Podcast

Cimcimeler, Keratalar ve Afacanlar #Podbee Dinlesen Gülersin

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kelimenin Ham Anlamıyla podcastimizin bu bölümünde Ali İhsan Varol, 23 Nisan’ın ilhamıyla çıktığı yolda çocuk olmaya dair kelimeleri ele alıyor, ama bazısında kalakalıyor. Şimdiden hem Ramazan Bayramı'nızı hem de 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nızı en içten dileklerimizle kutlarız efendim. Keyifli dinlemeler!






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.451 kelime · ~12 dk okuma

Hanımefendiler, beyefendiler, kelimenin ham anlamıyla podcast serimize hoş geldiniz. Bize ilk defa kulak verdiyseniz ne iyi ettiniz. Taze serimizin müdavimlerindenseniz sizi pek severiz, lütfen bunu da biliniz. Çünkü sanki bir topluluk oluşturmuşuz gibi hissediyoruz. Bu hissi oluşturan şey ise takdir ve beğenilerin yanı sıra eleştiri ve kınamalar da almamızdır.

Örneğin, türküler ve silahlardan bahsettiğimiz bir önceki kaydımıza dair bazı şikayetler aldık. Eskilerde silah, şimdilerde tüh terbiyesiz bir anlama gelen y ile başlayıp k ile biten beş harfli bir kelimeden bahsetmiştik o kayıtta. Her ne kadar etimolojik bir gerçekliği ele alıyor olsak da malum kelime öyle her yerde ele alınabilecek bir kelime değil. Kabul etmek lazım ve bazı sonuçlar doğurmuş kulağımıza kadar geldi.

Efendim, iki prens, bir prenses evladı ve hanım sultan eşiyle birlikte İzmir'den Çili'ye doğru hususi araçlarında yol almakta ve o sırada hoşça vakit geçirmek arzusuyla podcast'imizi dinlemekte olan a.g.parantez içerisinde 41, çok geçmeden yanlış bir karar verdiğini fark eder. Yıllardır beğenerek takip ettiği yarışma programının sonucusu, ailece dil ve kültür üzerine tatlı bir sohbet dinlemek arzusuyla açtıkları bu podcast de aniden ve fütursuzca bir organın Argo'daki adının kökenine iniverir. Hanım Sultan'ın ''Aaaa'' nidaları, prensesin ve prenslerin kıkır kıkır kıkırdamalarıyla dikkati dağılan ''A.G.41''

Transkriptin tamamını oku

arabanın sağ tekerleğini hafiften mıncıra kaçırır. Allah korusun! Allah korusun! Sayın a.g.41 beyefendi, bana sövdüğünüzü de itiraf ettiğiniz samimi mailinizde şöyle bir uyarıda bulunmuştunuz. O tip kelimelerden illa bahsedecekseniz, kelimeden hemen önce değil, konuşmanın başında uyarınızı yapın demiştiniz. Haklıydınız efendim. Ama şunu da belirtmek isterim ki, o tip kelimelerden illa bahsetmek gibi bir hevesim yok.

Ve bu işe girişirken de dur bir podcast serisi yapayım, elalem bana iyice bir sövsün gibi hayallerim de olmadı. Uygun bulursanız bunu da kenara koyuyorum ve uyanınızı dikkate alarak kendi uyarımı yapıyorum. Dikkat, dikkat. Değerli kulaklık kullanmayanlar, bu içerikten çocuklarınızı sakınınız.

Yanlış anlaşılmasın, küfür kıyamet bir kayıt hazırlamadık elbette. Aksine 23 Nisan'ın ilhamıyla yola çıktım, çocuğa dair kelimeleri ele aldım ama bazısını da kala kaldım. Çünkü güzel Türkçemizdeki çocuğa dair bazı kelimelerin hikayeleri, çocuk sevgimizi tekrar gözden geçirmemizi gerektirecek kadar çetrefilli. O yüzden, yakınınızda bir kulaklık yok fakat bir ufaklık varsa ya bir kulaklık bulun ya da ufaklığı yanınızdan uzaklaştırın. Gerekirse verin eline tableti, gönderin arka odaya keratayı. Duymasın bunları. Biz de kerata kelimesinden başlayalım. Küçüklere sevgiyle söylenen bu sitem sözünün karanlık geçmişini kurcalayalım.

Eli avuca sığmaz küçük kız çocuklarına cimcime deriz. Cimcime, ufak ve tatlı bir karpuz türünün adıdır. Ele avuca sığmaz küçük oğlan çocuklarına da kerata deriz. Keratanın birkaç farklı anlamı vardır. Sanırım ayakkabı çekeceği anlamına geldiğini hemen herkes bilir. Bilmeyende öğrenirse çok şaşırmaz. Aa öyle miymiş der geçer. Kerata kelimesinin asıl şaşkınlık yaratan anlamı, Türk Dil Kurumumuzun güncel Türkçe sözlüğündeki ilk tanımlamasındadır.

Şöyle yazıyor efendim, kerata, iki nokta üst üste, karısı tarafından aldatılan erkek. Yani çok affedersiniz ama bildiğiniz boynuzlu. Evet, sabiye sübyana, çoluğa çocuğa karşı az biraz sitem içeren sevgi sözü olarak kullandığımız kerata tabirinin eş ve yakın anlamlı karşılığı boynuzludur. İşin fenası, seni gidi kerata kalıbındaki gidi sözünün anlamı da aşağı yukarı aynıdır. Seni gidi kerata, seni katmerli boynuzlu gibi yani. Hatta hatta, tıpkı kerata gibi daha çok çocuklar veya yaşı küçük kimseler için kullanılan köftehor tabiri de bu rezaletin bayrak taşıyanıdır efendim. Köftenin türediği Farsça kökenli kufta, çiğnenmiş demek.

Hor ise yiyen anlamına geliyor. Yani çiğnenmiş olanı yiyen. Ahmet Vefik Paşa da Lugati Osmanisi'nde köftehor için şöyle yazmış. Karısının zinasını kabul eden erkek. Hatta 1499 yılından önceki Osmanlı kanun namelerinden de şöyle bir örnek vermiş. Dönemin diliyle okumaya çalışayım.

Eğer zinayı avret itse, eri cürmin vire. Gani olsa ve kabul ederse, yüz akça köftehorluk vire. Kanun efendim bu kanun. Diyor ki, kadın birden fazla kez aldatırsa ve köftehorun da rızası varsa devlete yüz akçe verecek. Devlet-i âliyeye bakın siz.

Neyse, oralara pek girmeyelim. Zaten beni asıl dehşete düşüren kısım, bu galis küfürlerin sanki sevgi sözcükleriymişçesine küçücük masumların gözlerinin içine baka baka sarf edilmesi. Bunun altında yatanı birazdan dürttükleriz. Ben şimdi sizleri tekrar kerata kelimesine davet ediyorum. Çünkü orada fikrinizi almak istediğim ilginç bir husus var.

Etimolojiyle az buçuk haşır neşir olmuş birçok kişi keratanın Yunanca keratos yani boynuz sözünden türediğini bilir. Keza boynuz, tırnak ve saçın öz maddesi olan keratin de aynı kökten gelmektedir. Bu durum aslına bakarsanız keratanın ayakkabı çekeceği anlamını da açıklıyor. Çünkü eskiden ayakkabı çekecekleri hep boynuzdan yapılırmış. Mesela çekeceğin İngilizce adı da shoe horn, ayakkabı boynuzu. Demek ki konunun temelinde boynuz var. Peki bu boynuzları haylaz çocukların ve o makus kadere dolanan erkeklerin kafasına kimler ve neden takmışlar? Bazısı diyor ki bu şeytana bir göndermedir.

Olabilir. Peki bu göndermeden doğan acaba hem haylazı hem deyyusu sevgiyle kucaklar mı? Küçük ihtimal. Bana soracak olursanız daha derinlere inmek lazım. Yunanca'nın derinlerine. Ta ilk şehir devletlerine. Ege kıyılarında yükselen bu antik zamanın tüzel varlıkları esen rüzgarların sayesinde mütevazı çiftçileri acar tüccarlara çevirmişler. Antik zamanda da anaerkil olan yani ne bileyim gibi bir hallere girmişler. Yol inşa etmişler, hastane inşa etmişler, okul inşa etmişler, en sonunda da toplum inşa etmişler.

Fakat iç taraflarda, denizden, kıyıdan uzaklarda, kutsal geyik motifinin sadece bir motif olmadığı yerlerde halen avcı-toplayıcı, valideci-anacı bir hayat sürüyormuş. Bulgular, o yaşam tarzının içinde belirli bir hiyerarşik düzenin varlığına işaret etmiyor. Aksine kolektif, eşitlikçi, hatta kazılardan çıkan heykel ve küçük figürlere bakacak olursak kadının daha oturaklı olduğu bir ahenkten söz ediliyor. Sınırları olmayan bir yaşam tarzı bu ama dar alanda kısa paslaşarak hayatta kalınıyor. Öyleyse Anadolu'da da ana erkilliğin birçok varyasyonu yaşanmıştır diyebiliriz. Mesela polyandri.

Çok kocalılık. Yani bir kadının çok sayıda erkekle evli olması veya erkek kardeşlerin tek bir kadınla evlenmesi durumu Anadolu'da asla yaşanmamıştır diyemeyiz. Diyen çıkarsa da şu yarı cahil halimle tartışırım. Hem de argümanlarımdan biri yedi kocalı hürmüz olur. Neyse efendim, coşmayalım. Hadi bu teorilerin ışığında gelin bir kurgu oluşturalım.

Ege kıyılarındaki bir şehir devletinde yükselen medeniyetin yıldız mesleğini icra eden zengin bir tüccarla sohbet ettiğimizi hayal ederim. Tam bir tüccar. Bırakırlar yapar, bırakırlar geçer, bırakmazlarsa da bir yolunu bulur. Geçenlerde deri fiyatları tavan yapınca, o geyikli vadideki kabilenin bütün derilerini iki avuç boncuğa, yarım çuval tuza almış. Bir de ne diyor biliyor musunuz? O geyik eti yiyen, geyik derisi giyen, boynuzluyla da süslenen tuhaf adamların üçü beşi bir kadınla evleniyorlarmış. Çocukların soyunu da kadına bağlıyorlarmış.

Vallahi ben tüccarın yalancısıyım. Bir de isim takmış onlara Keratas diyor. Boynuzlular. Pis herifin teki ya bu tüccar. Genç çırağının karısı bir Spartalı ile kaçmış. Bu da onlar gibi kerata oldu diye oğlanın kafasına geyik boynuzu takmaya kalktı. Karaktersiz. Ne dersiniz sevgili dinleyenler? Bu kadar karaktersizi o zamanlarda da yaşamış mıdır?

Eğer yaşadıysa emin olun, küçüğüne sevgi gösteriyormuş gibi küfür etmeye yarayan bu tabir tam da böyle bir hikayeden doğmuştur. Aranızdan illa ki bu hikaye bana biraz zorlama geldi diyenler çıkacak. Ve bunu diyenlerin de haklılık payı var. Zaten amaç çocuğa kendinden yaşça küçük olana karşı takınılan garip hal ve bu halin dildeki yansımalarını ele almaksa, Antik Yunan'a kadar uzanmaya da pek gerek yok sevgili dinleyenler. Örnek çok, zebil. Şimdi küçük bir ara verelim, çok bekletmeden konumuza geri dönelim. Buyurun Afacan kelimesine bir bakalım. Türkoloji literatüründe Afacan sözcüğünün üzerine iki köken bilgisi denemesi bulunmakta.

İlki, aceleci anlamına gelen ivecen kelimesinden türediği yönünde. Tek sorun, eski Anadolu Türkçesinde ve Türk dili tarihinde ivecen diye bir sözcük yok. Cen, can şeklinde bir ek de yok. Bu tip kelimelere hayalet kelime deniyor.

Üstelik bu sözcüğün analogisiyle de yine dil devrimi döneminde bir hayalet ek ortaya çıkarılmış. Arapça müşfik sözcüğünün karşılığı olarak sevecen kelimesi türetilmiş. Sonra da gülecen. Sonra da bilecen. Ama güleç ve bilgiç kadar tutmamış tabii ki o kelimeler. Bu da ispatlıyor ki Afacan ile İvecen ne fonetik yani ses bilgisel, ne semantik yani anlam bilgisel, ne de kronolojik bakımdan uyumlu değil. O zaman geriye tek görüş kalır. O da yine Ahmet Vefik Paşa'nın Lehçe-i Osmanisindeki Afet-i Can tanımlamasıdır.

Afacan eşitmiş Afetican. Yani Ahmet Vefik Paşa, yaramaz çocuğu can belası diye tanımlamayı uygun görmüş. Fakat gel gelelim, Afetican tabirinin haylaz veletler için kullanıldığı pek vaki değil. Aksine Türk şiir dilinde Afetican, insanı aşk belasına düşürecek derecedeki güzeller hakkında kullanılan bir tabir.

Dil verme gamı aşkı ki, aşk afet-i candır. Aşk afet-i can olduğu meş'ûr-i cihandır. Aşk afet-i can olduğun andan bilirem kim. Her kimse ki aşıktur, işi ahükkandır. diyor Fuzuli ve fark ettiğiniz üzere ortalıkta pek yaramaz çocuklar dolaşmıyor. Bu karmaşanın içindeyken neyse ki imdadımıza Prof. Dr. Sayın Hatice Şirin'in yazdığı bir makale yetişiyor ve bizi tarihin en orijinal adamlarından birine yönlendiriyor. Evliya Çelebi'ye.

Seyahatnâmenin birkaç yerinde geçen mergimefecan, mergiafacan ve nihayet afacan tabirlerine dayanarak evliyanın bu kelimeyi bizzat üreten kişi olduğunu söylüyor Sayın Şilin Hoca. Tıpkı kelelâka tabirinin Ferhan Şensoy, gerzek sözcüğünün Ayşen Guruda ve Maganda'nın Nuri Kurtcebe tarafından üretilmesi gibi. Sağ olun Prof. Dr. Atice Şirin. Sayenizde aydınlandık fakat bir taraftan da yine içimiz karardı. Çünkü afacan sözcüğüne ilham veren mergimefecan tabirinin aşağı yukarı ani ölüm anlamına geldiğini öğrendik. Yahu bizim bu çocuklarla alıp veremediğimiz nedir? Bakınız bir diğer örnek yumurcak. Ağzada ne tatlı ne yumuşacık oturuyor değil mi?

Yumurcak. Yumurcak Yavrum Benim diye bir film vardı. Sevecenliğin zirvesini anlatır o film. Peki efendim, yumurcağın asıl anlamı nedir? Veba hastalığına yakalananların kasıklarında çıkan çıban. Sayın dinleyenler, amacım iyice içinizi burmak değil. Fakat lütfen metaforu kaçırmayınız.

Şimdilerde sempatik bir kelime yumurcak evet ama ortaya çıkışı şöyle. Çocuk yaramazlık yapıyor, ebeveyn sinirleniyor ve yumurcak diye azarlıyor evladını. Çocuğunu neye benzetiyor? Kasığında çıkan çıbana, çocukken birkaç kez mikrop diye azarlandığım olmuştu. Nefret ederdim o sözden. Küçücüksün ve zararlısın diyorlar bana diye. Yumurcağın yanında iltifat gibiymiş. Küçük ve zararlı demişken, haşarıyı da es geçmeyelim. Haşarı, haşere ile aynı kökten geliyor.

Çok hareketli, yerinde duramayan, zapt edilmesi güç çocuklara yönelik bir söz. Haşere ise malum, börtü böcek. Her türlü zararlı ve rahatsız edici küçük yaratık demek. Bakınız yine çok uzağa gidemedik. Yine küçük, yine zararlı. Haşarının da, haşerenin de kökü, Arapça hışırdan türemiş. Hışır, bizdeki hışır hışır gibi bir şey. Hareketli ve kalabalık anlamında.

Aynı zamanda mahşer kelimesinin de kökü hışır. Bu da bana şunu anlatıyor ki, haşarı sözcü büyük ihtimalle kalabalık bir ailede doğmuştur. Doğum kontrolü nedir bilmeyen anne babadan biri, bir evin içine doldurdukları organize kaosa bakıp muhtemelen şöyle demiştir. Biz ne yaptık ya böyle haşır hışır? Aaa öyle deme bence cıvıl cıvıl.

Ama bağırıyorlar bağır bağır. Hayır, bence konuşuyorlar bıcır bıcır. Hele şu küçükler sürekli kımıl kımıl. Büyük oğlan sigaraya başlamış fosur fosur. Malımızı, mülkümüzü, gençliğimizi yediler çatır çatır. Afiyet olsun. Önemli olan onların istikbali, gerisi ıvır zıvır. Bizim anamız babamız da aynı şeyi söyledi. Ama bak, tam takır kuru bakır.

Ne yapalım? Kullanma kılavuzuyla mı geliyor bu çocuklar? Çok konuşma, kopyala yapıştır. Kendi içimde şiddetli geçimsizlik yaşadım, kusura bakmayın. Neyse, söylenecek son bir şey var. Şöyle bitirebiliriz. Özür dileriz. Nesiller boyu küfürü, hakareti, sevgi sözcükleri gibi çocuklarımıza söylediğimiz için onlardan özür dileyebiliriz.

Ama bunu yapacak nesil biz miyiz? Bilemiyorum. Bizde o cesaret var mı? Çıkıp karşılarına, gözlerinin içine utanmadan bakarak, çocuklar diyebilir miyiz? Çocuklarımız!

İstikbalimizin, geleceğimizin teminatı. Şahsi istiklalimizin, kişisel bağımsızlığımızın tahribatı. Yarınımızın umudu, bugünümüzün sükutu. Yaşama sevincimiz, ömür törpümüz, çocuklarımız. Sizi seviyoruz. Sizi çok seviyoruz. Çok ama çok seviyoruz. Ama bir yere kadar. En büyük sorun da bu zaten, o yer tam belli değil.

Evlat kokusu, cennet kokusu diye hadis var. Evladın mı var, derdin var diye atasözü. Haliyle kafamız karışıyor. Bazen yavrum, balam, çağam, anasının kuzusu diye hitap ediyoruz size. Bazen kopil, gobel, uşağım, tekne kazıntısı diye. Balakuş yavrusu. Çağ, domuz yavrusu. Kopil, gobel, köpek. Uşak da ufak demek. Bazısı tatlı, bazısı kekremsi çıkıyor ağızlarımızdan. E kulaklarımıza da öyle girdiler de ondan. Yani diyeceğim, birbirimizden farklıyız ama o kadar da farklı değiliz bence. En azından X, Y, Z, Alfa diye üretim serisi gibi kategorilere ayrılacak kadar farklı değiliz. Öyle miyiz?

Bilemiyorum. Bildiğim şey, birine kırk defa Z dersen Z olur. Birine sürekli, mütemadiyen, aksatmadan, sen, ben merkezci, bireysel, internet üzerinde sosyalleşen, kolay sıkılan birisin derseniz, o kişinin aksi yönde bir karakter geliştirmesini bekleyemezsiniz. Veya birini sürekli sen hızlı ve analitik düşünebilen birisin diye överseniz, o kişi durup da ben ne yapıyorum diye düşünmek için bir dakikasını bile ayırmaz. Bu da hiç iyi olmaz. Hele ki o kişi doğumundan itibaren Z gibi bitişi simgeleyen bir harfle damgalanmışsa. Peki ya mini mini alfalar?

Sizi bekleyen daha büyük bir çukur var. Aman düşmeyin oraya çocuklar. Sizin alfa, hani o lider, önder olan alfa değil bir defa. Zaten o alfaların nesli bir süre önce tükendi. Tükenmediyse de nerede olduğu belli değil. Evet alfa olduğunu iddia edenler halen var. Görüyoruz ve gül gül ölüyoruz.

Bana soracak olursanız, son alfa 1938'in Kasım'ında Dolmabahçe Sarayı'nda hepimizin gördüğünden daha uzağını görmüş olan gözlerini yumdu. Sonra ölmedin, ölemezsin diye marşlar okundu. Bir, bir buçuk nesil kendini böyle avuttu. En sonunda da herkes bilsin ve kabul etsin ki gerçek anlamıyla öksüz kalanlar bizler olduk. Bizler!

Yalancı alfaların ve kıtipiyos sigmaların peşine takılan sikkolar. Ağzımı bozduğum için çok özür dilerim. Aslına bakarsanız otosansür uygulayacaktım ama yapamadım. Kendi neslimi tanımlayacak daha yumuşak bir cümle bulamadım. Boomer'ını, X'ini, Y'sini bilemem. Benim bahsettiğim postuyla, protosuyla öz alkışa.

Ekrandan gözümüze gözümüze uzatılan kalem, First Lady'nin teybe koyduğu kaset, davulu yırtarak çıkan Jaguar... Hey gidi günler hey! İşte o günler bizim öğretmenimiz olan günler. Okuttu, öğretti, bizi var etti. Sonra da kurda kuşa ikram etti.

Önce bir apolitik olalım dedik. Sonra coştukça coştuk. Nihayetinde iktidarı bırak, muhalefeti bile doğru düzgün eleştiremeyen insanlara dönüştük. Yani biz de kafalar karışık çocuklar. Bize pek kulak asmayın. Zaten asmıyorsunuz da. Hatta bazen bir kısmınızın gözlerinde öyle bakışlara rastlıyorum ki, şunlar bir ölse de yolumuza baksak der gibi. Şu kadarını söyleyeyim, avucunuzu yalarsınız.

Evet, yeni nesil geldi. Bize de fedakarlık yapmak düşer ama o kadar da değil. Tıp gelişti, daha uzun süre buradayız. Fark ettiyseniz, suyun başını kesen sermaye sahipleri de aynı fikirde. Artık eskisi gibi reklamlarda sadece gençlere temayül yok. Biz pörsükleri de yepyeni bir hayata çağırıyorlar. Artık yetişkin bezi reklamlarında bile minare yıkılmış mihrap yerinde ablalar arz-ı endam ediyorlar.

altıma kaçırıyorum ama hala giderim var der gibi şuh bakışlar atıyorlar objektiflere sonra botokslu botokslu abiler amcalar ışıl ışıl kıyafetlerle billboardları süslüyor umreye gidip ihram şart tavaf rükun dolaşacak model yolo kafasında geleceğe umutla bakıyor artık bakar da siz karışamazsınız Elinizden gelen bir şey varsa bir zahmet kendinizi de bizi de kurtarın. Tembellik, miskinlik ve umutsuzluk içinde kimseleri beğenmeyerek beklediğimiz o lider sizin nesilden çıksın artık. Ya da sizin nesil tüm insanlığa liderlerin peşinden koşmak zorunda olmadığımızı anlatsın. Bu dünyaya toplumsal otoritenin, takvimin, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerinin bertaraf edilebileceğini öğreten nesil olsun sizin nesil. Olsun be çocuklar. Ne olur olsun. Bize bir örnek lazım diyorsanız da

Ne olur kusura bakmayın. Hele bizim nesile hiç bakmayın. Adapazarlı Sedat'ın dediği gibi kırkın üstün anay. Ama biraz önce bahsettiğim o son alfayı hatırlıyor musunuz? Heh, aman ha, onu göz ardı etmeyin. Çünkü o, egemenliğin, hükümranlığın, hakimliğin bayramını çocuklara adayacak kadar olup bitenin farkındaydı.

23 Nisanınız kutlu olsun canlarım benim. Size söylüyormuş gibi yaptım, biz anlayalım. Annenizle, babanızla, abinizle, ablanızla, dedenizle, ninenizle, amcanızla, halanızla, teyzenizle, dayınızla, hatta hatta aranızdan sıyrılan bazı büyümüş de küçülmüşlerle bir sonraki kaydımızda tekrar buluşalım. O gün gelinceye kadar kendinize iyi bakınız, hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)