
2.644 kelime · ~13 dk okuma
Değerli dinleyenlerimiz, merhaba. Merhaba, Arapça genişlik bolluk anlamındaki ruhup kökünden gelir. Buyurunuz, burası sizin için geniş ve rahat bir yerdir. Burada dostluk bulacaksınız, ferahlayın ve kendinizi rahat hissedin anlamına gelir. Efendim, bendeniz Ali İhsan Varol. Kelimenin ham anlamıyla podcast serimize hoş geldiniz.
Bakınız, yine pot beynin kanatları altında birleştik, ilginize mazhar olup titreştik. Umarım benim kadar sizleri de ferahlatıyordur bu etkinlik. Çünkü itiraf etmem gerekirse, yıllardır bilmiş bilmiş soru soran biri olarak bildiğim kadarını anlatıp rahatladığım bir aktivite olduğu kelimenin ham anlamıyla. Bir de üstüne yorumlarınızı tebriklerinizi aldık. Aman bir sevindik, bir sevindik, hadiseye bir ısındık ki sormayın. Fakat işte o sıcaklıkla, o hararetle giriştiğimiz bu dördüncü kaydımızda oldukça soğuk şeylere temas edeceğiz. 1500 derece sıcaklıkta eriyen çelik kadar soğuk şeyler bunlar. Başlamadan uyaralım.
Başlangıcı da en iyi bildiğim şekilde, yani bir tanımlama bilmecesi sorarak yapayım. Bilmecem de şu. Mülkiyet hakkını namus kavramıyla birleştiren erkek egemen bir üçleme. Üç kelime, on iki harf.
Tekrar ediyorum, mülkiyet hakkını namus kavramıyla birleştiren erkek egemen bir üçleme. Üç kelime, on iki harf. Nedir? Hadi bir de ipucu vereyim. Hatta üçleme ya, üç ipucu vereyim.
Dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık dık Aman yanlış anlaşılmasın, kutsala saldırıyor dık gibi coşkunluklar da yaşanmasın, amacım gülelim eğlenelim, tanımlamaya biraz gırgır katmaktır emelim. At avrat silah da gayet biz bize benzeriz bir slogandır, onu da hepimiz bilelim. Diğer taraftan sanırım şunu da hepimizin kabul etmesi gerekir ki, at avrat silah üçlemesini zamanın ruhu içinde tanımlayabilmek, hamasete bulaşmadan el aleme anlatabilmek çok da kolay değil. Çünkü el alem kendine daha muntazam üçlemeler bulmuş. Mesele
Almanların Einigkeit und Recht und Freiheit sloganı var. Milli marşlarının da ilk mısrası. Birlik ve adalet ve özgürlük demek. Keza Fransızların Fransız ihtilalinden beri kullandıkları liberte, egalite, fraterniteleri var ki zamanında ittihak ve terakki tarafından hürriyet, müsavat, uhuvvet olarak kopyalanmıştır ve özgürlük, eşitlik, kardeşlik anlamına gelir.
İşte bu sloganların karşısına at, avrat, silah diye çıkınca ebi garip duruyor. Bir tabii gönül rahatlığı içerisinde atın özgürlük timsali olduğunu söyleyebiliriz. E biraz kıvırırsak kadını da birlik ve eşitlik ilkeleriyle eşleyebiliriz. Yemezler ama çalkalasınlar. Peki silahı nasıl adaletle bağdaştıracağız? Hele ki çizerim adaleti, çekerim emaneti gibi bir özlü sözümüz varken.
Diğer tarafta da kardeşlik duruyor. Silahla kardeş olunur mu hiç? Efendim, olunurmuş. Evet değerli dinleyenler, garip, acı ve gerçek. Belki bugünümüz için uzak bir gerçeklik ama zaman, koşullar, ahval ve şerait gün gelirmiş insanı silahla yoldaş, arkadaş, hatta kardeş edermiş. Tüfeğinin adını türkü diye çığırttırırmış.
İşte sizlere Gaziantep yöresinden at, avrat, silah üçlemesini ihtiva eden bir türkü. Ölüm döşeğinde yakılmış gibi okunan altımsı bir uzun hava. Türkünün adı ben de bilseydim bu Halep'ten gelmezdim. Son üç mısrası da şöyle.
Anama söyleyin kardeş, atıma binsin, sırmalı mavzerimi de keke dellaca versin, nişanlım güzeldir, kirve Mehmet Bey alsın. Garip, gerçek ve acı. Bu kayıtta sizlere malum üçlememizin yani at, avrat ve pusatın son ayağına dair, silaha dair hikayeler anlatmak istiyorum. Hem silaha hem bize dair hikayeler.
Atına dost gibi bakıp düşman gibi binmiş bizlerin, kadınımıza soframızda, öküzümüzden sonra yer verdiğimiz zamanlarda nasıl olup da tabancamızın sapını gülle donattığımıza dair hikayeler. Aktarmaya çalışacağım. Umarım başarır. Silah kelimesinin kökü Arapçadır. Tabanca ve tüfeğinki Farsça. Artık pek kullanılmayan cebe sözcüğü ise Moğolca.
Pusat, işte o Türkçe. Ama pusat da aslında araç anlamına gelirmiş ve daha çok silah, zırh, mifer, kalkan gibi savaş araçlarının tamamı için kullanılırmış. Hatta giysi veya giysilik kumaş anlamında kullanıldığı bile olurmuş ki. Belki de bu yüzden bazı kaynaklar Pusat sözcüğünün Arapça bisat kelimesinden türediğini söylüyor. Bisat, yaygı, kilim, döşek, genel manada da mal, mülk, donanım anlamlarına geliyor ama Pusat bisattan mı geliyor? Açıkçası hiç sanmıyorum.
Bence tam tersi daha olası. Belki de Araplar pusatı alıp alfabelerinde P harfi olmadığı için bisata çevirmişlerdir. Bilmiyorum, bilemiyorum. Bilsem de üşeniyorum, tartışamıyorum. Ama bildiğim bir şey var. Sapkın zihinlerce, kaba bir anlama büründürülmüş olsa da zamanında ve özünde sadece ve sadece silah anlamında kullanılmış öz ve öz Türkçe kelimeyi biliyorum.
Söylemekten imtina ediyorum ama yine de söyleyeceğim, bunu biliyorum. Lütfen siz de sakin olunuz. Efendim, aslında silah anlamına gelen öz ve öz Türkçe kelimemiz... Yarak.
Yarmak fiilinden türümüş olan bu kelime okbaşı başta olmak üzere kesici, delici, yarıcı tüm silahlar için kullanılmıştır. Hatta düşmana yarak gerek, ya düşmandan ırak gerek diyen bir atasözümüz bile vardır. Yani düşmanın hakkından gelebilmek için silah gerekir, eğer silahınız yoksa düşmandan uzak durunuz manasına geliyor ve gayet mantıklı. İyi ata binen bir millet için de gayet uygulanabilir bir yöntem. Peki ya düşmanınız atınızdan daha hızlı bir silah icat ederse? O zaman ne olur? İşte o zaman mertlik bozulur, delikli demire türküler yakılır.
Uzak diyarlardan gelip adı Türk'ülere dolanmış ilk ateşli silah muhtemelen Flinta'dır. Ve yine muhtemelen adı Almanca'dan dolanmıştır dilimize. Flint, Fred Çakmaktaş'tan yani Flintstones ailesinden de hatırlayacağımız gibi Çakmaktaş'ı demek. Flinta'da aslına bakarsanız tüm çakmaklı tüfekleri kapsayan genel bir tabir olarak kullanılmış.
Fakat Milli Savunma Bakanlığı'nın Askeri Tarih Arşivi'ne baktığınızda, orijinal Filinta'nın kısa namlulu bir süvari tüfeği olduğunu görüyorsunuz. Halen duyulan Filinta gibi tabiri uzun boylu, yakışıklı delikanlılar için kullanılsa da gerçek Filinta, kısa namlulu, ağızdan dolan, fitilli mekanizmasıyla beş atış yapabilen tıknaz bir tüfek olarak çıkıyor karşımıza. Küçük bir itirafta da bulunayım. Bu cahil kardeşiniz araştırmasını yaparken Filinta'nın ince çelik namlusuna kaval dendiğini öğrendi. Namlu gerisindeki beşli mekanizmayı da görünce... Evreka! Altı kaval, üstü şeşhane tabirinin kaynağını buldum diye pek sevindi. Ta ki şeşhin beş değil, altı olduğunu hatırlayana kadar. Şeşhi beş görmek diye buna denir herhalde.
Altı kaval, üstü şeşhane, Galata meşhur haliyle şişhane tabiri ise, biri altıgen, biri yuvarlak formdaki iki farklı namlunun uyumsuzluğundan doğmuş. Yani yine tüfeklerle, daha doğrusu tüfenklerle ilgili ama Filinta ile bir ilgisi yok. Zaten Filinta uyumsuzlar için değil, yakışıklılar için kullanılan afili bir kelimedir. Hatta Karanfillerin ve Prangaların şairi Ahmet Arif de oğluna Filinta ismini vermiştir. Bahsi geçen oğul ünlü heykeltraşımız Filinta Önal. Sayın Filinta aynı zamanda kozmik bir buluşmaya da imza atan taraflardan biri olarak tanınıyor.
Türk şiirinin en çok basılan kitabının şairi Ahmet Arif, oğlu Filinta Önal'ın mürüvvetiyle Lev Tostoy'un alt kademeden dünürü oluyor efendim. Evet, çünkü gelini Natalie Hanım, Rus edebiyatı efsanesinin öz be öz torunu. Hayatın kurgudan çok daha acayip olması ne kadar da acayip değil mi sayın dinleyenler? Neyse, konuyu dağıtmayalım.
Biz adı dilimizde yer etmiş, Türkülere konu olmuş tüfeklerden bahsediyorduk. Literatüre bakacak olursanız bu konunun açık ara şampiyonu olan tüfek, kuyruktan dolma ve tek atımlık bir silah olan Peabody Martini Henry'dir. Amerikalı Oliver Peabody, İsviçreli Frederick Martini ve İskoç Alexander Henry'nin adını taşıyan bu silah, bize Amerika'dan gelmesine rağmen İsviçreli mucidinin adıyla ve daha çok da Aynalı Martin olarak anılmıştır. Hani şu Hekimoğlu'nun nesline ısmarladığı, Debrele Hasan'ın atıp dağları inlettiği, sesini drama mahpushanesindeki dostlarına dinlettiği Aynalı Martin. Tanesi 15 dolar, her bir süngüsü 1 dolar 25 centten, yekûnu 16-25'e mal olan bu tüfekler sağ gövdesindeki Sultan Abdülaziz Han Turası'yla Osmanlı ordusu için Box Fort Massachusetts'ta özel olarak üretilmişti.
Belki de bu şahsi özellikleri Osmanlı halkı tarafından bu kadar sevilmesinin sebebiydi. Ama bu sevgi Osmanlı'nın Ruslarla başa çıkmasına yetmedi. Martini ya da Martin tüfekleri 1877-1878 yıllarında cereyan eden 93 harbinde kendilerini kanıtladılar. Fakat Osmanlı'yı mağlubiyetten kurtaramadılar.
Plevne Savaşı sonunda 50 bin tanesi ve Kars Kalesi'nin düşmesi sonucu 40 bin tanesi Rus ordusunun eline geçti. Ruslar kendi Krinka ve Berdan tüfeklerinden çok daha üstün olan Martinileri yıllarca kullandıktan sonra Japonlara sattılar. Japonlar tüfeklerin üzerindeki Sultan Abdülaziz Tuğrası'nı silip kendi imparatorlarının mührünü kazıdılar ve tüfeği imal eden Amerikalıların 1941'deki işgaline kadar askeri okullarında eğitim tüfeği olarak Martinileri kullandılar. Ah be Aynalı Martinim, seni benden ayrı koyan kadere bak, kadere bak. Ve bu kötü kadere, bu karabahta kem talihe, acı yazıya rağmen seninle birlikte yazdığımız, birlikte çığırdığımız türkülerdeki neşeye bak. Vurdum duymazlığa, havailiğe bak. İlki Giresun'dan.
Giresun'dan çıktım, yavri de yavri, saat beş idi. Kırat ile Martin'im, yavri de yavri, bana eş idi. Hadi geçelim Erzurum'a, Martin'im atılmıyor, beş bine satılmıyor, şu uzun gecelerde yalınız yatılmıyor. Buyurun İnebolu yöresine, Beylik Martin duvarda, bir yar sevdim hovarda, Allah bizi kavuştur, su yolunda pınarda. Bitmedi, Martin'im alacalı, gezerim bacaları, severim gelinleri, darılır kocaları. Sayın dinleyicilerimiz, lütfen elinizi vicdanınıza koyun söyleyin. Bu türküleri yazanlar bir silahla, ölüm kusan bir aletle hava atarken bambaşka oynaşların peşinde koşmuş mu koşmamış mı? Elbette 140-150 sene sonra mikrofona konuşmak kolay ama vatan elden gidiyor yahu. Gece yalnız yatamıyorum diye bacalarda gezmenin zamanı mıdır? Bu ne gevşeklik?
Atalarımıza gevşek dediğim için çok özür dilerim. Elbette biliyorum bu yöreler, o insanlar, Kurtuluş Savaşı'nda kahramanlıklarıyla, eşi benzeri olmayan fedakarlıklarıyla tarihe geçmiştir. Ama daha öncesinde bir kafalar karışmış. Bu belli. Beylik Martin duvarda, bir yer sevdiğim hovarda. Çok güzel. Savaşma seviş. Aynı fikirdeyim. Ama bu arada Sofya, Filipe, Edirne, Kıbrıs, Bosna Ersek, Tunus ve Mısır elden gidiyor.
Martini'nin ardından Osmanlı ordusunun envanterine giren yeni ve çok daha haşin bir tüfekle de türkülerin neşesi kaçıveriyor. Hadi şimdi küçük bir ara verelim sonra da o neşesiz türkülerden bahsedelim. İlk türkü Yemen çöllerinden. Kahve cezveleri sürülü ocakta, Yemen çöllerinde kaldım sıcakta. Altılı belde, beşli mavzer kucakta, ölüm ver Allah'ım ayrılık verme, ah verip ayrılıkta canımı alma. Sıra mavzere geldiyse eğer kimlerden bahsedeceğimiz belli. Almanlar
Aslında konuya tam hakim olabilmek için Bismarck'tan, Berlin Kongresi'nden ve elbette Wilhelm Leopold Kolmar Freher von der Goltz'tan yani bizdeki namıyla Goltz Paşa'dan bahsetmek de lazım. Almanların Osmanlı savunma sanayisi üzerindeki nüfusunu, modernizasyon kapsamında getirdikleri yeni askeri sistemi, Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını yetiştiren bu sistemin sonuçlarını merak eden dinleyicilerimiz varsa, Bence Ağız'dan çok daha yetkin isimler ve bu podcast'ten çok daha yetkin kaynaklar bulsunlar. Bendeniz bu sığ sularda seyredip iki farklı isimden bahsedeceğim sizlere. Daha doğrusu soy adını kültürümüze katmış iki Alman'dan. İlki, Mauser tüfeğinin mucidi ve isim babası olan Paul Mauser. Diğeri, hem Mauser hem Krupp firmalarının İstanbul'daki temsilciliğini yapan Auguste Huber. Huber mi?
Hani şu Cumhurbaşkanlığı yazlık konutu olan Huber Köşkü'ndeki Huber mi? Ta kendisi efendim, Auguste Huber. Neredeyse Osmanlı askerinin kullandığı her bir mavzerden, Gazi Osman Paşa'nın Plevne'de ateşlediği her bir toptan, Çanakkale'yi geçilmez yapan her bir mayından komisyonunu almış bir silah tüccarı. Başı dumanlı bir mucit ve takıntılı bir teknik adam olan Paul Mauser'in aksine bu Monsieur Huber, Hadi açık açık konuşalım. Anasının gözüymüş sayın dinleyiciler. Sultan Abdülhamid'in ordudaki ıslahat planlarını, bağlantıda olduğu Avrupalı silah firmalarına gizlice bildiren o. Muhtemelen rakiplerine göre nispeten cılız bir firma olan Mauser'i seçen de o.
Çünkü Mucit Pol Mauser, Kaiser Wilhelm'e söz verdim deyip, yara otomatik tüfek denemelerinde bir gözünü kör edecek kadar serden geçti ve obsesif bir dahiymiş. Ama yönetim konusunda yeteneksizmiş ve kolay manipüle edilebiliyormuş. Paul Mauser belki de Osmanlı'nın ihalesine tek başına girseydi, rakibi olan Amerikalılar, Abdülhamid'in devletli ayacuklarının ucuna bıraktıkları efsanevi Winchester 1866 tüfengiyle bu tuhaf Alman'ı ve Mauser'ini piyasaya daha girmeden sileceklerdi. Ama öyle olmadı. Ne Mösyö Hüber ne de Goltz Paşa buna izin vermedi.
Tarih 1877 yılının başıdır ve İstanbul'da 550 bin tüfeklik bir kontrat imzalanır. Ve yine muhtemelen Auguste Hubert o sırada ellerine uçturmaktadır. Neyse ki o kontratın imzalandığı masadaki tek uyanık zihin Monsieur Hubert'inki değildir. Sultan Abdülhamid'in kontrata bizzat ve özellikle koydurduğu bazı maddeler değiştirir tarihin akışını. Maddelerden ikisi şöyle.
1- Mauser bu üretim esnasında yeni bir özelliğin patentini alırsa bu durumdan Osmanlı'yı haberdar etmek zorundadır. Osmanlı da henüz üretilmemiş olan kalan siparişlerin bu yeni özellikle donatılmasını isteyebilir. 2- Eğer olur da Almanlar bu üretim esnasında başka bir tüfek hizmete alırlarsa, Osmanlı kalan siparişlerin bu yeni tüfekle değiştirilip gönderilmesini talep edebilir. Sene halen 1887'dir. Mauser tüfeğinden kuşku duyan Abdülhamit'e doğrudan mektuplar gönderen Kaiser I. Wilhelm ve Şansölye Bismarck dünyanın en gelişmiş tüfeğini seçtiğini söylerler. Sene 1888 olur ve Fransızlar dumansız barutu icat ederler. Tarihin akışı yine değişir.
Dur durak bilmez mucit Pol, Osmanlı'ya Model 87'yi sattıktan hemen sonra Model 88'i geliştirmiştir bile. Fransızların muhteşem icadını öğrenir öğrenmez kolları sıvayıp gerçek Mauser efsanesini yaratan ilk modeli yani Model 89'u geliştirir. Peki bu durumdan Osmanlı'yı haberdar eder mi? Hayır.
Peki bu karaktersizliğin asıl mimarı kimdir? Bana soracak olursanız Huber. Neyse ki zaten dumansız barudun icadından beri tetikte olan Harbiye Nazırlığı'na bir Osmanlı diplomatı olan Kara Teodori Paşa tarafından şöyle bir mektup gönderilir. Belçika'da bulunan Fabrika Nasyonel Tesisi'nde Mauser'in lisansıyla Model 89 adında 7,65 mm'lik tüfekler üretiliyor. Belçika, bu ürettiği tüfekleri devlet-i aliyeye satmayı da düşünmektedir.
Mösyö Huber, mektubun varlığını saraydaki kaynaklarından öğrenir ve etekleri tutuşur. Pole telgrafla hemen İstanbul'a Oberndorf'ta üretilmiş bir Model 89 göndermesini, durumun acil olduğunu iletir. Çok geçmeden de tüfek İstanbul'a varır. Osmanlı resmi olarak silahtan haberdar olur ve kıvrak bir hamleyle toplam siparişlerin daha üretilmemiş miktarını Model 89'la da değil, daha gelişmişi olan Model 90'la değiştirirler. Veldan Osmanlı. Ama nedendir bilinmez, bu silahlar Balkan Savaşlarına kadar pek çatışma görmemiştir. Ta ki Birinci Dünya Savaşı'na kadar.
Sonrasında gerçek anlamıyla ölüm kusmaya başlamış bu delikli demirler. Uzmanların söylediğine göre Çanakkale cephesinin tam bir cehenneme dönme sebeplerinden biri de hem bizim mavzerlerin hem de müttefiklerin kullandığı Lee-Enfield modellerinin inanılmaz atış hacmiymiş. Boğazın etrafında koyun koyuna yatan yarım milyon gencecik insanın vebali biraz da bu iki canavarın boynundaymış. Peki o gençler birbirlerini öldürmeye hazırlanırlarken Mösyö Huber ne yapıyordu dersiniz?
Abdülhamid'in İtalyan saray mimarına yaptırdığı Boğaz'ın en mutena konutu olan Hubert Köşkü'nün inşası bitmişti. Mimarisinde Çin, Arap, Acem, Osmanlı, İtalyan, Fransız ve İngiliz tarzlarından izler taşıyan, 64 dönümlük devasa bahçesinde yapanı belli olmayan gizemli heykeller barındıran, Utanmasa Dolmabahçe Sarayı'yla yarışacak heybetteki yalancı cennetinde İstanbul sosyetesine benzersiz eğlenceler tertip ediyordu Agustav Ubey. Yaklaşık 20 yıl yaşadı sarayında. Koruluğunda sekoya, daglis gökleri, gümüşi ıhlamur, kırmızı yapraklı kayın, ehrami servi, boylu mazı ve fıstık çamı gibi kıymetli ağaçlar yetiştirdi. Sattığı silahlar dünyanın dört bir tarafında can alırken, o ölen köpekleri için köşkün denize bakan tarafında bir anıt mezar inşa ettirdi.
Uluyan, diş gösteren, kırlayan köpek heykellerinin altına da şu ibareyi yazdırdı. Umarım yanılmıyorumdur ama sanırım Türkçe'ye şöyle çevrilebilir. Erdem, fazilet, Ademoğlunda tezahür etmeyi istemeyip köpeğin özüne katılmayı seçmiştir. Özetle, Mösyö Hüber bu mısrasında köpekleri överken biz insanları yeriyor. Tam da bir silah tüccarına yakışacak mizantropi yani insandan nefret etme örneği. Keşke bir tek o insan kalsaydı da hepimiz ona köpek olsaydık. Belki Mösyö'nün gönlü olurdu. Keşke bugün o evde oturanlar o heykelin yaydığı olumsuzluğu görseydi. Biz detaycıların da gönlü olurdu. Neyse.
Finali şu, kesinleşen İngiliz işgali haberini bahçesindeki gülleri budarken alan silah tüccarı, silahlar ve güllerle dolmuş kafasında şöyle bir ses duymuş. You know where you are? You're in jungle baby. You gonna die. Muhtemelen bunun daha bir İngiliz aksanlısını duymuştur ve hemen tası tarağı toplamıştır.
Ülkesine döndüğünde tarihin bir cilvesiyle Osmanlı yenildiği için yenik sayılan bir Alman olmuştur. Geriye şöyle türküler bırakarak. Attığım kurşundan kollarım koptu. Mavzer kurşunu ciğerim yaktı. Annem ile bacım yoluma baktı. Aman arkadaşlar aman ölecek miyim? Ölmeden vatanı görecek miyim? İçim karardı.
Oysa daha anlatacağım çok şey vardı. Daha lafı 2. Dünya Savaşı sonrasına getirip Filinta'dan da, Martin'den de, Mauser'den de daha ünlü Sovyetler menşeili gaddar canavarları anlatacaktım size. Hizmet süresinin başladığı 1949 yılından beri, dünyamızda yaşanan hemen her savaşta, her çarpışmada kullanılmış, 100 milyona yaklaşan üretim adediyle gelmiş geçmiş piyade tüfeklerinin en çok üretileni olmuş AK-47'nin yani Automat Kalashnikova'nın yarattığı kâbusu hikayeleyecektim.
Bu belaya neden bizim topraklarımızda keleş veya kaleş dendiğinden, yine AK-47'nin küçük ve keskin kardeşi Dragunov keskin nişancı tüfeğine neden Arapça keskin nişancı anlamına gelen kannas veya kanas diye hitap ettiğimizden bahsedecektim. Hatta hatta ailenin daha genç fakat daha ağır üyesi olan Pulemyot Kaleşnikova Stankoyev'ın PKS olan kısaltmasının sanki B Kef Se harfleriyle yazılmışçasına neden Bixi diye okunduğunu anlatacaktım sizlere. Anlatmayacağım. Kusura bakmayın.
Zaten bu hikaye halen sürüyor. Siz de bu hikayeyi televizyonda harf veren adamdan dinlemeyin. Yanılabilir, yanıltabilir de. Belki şimdi bile yanılıyordur. Belki bunlar birbirinden ayrı hikayeler değildir. Her gelen nesil kendi hikayesini yazdığını zannederek bu koca korku romanına bir vahşet sayfası daha ekliyordur.
Böyle soruların cevabını ahkam kesmeden vermek zor. Bendeniz ahkam kesmek değil, türkü söylemek isterim. Dönüyor bir dolap, çarkı belirsiz. Çağlayan bir su var, arkı belirsiz. Veysel neler satar, narhı belirsiz. Ne müşteri gördüm, ne hesap gördüm. Ne müşteri gördüm sevdiğim, ne hesap gördüm. Görüşmek, buluşmak ve duyuşmak dileğiyle sevgili dinleyicilerimiz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.