Podcast

18 - Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların Ortak Özellikleri

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu hafta duygusal sağlığın ne olduğunu ve duygusal olarak sağlıklı olan insanların ortak özelliklerini anlattım.

Konular:


(01:28) Duygusal Kimlik

(05:12) Gölge Benlik

(08:43) Duygusal Sağlık

(11:45) Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların Ortak Özellikleri

(22:11) Sen Son Zamanlarda Hangi Madde Üzerine Düşündün?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.994 kelime · ~15 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, bugünkü patikamızda duygusal sağlık ve duygusal yönden sağlıklı insanların ortak özellikleri hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü şu an toplumumuzda tüm sağlık alanları arasında belki de en ciddi şekilde ihmal edilen duygusal sağlığımız ve genel inanışın aksine duygusal sağlık ruh sağlığıyla aynı şey değil aslında. Bizim duygularımız kim olduğumuzu ele veren detaylar gibi ve kimliklerimizin en önemlisi, bize en çok şeyi anlatanı duygusal kimliğimiz. Kendimizi tanımak büyük oranda duygusal kimliğimizin kendine özgü yapılanmasını anlamaktan geçiyor. Birini kıskandığımızda, bir şeye üzüldüğümüzde, kalbimiz kırıldığında genelde bunlara saklama eğiliminde oluyoruz. Çünkü benlik fikrimize inandığımız bir şeyler var. Mesela işte ben çok güçlüyüm, ben asla başkasını kıskanmam, haset etmem, ben kolaylıkla üzülmem gibi.

Ve bu inançları da yıkmak istemiyoruz. Sadece makul olduğunu düşündüğümüz duygulara izin veriyoruz bu yüzden. Kötü duygulara sahip olduğumuz için de kendimizi yargılıyoruz ki yani kötü demek ne kadar doğru? Tabii ki tartışılır hatta tartışılmaz direkt diyeceğim kötü duygu diye hiçbir zaman etiketlememek lazım.

Transkriptin tamamını oku

Bunu ayrıca kendimize değil sadece sevdiklerimize ve çocuklarımıza da yapıyoruz. Bazı duyguları yaşamalarına izin vermiyoruz. Negatif görülen hislerden utanmalarına sebep olabiliyoruz böylelikle. Önemli olan bu hisleri görmede onlara yardımcı olmamız aslında. Pozitif olmak artık mutlak bir doğruluk biçimine dönüştü. Kanser hastalarına bile her daim pozitif olması söyleniyor. Tabii ki pozitif düşüncenin gücü ayrı ama her an pozitif olamayız. Olmadığımızda da tabii ki kendimizi yargılamamalıyız. Her duyguyla barışmalıyız.

Hatta ben bu duruma ileri giderek daha da iyi hissetme zorunluluğu diyeceğim. Çok sevdiğim Gabor Mate anlatır bunu. Popüler kültürün de sıklıkla pompaladığı 3 derecedeki imsalleriyle aslında çok da sağlıklı olmadığını biliyoruz artık. Positive vibes only bir ara çok popülerdi. Neyse ki şimdi unutuldu diye düşünüyorum ya da ben denk gelmiyorum ama insanların sürekli iyi hissetme zorunluluğu için de duygularını inkar ve bastırma yoluna gittiklerini görüyoruz böyle durumlarda.

Bu da büyük bir strese sebep oluyor tabii ki. Gabor Mate'ye göre pozitif düşüncenin gücü eksik bir yaklaşım. Çünkü pozitif düşünceye bu kadar odaklanırsak bize negatif gelen gerçekleri dışarıda bırakmış oluyoruz. Onları bastırmış oluyoruz, görmek istemiyoruz. Pozitif düşünceye aşırı yönelen insanlar da zaten bu iş hep böyle ilerliyor. O yapay zorlamacı iyimserlik, kaygılarımızla yüzleşmemek için onları bastırıp boğma yollarından biri. Halbuki hakiki pozitif Pozitif düşünce tüm gerçekliğimizi kabul etmek. Gerçekle ki bu gerçek ne olursa olsun yüzleşebileceğimiz konusunda kendimize güvenebileceğimiz duygusundan mesleniyor hakiki pozitif düşünce. Bu zoraki pozitiflikle duyguları göze ardı etmenin ortak noktası

Hep kalıplaşmış tepkiler olması, duyguların böyle bastırıldığı, görmezden gelindiği durumlarda daha da güçlendiklerini görüyoruz zaten. Biz buna hatta yükselme diyoruz. Görmezden geldiğimizde duygular bizi kontrol etmeye başlıyor. Zor duygular hayatla yaptığımız anlaşmanın bir parçası, kabul etmemiz gerekiyor. Zor duygular da var bu hayatın içinde, insan olmanın içinde.

Ve araştırmalar gösteriyor ki tüm duygularımızı radikal bir şekilde kabullenmek, karışık ve zor olanlar dahil başlarına ve gerçek mutluluğun temel taşına oluşturuyor. Ama bununla beraber bu arada söylemek istediğim şöyle bir şey var. Duygular önemsediğimiz şeyler ışık tutuyor. Evet, çok önemli. Ve onların farkında olmalıyız. Ama sinirliyim veya üzgünüm gibi şeyler söylediğimizde onları sahiplenmiş oluyoruz. Yani sinirli hissettiğimizi söylemek yerine sinirli bir insana dönüşüyoruz yapı olarak. Sanki o duygu benmişim gibi oluyor.

Ama aslında duygular sadece kendimize dair bir veri, bizim benliğimizi oluşturan şeyler değil. Ve dilimiz çok güçlü. Bir şeyleri sürekli tekrar ettiğimizde ona inanmaya başlıyoruz. Hatta ona dönüşüyoruz zaman içinde. Var olan duyguyu olduğu gibi fark edip, üzüldüğümü fark ediyorum demek, ben üzgünüm demek yerine. onu kimlik gibi üzerimize taşımamıza engel oluyor. Yani dilimize de dikkat etmemiz gerekiyor. Neyse, duyguları bastırmaya geri dönersek, ironik olarak sorun burada devreye giriyor. Susturduğumuz ve görmezden geldiğimiz taraflarımız sessizce, sinsice bizi kontrol eder hale geliyor. Buna psikolojide gölge benlikler diyoruz. Jung'un gölge teorisi vardır. Gölge, bireyin bilmeyi tercih etmediği kısmını tarif eder. Benliğin reddedilmiş tarafları gölgedir. Benliğimiz özünde biz ne kadar reddedersek reddedelim,

Bu tarafları, bu karanlık gölgedeki tarafları içerdiği için bu görüşler bilinçli bir istekle ya da bazen kaza ile bir gün bir şekilde ortaya çıkar. Ve aslında gölge nesnesini bilince taşımak onun karanlık gücünün tükenmesine ve yararlı birçok şeyin geri kazanımına yol açar. Yani demek istediğim bu reddedilmiş parçalarımız, bastırılmış bırakmaktansa ortaya çıkartılmasına hedefli olmamız lazım. Bu arada burada çok ilginç bir paradoks var. Gölge kavramına bakarsak, kendimize var olan bir özelliğimizi bastırıp reddettiğimiz zaman, etrafımızdaki insanlarda reddettiğimiz bu özellikleri bulma eğiliminde oluyoruz. Yani başkalarında dikkatimizi çeken, tepki gösterdiğimiz şeyler aslında bizi yansıtan, bastırdığımız özelliklerimiz oluyor.

Bir başkasının bu özelliklerinin olması gerekenden fazla tepki göstermek, bu özelliğimizle yüzleşmek istemememizden kaynaklanıyor. Sosyal medyada bunu sıklıkla görüyoruz, sen de fark etmişsindir. Bir taraftan sürekli eleştiren bir kitle var, sürekli bir böyle öfke dolu, sinirle yazılan paragraflarca yazılar biri hakkında. Bunlar onların kendine kendini rahatsız eden özellikleri ama ortaya çıkaramadığı özelliklerini bir yansıtması oluyor aslında. Diğer yandan zıttı için de geçerli bu. En sevdiğimiz özelliklerimizi de başkalarında görebiliyoruz. Mesela örnek aldığımız, idolümüz gibi gördüğümüz insanlar da bizim aslında sahte alçakgönüllülük hissiyle inkar ettiğimiz özelliklerimizi temsil ediyorlar.

O yüzden onlara o kadar hayran oluyoruz. Çok ilginçtir bu gölge konusu. Bunu daha derinlemesine girmek isterim başka bir bölümde aslında. Detay geçmek gerekirse bu gölge dediğimiz şey basitçe bilinçli egonun tersinden ibaret değil. Egonun değersiz ve tahrip edici tasarımları var, motifleri var. Aynen onun gibi gölgenin de normal güdüler ve yaratıcı dürtüler gibi iyi özellikleri de var. Ego ve gölge gerçekten ayrı şeyler ama tıpkı düşünce ve duygu gibi ayrılmaz bir şekilde bağlılar birbirlerine. Peki biz gölgenin farkına niye varamıyoruz? Çünkü persona tarafından yasaklanıyor bu. Jung bizi toplum içinde görünmek istediğimiz biçimde sunan persona arketipini başkalarıyla iletişime geçtiğimize taktığımız maskeler olarak tanımlıyor. Yani biz her ilişkimizde, her etkileşimimizde bir maske takıyoruz üzerimize ve başka bir insan oluyoruz. Olmak istediğimiz insanı yansıtmaya çalışıyoruz. Ve ne kadar parlak bir persona ile tanımlanırsak, gölgemizde o kadar karanlık oluyor. Personamız ne kadar sağlam ve katıysa, gölgemizde o kadar koyu. Tam da bu sebeple gölge ve persona dengeleyici bir ilişki içinde birbiriyle. Peki, duygusal sağlığa dönersek nedir bu duygusal sağlık?

Kişinin kendi duygularını tanıma, anlama, anlamlandırma ve hayat akışı içerisinde karşılıklarını bulma, kullanma ve yönetme iradesi. Bayağı bir şey saydım. Tüm iletişimlerimizin en önemli birleşenlerinden biri bu duygusal sağlığımız. Duygusal esenlik de diyebiliriz buna bu arada.

Kısacası bir kişinin duygularıyla ve hayatta karşılaştığı çeşitli deneyimlerle başa çıkma yeteneği bu duygusal esenlik. Zorlukları ve değişimleri yapıcı bir şekilde yönetme yeteneğimiz aynı zamanda da. Peki bu duygularımızı anlama ve yönetme becerimiz hayatımızı nasıl etkiliyor? Mesela ilişkilerimiz demiştim. Başkalarıyla etkileşime girdiğimizde farklı konular hakkında kendi bakış açılarımızı anlamamız önemli. Çünkü bazen diğer insanlarla aynı fikirde olamıyoruz ve ilişkileri mutlu ve sağlıklı tutmak için anlaşmazlıkları sakin ve uygun bir şekilde yönetebilmemiz gerekiyor. Duygularımıza iyi başa çıkamıyorsak, başkalarınınkilerle de başa çıkmakta zorlanıyoruz. Hele bir de bize ters düşen durumlar, ters düşen duygular varsa. Duygusal sağlık durumu kısaca ilişkilerimizi etkiliyor. Başkalarıyla en iyi şekilde bağlantı kurmak ve ilişkiler kurabilmek için duygusal olarak ne kadar sağlıklı olursak, sevdiğimiz, saygı duyduğumuz kişilere o kadar fazla destek verip, o kadar iyi bağlar kurabiliriz. Şöyle anlatayım bunu. Kendi duygularının farkında olmayan, o hep hemen parlayan, her şeyi mutlak olarak bildiğini sanan biri, hani işte kısaca hep haklıyımcılar vardır ya, ne kadar iyi ilişkiler kurabilirler ki?

veya empati yeteneği yani daha kendi duygularını bilmez ve yönetemezken ne kadar gelişmiş olabilir ki? İlişkilerle tartışmalarda haklı olan taraf kazanmaz. Yani kazanan yoktur hiçbir tartışmada. Tartışmayı yönetebilen uzun vadede iyi ve sağlıklı bir ilişki kazanmış olur. Ego savaşlarından, duygusal çatışmalardan tamamen sayılmak pek mümkün değil belki. Ama en azından hafifletebilmek adına bile duygularımızı yönetmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bu bize anlaşabileceği üzere ruh sağlığımızı korumak için de gerekli bir öğreti.

Çünkü duygusal sağlığımız haliyle genel zihinsel sağlığımızın da büyük bir parçası oluyor. Bu durum tabii herkes için geçerli. Zihinsel sağlık sorunları veya böyle çeşitli koşullarla karşı karşıya kalanlar için daha da önemli ama. Kendi zihinsel sağlık zorluklarımıza nasıl başa çıkacağımızı öğrenirken, duygularımızla temas halindeysek ve bunlarla başa çıkabiliyorsak, onları yönlendirmede daha başarılı oluyoruz.

Bunu ben psikolojik olarak birçok bozuklukta gözlemliyorum. Mesela borderline yani sınırda kişilik bozukluğunda duygular çok uçlarda yaşanır. Ve ilişkiler genelde çok fırtınalıdır bu sebeple. Kişilerin duygu yoğunluğu sebebiyle sakin ve sabırlı kalmaları da çok zordur. Mesela bu durumda en etkili terapi tekniği dialectical behavioral therapy diyoruz buna. Dialektik davranış terapisi olarak geçiyor.

Burada da farkındalık yani mindfulness öğretilerine yoğunlaşılır ve bu sayede danışanın duygu ve düşüncelerini tanıması, uçlarda reaksiyonlar vermeden yani harekete geçmeden farkındalıkla davranması, bu sayede de ilişki çatışmalarını daha iyi şekilde yönetebilmesini hedefliyoruz. Yani bu gibi durumlarda da duyguları tanımak çok önemli. Terapilerde de buna yoğunlaşıyoruz zaten. Bu sayede de duygusal sağlığı artırmayı hedefliyoruz. Ve bu arada şimdiye kadar anlattığım gibi hepimiz için zaten hedef bu olmalı. Çünkü olumsuz duygusal sağlığın üzerimizde birçok etkisi var. O yüzden zaten hep herkes için terapi diyoruz. Duyguları tanımak, onları yönetmeyi, davranışlarımızı yönetmeyi öğrenmek, onların esiri olmamak için. Buna ek olarak bu olumsuz duygusal sağlık düşük bağışıklığa bile sebep olabiliyor mesela. Çünkü stresin bağışıklık sistemi üzerinde zayıflatıcı bir etkisi var. Çok yıkıcı stres biliyorsunuz ve onu yönetmekte duygulardan geçiyor. Hatta hipertansiyona bile sebep olabiliyor bu. Uzun süreli stres kan basıncını kötüleştiriyor. Kalp sorunlarından psikiyatrik sorunlara kadar her şeyi kötüleştiriyor hatta. İlişki sorunları yaratıyor, iş yerindeki zorlukları artırıyor, konsantre olmakta sorun yaşıyoruz. Kısacası daha güzel yaşayabilmek için duygusal yönden sağlığımız çok çok önemli.

Peki gelelim şimdi bu duygusal yönden sağlıklı insanların ortak özelliklerine. Madde madde bunları sıralamak istiyorum. İlk olarak duygusal olarak sağlıklı insanlar acılarını dinlemeyi bilirler. Duygusal stres, o hissettiğimiz o rahatsızlık daha iyi bir yol olduğunun, bir şeylerin yanlış gittiğinin bir işareti ve bizi daha iyi yönlendiriyor bu. Duygularımız, yaşamımızın itici gücü onları doğru analiz edebilirsek doğru hizalanmamızı sağlayabiliyor hayata karşı.

İkinci maddeye gelirsek, düşünceleri objektif olarak gözlemlemeyi ve onlarla özdeşleşmemeyi bilirler. Sen düşüncelerin değilsin, sen duyguların değilsin. Sen bunları gözlemleyen, tepki veren, kullanan, deneyimleyen kişisin. Yani sen onları kontrol edemezsin ama onlar da seni kontrol edemez izin vermezsen.

Eğer zihnimiz gökyüzü olsaydı, duygu ve düşüncelerimiz tepemizden gelip geçen bulutlar olurdu. Ben bu metaforu çok seviyorum. Bazen gökyüzümüz kapalı ve karanlık olabilir ama hiçbir bulut kalıcı değil. Hava durumunun değişkenliği gibi duygu ve düşüncelerimiz de sürekli değişiyor. O yüzden onlarla özdeşleşmeden, geçici olduklarını bilerek gözlemlemek gerek onları.

Üçüncü maddede duygusal yönden sağlıklı insanlar içlerinde başkalarında hoşlanmadıkları şeyleri görebilirler. Ne demek bu? Daha önce anlattığım gibi kendinde sevdiğini başkalarında da seversin. Başkalarını kendi içinde göremediğin, bastırdığın şeylerden nefret edersin. Kendine hayal kırıklığına uğramış ve açıklanamaz bir şekilde birine, onun davranışlarına sinirlenmiş bulduğunda o noktada dikkat etmen gerek.

Bu kendini tanıyabilmen, kendi varoluşunun farkına varabilmen için çok güzel bir araç. Hugo'nun gölge teorisini anlattığım gibi aslında dışarıda gözlenmediğin insanlar tarafından kızdırılmıyorsun. Kendi içindekiler, kendi bastırmaya çalıştığın sevmediğin benzer yönlerin tarafından kızdırılıyorsun. Yani kendi kendine kızıyorsun diyebilirim kısaca. Kendimizi ne kadar seversek başkalarından o kadar daha az tetiklenmeye başladığımızı fark edeceğiz.

Bununla ilgili teolog, filozof Meister Eckart der ki, eğer kendinizi severseniz, başkalarını da kendiniz kadar seversiniz. Bir başkasını kendinizin sevdiğinizden daha az seviyorsanız, kendinizi sevmekte gerçek bir başarı sağlayamazsınız. Şimdi tabii ben buna ne kadar katılıyorum, orası ayrı. Çünkü evet, başka insanları kendimizden daha az sevebiliriz zaman zaman tabii ki. Bu biraz daha filozof olduğu için Eckart, Ulvi tanrısal sevgiden de bahsediyor burada devamında.

Ama kısacası kendimizi seviyorsak başkalarını da daha kolay seviyoruz diyebiliriz. Aynı zamanda bu self-reflection dediğimiz kendini yansıtma, Herman Hess'in de en sevdiği edebi temelardan biri. 1919'da yazdığı Damien adlı romanında, bir insandan nefret ediyorsanız, onda kendinizin bir parçası olan bir şeyden nefret edersiniz der. Hikayede zaten idealler ve gerçek arasında bir mücadeleyi anlatan, Sinclair'in kendini gerçekleştirmesiyle çözülen bir çatışmayı ele alıyor.

Bu tam da Yung'un bahsettiği gölge kavramı gibi. Nefret ettiğimizde aslında kendimizden bir parçayı gördüğümüz için nefret edebiliyoruz. Mesela homofobik olmak da biraz bununla ilgili. Eşcinsellere karşı duyulan nefret ve korku, bir kişinin kendi derinlerinde gizlenmiş eşcinsel eylemlerinden korktuğu için... ...diğer insanların cinsel yöneliminden nefret etme seviyesine ulaşması olarak açıklanabilir. Bir şeye katılmayabilirsiniz, tasvip etmiyor, onaylamıyor olabilirsiniz. Doğru gelmiyor olabilir, herkesin doğrusu kendine. Ama nefret etmek, korku derecesinde, nefret boyutunda bunu yaşamak, kendi içimizdeki şeylerden kaynaklanıyor. Bunu da ilk söyleyen, dediğim gibi kalyum, başkaları hakkında bizi rahatsız eden her şey bizi kendimizi anlamaya yönlendirebilir. Dördüncü maddede, onlar bir şeyi sevmekle onun fikrini sevmeyi ayırt edebilirler. Yani bir şeyi sadece arzuladıklarının değil, neden arzuladıklarının da bilincinde olurlar. Örnek olarak, aşka sevilmeye layık bir insan olmadığımıza inandığımızda, yani benlik değerimiz düşük olduğunda... ...bizim ne kadar mükemmel olduğumuzu onaylayan partnerlere daha çok ihtiyacımız olur. Böyle olduğunda aslında o aşka, o sevgiye içimizdeki bir eksiklik tamamlansın diye sarıldığımızı anlamadan... ...sanki bu müthiş bir aşkmış, ilişkiymiş ya da onsuz...

mutluluk yokmuşçasına o aşkı istediğimizi düşünebiliriz. Ama bir şeyi neden arzuladığının bilincinde olan insanlar, belirli eksikleri kapatmak veya sorunları çözmek hedefli istekleri değil, daha gerçek ve sağlıklı bir şeye dayalı istekleri seçebilirler. Terapist Dr. John Peterson der ki, hayatımda ve ilişkilerimden ne arzuluyorum, neyin daha çok veya daha az olmasını istiyorum veya neyi hiç istemiyorum, belirlenmiş sınırlarım neler sorusunu kendi kendinize sormakla başlar süreç.

Bu kendini tanıma sürecinde içsel bir öz referans noktasının hareketle o belirli zamanda ne kadar değerimiz olduğunu ve hayatta ne istediğimizi tanımlarız. Kontrol odağı kendi içimizden gelir. Yani kısaca kendimizi bilmek o kontrol merkezini geliştirebilmekten geçiyor. Beşinci maddeye gelirsek. Duygusal yönden sağlıklı insanlar bir ilişkiyi noktalama zamanının geldiğini bilirler. Çoğu zaman alıştığımız insanları hayatımızdan çıkarmak, onlardan vazgeçmek çok zordur. Biz genelde tutunmayı seçeriz ilişkilere, alıştığımız ilişkilere.

Duygusal olarak sağlıklı insanlar, onlara zarar veren, kinci, kıskanç, kendi sorunlarına boğulmuş, onlara kaptırmış, bencil insanların farkında olurlar. Peki bu tarz insanların sevgi ve arkadaşlığa ihtiyacı var mı? Tabii ki var. Ama bu sevgi ve arkadaşlığı veren illa biz olmamız gerekmiyor. Kendimizden bu kadar feda etmemize gerek yok böyle insanlar için. Onlardan uzaklaşmak en doğrusu oluyor, en sağlıklı seçim oluyor. Çünkü bu insanlar genelde önünü açtığımız müddetçe bizi sömürme eğiliminde oluyorlar.

6. Bu insanlar minimal şekilde yaşarlar. Yani ne demek bu? Duygusal olarak sağlıklı insanlar hayatlarında yalnızca anlamlı ve yararlı şeyleri, onlara iyi gelenleri tutarak hayatlarını sadeleştirirler. Tükettikleri, hayatlarına soktukları, sakladıkları şeyler konusunda daha dikkatli ve seçicilerdir. Ve bu tuttukları, bu özel olarak sakladıkları şeyler konusunda da şükrederler.

Hissetme teması sürekli ve sürekli her bölümde çıkıyor zaten. Şükreden insanlar her anlamda zaten daha mutlu, duygusal yönden de daha sağlıklı insanlar oluyorlar. Yediye gelirsek, bu insanlar yalnız kalabilirler. Yalnızlık ve tek başınalık farklı şeyler bu arada. Tek başınalık, zorunlu bir yalnızlık, hayatta tamamen yalnız hissetmek başka bir şey. Bir de seçilmiş yalnızlık var bizim ara ara kendimize uyguladığımız, uygulamamız gereken daha doğrusu.

Hepimizin hayatında zorunluluktan yanında davranışlarımıza dikkat ettiğimiz, söylemlerimizi akıllıca seçmemiz gereken insanlar var tabii ki. Onlardan uzakta olduğumuzda düşüncelerimizde tek başımıza olabiliyoruz. Toplumda yarattığımız personadan sıyrılıp daha çok kendimiz gibi olabiliyoruz o zaman. Bu da çok daha rahatlatıcı bir şey tabii ki, sürekli o maskelerle gezmektense.

Sık sık yalnız kalabilmek yaratıcılığımızı da besleyen bir şey. Hatta Descartes der ki, yalnızlık bir daha kırılmayacağın ve üzülmeyeceğin bir huzurdur. Onu çekilmez yapan tek şey ise yenilmişlik duygusudur. Bu yenilmişlik duygusu içinde biz bazen yürünmeyecek, bizi mutsuz eden, bize kötü gelen ilişkilere sarılabiliyoruz. Yani devam ettiriyoruz onları ne pahasına olursa olsun.

Bunun sebebi de yalnız kalmaktan korkmamız. O yüzden kendimizle yalnız kalmayı öğrenebilirsek, ondan sonraki adımda bize iyi gelen ilişkileri de seçebiliriz. Daha seçici olabiliriz bu konuda. Sekizinci maddede, onlar hissetmelerine izin verirler. Her duygusal sorunun özü her şeyin yolunda olmadığı inancıdır. Aslında bizi sarsan bu inanış değil. Bu inanışa karşı gösterdiğimiz rezistans, yani rezistanstan kastım direnç. İşte duygusal olarak sağlıklı insanlar bu dirence karşı yaşadıkları olumlu, olumsuz her şeyi ama her şeyi hissetmelerine izin verirler. Ve bu hislerin de geçici olduğunu bilirler.

Gel gelelim 9. ve son maddeye. Onlar her deneyimin değerinin ve amacının farkında olurlar. Herhangi bir şeyin amacı, onu yapmış olmaktan ne elde ettiğimiz değil aslında. Bunu deneyimleyerek kim olduğumuz, kime dönüştüğümüz. Günün sonunda deneyimler hepsi bizi büyütüyor ve geliştiriyor. Kötü şeyler de iyi şeyler de bizi olgunlaştırıyor ve düşününce yani neye göre iyi ve kötü.

Çünkü önemli olan ne kadar şeyi doğru yaptığımız değil. Bunları yaşayarak ne kadar geliştiğimiz, ne kadar öğrendiğimiz, yaşadığımız her deneyim... Ama hepsi iyi, kötü, korkunç, muhteşem, kafa karıştıran, ne olursa olsun hepsi bunu yapar. Hepsi bizi büyütür. Araştırmacı Kendall Bronco'nun bu konuda ergenlerle ilgili bir çalışması var. O bazı gençlerin amaçlarını hayatta bazı zorlukları atladıktan sonra bulduklarını gözlemliyor.

Mesela ırkçılıkla karşılaşan bir çocuk ileride kendini insan aklı sanıcısı olmak isterken bulabiliyor. Ya da ciddi bir hastalık geçiren bir kişi ileride tıp okumaya karar verebilir ki bu tip 1 diyabetler arasında aslında oldukça yaygın bir durum. Hatta benim kendi doktorum kendisi tip 1 diyabet bunu yaşamış ergenliğinde ve doktor olmaya karar vermiş. Yani aslında yaşadığı kötü bir deneyim, oldukça kötü bir deneyim. Bir şekilde iyi bir sonuca ulaştırmış onu.

Peki, bu 9 maddeyi duygusal yönden sağlıklı insanların ortak davranışları olarak sıralayabilirim ben. Şimdi bölümün sonuna gelirken, kendim neyin üzerine değişiklik yapmak için emek verdim diye yanıtlamam gerekirse, ben bunu bir süredir uyguladığım bir şey olarak söyleyebilirim. İnsanlarda beni neyin tetiklediğine, neye kızdığıma, neye tepki verdiğime dikkat ediyorum. Ve bu sayede kendim hakkında çok şey öğrenir oldum. Ve zaman içinde çok ilginç farkındalığım oluştuktan sonra başka insanlarda beni rahatsız eden şeyler konusunda baya bir azalma oldu. Yani hayatımın bu döneminde kafamın epey rahat olduğunu düşünüyorum bu konuda. Eskiden bazen hani amyane tabiriyle bana batan insanlar. Artık rahatsız etmemeye başladı. Daha çok empati bulabiliyorum. Neden rahatsız olduğumu irdeliyorum. Ve onlara karşı daha fazla yakınlık da hissedebiliyorum bu sayede. Ve yani bir şekilde bunların hepsinin benim kendimi keşfetme fırsatım olduğunun farkına varmaya başladım. Aynı şekilde bana gelen o çok ciddi eleştirilerin aslında o kişilerle ilgili olduğunu anlamaya, hatta onlara kızmak, kırılmak yerine onlar adına üzülmeye başladım daha çok.

Çünkü dediğim gibi bir insan sizi rahatsız edebilir ama onun hakkında o eforu sarf edip... ...kötü şeyler yazmak, gelmek, hani taciz şeklinde onun görebileceği şekilde üzücü şeyler söylemek, sıralamak, sinirle... Bunların hepsi aslında bizim kendimizle ilgili durumlar, kendi psikolojimizle ilgili durumlar. Normalde hani belki bakar geçeriz, çok hitap etmez bize, bu kadar takılmayız. Takıldığımız insanların hepsi kendimizle ilgili bastırdığımız şeyler, bazı komplekslerimizle ilgili durumlar. Şimdi ben sana sormak istiyorum. Peki sen, sen son zamanlarda hangi madde üzerinde düşündün veya bundan sonra hangisi üzerine yoğunlaşmak istersin?

Bir sonraki patikada görüşene dek duygularını bastırmadığın, onlar hakkında farkındalık içinde olduğun duygusal yönden sağlıklı bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)