükselmeye çağırıyorum ben şu an. Aslı Perker ile yüksekler bu bölümüne de. Yükseliş.

Ertuğrul diriş, Aslı Perken yükseliş. Şimdi Veronica bundan sıkılıyor. Çünkü yaptığı şey ona manalı gelmiyor. Kendi yaşantısından memnun değil. İntihar etmeye karar veriyor. Bu arada şunu söyleyeceğim. Ben demek ki her zaman böyle değilmişim. Çünkü ben dün bu konuyu düşünürken yıllar sonra girdim Başkalarının Kokusu adlı kitabımı açtım. Çok uzun zamandır okumadım ben o kitabımı. Benim ilk romanım. Açtım baktım. Çünkü biliyorum orada intihar konusuyla ben çok oynadım. İntihar konusuyla oynamayan genç var mıdır zaten? Yoktur tabii ki. İntihar çünkü çok romantik bir temadır bir taraftan da. Gençlerin çok hoşuna gider. Özellikle 20-25 yaş arasında intiharı çok cool ve özellikle biraz da böyle entelektüel varoluşçu meseleleri de şey yapıyorsa, intihar havalı ve romantik bir şey gibi görünür gençlere. Tam olarak ben de Veronica'nın karakteri gibi oradaki Zeynep karakterini intihara sürüklemişim. O da şöyle hazırlıklı bir şekilde karar veriyorum. Bu hayatı artık anlamlı bulmuyorum, yaşamaya değer bulmuyorum. Ölmeye karar veriyorum. Ve mesela Zeynep karakteri şey der başkalarının kokusunda... İntihar etmeye karar verdiğin anda öyle bir şey olmalı ki pat diye ölmelisin zaten. Aman gideyim de ilaç alayım, bulayım, urgan bulayım, kendimi asayım. Onla da uğraşmıyorum.

Ağzıma düş. Çünkü karar vermişim diyor zaten. Yani ben bunun artık anamsızlığından bıkmışım karar vermişim. Ben tembelliğimin kadarına da pes diyorum yani gerçekten. Sonra aynen Veronica gibi o da hazırlanıyor. Her şey dört dörtlük. Bir güzel intihar ediyor. İlaçları yutuyor. Şimdi Veronica'ya dönüyorum. Zeynep karakteri gibi Veronica da ölemiyor. Ve kendini bir şeyde buluyor. Psikiyatri kliniğinde buluyor diyeyim. Evet. Öyle deniliyor adına değil mi? Bir psikiyatri kliniğinde buluyor kendini. Ve orada artık bir deli konumunda Veronica. Hani şeyini, işte psikolojisi bozuk, kendini de öldürmeye çalışmış, bir deli konumunda oluyor. Fakat doktoru diyor ki, bu çok önemli, doktor Igor galiba, psikiyatrist adam, diyor ki Veronica'ya... Senin zaten çok az ömrün kaldı. Aldığın ilaçlar bir kalp sorununa sebebiyet verdi. Başardın aslında diyor yani. Evet. Senin ölmene çok az zaman var diyor. O yüzden zaten dert etme falan diyor. Sen Veronica bir hayata sarıl. Ne oldu? Ne oldu? Ama şunu da sonra anlıyor. Esas yaşamak istediği şeyin farklı bir şey olduğunu anlıyor. Bu arada da Eduard diye başka bir şizofren hastayla tanışıyor. Orada birkaç tane hasta var. Hepsi aynı durumdalar. Eduard'la tanışıyor ve ona aşık oluyor. Eduard'ın da derdi aynı. Çünkü Eduard da babasının ona dikte ettiği hayatı yaşamış. Kendi hayatını yaşamamış. Oysa o bir ressam olmak istiyor. Resim yapmak istiyor. Kendini gerçekleştirememiş. Evet, evet işte bu. Yani yaptığın şeyi anlamlı bulmak esas mesele. Tekrar ben Kami'ye bir geri dönüş yapabilir miyim? Tabi buyrun. Diyor ki Sisyphus'u mutlu birisi olarak tasarlamak gerek diyor. Sisyphus...

Miti rutine binanın hayatlarımızı yansıttığı bir nevi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmemizi ve aynı zamanda hayatın iniş ve çıkışlarını ama burada dikkat edilmesi gereken Sisyphos'un bu absürtlüğü tamamen görmesi ve sadece çabalamak için ona başkaldırısıdır. Sisyphos'un mutlu birisi olduğunu düşünüyor yani. İşte, I think I am Sisyphos. You are the Sisyphos. I am the Sisyphos. Hayır, Sisyphos benim. Je suis Sisyphos. Hayır, Sisyphos benim. Şimdi, Veronica'nın verdiği mesaj bize şu... Artık istemiyorum. ölmek Evet, ve sonra kaçıyorlar Edward'la bu mental enstitüsten... ...ve şeye, hayata iki çılgın olarak atılıyorlar. Yepyeni bir hayata geçiş yapıyorlar. Bence çok çok anlamlı. Hakikaten yani...

Hayat, her gün bir şey yapıyor olabilirsin. Önemli olan, o yaptığını anlamlı ve güzel bulmak. Şimdi Melike Hanım da değil mi bunu bize şey yapan? Çok güzel bir öykü. Fakat Coelho'nunki, ben o kitabı okumamıştım. Gerçekten öyküsü çok etkileyici ve güzel bir kurgu yani. Evet. Melike Hanım hani... Bir daha bunu belki düşünmeli. Yaptığı hayatı kendisi anlamlı bulmak için neler yapmalı? Daha da önemli senin 17 yaşındaki oğlundan bahsetti ya, ona da kızıyorum muhtemelen bana ayna tuttuğu için dedi. Esas oğlunu bence yönlendirmeli. Yani anlamlı bulacağın bir hayatı seç çocuğun. Bu çok önemli. Çok çok önemli. Bob Marley'in dediği gibi. Siyahi ve isyankar şarkıcı Top Marley'in bu şarkısını dediği gibi... Get up, stand up, stand up for your right. Evet. Evet, yani hakların ve hayatın için mücadele et. Çünkü mücadele ederken zaten o yaşama sevincini ve özgüveni aslında kazanıyorsun. Yani mücadele etmek için güç bulmayı bekleme. Güç ve yaşama sevinci zaten mücadelenin içinden çıkacak olan şey. Ben mesela şeyi çok severim. Zorlukları çok severim bu arada. Karşıma çıkan zorluklardan hoşlanırım. Çünkü onları bir şey olarak görürüm. Fırsat. Atari oyununda işte ne oyunundaysam. Atari dedi. Ya aman işte. Komodor. Commodore 74 oyununda bir level olarak, bir seviye olarak görüyorum. Onu atlatmam gereken bir engel olarak görüyorum ve bu çok hoşuma gider. Bu yüzden yani ben de deli miyim? Kalktım hiç param olmadan pulum olmadan elimde bir bavulla Amerika'ya gitmek dediğin nedir? Ama Amerika böyle insanlar tarafından kuruldu. Evet. Unutmayalım ki. Sonra oradan yine her şeyi bir kenara bırakıp Türkiye'ye yine aslında dımdızlak dönmek nedir? Türkiye'de böyle insan tarafından kuruldu. Gidip geri dönerler. Ve sürekli hayatımı arada ben böyle bir çalkalarım mesela. Çünkü evet, bu beni her zaman bir yere taşıyacaktır. Orada bir zorluk... Ya da ben bir şey yapmam ama bir zorluk karşıma çıkar. Bunu severim. Tetris oyununa çok benzetirim. Yani eyvah bir şey geliyor. Uzun çubuk geliyor. Uzun çubuk geliyor. Uzun çubuk geliyor. Uzun çubuk geliyor. Bunu nereye koyacağız? Ve hop, tıp, alt. Boşaldı falan. Farkındaysan Aslı'cığım fazla neşelendik. İstersen tezer özlüye döndük. Bunu dengeleyelim. Bu kadar neşe de artık temamıza uymadı.

Peki, Tezer Özlü, şimdi sen biliyorum, bununla çok zorlandın. Çünkü dedin ki yani Tezer Özlü, hani bu insana dedim, ne diyoruz? Tezer Özlü'yü önerelim de bileklerini mi kessin dedin? Estağfurullah, fakat bağlam açısından uygun olduğunu düşündüm sonra. Çünkü Tezer Özlü ve Demir Özlü de aslında varoluşçu felsefeden etkilenmiş... ...ve varoluşçu edebiyata bağlanan kişiler. Dolayısıyla da bu bizim bugünkü program şeyimize gayet uygun. Şimdi bu bahsedeceğimiz kitap, her şeyin sonundayım. Tezar Özlü ile Ferit Ödgün'ün karşılıklı mektuplaşmaları. Tezar Ferit Ödgün'ü de öyle. Evet. Karşılıklı mektuplaşmaları. Mektupların çoğunu Tezar Özlü'ye ait, Ferit Ödgün'ünkiler daha az. Dolayısıyla aslında biz Tezar Özlü'nün bilinç akışını neredeyse görüyoruz, okuyoruz. Yeryüzüne dayanabilmek için boğuşmaktan bahsediyorlar her ikisi de. Yine yani bir savaştan dem vuruyorlar diyelim. Şimdi ben mesela hemen bir alıntı yapayım. Biraz da zamanımız herhalde azaldı diye düşünüyorum. Tezer Özlü'nün sözleri. Yarın bütün gün bir oda oturacak olan ben miyim? Neden? Niçin? Hiçbir yerde olmak istemiyorum ki. Gene bir yığın günler geçip gidecek ve ben kendime... ...işte bugün ilk defa her şeyin sonundayım mı diyeceğim.

Bir Sisyfos'un isyanı diyebiliriz bu arada, evet. O da gene her gün aynı şey, aynı şey. Sonra şöyle bir, ben bundan alıntılar yapmak daha çok istiyorum. Diyor ki, kimseyi dinlemeyi sevmediğim halde... ...birini dinlemeyi kendime dinlemeye eğiliyorum. O kadar güzel, o kadar samimi, o kadar dürüst bir laf ki... ...kendinden sıkılmış, o kadar sıkılmış ki kendinden. Başkasını dinlemeye hazır, başkasını dinlemeyi tercih ediyorum. Ki bunu da aslında çok sevmediğini itiraf ediyor. Evet, evet. Bunu da sevmiyor. Yani nihilist aslında. Hemen hemen hiçbir şeyi sevmiyor. Neden yaşadığını sürekli sorguluyor zaten. Mesela şöyle diyor, ölme isteğim yok, yaşama isteğim olmadığı gibi. Tamamen hiçlik. Şimdi diğerlerini anladım da bundan nasıl bir şifa umacağız? Şimdi şöyle umuyorum, şöyle. Çivi çiviyi söker teorisine mi gidiyoruz? Şimdi söylüyorum. Cem Bamcı mı demişti, kanser depresyonun en büyük ilacıdır diye? Evet.

Kanser oluyor tezahüratla. Ve kemoterapi tedavisi görüyor. Eskiden kemoterapi tedavileri bir de iyice berbattı onun döneminde. Avuç avuç her yerden saçlarını topluyor evin içerisinde. Bu korkunç bir şey. Ve bunu yaparken şöyle bir şey yazıyor Ferit Edgü'ye tedaviden sonra. İşte sevgili dostum. Yeniden dünyaya geldim. Yeniden alışmaya çalışıyorum. İyiyim. Sizleri görünce daha iyi olacağım.

Çok güzel. Tezleri özlürün, genel bağlama içerisinde çok güzel bir anlamda. Tabii ki. Yani bir ölme ihtimaliyle karşılaştığı anda... ...insan öyle bir içgüdüyle yaşıyoruz ki sen bunu hep söylersin. Yaşam çok güçlü bir şey çünkü. Çok güçlü bir dürtü. Hayat içgüdü, yaşama içgüdüsü çok güçlü. Her şeyin üstünde güçlü bir şey. Onunla karşılaştığın anda tekrar ona tutunmak istiyorsun. Bunun sebebini bilebilirsin, bilmeyebilirsin.

Ama aslında Tezer Özlü'nün de anlamlı bir hayatı zaten yok muydu? Bunları yazıyor olması bile aslında bir anlam katıyordu. Belki de bunu fark etti. Muhakkak. Bugün olsaydı çok sormayı isterdim. Bir farkındalık oluştu yani.

Evet, işte böyle Tuna'cığım. Ben bu konuyu da çok konuşmayı severim, isterim. Dediğim gibi kendim üzerinde çalıştığım... Çok zevkli bir konu. Yani ölümle ilgili bütün konular olduğu gibi bu da zevkli ve keyifli. Künye'ye vereyim. Doğan Cüceloğlu, Savaşçı. Remzi Kitabevi, 400 sayfa. Alber Camus, Sisyfos Söyleni. Can Yayınları, Çeviren Tahsin Yücel. 160 sayfa. Tezer Özlü, Ferit Edgü, Herşeyin Sonundayım, Serli Yayıncılık, 111 sayfa. Ve Paolo Coelho, Veronica Ölmek İstiyor, Can Yayınları, Çeviren Haldun Pamir, 198 sayfa. Evet, bize yazmak isteyenler? Evet, sorularını göndermek isteyenler... ...biblioterapi.media.com.tr

adresine sorularını gönderebilirler. Ayrıca bu kitaplarla ilgili daha detaylı açıklamaları aşağıda bulabilirsiniz. Linkler de veriliyor. Manimizi dinlemeyi çok isterim güzel sesinizden. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Bibliotelik şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)