
3.398 kelime · ~17 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bu hafta yürüyeceğimiz patikanın konusu kararsızlık. Yani karar verememek aynı zamanda. Çağın sorunu diyebiliriz bence. Ara ara çocuk sesleri gelebilir. Yazlıktan kayıt yapıyorum. Klimayı da kapatmam gerekti ses yaptığı için. Bir de yeni mikrofonumu denediğim için gömlek giymek durumunda kaldım. Çünkü o şekilde takabiliyorum hani mikrofonu üzerime.
Yani sıcaktan havale geçirmeden bu bölümü tamamlayabilirsem güzel olacak. Neyse. Bu benimle ilgili bir durum, sizinle ilgili değil. O yüzden uzatmadan konuya giriyorum. Neden bu hafta bu konuyu konuşmayı seçtim? Çünkü açıkçası bu hafta ne konu işlesek diye düşünürken kararsız kaldığım için diye iğrenç bir şaka yapmak istemiyorum ama yapmış bulundum. Devam edelim. Çünkü Instagram'da sordum sizlere ne konuşmamı istersiniz diye. Gelen isteklerden biri de buydu. Aynı zamanda kararsızlık aslında hepimizin
sık veya nadir bir şekilde deneyimlediği, kendini içinde bulduğu bir durum. O yüzden de bu konudan bahsedelim bu hafta dedim. Ben psikopatikada yalnızca tavsiye vermemeye çalışıyorum. Terapistler zaten tavsiye vermez asla terapide. Ve bence tavsiye vermek bir şekilde yüzeyde kalıyor, yüzeysel kalıyor problemlere karşı. Bir problemi çözmek istiyorsak, Bunu anlamamız gerekiyor bence ve bu bölümde öyle olacak yine. Bilimsel araştırmalar gün içinde irili ufakta en az 35 bin karar verdiğimizi söylüyor. Ve bunların %95'i öyle çok da bilinçli şekilde verilen kararlar değil. Ne gibi kararlardan bahsediyorum mesela?
Bu öğlen yemeği nerede yesem? Bu bir karar. Veya bir yere giderken şu sokağımı kullansam, bu sokaktan mı dönsem? Bu da bir karar. Elimde bir proje var diyelim. Önce şu aşamadan mı başlasam yoksa bu aşamadan mı? diye düşünmek de bir karar. Hani gün içinde tahmin ettiğimizden çok daha fazla karar alıyoruz aslında. Bunların çoğunun da dediğim gibi çok fazla bilincinde değiliz bile. Ve bu 35 bin kararın çoğu öyle pek de kararsızlık yaşamadığımız ufak tefek meseleler. Ama mesele büyük, hayatımızı ve başka hayatları etkileyen açık bir bilinçle vermemiz gerektiğini düşündüğümüz kararlara gelince işte orada tıkanıp kararsız kalabiliyoruz. Nedir mesela bu kararlar? Birlikte birkaç senaryo düşünelim. Basit bir örnekle başlayacağım. Yani daha basit kararlar var. Mesela para biriktirdin araba almak için. Bu baya uzun vadeli büyük bir yatırım. Hele şu an baya büyük bir yatırım. Yani muhtemelen yıllar boyunca da kullanacaksın onu. Seçenekler arasında kararsız kalabilirsin.
Ama daha zor örnekler var, hayatımızı ve kim olduğumuzu etkileyen kararlar. Bunlar kariyer seçimleri, işten istifa edip etmemek arasında kararsız kalmak veya diyelim ki üniversite sınavından iyi bir sonuç aldın ve bir üniversite ve bölüm seçeceksin. Bu kararlar geleceğimizi radikal şekilde etkileyecek ve şekillendirecek kararlar olduğunda da kararsız kalabiliyoruz. Veya mesela ilişkileri ele alalım. Mesela bir partner seçme sürecinde kararsız kalabiliriz. Karşımızdakiyle iyi anlaşabilecek miyiz? Birbirimize uyuyor muyuz? Ya da sevgilimle ilişkimi bir sonraki adıma taşıma konusunda ne düşünüyorum? Hayatımın geri kalanını ona adamaya hazır mıyım mesela? Veya pek de iyi gitmeyen, beni tatmin etmeyen bir ilişkinin içindeyim diyelim. Ayrılma kararı verebilir miyim? Beni daha tatmin edecek bir ilişki bulabilir miyim? Hiç pişman olur muyum bu kararı almaktan? Hayatıma yeni birini sokmaktan?
Belki de sevgilimi kırmaktan, üzmekten çekinip kararsız kalıyorumdur. Bunların hepsi dönem dönem hepimizin başına gelen durumlar. Ve bunları yaşamak da oldukça sıradan ve normal aslında. Kararsızlığı, tatmin edici kararlar vermek konusundaki genel zorluk olarak tanımlayabiliriz. Karar vermek için genelde elimizdeki seçenekleri bir değerlendirme sürecinden geçiririz. Mesela işimden, çalışma şartlarımdan mutsuzum ve önümde istifa edip etmemek gibi iki seçenek var diyelim. İki seçenek için de bir bilgi seti çıkarıyorum. Her iki seçeneğinde artılarını, eksilerini gözden geçiriyorum.
İşte kararsızlık da biraz bu aşamada devreye giriyor. Aynı bilgisayar üzerinde sürekli yeniden düşünüyorum. Aynı bilgisayarını tekrar tekrar yeniden değerlendireyim durumun ta kendisi de kararsızlık. Her seçeneğin artılarını ve eksilerini tartmak için gereğinden çok daha uzun süre harcıyorum. Sonunda da bir karar verme konusunda donup kalıyorum. Hatta bazen vereceğim kararı sonuçlandırmayı öyle geç olana kadar erteliyorum ki sonunda sırf artık seçmek zorunda olduğum için seçim yapıyorum.
da bazen benim yerime bir başkasının karar vermesine kadar gidebiliyor bu durum. Bu şekilde son dakika, artık çok geç oldu, kararsız olsam da seçimi bildirmek zorundayım diye aldığımız veya seçim işini kanaatine güvendiğimiz bir başkasına havale ettiğimiz kararlardan bazen memnun olabiliriz. Ama çoğu zaman içimizde bir şüphe, bir pişmanlık hissi de oluşabilir. Ve artık bizim bir sonraki adım atıp odaklanmamız gereken başka konular varken hala biz geçmişte aldığımız kararlar hakkında ya şöyle olsaydı, böyle yapsam daha mı iyi olurdu diye de kara kara düşünebiliyoruz. Kararsızlığın psikolojik dinamiklerine girmeden önce biraz da tarihsel ve sosyolojik dinamiklerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü kararsızlık aslında biraz da içinde yaşadığımız dönemle de ilginç bir mesele. Aslında kararsızlık dediğimiz şey büyük oranda modern bir duygu karmaşası bile diyebiliriz. Modernizm
19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Batı toplumunda sanayileşme, kentleşme, teknolojik ilerlemenin getirdiği hızlı değişimlere bir yanıt olarak ortaya çıkan bir yaklaşım. Mesela siyaset felsefecisi Marshall Berman'ın Sosyal ve Ekonomik Modernleşme'yi incelediği bir kitabı var. Adı da Katı olan Her Şey Buharlaşıyor. Bu sözü aslında Marx'ın Komünist Manifestosundan alıyor Berman.
Marx'a ait satırların tamamı da şöyle. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor. Kutsal olan her şey dünyeviyle yaşıyor. Ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor. Katı olan her şeyin buharlaşması aslında moderniteyi pek çok yönüyle anlatan bir değiş.
İlk olarak Marx'ın da dediği gibi modernizmle birlikte kutsal olan her şey dünyevileşti. Modernite öncesi feodal toplumlarda biliyorsunuz kilise ve din sorgulanamaz bir otoriteye sahipti ve bir hayat nasıl yaşanmalı sorusuna gayet katı kesin cevaplar veriyorlardı. Ama modernite ile birlikte insanlar bu otoriteyi, bu kutsiyeti sorgulamaya başlıyorlar. İnsanın kutsal buyruğu bir kenara bırakıp kendi aklını kullanarak kendi kaderini tayin edebileceği düşüncesi yavaş yavaş yerleşmeye başlıyor. Hatta modernizm gücünü 18. yüzyıl aydınlanma felsefesinden alıyor. Ve tam da 18. yüzyıl aydınlanma düşünüyor olan Immanuel Kant mesela, aydınlanma nedir makalesinde? Sapere aude diyor. Yani
Aklını kendin kullanma cesareti göster. Aydınlanmanın yalnızca böyle olabileceğini söylüyor. Tabii katı olup buharlaşan tek şey kutsal olan değerler değil modernite ile beraber. Marshall Berman'ın kitabından alınabilecek fikirlerden biri modernite ile birlikte insanların hayatlarının da aslında belli sınırlardan kurtulup ilerleme ve değişme fikrine açıldığı. Ne demek istiyorum burada?
Yani modern dönem öncesi dünyada çok daha az karar var insanların önünde. Toplumun %95'i zaten kırsal kesimlerde yaşıyor. Hayat çok da ilerlemeye, kariyer yapmaya falan müsait değil haliyle o dönemler. Elbette bunu yapabilen kesimler de var toplumda.
Ama toplumun çoğunluğu tarımla uğraştığı için kitlelerin büyük kısmının hayatları az çok belli o dönemlerde. Modernite ile birlikte ise katı ve ilerlemeye kapılı olan her şey buharlaşıyor. Eğitim zorunlu hale geliyor mesela. İşte coğrafya ile kader arasındaki ilişki giderek zayıflamaya başlıyor daha çok seçenek oluştukça.
İletişim ve ulaşım araçlarının gelişimiyle birlikte başka şehirlere gitmek mümkün oluyor. Bugünü düşünün mesela doğduğumuz şehirden mutlaka çıkıyoruz. Çoğumuz en azından üniversite döneminde başka bir şehirde bir süre yaşamak durumunda kalıyoruz. İş bölümü kompartmanlara ayrıldıkça da uzmanlık alanları giderek parçalanarak çoğalıyor. Kariyer fırsatları da artıyor böylece.
Ve kararsızlığı da modern bir his yapan şey de bu zaten. Eskiden değişime, gelişime kapalı olan, katı olan ne varsa değişmeye açık hale geliyor. İnsan hayatının sorumluluğunu kendi eline almaya başlıyor. Kendi hayatımızı ilgilendiren önemli kararlar vermemiz gerekiyor artık ve önceden çok daha az yer kaplayan kararsızlık hissi de toplumun büyük bir kesimine yayılıyor bu sayede diyebiliriz. Ama kararsızlığın modern bir his olduğunu aslında modern dönemin hümanist felsefe akımlarından da anlayabiliyoruz. Varoluşculuk bu hümanist felsefeler arasında bence en önemlisi ve bireyin özgürlüğüne de vurgu yapıyor. Kişinin kendi hayatının sorumluluğunu almasını öne çıkarıyor. Meşhur deyişle varoluş özden önce gelir diyor. Yani insanın seçimleri onun özünü, kim olduğunu veya olacağını belirler gibi bir bakışa sahip.
Tabii özgürlük ve seçim yapmak gibi meseleler öne çıkınca beraberinde bir kaygı ve kararsızlık duygusunda gelmesi kaçınılmaz. Dönemin ruhu bu artık zaten. Bence artık hazır konuyu kaygı kavramına da getirmişken işin tarihsel ve toplumsal yönünü bir kenara bırakıp neden karar veremiyoruz sorusunun psikolojik dinamiklerini konuşalım. Aslında kararsızlık anlarında farklı duygular yaşıyoruz. Seçim yapmakta kararsız kalmamızın farklı psikolojik dinamikleri olabiliyor. Bunların bir kısmı daha kişisel tarihimizde.
Bir kısmı da hiç dünyamıza düştüğümüz arasındaki ilişkilerle enintili olabilir. Eğer kendi hayatında kararsızlık yaşıyorsam bunun çeşitli sebepleri oluyor. Şimdi biraz pişman olma korkusu, anksiyeteden bahsetmek istiyorum ilk sebep olarak. Kararsızlık ve kaygı arasındaki bağlantı özünde iki yönlü bir ilişki. Bunun ilk yönü önemli bir karar vermenin bende kaygıyı tetiklemesi. Aynı zamanda hali hazırda kaygılı hissetmem de kararlı davranmamı engelleyebilir. Kaygım arttıkça kararsızlığım uzar, kararsızlığım uzadıkça da kaygım artar. Yani bu dönüşümlü olarak birbirini etkilemeye devam eder. Özellikle hayatıma ve geleceğime önemli etkisi olacak kararlarda yaşanan o pişman olma korkusu bu kaygının en önemli nedenlerinden.
Çünkü gelecekte kararımın sonuçlarından yine ben sorumlu olacağım. Bunu biliyorum. Pişman olmak korkusu genellikle otomatik düşünceler ve zengin bir hayal gücünün birleşimi oluyor. Her şeyin ters gideceği senaryoları düşündüğümüzde ve sonuçlarını da otomatik olarak hayal ediyoruz genelde zaten.
Acaba keşke bilseydim, böyle bir şeyi nasıl yapabildim veya en yaygını keşke yapmasaydım dediğimiz zamanlar olur mu diye de korkuyorum o zaman. Bu korkuyorum diye birinci tekil şahıs bahsediyorum. İnsanlığın geneline yayarak konuşuyorum haliyle yani sen, ben, hepimiz için. Neden korkuyorum? Çünkü iyi bir yaşam, özellikle aşk ve iş konusunda birbirini izleyen iyi kararların bir meyvesi. Ve önemli kararlarda yaşadığım kaygı, karar vermemi durmadan ertelememe neden olabilir. Ama bu kaygı her zaman kararımın önemiyle ilgili de olmayabilir. Bu da bizi kararsızlığın bir diğer nedenine getiriyor. Diğer insanları memnun etme isteği. People pleasing deniyor buna.
karşımdaki veya çevremdeki insanların kararıma nasıl tepki vereceğinden korkuyorsam seçim yapmak beni endişelendirebilir. Diğer insanları memnun etmek, kendimi güvende hissetmek için kendi düşüncelerimi, isteklerimi, ihtiyaçlarımı ihmal etmem gerektiğini düşünebilirim. Bu genelde kadınlarda çokça oluyor aslında. Biraz da kültürümüzün getirisi diyebilirim. Bu kadınlardan sürekli verici olması, istenmesi, işte saçını süpürge etti gibi daha övgüyle konuşulması. Ama bu durumun birkaç farklı nedeni de olabilir. İlki insanın sosyal doğasıyla ilgili aslında. İnsan toplumsal bir canlı ve bu yüzden çoğumuz topluma ait olma, kabul görme, takdir edilme ihtiyacı duyuyoruz. Ve aslında pek de sağlıklı olmayan bir biçimde bu dışsal onayı
içsel değerlerimiz ve öz saygımızla bağdaştırabiliyoruz. Başkalarının takdirini kazanmak kendimizi daha değerli ve önemli hissetmemizi sağlayabiliyor. Bir de düşününce içinde yaşadığımız toplumda belli normlar ve beklentiler olduğunu biliyoruz. Bu normlara uymak birey olarak kabul edilmemde önem taşıyor olabilir yani böyle hissetmem çok doğal. Bir diğer neden de geçirdiğim çocuklukla ilgili olabilir.
Araştırmalar ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişkinin kararsızlıkla çok güçlü ilişkileri olduğunu gösteriyor. Özellikle John Bobby tarafından geliştirilen duygusal bağlanma teorisi çocuğun duygusal ve sosyal gelişimini ve ebeveynleriyle bağlanma şeklinin gelecekte alacağı kararlarda diğer insanların düşüncelerine ne kadar ağırlık verdiğini belirlediğini söylüyor mesela. Bağlanma teorisini duymuş olabilirsin, çok bahsediliyor zaten. Çok yaygın ve kabul görmüş bir teori.
Bu teoriye göre güvenli bir bağlanma biçimi çocuğun kendi ihtiyaçlarını ifade etme ve dünyayı keşfetme güvenine sahip olmasını sağlıyor. Güvensiz bağlanma biçimleri ise çocuğun duygusal düzenini olumsuz yönde etkiliyor ve gelecekteki ilişkilerinde sorunlar yaşamasına neden olabiliyor. Güvenli bağlanma biçimi geliştiren çocuklar ebeveynleri tarafından tutarlı ve sevgi dolu bir şekilde desteklendiğini hissediyorlar. Bu çocuklar kendi düşüncelerini ifade etmeye teşvik ediliyorlar ve özelliklerine de saygı gösteriliyor. Bu pozitif bağlanma deneyimi çocukların kendi iç dünyalarını anlamalarına, duygularını ifade etmelerine, duygusal dürtülerini kontrol etmeyi öğrenmelerine de yardımcı oluyor. Çok önemli o yüzden. Ve bu tür çocuklar, yani iyi ilişkiler kurabilmiş çocuklar, ilişkinlik döneminde karar vermek konusunda daha fazla özgüvene ve etkinliğe sahip olma eğiliminde oluyorlar.
Ama bir de bunun diğer ucu var tabii. Güvensiz bağlanma biçimleri olan kaygılı ve kaçıngan bağlanma geliştiren çocuklar, onlar erişkinlikte karar verme zorluklarıyla daha çok karşılaşabiliyorlar. Burada çok detaya girmeyeceğim. Gerçekten bence bağlanma stilleriyle ilgili başlı başına ayrı bölüm çekmek mantıklı olur. Çok önemli bir konu çünkü.
Ama sadece buna sebep olan ilişki türlerinden ufak bir örnek vermek istiyorum. Bence bu herkes için aydınlatıcı olabilir çünkü özellikle ebeveyn olanlar. Veya kendi geçmişini tartmak için, düşünmek için de yol göstericidir bu. Bu konuda iki tür var. Biri kuralcı ve katı olan ve bu kurallara uyulmadığında çocuğunu eleştiren yani aşırı eleştiren aileler. Bizim kültürümüzde oldukça fazlalar zaten biliyorsunuz.
Bu türde bir ailenin kararlarımıza güvenimizi kıracağını da herkes az çok tahmin edebilir zaten. Ama Scala'nın bir de diğer ucu var. Yani aşırı korumacı aileler. Bu da yine bizim kültürümüzde oldukça çok olan bir şey. Biz toplum olarak aşırı korumacıyız aslında genelde. Özellikle şehirlerde, daha kırsal kesimlerden çok şehirde yaşayan aileler diyeyim. Aslında koruma güdüsünden kaynaklanan bu davranışların genellikle sevgiden yapıldığı söylenir. Ama aşırı korumacı ebeveynler çocukları için her tırnak işareti içinde doğru kararı verip, aslında çocuğun kendi kararı vermeye öğrenmesine uygun bir zemin hazırlanmaz. Kendisi için her kararı veren bir ailede yetişen çocuklar gelecekte kararsızlık yaşadıkları durumlarda
kararı bir başkasına bırakmayı daha kolay arzulayabilirler. Çünkü bir başkasının kendileri için en iyisini düşüneceği gibi bir yanlış bir düşünceye sahip olma olasılıkları çok daha yüksek. Onlar adına bütün kararlar bugüne kadar verildiği için. Tabii kararsızlık insanların kararlarımıza nasıl tepki vereceği konusundaki endişelerimizden kaynaklanıyorsa Bu aslında bir tür kendine ihanettir diyebiliriz. Bir başkasına karar verme etkisi vermek, bize ve içimizdeki çocuğa yanlış, kısa vadeli bir güvenlik duygusu verir. Bu kararsızlık türü genellikle ilişkilerde görülür bu arada. Çünkü bağlanma türleri en çok da romantik ilişkilerimizi kurarken üzerimizde etkili. Bizi aslında iyi gelmeyen bir ilişkiyi bitirmekten duyulan korku mesela. karşımdakinin benim hakkımda ne düşünceleri çok takıldığım için de ortaya çıkabilir. Gelelim kararsızlığın bir başka nedenine, mükemmelliyetçilik. Mükemmelliyetçilik kendimize ve başkalarına karşı aşırı yüksek standartlar belirler. Mükemmelliyetçiyseniz, bilirsiniz, en iyi kararı bulmak için sürekli uğraşır mükemmelliyetçi olanlar ve sürekli bu yüksek standartlara ulaşmaya çalışırlar. Bu da haliyle karmaşıklık yaratarak karar verme sürecini zorlaştırabilir. En iyi seçeneği bulma baskısı, mükemmelliyetçilerin sürekli seçeneklerini yeniden değerlendirmesinin nedeni olur. E haliyle de karar verme süreci uzayıp gider. Mükemmelliyetçilikle başa çıkmanın yolları da vardır tabii ki. Bilinçli farkındalık geliştirerek içsel eleştirel seslerimizi tanımak mesela işte bunlarla başa çıkmak mümkün bu şekilde. Aynı zamanda gerçekçi standartlar belirlemek ve temel öncelikleri tanımlamak da karar verme sürecimizi kolaylaştırabilir böyle durumlarda.
Gelelim kararsızlığın bahsedeceğim son nedenine. Bence diğerlerine göre çok daha güncel bir neden de diyebiliriz. Aslında en başta bahsettiğim konuyla ilgili bu biraz. Kararsızlığın modernite ile birlikte giderek yaygınlaştığını anlatmıştım. İçinde bulunduğumuz çağ yalnızca kararsızlığı yaygınlaştırmıyor, aynı zamanda derinleştiriyordu aslında. Mesela işte teknolojinin giderek artışı artık herkesin elinde bir teknolojik cihaz, seçenekler sınırsız, internet kitlesel bir iletişim aracına dönüştü.
Bu da sonsuza yakın seçim şansını ve bu seçenekleri keşfedebilme gücünü bizim elimize verdi. Artık kendimizi, seçimlerimizi kolayca birbiriyle kıyaslayabiliyoruz da aynı zamanda. En basit örnek olarak bir çift ayakkabı alacağımı düşündüğümde bundan 50 sene önce bir insan mağazaya girdiğimde karşısında en fazla 3-4 seçenek buluyordu. Bugün ise bir internet sitesinde bile 400'ün üzerinde seçenek arasından birini seçmek durumuyla karşı karşıya kalabiliyor. Risk sermayederi Patrick McGinnis buna daha iyi seçeneklerin olabileceği korkusu adını vermiş.
Masada bile olmayan olasılıklar karşısında şaşkına dönmek diye ifade ediyor bunu da. Çünkü bir şeyi seçmek için başka bir şeyden vazgeçmemiz gerek. Ve bu da o gidilmeyen yolun yasını tutmak zorunda kalma korkusu yaratıyor. Bu yüzden bazen hiç karar vermemeyi ve tüm seçeneklerimizi açık tutmayı tercih ederiz diyor McGinnis buna. Başta dediğim gibi ben sorunun nedenini öğrenmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden farklı nedenlere ve bu nedenlerin dinamiklerine ayrı ayrı girmek istedim bu konuda.
Çünkü sadece şunu yaparsan, bu tekniği uygularsan kararsızlığı aşabilirsin gibi tavsiyeler vermem ben. Bence yüzeysel bir etkiye sahip olur bu zaten. Sonuçta her insan farklı bugünlere ve farklı geçmiş deneyimlere sahip. Ve çözüm herkes için farklı bir öneride olabiliyor haliyle. Bu yüzden benim anlattıklarımla kendi kararsızlık sürecinin arasında nerelerde bağlantılar görüyorsun, bunlar üzerinde düşünmen çözüme giden yolda atacağın ilk adım olmalı bence.
Ama tabii ki birkaç çözüm önerisi vermeden de şimdi bu bölümü bitirmeyeceğim bu kadar anlatmışken. Öncelikle kolaylarla başlayalım. İlki, küçük kararlarda seçenekleri azaltmak ve bir standarta bağlamak olabilir. Örneğin, seçeneklerin çokluğundan ötürü karşısızlık yaşayıp tüm bu seçenekler arasında kaybolduğunu hissediyorsan, küçük kararları vermekte bile zorlanıyorsan yani mesela, o zaman seçenekleri azaltmak bir çözüm olabilir. Steve Jobs'un sürekli o siyah tişört, kot pantolon giymesi buna bir örnek. Ben de açıkçası biraz böyleyim bu arada günlük hayatımda, arkadaşlarım bilir. Mesela şu an aynı beyaz tişörtten ve siyah tulumdan birkaç tane var bende. Ve yazlıkta her günüm, böyle her gün onlarla geçiyor. Senelerdir de bu böyle. Özel bir şey yoksa özel bir gün. Bir saniye bile düşünmüyorum ne giyeceğimi mesela. Ve dolabı bu şekilde tek tip elbiseden oluşan da birçok ünlü yönetici var bildiğimiz. Bunlar küçük kararları hayatlarından kestirip atıp enerjilerini büyük kararlara odaklamayı seçiyorlar. Benim bilinçli bir motivasyonum değildi bu açıkçası. arada yani. Sadece öyleyim olduğum olası. Ama giyim hakkında düşünmeyi, öyle çok vakit ayırmayı da pek seven bir insan değilim. O yüzden benim de hayatımı çok kolaylaştırdığını düşünüyorum. Böyle tek tip giyinmek günlük hayatta.
Gelelim bir diğer maddeye. Eğer korkum insanların ben ve kararlarım hakkında ne düşünecekleri üzerine ise, kararlarıma tam olarak katılmayan insanların her zaman var olacağı fikirle barışık olmaya başlamak da yine iyileştirici bir uygulama. Başkalarının yani bizim mantık çerçevesindeki seçimlerimiz hakkında ne düşündüğünü umursamamayı öğrenmemiz gerekiyor. Burada demek istemiyorum ki kararın bir başkasını etkiliyorsa onun ne düşüneceğini, nasıl hissedeceğini umursamamalıyım. Tabii ki bu değil. Yani eşimi veya ailemi etkileyecek bir karar alıyorsam mesela, tabii ki onları da bir noktada bu karar sürecine de ahil etmem, kararım hakkında ne düşündüklerini bizzat sormam, onların da fikrini almam en doğrusu. Ama bir noktada insanların her zaman verdiğimiz kararlardan yüzde yüz mutlu olmayacağı gerçeğine de tahammül etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bunu yapabilirsek bu bizi daha mutlu, daha sağlıklı, daha tatmin olmuş bir insan yapar. Şimdi üçüncü maddeye gelince, kararsızlığın nasıl üstesinden geleceğini öğrenmek için öncelikle benim için neyin önemli olduğunu belirlemem önemli. Hatta belki de en önemlisi. Çünkü sağlıklı kararlar alabilmek için kendi içsel değerlerimi, isteklerimi anlamam ve ona uygun seçimler yapmam gerekiyor.
Kendi değerlerime uygun kararlar verdiğimi bilirsem, başkaları kararlarıma katılmadığında bunu daha rahatça karşılayabilirim. Kendime güvenmeye başladıkça diğer insanların fikirlerine koşulsuz güvenmeyi de bırakabilirim. Ben bu konuda farkındalık kazanmak için yazmayı faydalı buluyorum. Zaten hep bahsederim biliyorsunuz eğer beni takip ediyorsanız Instagram'dan da. Yazmak gerçekten çok zihin açıcı ve farkındalık yaratan bir eylem. Hayatta önemsediğimiz değerleri, arzularımızı, korkularımızı, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi özgürce yazıya dökmek
bu duygularımıza daha yakın bağ kurmamızı kolaylaştırır. Özellikle vereceğimiz karar hakkında içsel bir özgüven inşa etmek istiyorsak nelerin bizim için önemli olduğunu belirlememiz gerek. Şimdi, bir sonraki çözüm önerisine gelirsek. Hakkında karar vermek istediğimiz problemi farklı boyutlarıyla yeniden düşünmek de yine önemli bir adım. Örneğin, işimden istifa edip yeni bir iş aramak gibi büyük bir kararı ele alayım. Ve artık bana pek de iyi gelmeyen ilişkimi bitirmek gibi bir karar da olabilir bu.
Karar aşamasında böylesine büyük ve yekpare sorunlarla uğraştığımda karar vermekten kaçınıp kararımı erteleyebilirim. Beni mutsuz etse dahi sorunları görmezden gelebilirim mesela. Problemi yekpare bir bütün olarak ele almak ve kararsız kalmak yerine benim için en önemli 3 veya 4 faktöre odaklanmam etkili olabilir. Şöyle sorabilirim mesela, işimde kalmamın dezavantajları neler? Veya ilişkimi sürdürmemin dezavantajları neler aynı şekilde?
Problemi küçük parçalara böldüğümüzde ve bizim için en önemli parçalara odaklandığımızda karar vermemize yarayan eleştirel sesi de dağılatabiliriz bu şekilde. Çünkü düşününce sonunda karara dönüşen şey aslında binlerce mikrokararsızlık anı dizisi. Bir başka farklı boyutlarıyla yeniden düşünme örneği de kararımızın sonuçları hakkında zamansal olarak düşünmek. Çünkü genellikle kısa vadeli, şimdiki zamana odaklı, sabırsız insanlarız biz. Her şeyi şimdi istiyoruz, şimdinin kültüründe yaşıyoruz zaten özellikle bu çağda. Anında geri bildirim, anında zenginlik, anında kilo vermek, anında mutluluk. Aslında çoğu kararımızı bu yüzden yarına erteliyoruz. Karar vermen gereken konuyu düşünüp kendine bu kararın 2 hafta, 2 yıl veya 20 yıl sonra nasıl hissettireceğini sor. Bu mevcut modundan çıkıp düşünce tarzını değiştirmeni sağlayabilir. Kendini 2 hafta, 2 ay sonra gözünde canlandır mesela. Gelecekteki seni bugüne taşı yani demeye çalışıyorum.
Bu kararı verdiğim, vermediğim veya kararsız kaldığım için mutlu bir ben öngörebiliyor muyum?" diye sor kendine. Peki, şimdi son madde ve çok önemli bir maddeye gelirsem. Önemli yaşam seçimleri söz konusu olduğunda hiç kimsenin hangi kararı vermen gerektiği konusunda sana mükemmel cevabı veremeyeceğini aklından çıkarma. Biz genelde bunu unutuyoruz. Etrafımızdaki insanlar bizi ne kadar önemserlerse önemsesinler, kendi kararlarına ne kadar iyi olurlarsa olsunlar,
bize yalnızca kendi deneyimlerinden yola çıkarak tavsiyeler verebilirler. Fikirlerine önem verdiğin birinin tavsiyeleri tabii ki önemli yani, tabii ki ciddiye alabilirsin. Ama günün sonunda aklında tutman gereken şey şu, seçme yapacak kişi ve bu seçimin sonuçlarıyla yaşamak zorunda olacak kişi sensin. İnsanlar sorumluluğunu omuzlarında hissetmedikleri, bir bedel ödemeyecekleri kararlar alırken daha rahat, hatta bazen umursamazca davranabilirler. Ama bedelini biz ödediğimiz için muhtemelen bizim için en iyi karar da yine biz vereceğiz.
Peki, bu haftaki pratikamızın sonuna gelirken ben kendi adıma verdiğim kararlardan bahsetmek istiyorum. Ben en doğru kararı ve seçme kuruna kararsız kaldığım zamanlar üzerine çalışmak istiyorum. Bunun için de gerçekçi standartlar belirlemem ve temel önceliklerimi tekrar tanımlamam gerektiğini düşünüyorum. Peki sen? Sen kararsızlıklarında başa çıkabilmek için hangi alana uzaklanmayı düşünüyorsun? Bir sonraki pratikada görüşene dek kendi kararlarına güvendiğin, kendi değerlerinin çerçevesinde kararlar verebildiğin günler dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.