Podcast

19 - Özgür Bir Ruh, Aykırı Bir Yaşam: Lou Andreas-Salomé — Hayatı ve Aşkları

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Paul Rée'den Nietzsche'ye, Freud'dan Rilke'ye dönemin en önemli düşünürlerini yalnızca güzelliği ile değil, zekasıyla da etkileyen cesur bir kadın Lou Andreas Salomé. Psikopatika'nın bu bölümünde, Lou'nun hayatını, özgün kalabilmenin ve sürünün dışına çıkıp kendini ortaya koyabilmenin değeri üzerinden anlattım.



Konular:


(02:24) Lou Andreas Salomé Kimdir?

(05:11) Kabul Görmek

(06:41) Lou Salomé

(18:32) Salomé ve Rilke

(23:00) Freud ve Psikanaliz

(24:56) Salomé ve Narsisizm

(27:54) Sen Hayatını İstediğin Gibi Yaşamak İçin Neleri Göze Alacaksın?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.024 kelime · ~20 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, bu hafta biraz farklı bir patika takip edeceğiz. Psikopatikanın adı daha önce açılmamış bir yolda. Bir patikada yürümekten ilhamla psikopatika oldu aslında. Bir patikada yürümek çoğu zaman cesaret isteyen bir eylem. Özellikle de yolumuz üzerindeki ayak izlerini ilk kez kendimiz açıyorsak. Nietzsche buna hayat nehri der ve şöyle söyler.

Hayat nehrinden geçmen için gereken köprüyü senden başka hiç kimse inşa edemez. Seni memnuniyetle karşıya geçireceğiz. Sayısız patika köprü olabilir. Ancak bunun bedeli senin özün olur. Bu dünyada sadece senin üzerinden yürüyebileceğin tek bir yol var. Bu yol nereye gider? Bunu sorma. Sadece yürü o yolu. Aslında bölüme niçeden bir alıntıyla başlamak biraz manizar oldu. Çünkü bu bölümde hayatını kendi patikasını çizmeye adamış bir kadını konuşalım istiyorum.

Transkriptin tamamını oku

Tarihteki önemli ve güçlü kadın imajlarını çok önemsiyorum ben. O da bu konuda akla gelecek ilk isimlerden biri. Luangeia Salome. Kimdir Salome ve neden ondan bahsetmek istiyorum? Salome çok özgür ruhlu. Toplumsal dayatmaların önünde durup kendini oluşturmayı başarmış, sürüye uymak adına kendini feda etmemiş, cesur ve sıradışı bir kadın. Birçok erkeği kendine aşık etmiş, evet doğru bu. Ama onun büyüsüne yakalanan dönemin en önemli düşünürlerini yalnızca güzelliğiyle değil, zekasıyla da etkilen bir kadın Salome.

Salome ismini daha önce duyduysan, bölüme Nietzsche alıntısıyla başlamamanın neden manidar olduğunu anlamışsındır zaten. Çünkü Lou Salome yaşadığı otantik hayatıyla Nietzsche'nin aşkını kazanmış ve hatta onun evlilik teklifini reddetmiş bir kadın. Üstelik yalnız Nietzsche de değil, Dirichard Rilke'den, psikanalizmin kurucu Sigmund Freud'a kadar uzanan geniş bir intelijans yanı içinde yer almış, bu entelektüellerin fikir ve duygu dünyasına katkı sağlamış ve pek çoğunda kendisine iyi aşık etmiş ya da hayran bırakmış biri Salome. Hatta Freud şöyle diyor Salome hakkında, ''Korkunç bir zeka. Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi. Kadınlara özgü zaafların hiçbirinin, hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşama boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi. Bu arada Freud'u anmışken şunu da belirteyim. Salome tarihteki ilk kadın psikanalist. Ama kendisini yalnızca böyle tanımlamak yetmez tabii. Çünkü 20. yüzyılın başlarında yaşayan Alman gazeteci, editör ve yayıncı Kurt Wolf, Lou Salome hakkında çok güzel bir şekilde şöyle bir tarif yapıyor. Almanca konuşulan topraklarda son 150 yıldır hiçbir kadın Petersburgli Louvain Salome'e kadar güçlü ve dolaysız bir etki yaratmamıştır. Demek ki böylesine etkili bir kadın Salome ve bu etkiyi kadınların toplumsal rollerinin çok kısıtlı olduğu, kadın özgürlüğünün tohumlarının yeni atıldığı bir dönemde gerçekleştiriyor. Yalnızca bir psikanalist değil bir yazar, şair edebiyat eleştirmeni aynı zamanda da.

Ama tabi Salome'nin adı tarihe daha çok aşk dedikodularıyla geçmiş. Bugün bile Salome hakkında üstün körü kaynak taraması yapmaya kalktığında karşına çıkacak ilk konular Nietzsche, Rilke ve Freud'ü kendine aşık eden gibi başlıklar olacak. Bu eserleriyle konuşulacakken hayatıyla konuşulmak olduğu için bir düşüner için haksızlık aslında. Kitaplarından ve düşüncelerinden çok aşk dedikodularıyla anılmayı Salome ister mi diye sorsak, cevabı pek de olumlu olmazdı herhalde. Bu arada bence aynı şey Thomas Uyar için de geçerli. Onlar kendini toplumun dikte ettiği kuralların içine hapsetmeyen, zihinleri özgür insanlar ama tam da bu yüzden onları yaftalamaya bayılıyoruz. Sanki tek görev ve başarıları hayatlarına soktukları adamlarmış gibi davranıyoruz.

Ama bu aşk dedikodularının da gösterdiği bir şey var bana göre. Biraz da bu yüzden Salome'nin hem eserlerine hem de kurduğu ilişkilere bakmak gerek. Çünkü Nietzsche, Rilke ya da Freud olsun aslında bu büyük düşünürleri kendine hayran bırakabilmiş biri olmasında Salome'nin tüm olumsuz koşullara rağmen kendi patikasında yürüme gayretin etkili olduğunu düşünüyorum. Bir de tabii o dönem için çok ileride olan, o dönemin kurallarına aykırı yaşamayı göze alan özgür ruhu da Solomon'in adını dedikodularla anılmasına tabii ki etkili bir faktör oldu, bugünkü dünyamızda da olduğu gibi. Çünkü özgün olabilmenin, kendin olabilmenin zorluğunu hepimiz biliyoruz. Sevilmek istiyoruz. Ben de öyle, sen de öyle, biliyorum. Aykırı olduğunu haykırmak bile başka bir şekilde dikkat çekmenin, başka bir şekilde sevilip kabul görmesinin bir türü aslında. Orada da başka bir topluluk var, daha isyan edenler topluluğu gibi.

Oradaki farklılığa da kendi içinde aynı oluyor bir anlamda. Hani bir ara punk olmak modaydı ve biz farklıyız diye herkes punk oldu. Ve kimse farklı ve asi değildi artık. Çünkü bu norm olmaya başlamıştık gençler arasında. Yani yine aynı durumda bu bahsettiğim aslında. Yani hem farklı olma hem de farklılığımızı kabul görme ihtiyacı içindeyiz. Bu da bizim sürünün dışına çıkamama duygumuzla

...inancımızla çelişen bir durum aslında. Yani bu evrimsel süreçteki varoluşumuzun da bir parçası. Biz toplulukları halinde yaşadık hayatta kalabilmek için. Çünkü dışlanmak demek, ölmek demekti bizim için. O zorlu koşullarda var olabilmenin tek şartı kabul görüyor olmaktı, seviliyor olmaktı o toplulukta. Bu sebeple de dışlandığımız zaman buna çok büyük tepkiler verebiliyoruz. Yani korkabiliyoruz bundan çok. Ve biz insanlar bir başkasına bağlı olmaya aslında ilk doğduğumuz andan itibaren deneyimliyoruz. Annemizin bir parçası sanıyoruz. Uzun bir süre kendimize hatta. Ve o giderse var olamayacağımız istikaplıyor içimizi. Yani ona bağımlıyız. Onun gitmesi demek bizim için ölüm demek aslında bir noktada.

O yüzden de hiçbir zaman tek başına var olmak için yaratılmış canlılar değiliz. Her zaman başkalarına ihtiyaç duyuyoruz. Neyse bu notu burada kapatarak devam ediyorum. Salome'yi anlatarak bu farklı duruşun, yani bu toplumun dışında durabilmenin, o cesareti gösterebilmenin ona neler kattığını, hayatına özel ve cesur ruhunu nasıl yansıtabildiğini ve belki onun kadar olmasa da nasıl bizi daha özgün yaşamaya yönlendirebileceğini konuşalım istedim bu bölümde.

Aynı zamanda da tarihin nesneleştirdiği bir kadına tekrar özne sıfatını gereverebiliriz diye de düşündüm. Ve onun hayatına bakarak döneminde onu sırf kadın olduğu için nesneleştirme çabasına nasıl direnerek özne olabildiğinden birlikte de ilham alabiliriz diye eklemek istiyorum ve bölüme başlıyorum. Öncelikle ufak bir nerede doğduğundan bahsetmemiz faydalı olur. Çünkü Salome'nin çocukluğu ilerde yaşadığı hayatı ve kurduğu ilişkileri anlamamız için önemli bir detay. Luandrea Salome 1861'de St. Petersburg'de doğuyor ve Rus çarının çok sevdiği bir Rus genelliğinin altı çocuğunun sonuncusu. Varlıklı bir ailede dünyaya geliyor yani.

Kendisinden önce doğan da beş erkek kardeşi var. Yani o altıncı çocuk olarak. En küçüklere tek kız kardeş. Beş abiyle geçen bir çocukluk. Yani erkeklerin arasında var olarak geçen bir çocukluk. Salome'nin hayatının ilerleyen dönemlerinde erkeklerle kucağı ilişkilerdi.

kadınların var olmadığı terkil bir alanda var olmasında oldukça etkili olacak. Salome'nin kişiliği çocukluğunda da kendine özgü. Öğrenmeye meraklı bir yapısı ve pek çok ilgi alanı var o dönemde. Çocukluğunda bile özgürlük ve bağımsızlık arzusu var. Aslında tüm bunlar tabii onun daha geleneksel bir annesi var bizim daha Türk anneleri gibi. Onun için evlenip bir aile kuracağı geleneksel bir hayat hayal ediyor annesi. O yüzden de endişeleniyor bu duruma. Ama babası ilginç bir şekilde Solomon'in bu isteklerini destekliyor hep. Büyük ihtimal böyle kazandı bir deriz yani beş çocuktan sonra altıncısı ve kız çocuk. Hani baba kıramıyor onu. Ve abisinin aldığı özel derslere katılmasına izin verilmiş ona her zaman o dönemde babasının etkisiyle. Bunlar da yine yani o baskıcı dönem için tabii çok güzel detaylar. Yaşı biraz büyüdüğünde ve genç bir kadın olgunluğuna eriştiğinde onun hayatını ilk etkileyen erkek Hollandalı papaz Hendrik Gilo oluyor. Hendrik Gilo kendisinden 25 yaş küçük olan Salome'ye teoloji, felsefe, Fransız-Alman edebiyatı gibi konularda özel dersler veriyor.

Hatta Spinoza başta olmak üzere Kierkegaard, Dostoyevski gibi pek çok düşünürle de ilk tanışıklığı bu döneme ait oluyor. Yani onun çok güzel bir mentoru oluyor bu adam. Ve dünyada kadın olmanın ne anlama geldiğini de ilk defa bu süreçte deneyimliyor aslında Salome. Yani görüyor gerçekleri. Çünkü kendisinden 25 yaş büyük kocası Gilo, Salome'nin zekası ve güzelliğinden etkilenip eşinden boşana Salome'ye evlenmek istediğini söylüyor. Ama Gilo, Salome'nin neredeyse babası yaşında tabii ve evlilik teklifini geri çeviriyor haliyle. Ama fikirsel alışverişe devam ediyor bu arada. Sadece özel dersleri sonlandırmış oluyor.

Ama bu derslerin ardından da daha 19 yaşındayken aslında hayatına çizeceği yola, yürüyeceği patikaya da karar vermiş oluyor Salome. Yani ona çok faydası dokunuyor. Artık felsefeye, teolojiye, sanata karşı derin bir arzu duyduğunu biliyor bundan sonra. O dönemde kadınların bu alanlardan dışlanmasına ve entelektüel camiada yok sayılmasına rağmen, üstelik bir de annesinin evlilik ve geleneksel hayat dayatmaları var biliyorsunuz anlattığım gibi, Dönemin kadın öğrenci kabul edilen sayılı okullarından Zürich Üniversitesi'nde öğrenim almaya gidiyor. Bu çok büyük bir şey. Ama Zürich'in soğuk havası ona pek iyi gelmiyor sağlığına. Baya hastalanıyor. Hatta bu dönem böyle onunla ilgili hikayeler var. Kan tükürmeye başlıyor. Bunun için de annesiyle Roma'ya gittiği sırada Yahudi filozof Paul Ray'le tanışıyor. Ve sonrasında da Ray aracılığıyla da Nietzsche'yle tanıştığında Salome daha 21, Nietzsche'de 38 yaşında.

Şimdi bu detayları niye verdim? Çünkü Salome, Nietzsche ve Ray bir noktada beraber yaşamaya başlıyorlar. Yani üçlü bir hayat paylaşmaya başlıyorlar. Bu tabii Salome'ye derin bir aşka bağlı olan zavallı Ray için pek kabul etmesi güç bir durum yani. Düşünsenize aşık olduğunuz kişi yalnızca entelektüel anlamda bile olsa başka bir hayat arkadaşıyla paylaşıyorsunuz. Ve aynı evde yaşıyorsunuz hep beraber. Ve aslında bu üçlü yaşama düzeni o dönem için epey büyük bir karar kaldı ki şu an bile yani üçlü yaşamak baya büyük bir karar olur sanırım. Ama o dönemde bir kadının tek başına erkeklerle bu denli muhatap olması oldukça ahlak dışı olarak görülen bir şey. Nuh'un annesi onurumuza leke mi sürüleceksin diyerek bu karara karşı çıkıyor mesela. Hatta hatta dönemin bazı feministleri de Lou'nun yaşantısını ahlaksızca buluyorlar ve kadın hareketine zarar verdiğini öne sürüyorlar. Ama Lou'ya göre bir kadının kendisinin çizilen sınırları hapsolarak kendini geliştirmemesi aslında kadın hareketine zarar veren asıl şey. Ve kendini geliştirmek için gerekli çabayı göstermesi ahlaksızlığın tam tersi olarak düşünüyor.

Kendisine çizmek istediği yoldan da asla vazgeçmiyor bu eleştirilere de kulak asmıyor. Lou'nun bu yerleşik ahlaki kurallara karşı gelişi Nietzsche'yi de etkiliyor bir sürü kişi gibi. Aslında Nietzsche'nin Lou'dan neden etkilendiğini yine kendisinden bir alıntıyla da anlatabilirim. Daha iyi olur bence. Mesela Lou'yla tanışmadan önce yazdığı eğitimci olarak Schopenhauer diye bir denemesi var. Ondan bir bölüm okuyacağım şimdi size.

Kitlelerin bir parçası olmak istemeyen herhangi bir insanın işleri kendisi için kolaylaştırmayı bırakması yeterlidir. Bunun için vicdanına kulak vermelidir. Bu ses şöyle der. Kendin ol. Şu anda yaptığın, düşündüğün, arzuladığın her şey sen değilsin. Her genç ruh gece gündüz bu çağrıyı duyar. Gerçek kurtuluşu düşünenler özgürleşmenin verdiği mutluluğun boyutunu sezdikçe heyecanla ürperir. Ancak düşünce ve korku zincirlerine bağlı kaldığın sürece herhangi bir kişinin bu mutluluğa ulaşmasına yardım etmenin bir yolu yoktur ve böyle bir kurtuluş olmadan hayat umutsuz ve anlamsız hale gelebilir.

İşte bu satırların yazarının kitlelerin bir parçası olmayı seçmeyen hatta tam tersine akıntıya kürek çekmeyi kendine yol olarak çizen Lou'dan etkilenmemesi olmazdı herhalde. Tam onu tarif etmiş aslında bir şekilde. Korku zincirlerinden kurtulmuş ve kendi olmayı seçmiş biri çünkü Lou Salome ve nihayette bu güçlü varoluş karşısında Nietzsche'ye aşık oluyor ona ve şöyle diyor Salome için Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz? Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın. Güzel bence çok. Bu aşk Nietzsche-Solomon'un evlilik hakkındaki olumsuz görüşlerini bildiğinden bir süre böyle platonik kalıyor. Ama Nietzsche sonunda Louis'u ikna edeceğine inanıyor. Yani o kadar inanıyor ki evlilik teklifinde bulunmakla kalmıyor. Yedi ay içerisinde tam üç kez teklif ediyor. Asla da yılmıyor yani.

Ama Salame özgür ve bağımsız olmak isteyen bir kadın ve tabii ki evlilikte özgürlük ve bağımsızlık isteğiyle çatışan bir şey olarak görüyor özellikle o dönemde. Hayatı boyunca evlenmemeyi de kafasına çoktan koyuyor yani asla evlenmeyeceğim diyor. Özne olabilmek için bütün akıntıyı karşısına almayı göze alıyor ki o dönemde yaşayan bir kadın için çok çok radikal bir karar bu. Zira o dönem kadınlarının var olabildiği tek yer evleri, mutfakları. Tek görevleri de çocuk bakmak. Yani hayatta bir kadına atfedilebilecek başarı evliliğinden ve çocuklarından geçiyor bir anlamda. Yani normal olan, kabul gören düzen bu. Çünkü o terkil bir yapı. Yani tabii ki böyle bir düzen de herkesin dışına geliyor bu. Ama Salome entelektüel anlamda kendini geliştirmek arzusuyla yanan bir kadın olduğu için ve evliliğin de onu bu fikirden uzaklaştıracağını düşündüğü için

asla geleneksel bir hayata sahip olmak istemiyor. O öğrenme arzusundan, peşinden gideceğine karar veriyor ve bunu da hiçbir zaman yapmayacağını düşünüyor. Yani hiçbir zaman evlenmeyeceğim diyor bu sebeple. Nietzsche'ye de haliyle aradığının yalnızca fikirsel bir dostluk olduğunu söylüyor ve reddediyor onu. Ama tabii bu reddetmeden sonra fikirsel dostlukları bitmiyor. Hatta bu üçlünün, Nietzsche ve Salome'nin Kuzey İtalya'da çekilmiş meşhur bir fotoğrafı var. Bu fotoğrafı daha önce görmüş olabilirsin. Görmemişsen de Google'da bu arada görsellere yazabilirsin. Nietzsche'ye Salome yazsan direkt çıkar karşına diye düşünüyorum. Bir tarif edeyim ben bu fotoğrafı. Çünkü bu da Salome'nin hayatı ve Nietzsche'nin fikirleri gibi bayağı aykırı bir fotoğraf.

Fotoğrafta Salome bir at arabasının üzerinde, elinde de ucuna bir çiçek bağlanmış bir kırbaç tutuyor. At arabasının ipleri de Nietzsche ve R'ye bağlı. Bu poz aslında meşhur bir ortaçağ anlatısı olan Aristotle'la Philis hikayesine bir referans. Yani insanın arzularına düşkünlüğünü mizahi bir yolla alaya alan bir fotoğraf karesi aslında. Ama maalesef bu fotoğraf, referansı farklı ya da farklı bir amaçla çekemiş olsanız daha sonra Nietzsche ile Salome'nin arasının açılmasına sebep veriyor. Bir de Salome'nin de hayatı boyunca maalesef hep iftiralarla baş etmesine sebep oluyor. Nietzsche'nin kız kardeşi var bir de, Elizabeth Nietzsche. Yani o bayağı tartışmalı bir figür aslında. Ve Lou'dan nefret ediyor. Ve kardeşi Nietzsche'yi de ahlaksız olarak gördüğü bu kadından da hep uzak tutmaya çabalıyor. Yani çok karışıyor aslında onun işlerine.

Bir süre sonra da Lou ve Ray Berlin'e taşınıyorlar ve Nietzsche'den de ayrılıyorlar ve Nietzsche zihinsel bir çöküşe geçiyor. Nietzsche'nin bu arada hayatıyla ilgili de okumak isterseniz zaten genel olarak çok depresif yani sağlık sorunlarıyla boğuşan bir hayatı var. Yani hep boğuşuyor, zor geçen bir hayatı var Nietzsche'nin. Bir çöküş içine giriyor yine bu sürede de. Ve bu sırada da Elizabeth yine kardeşinin akıl sağlığını kaybetmesini de Lou ile ilişkilendiriyor aslında. Yani tabii ki aşk acısı çok büyük bir sebep bunun için.

Maniç'in hala hazırda zaten de problemleri var. Hatta yer yerde Lou'nun annesine mektuplar yazıyor ve kızının bir fahişe olduğunu bile söylüyor. Bu da bizim kültürümüzdeki o görümce kaynana ente anekdotları gibi böyle sabah programlarımıza tartışılanlarla tutarlı sanırım. Ama gerçekten böyle ilerliyor bu arada Maniç'in ailesinde de durum. Hatta bu Elizabeth için bu fotoğraf demin bahsettiğim Salome, Nietzsche ve Raine'in beraber çekilirdiği fotoğraf elindeki en büyük kanıtlardan da biri oluyor bu savunduğu konular hakkında. Çünkü o dönemde ahlaki suçlarının cezası hapis ve hani Luğ'un üzerinde de bunlar bir stres yaratıyor yani sürekli böyle itham almak. Çünkü aslında ekonomik olarak da hala ailesine bağımlı. Yani onu finansal olarak destekleyen, para gönderen kişi hala annesi. Biliyorsunuz annesi de geleneksel bir kadın demiştim. Ve yine burada bir toplumsal sorun var. Kadının ekonomik olarak bağımsızlığı olmaması.

Aslında bir anlamda bunu kendi avantajına kullanıyor Lou ve ilk kitabını yazıyor bu sayede. Yani özgürlüğünü ve finansal bağımsızlığını koruma ihtiyacı içinde yazıyor aslında. Ama hoş tabii yani bir kadın yazar mı şeklinde peşin bir yargıya da kurban gitmek istemediğinden kendi adıyla yayınlamıyor kitabı o dönemin birçok kadın yazarı gibi. Çünkü bir erkek ismi olarak da Henry Lou Takme ismiyle yayınlanıyor ilk kitabı.

Bu ilk kitabı baya önemli bir başarı yakalıyor onun ve bu sırada da ilk eşi olacak, Angels'la tanışıyor. Şimdi eminim hani soracaksın, ee nerede hani evlilik özgürlüğü kısıtlıyordu, hani ömrü boyunca evlenmeyecekti diye, haklısın. Ama Louvre-Carnot evlilikleri aslında anlaşmalı bir evlilik. Yani bizim alıştığımız o klasik evliliklerden değil. Tanıştıkları sırada Karla Andreas, Ludo'nun oldukça yaşlı ve hiç evlilik yapmamış. Ludo artık bir yazar olarak tanınır hale gelmeye başladığından, yani bu sürekli dedikodular dolaşıyor hakkında haliyle, çok da güzel bir kadın zaten.

Ve evlenmeye karar veriyor o yüzden Carl'la. Gerçi burada da şey anlatılır böyle evlilik kararı vermesine Carl'ın intihar etme tehdidinin de etkili olduğu. Neyse her halükarda hayatlarının sonuna kadar evlilik alıyorlar bu çift. Ama bu Salome'nin duygusal defterinin son basama olmuyor. Çünkü zaten dediğim gibi aslında çok duygusal bir evlilikte değil bu. Salome tarihe o dönemin entelektüel erkekleriyle yaşadığı öne süren aşklarla geçmişti demiştim.

Bu aslında biraz komik çünkü Lewis'in erkeklerle kurduğu ilişkiler aslında hep zihinsel ve entelektüel birliktelikler oluyor. Yani cinsellik hiç yaşamıyor Salome. Hiç kimseyle seks yapmıyor kısacası yani. Ve hayatı boyunca da tüm ilişkilerini bu birliktelik üzerinden kuracağına da söz veriyor kendine. Yani ilk öğretmeni papaz Girio'dan Paul Rey'e, Nietzsche'ye hatta anlaşmalık hocası Carl Andreas'a kadar bu hep böyle sürüyor. Kimseyle beraber olmuyor. Ta ki 1897 Mayıs ayında lirik şairi Rainer Maria Rilke ile tanışıncaya dek.

Tanıştıkları sırada Salome artık 36 yaşında, Rilke ise daha 21 yaşında. Rilke aslında çok hayran Salome'ye. İlk kitabını ve eşya yazarını çoktan okumuş. Entelektüel dünyasının derinliği karşısında da çoktan aslında ona tek tarafta bir aşk beslemeye başlamış durumda birçok erkek gibi. Ve durmadan da aşk mektupları yazıyor Salome aslında. Ve Salome ilk başta yine o aşk prensipleri karşısında bir duruş sergiliyor yani. Hani kararlı bir duruşta ama ısrarcı aşığın arkası kesilmeyen mektupların ardından da

Peki diyor sonunda Rilke'yi tanımaya karar veriyor. Aslında Salome'nin hep söylediği şey yani salt cinsel bir birliktelikten yani bir arzudan entelektüel bir birlikteliği sonra yaratmak pek mümkün değil diye düşünüyor. Ama entelektüel bir birlikteliğin yanına aşka eklemek de mümkün aslında ona göre. Ve Rilke ile ilişkileri de tam olarak böyle oluyor. Yani fikirsel bir dostluğun içindeler ilk olarak. Aynı zamanda da ihtiraslı bir aşk da yaşıyorlar. Ve Salome Rilke'nin sanatçı kişinin gelişiminde de bayağı Ve hep böyle Rilke o dönem işte şiirler yazıyor ve ilk taslanı hep Salome'yle paylaşıyor. Ve aslında Salome onun editörlüğünü de yapıyor bir anlamda. Ona Rusça öğretiyor, Tolstoy ve Pushkin eserleriyle onu tanıştırıyor. Hatta beraber Rusya gezisine çıkıyorlar ve Salome Rilke'yi Tolstoy'la buluşturuyor. Düşünebiliyor musun yani bir sevgilin var ve seni Tolstoy'la buluşturuyor. Hani bayağı etkilenirdin herhalde diye düşünüyorum. Ve böyle oluyor haliyle. Yani aslında Salome yalnızca kalbin değil entelektüel çevresinde kapılarını açmış oluyor Rilke'ye sonuna kadar. Sanat çevrelerinde de hattı sayılır kişilerle tanıştırmaya devam ediyor onu. Yani aslında şöyle oluyor. İlki için hem bir aşık hem de bir bakıma onu kollarına alıp büyüten, koruyan, kollayan bir anne oluyor. Zaten yaş farkı da baya var demiştim. Ve bu tutkulu aşk yani aşk dolu bir ilikteyle üç yıldan daha uzun sürüyor.

Ama bu arada Salome hala Karlandiras'la evli. Yani orada bir değişiklik yok. Ama Rilke'yle baya yani hayatının en büyük aşkını yaşıyor. İlk kez onunla beraber oluyor. İlk kez bu kadar tutuklu bir aşk yaşıyor. O da biraz kendini kaybediyor yani bu aşkın içinde.

Ama Rilke'nin bazı psikolojik sorunları var ve bu psikolojik sorunlar artış gösterdiğinde de Lou'ya karşı ihtiyacı da artıyor ve tabii bu da ilişkilerinin sonunu hazırlıyor maalesef. Çünkü Rilke için Lou ulaşılmaz üstün bir varlık ve biraz da hayranlık var onun aşkının içinde. Bir de psikolojik duyumu dengesizleşecekçe de Rilke Lou'ya onsuz nefes bile alamadığını alamayacağını söylüyor. Zaten ilişkinin sonunda aslında biraz bu sözler getiriyor. Çünkü bu çok büyük bir duygu sağlıyor bu kadar özgürlüğüne düşkün bir kadının üzerinde. Hatta şöyle bir şey var, Rilke ona sensiz nefes bile alamıyorum dediğinde özgürlük ve bağımsızlık arzusu ağır basan Lou ona şöyle cevap veriyor. Öyleyse ben de seninleyken nefes alamıyorum. Bu baya kalp kırıcı tabii ki burada.

Yani gel burada kalbime hançeri sapla oluyor bir anlamda. Üzülüyorum da ilk. Ve Lou gerçekten o hançeri de saplıyor yani. Ama dediğim gibi yani anlattığım gibi özgürlüğünde de çok düşkün bir kadın. Yani bu kadına da sensiz yaşayamıyorum dendiği zaman hakikaten bir kaçma isteği onun daha yoğunlaşıyor aslında. Ama bu demek değil ki Rilke'ye aşık değildi. Hakikaten bugüne kadar en anlamlı en derin ilişkisi de Rilke ile olan. Günümüze kalan aşk mektupları da var. Hatta onlardan o ilişkinin ne kadar yoğun olduğunu da görebiliyoruz. Bu aşkı da kapatmadan önce bu şiirlerden birkaç mısra okumak istiyorum. İlk olarak Rilke'den Lou'ya bu satırlar.

Gözlerimi çıkar, seni görebilirim. Kulaklarımı tıka, seni duyabilirim. Ayaklarım olmadan sana kadar yürüyebilirim. Dudaklarım olmadan bile seni çağırabilirim. Kollarımı kes, seni tutabilirim. Bir el gibi yüreğimle kalbimi çıkar al, beynim çarpar. Eğer beynimi ateşe verirsen seni kanımda taşırım.

Yani Rilke'nin aşkının derinliğini, yoğunluğunu zaten görüyoruz. Bu salım eden de Rilke'ye bu satırlar geliyor. Kıyamete kadar olmak, düşünmek, yaşamak. Tut beni sımsıkı kollarında. Verecek başka bir mutluluğun yoksa acılarını ver bana.

Ama sonunda bu aşk noktalanıyor. Rieke ise bu aşkı hiçbir zaman unutmuyor. Hep kalbinde kalıyor Salome ve ayrılıktan 10 yıl sonra bile hala ona bir şiir adıyor. Gelelim şimdi Lou'nun hayatında yaşadığı son büyük birlikteliğe.

Lou 50 yaşına geldiğinde, Viyana'da konuşma terapisiyle insanların russal sağlıklarına çözümler sunabileceğini söyleyen bir Yahudi neurologla kesişiyor yolları. Kim bu? Tabii ki Sigmund Freud. Yine önemli bir kişilikle bir birliktelik yaşıyor yani. Yine onu kendine aşık ediyor diyebiliriz. Bu ikilinin patikalarını kestiren şey de Weimar Psikoanalitik Kongresi. Yani tanışma süreçlerini çok uzun anlatmayayım. Aslında her ilişkisine çok uzun uzun girebilirim. Ben çok seviyorum Salome hakkında okumayı.

Bunu hatta terapistimle de ara ara konuşuruz, onu da sevdiği bir kişi. Ve neden bu kadar seviyorum diye. Bu da tabii ki benim kendi düşüncelerime karşı bir içgörü sağlıyor. Böyle şeyler her zaman için bize anlamlı gelen konuları irdelediğimizde, çok beğendiğimiz, idolatfettiğimiz kişileri, etkilendiğimiz kişileri düşündüğümüzde aslında bizimle ilgili bir şeyler ortaya çıkarabiliyor bunlar.

Bu konuya da çok derin girmeyeyim şu an. Bunu da ayrı bir şekilde konuşuruz ama. Şimdi Freud'la Salome'nin ilişkisine dönelim. Tanışıyorlar bir şekilde. Sonra Salome, Freud'un psikanaliz grubuyla yaptığı çarşamba toplantılarına katılmaya başlıyor. Aslında Salome o dönem Freud'dan çok daha tanınır ve dönemin entelejansiyasının içinde hadsiz sayılır bir kadın. Freud da başlangıçta böylesine saygın bir entelektüeli yanına almak istiyor. Yani psikanalizin saygınlığını da arttıracağını düşünüyor. Yani aslında başta ikisi de birbirlerine entelektüel olarak yaklaşıyorlar.

Ama tabii Kirin'in sohbetleri sonrası Freud'un Salome'ye olan hayranlığı da günden güne artıyor. Çünkü böyle bir kadın aslında çok yok ortalıkta diyeyim yani. Böyle bir kadın karşılarına çok çıkmıyor o dönemde. Hatta öyle ki pek çok meslektaşına tanımadığı özgürlüğü de Salome için tanımaya başlıyor. Ne gibi mesela? Mesela Freud'un meslektaşı Adler'i bilirsin. Onunla yollarını ayırmasından sonra Adler kendi psikanaliz okulunu kuruyor. Salome, Adler'le olan iletişimini sürdürmek istiyor. Hatta Adler'in düzenlediği toplantılara da katılmaya devam ediyor.

Freud tabii bu durumdan ne kadar rahatsız olsa da belli şartlar koyarak Salome'nin hem kendisinin çarşamba toplantılarına hem de adlilerin toplantılarına katılmasına izin veriyor. Bu tabii Salome'ye sağladığı imkanlardan biri. Bu ikiliyi birbirine bağlayan en önemli başlık da narsizm aslında. Burada psikopatikada da konuşmuştuk narsizmi biliyorsun. Ve bu ikili ömürleri boyunca bu konu hakkında da mektuplaşmayı sürdürüyorlar birbirleriyle. Salome aslında kendini sevme temasıyla, aşk temasına dahil ederek bunu aslında her zaman ilgilendiği için uzun süredir narsizm üzerine çalışıyordu zaten bu tanışmadan bağımsız olarak. Ama Salome'nin narsizm yorumu Freud'un narsizm yorumundan belli konularda da ayrılıyor. Bu konularda da okumalar yapabilirsin yine, güvenilir kaynaklardan. Yani çok derine girmeden yine bu konuyla ilgili, Salome narsisus mitire farklı bir şekilde yaklaşıyor. Ben bu miti anlatmıştım yine narsizm bölümünde. Hani bu narsisus suya bakar ve kendi yansımasını görür ve gördüğü ve aşık olduğu şey kendisidir deriz. Hani daha doğrusu bu mitin bazı anlatılışlarında böyle geçer. Ama Solomon bunu farklı şekilde yorumlar. Çünkü Narcissus kendine herhangi bir aynada değil, duanın aynasında bakıyor. Ve bu yüzden sadece kendi yansımasını değil, duayla birlikte kendisini, çevre içinde birilerini görüyor. Yani kendisini her şey olarak görüyor.

1921 yılında yazdığı ikili yönelim olarak narsizm makalesinde de narsizmi yalnızca patolojik bir sorun olarak değil, insan olmanın doğasında olan bir dinamik olarak ele alıyor. Tıpkı benim psikopatikada daha önce konuştuğum gibi narsizm tanımına benzer bir anlayış ortaya atıyor yani Salome. Salome 75 yaşında hayata veda edene dek de onlar Freud'la mektuplaşmalarını sürdürüyorlar ve tüm ömründen geriye de 17 kitap ve sayısız makale bırakıyor bu özel kadın. Bölümün sonuna yaklaşırken bu Salome için şunları söyleyebilirim. O, kendini ben olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm benciliğiyle durabilen, yaşamı kendi ideal durumlarına göre yaşayabilen ender insanlardan biri. Freud, Ray, Rilke ve Nietzsche ile ilişkileriyle çok konuşuluyor tabii ki. Başta da dediğim gibi bu biraz Salome'ye yapılan bir haksızlık da bir anlamda. Ama öte yandan da her biri düşünceler tarihinde çok etkili olmuş isimler olduğu için de biraz kaçınılmaz haliyle.

Burada önemli olan sanıyorum şunu görmek. Lou Salomé kendini ben olarak tanımlayabilen, özne olabilmiş ve hayatın akıntısına karşı kürek çekmeyi göze alabilmiş bir düşünür. Yaşama kendi prensiplerine ve arzularına göre yaşayabilmiş, kendi patikasına yürüyebilmiş ender insanlardan biri aslında. Tüm bu isimlerin ya aşkını ya hayranlığını kazanmasında da bu güçlü duruşun ve cesaretin etkisini de kabul etmemiz gerekiyor.

Gilo'da, Ray'de, Nietzsche'de, Rilke'de, Freud'da onun bu güçlü varoluşundan fikirlerini korkusuzca yaşayabilmesine etkilenmişlerdi muhakkak. Çünkü kendi patikasında yürümek için çevrene herhangi bir desteğe ihtiyaç duymayan, o desteği içsel süreçlerinden alan kimselerin karizmaları tıpkı bir yıldızın kendi enerjisiyle etrafı aydınlatması gibi dışarıya ışık saçabiliyor insan o zaman. Bu bölümü bitirmeden önce Salome'den ilhamla bir soruyla vedalaşalım diyorum. Sen hayatını istediğin gibi yaşama, kendi patikanda yürümek için nelere göğüs germeyi göze alacaksın? Bir sonraki patikada görüşene dek yıldızın hep parlasın. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)