
2.338 kelime · ~12 dk okuma
Şoför abi, yolun açık olsun. Eyvallah kocam. Yaşa. Bu iksu gibi akar Kadillak fazla yakar Bizim taka dururken aman Şevroli'ye kim bakar Merkürineş, Mercedes, Oldsmobile'de Rimfest Kadinla görünce bende kesilir nefes Dodge, Playmonte, Soto, hepsi de kıyak oto Kalbin neşeyle dolsun Bu yollar helal olsun Sağolunuz, varolunuz. Beni sizler var ettiniz. Pek muhterem, pek kıymetli kelimenin ham anlamıyla dinleyenleri.
Efendim merhaba, ben Deniz Ali İhsanvaroğlu. Af buyurun as solistvari bir giriş yaptım ama neden? Çünkü biraz önce canına okuduğum o şarkı aslına bakarsanız Sanat Güneşimiz Zeki Müren'e aittir. Fark ettiyseniz içinde 11 tane otomobil markası geçiyor. Sanırım içimizden geçen otomobiller başlığını taşıyan bir kayıt için gayet uygun bir başlangıç. Ne dersiniz?
Bu arada şarkının aslını dinlemek isteyenlere Plak kaydından çok 1958 yapımı Altın Kafes filmini öneririm. Orjinal güftenin içinde trafik polislerine biraz tariz olduğu için belli ki Zeki Bey Plak kaydında otosansür uygulamış şarkıya. Zaten film şarkıdan bağımsız olarak kaçırılmayacak bir nefaset. Zeki Müren hayranları kadar klasik otomobil tutkunlarını da memnun edebilecek epik bir eser. Özellikle de bu şoför şarkısının okunduğu sahneyi çok severim. Muhtemelen memlekete Marshall yardımlarıyla girmiş bir Willys jibin üzerinde tam 16 kişi, Direksiyonda Zeki Müren, Amerikan otomobil markalarını saya saya, Şen Şakrak 1950'lerin İstanbul'unu turlarlar. Dodge Playmount, Desoto, hepsi de Kıyakoto. Kalbin neşeyle dolsun, bu yollar helal olsun.
Evet, yollar. 1950-1960 döneminde 14 bin kilometrelik karayolu yapılmış. Devlet büyükleri için yollar kralı unvanı ilk o zamanlar kullanılır olmuş. Filmin de çekildiği 1958 senesi Barbaros Bulvarı'nın, Büyükdere'nin, Vatan ve Millet Caddelerinin, Edirne Asfaltı'nın yani şimdiki E5 otoyolunun açıldığı yıl. Doğal olarak da İstanbul'un ve tüm yurdun üzerinden geçen bu imar tsunami'si filmlere, şarkılara da vuruyor.
Aslında bunun hikayesi türlü türlü şekilde ve çokça anlatılmıştır efendim. Kimisi der ki tam demir ağlarına örmüşken ana yurdu dört baştan, otomobil uçar gider olmuş, biz de zeytinyağlı yiyemez, basmada fistan giyemez olmuşuz. Kimisi de der ki tam yeter deyip sözü almışız, sözümüzü kesmişler. Olmuş işte bir şeyler.
Aracı yolun sağına çekerseniz ayrı, soluna çekerseniz ayrı hikayeler. Yanlış anlaşılmasın, ben bu yolun hakkını verebilecek şoför değilim, o yüzden müsaadenizle kelimenin köküne ineyim. Buyursunlar efendim, kontağı çeviriyoruz. Oto-mobil. Yunanca autos yani kendi ve latince mobilis yani hareket eden sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşmuş, dilimize de Fransızcadan girmiş. Otomobil sözcüğünün kullanıldığı ilk yazılı kaynağımız Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları. Yazar büyük bölümünü 1897-1899 yıllarında kaleme aldığı bu eserde otomobilden şöyle bahsediyor.
Buharlı arabalar namı altında zikrolunan ağlatı cedidedir. Ağlatı cedide. Yani yeni aygıt. Ahmet Rasim Bey'in tüm otomobillerin buharla çalıştığını zannetmesi de gayet normal. Çünkü o yıllar daha Recaizade Mahmut Ekrem'in araba sevdasını yeni yazdığı yıllar. Ve kitaptaki araba da malumunuz olduğu üzere otomobil değil, fayton.
Zaten bu otomobil denen ağlatı cedi de ilk kez bir sirk gösteri aracı olarak girmiş topraklarımıza. Taşıttan çok bir şov makinesi olarak döndürmüş tekerleklerini ve muhtemelen bazıları tarafından şeytan icadı olarak nitelenmiş. Oysa ki mucidi olarak kabul edilen isim Carl Benz. Alman muciz Karl Benz, ta 1885 yılında günümüz otomobillerinin ilk örneği sayılan Motorwagen'ının patentini almış ve mucizi tarafından Motorwagen olarak isimlendirilen bu araç, önce Fransa'da, sonra tüm Avrupa'da otomobil adıyla kabul görmüş. İyi de olmuş yani, Motorwagen nedir?
Neyse ki Carl Benz de isim konusuna takılan bir insan değilmiş. Zaten dehasını tüm dünyaya yayan öncül marka ismi de hepimizin bildiği üzere Mercedes. Mercedes, daha çok İspanyolların kullandıkları Maria de las Mercedes yani merhametli Meryem tabirinden türetilmiş bir kadın ismi. Benz, Daimler'le yaptığı ortaklık sayesinde soyadını bu kadın isminin ardına ekleyiveriyor, elbette kurumsal anlamda. Çünkü Daimler de bu ismi küçük bir kız çocuğundan almış.
veli nimetleri ve dönemin Avusturya Nis başkonsolosu olan Emil Jelinek'in kızı Mercedes Adrienne Romana Manuela Jelinek. 1897 yılında Daimler'den aldığı 23 beygirlik otomobiliyle Fransız Riviera'sında epeyce sükse yapan Émile Jelinek, iki yıl sonra fabrikayı tekrar ziyaret eder. Ve 35 beygir gücünde, o zamanlar yarış otomobili kabul edilen bir araç daha satın alır. Otomobile, o yıl doğan kızı Mercedes'in ismini vererek Nis'te yapılan prestijli bir yarışa katılır ve birinci olur.
Aynı zamanda başarılı bir tüccar ve girişimci olan Sayın Konsolos, bu birinciliğin ardından her tuzu kurunun, her ensesi kalının yaptığı gibi ticaretle keyfi birleştirir. Uluslararası finans piyasaları kadar aristokrat sınıfı arasında da iyi tanınan Jelinek henüz taytay yürümekte olan otomotiv sektörüne girecektir. Hemen Daimler'e 36 adet otomobil siparişi verir. Jeline'in siparişindeki tek koşul, otomobillere kızı Mercedes'in adı verilecek. 35 beygirlik motorun pistlerdeki baş konsolosunda ticaret alemindeki başarısıyla Mercedes ismi efsaneleşir. Hemen herkes tarafından bilinir, öğrenilir.
Fakat ne yazık ki bu durum ismin asıl sahibine benzer bir şans getirmez. Evet, Mercedesçi'nin hayatı babasının serveti sayesinde şaşalı başlamıştır fakat Birinci Dünya Savaşı'yla birlikte tamamen değişir. Hatta bir dönem sokaklarda yiyecek dilenmek zorunda bile kalmış Mercedes. İki evliliğinde de mutluluğu bulamamış. Müzikle ilgileniyormuş, iyi bir sopranoymuş ama
O kadar da iyi değilmiş işte. Son yıllarını da kemik kanseriyle mücadele ederek geçirmiş ve daha 39 yaşındayken hayata gözlerini yumuş. Acıklı bir Poor Rich Girl hikayesi. Hakkında yazılanlara göre babasının otomobillere olan tutkusunu hiç paylaşmamış Mercedes. Muhtemelen onu kırmamak için katıldığı otomobil fuarlarındaki, yarışlardaki fotoğraflarında hep mahcup bir hali var.
bezgin ve yorgun bir ifadeyle bakıyor objektiflere ve yine muhtemelen erkeklerin bu gürültülü, yağlı, pis makineleri olan ilgisini bir türlü anlayamıyor. Oysa ki sadece erkeklerin oynadığı bir oyun değildir bu. Mercedes efsanesinde Mercedes Jelinek'den çok daha fazla emeği geçmiş bir kadın vardır ki o da Carl Benz'in değerli eşi Bertha Benz'dir. Bir eş, bir iş ortağı olarak daha frolanken çeyizini müstakbel eşi karla veren, girişimde bulunması için onu teşvik eden, kal parayı batırınca arkasında durup hem finans hem pazarlama hem de teknik konularda destek olan, motorun yalıtım tasarımını geliştiren, evlendikten sonra dönemin yasalarına göre yatırımcı olarak tüm haklarını kaybetmesine rağmen yine de şirketin kurucusu olarak rol alan, Kocasına kızıp dünyanın ilk uzun mesafeli otomobil yolculuğunu yapan ve o yolculuk sırasında fren balatasını icat eden eli öpülesi heykeli dikilesi Bertha Benz ki Almanlar heykelini dikmişler. Bayan Bertha tüm bunları yaparken üstüne de beş çocuk doğurmuş yetiştirmiş iyi mi?
Duyun kızlar duyun. Duyun. Şoför Nebaltler. Daha aranızda paralel parkı beceremeyenler var. Bak Berta'ya. Übervaltigend. Üst insan. Yalnız bir kötü huyu var kendisinin. Azcık nazi yanlısı. Hatta
pek azcık da diyemeyiz galiba. Çünkü Adolf Hitler Almanların kurtarıcısıdır gibi beyanları olmuş hanımefendinin. Bazı propaganda çalışmalarında da bilfil yer almış. Sonra sonra duruma uyanıp bu adam bizi felakete sürüklüyor diyerek araya mesafe koymuş ama fren balatasını icat eden birinden daha zınk bir duruş beklerdik. Diğer taraftan kadersiz Mercedes Jalina'yın Yahudi olması kaderin adi bir cilvesi değildir de nedir sayın dinleyenler?
Velhasılı kelam, uzun lafın kısası, kadınlar tarafından yaratılmıştır Mercedes'in hikayesi. Tam bu noktada yine bir kadın tarafından yaratılmış ve içinden Mercedes geçen bir hikayeye temas etmek isterim. Türk Edebiyatı'nın ilk yol romanı olarak kabul edilen Adalet Ağaoğlu'nun Fikrimin İnce Gülüş Ahseri. ...Ballıhisar ve Münih'in en şerefsiz adamı Bayram'a sinir olduğumuz... ...ve Bal Kız ismindeki o güzelim 350 SE'ye aşık olduğumuz muhteşem eser. Elbette kitaptaki Mercedes başka model. Bal rengi 350 SE, kitaptan uyarlanan sarı Mercedes filminde arıza endam etmişti. Kitabın yazıldığı 1975 yılından filmin çekildiği 1992'ye kadar... ...pek bir şeyin değişmediğini de gözler önüne sermişti.
Ama gelin, biz o kadar hızlı gitmeyelim. Biz daha kadersiz Mercedes Jelena'yı yeni gömdük, yani 1920'lerin sonundayız. Avrupa kendisini 2. Dünya Savaşı'na taşıyacak koşulları oluştururken, biz de henüz ayaklanmış cumhuriyetimizi muasır medeniyetler seviyesine ulaştırma uğraşındayız.
Bu yıllar otomobilin memleket satına yayıldığı yıllar. Almanlar kendi derdine yanarken genç Türkiye'deki potansiyeli Amerikalılar fark ediyor. Ve Ford 1929'dan itibaren üretime başlıyor. Elzem olan araç kamyon. Çünkü uygarlık savaşını kanılarla kazanma şansımız yok. Öncelik kamyonda.
Fakat otomobiller de savaş yıllarının süren etkilerine, yolların otomobillere uygun olmamasına rağmen yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlamış. Önceleri sadece devlet hizmetinde kullanılan otomobil, zamanla elitlerin ve az sayıdaki zenginlerin oyuncağı oluvermiş. Hatta Rey kardeşlerin, Lana Dell'den bahsetmiyorum, Cemal Reşit ve Ekrem Reşit Rey kardeşlerin, 1933 tarihli opereti Lüküs Hayatta bu işin layığının bir değil, iki otomobil olduğu vurgulanıyor. İki tane otomobil, biri açık biri değil.
Belli ki motoru Amerika'dan Avrupa'dan alınmış, karöseri yerli iştirakçilere yaptırılmış kamyonlar kırsalı arşınlarken, lüküs otomobillerde şehirleri turlarken tekleyerek çalışan bir düzen kurulmuş güzel ülkemizde. Ama elbette yetmemiş. İşte tam o noktada ilk önemli atılımı Vehbi Koç yapıyor ve 1946 yılında Ford'un mümesilliğini alıyor. Ama daha Anadolu'a çok var sayın dinleyenler. Marshall yardımının da etkisiyle traktör ve ziraat makineleri pazara hızlı girmiş. Cipler ve kamyonetler memlekette üretilmeye başlanmış. Bir girişim hevesi, bir atılım coşkusu var ortamda. Montaj da olsa mutluyuz sanayimizle. Herkes güzel hayaller kuruyor.
Hızlı ve öfkeli filmler çektiriyor o hayaller. Ortama gaz veren şarkılar yazdırıyor. Mesela arabası playmood, rakı içmiş olmuş tut, ben de çakırım abi emirgan yolunu tut. Veya daha iyi bilinen bir örnek vereyim. Taksim'de var bir durak, durakta bir kadillak, kadillakta bir manyak, twist yap abi dalgana bak.
Aslında neşeli şeyler. Ama ilk realist romanı Araba Sevdası olan bir halkın Hasbelkader motorize olduktan sonra aldığı hali yansıttığı için insanı biraz üzüyor. Üzülmeyelim. Hadi kadillak demişken bir de bu Amerikan efsanesinin etimolojik hikayesini irdeleyelim. Şimdi küçük bir ara verelim, çok bekletmeden konumuza geri dönelim.
Afinincaka'nın, lüksün şatafatın dört tekerlek üstündeki adı olan Cadillac, Amerika Birleşik Devletleri'nin Motor City namıyla tanınan şehri Detroit'te doğmuştur. Adını da şehrin kurucusu olan Fransız kâşif ve maceracı Anthony Delmotte Cadillac'tan almıştır. Yalnız kâşif Cadillac'ın kariyeri, adını verdiği otomobilinkinden çok daha hareketli. 1683 yılında bazı karışık olaylar neticesinde Fransa'dan ayrılıp soluğu yeni kıta dağılan Monsieur Cadillac, mütevazı bir başlangıcın ardından avcılık, alkol ve kürk tüccarlığı yaparak hatırı sayılır bir servete sahip oluyor. Doğru zamanda doğru yerde olmayı şiar edinmiş bir karakter Cadillac. Eli boş, gözü yaş geldiği Kuzey Amerika'daki 10. yılında önemli bir kalenin komutanlığına getiriliyor.
Detroit Limanı'nın kuruluşuyla birlikte de artık Vali Cadillac diye anılmaya başlıyor. Doğu Kanada'dan Meksika körfezindeki Louisiana'ya kadar namını bayrağını sallandırmış olan bir isim, 1900'lerin başında kurulan Cadillac firmasına da uğur getiriyor tabii ki. Ta ki 1950'li yıllara kadar. Yapılan araştırmalar o döneme kadar Amerikan atası olarak kabul edilen bu zat-ı muhteremin yani Mösyö Kadilla'nın pek çok fırıldak çevirdiğini çıkartıyor ortaya. Bunlardan en önemlisi de Yeni Kıta'nın yerlilerini ateş suyuyla tanıştırmış olması ve ardından yarattığı kızılderili manipülasyonları.
Kadillak firmasının yöneticileri meyve veren ağaç taşlanır diyerek önce kulak tıkıyorlar bu sözlere. Fakat logolarında kullandıkları Kâşif Kadillak'ın aile arması da sahte çıkınca fena bozuluyorlar. Meğer Fırıldak Kâşif, Fransa'dan ayrılırken kasabasındaki iki büyük ailenin armalarını birleştirip yalan dolan bir asalet arması oluşturmuş kendine. Cadillac firması iki yüz küsur senelik bir yalanın üzerine kurulduğunu en sonunda anlıyor fakat artık buradan dönüş olmaz deyip yollarına devam ediyorlar. Zaten yalnız da değiller. Yine Chrysler Corporation'ın sinesinden doğan DeSoto markası da İspanyol gezgin Fernando DeSoto'nun ismini ve logosunda da resmini taşımaktadır.
Misisipi nehrini geçen ilk Avrupalı olarak tanınan Desoto, hemen hemen tüm tarih kaynaklarında cesur, kibar ve hayırsever bir asilzade, tam bir 16. yüzyıl centilmeni olarak resmedilir. Fakat dikkat! Centilmense de 16. yüzyıl centilmeni. Belli hobileri olan bir beyefendi. En sevdiği hobisi de kızılderili avlama sporu. Evet.
Florida tarihi üzerine uzmanlaşmış Carl H. Grismer, dönemin bu popüler uğraşısında Hernando de Soto'nun yıldız bir sporcu gibi parladığından bahseder. Bir de Plymouth var tabii. Birleşik Devletler'in tarihi ve kültürü içinde merkezi bir yere sahip olan Plymouth şehrinden geliyor adı. İlk İngiliz yerleşimcileri olan Pilgrimlerin kurduğu bir şehir. Daha doğrusu o zamanki adıyla Plymouth Kolonisi. Plymouth Kolonisi, Şükran gününün de ilk kutlandığı ve yılbaşında hindi yeme adetinin doğduğu yer olarak da bilinir.
Belli ki Amerikan otomotiv sanayisinin öncüleri o topraklara ilk ayak basan atalarını onurlandırmak istemiş, belki de kendilerini frontier atalarıyla özdeşleştirmiş ve ürettikleri araçlara da bu tarihi şahsiyetlerin isimlerini vermişler. Ta o zamanlarda başlayan eleştirileri bertaraf etmek için de hem nalına hem mıhına vurmayı ihmal etmemişler. Örneğin, General Motors'un efsane markası Pontiac, İngilizlere karşı ilk isyan bayrağını açan kızılderili lideri Odawa Pontiac'tan alır adı. Keza Chevrolet firmasının Chayenne Apache'si, Dodge'un Dakota'sı, Ford'un Thunderbird'ü, Jeep'in Cherokee'si, Comanche'si ve ne alakası varsa Mazda'nın Navajo'su hep Amerikan yerlilerinden ilham alınmış isimlerdir.
Şimdi buna hem nalına hem mıhına vurmak denmez de ne denir? Ne denirse densin. Bu durum tarihin en maço otomobillerinin Amerikalılar tarafından yapıldığı gerçeğini değiştirmez. Elinizi vicdanınıza koyun. Kadın eli değmiş Mercedes mi yoksa ağzımıza bıyık diye yerleşen bıyık mı daha erkeksi? Hazır erkeksilik ve bıyık demişken, buyurun size maçoluğun zirvesini anlatan bir yeşilçam hikayesi.
Sene 1960'ların sonu. Türkiye güzeli ve sinemanın parlayan yüzü Nebahat Çehre, kafasının üstünde gerçek mermilerle kırılan rakı kadehlerinden bıkmış olacak ki bir gece evi terk eder ve trenle Eskişehir'deki teyzesine doğru yola çıkar. Yılmaz Güney, kendisini terk eden eşi Nebahat Çehre'nin bindiği Eskişehir trenini takip eder. Ve Bilecik-Vezirhan'da 1966 model Buick Riviera marka otomobilini raylara çıkarır. Aracın uzun farlarını yakıp, trenin gelmesini bekler. Treni felakete ramak kala durdurabilen makinistler, lokomotiften bir hışım inip, Yılmaz Güney'i görünce ağırdan alarak, ''Hayrola abi?'' derler.
Güney, içeride bir emanetim var, onu almaya geldim der ve Çehre'yi trenden alıp Bıyık Riviera'sıyla İstanbul'a geri döner. Elbette olay bıyıkta değil. Şeyde. Neyse. Aynı bıyığın bir diğer efsanevi hikayesi daha vardır ki, o efsane de otomobilin devasa bagaj hacmi sayesinde yaşanmıştır.
Güney 1971'deki İsrail başkonsolosunun kaçırılması olayının ardından Türkiye'nin her yerinde aranan THKPC önder kadrosunu yani Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etimen'i çevirme yapan jandarmalardan otomobilinin bagajına saklayarak kurtarmıştır. Ne bıyıkmış değil mi sayın dinleyenler? Hem güneşten ışık yontan sert adamları bir süreliğine de olsa karanlık kaderlerinden kurtarmış, hem de Nebahat Çehre'nin teyzesini Eskişehir Tren İstasyonu'nda boşu boşuna bekletmiş. Ama bıyığın hikayesi Eskişehir İstasyonu'nun hemen gerisindeki Cer Atölyesi'nden doğan bambaşka bir otomobilin hikayesiyle yarışamaz.
Türkiye'de tasarlanan ve üretilen ilk otomobil olan devrim, onun hikayesine ben girmeyeyim. Çünkü devrimin önemini layığıyla anlatmak için Anadolu'da ele almak lazım, lafı toga kadar getirmek lazım ama siz o laflara toksunuz. Belki onları başka bir kaydın konusu yaparız. Devrimden bugüne uzanan değişimi başka bir buluşmamızda hikayelerim. Dünya cap canlı renklerini ve azametini kaybedip hız ve pratiklik kazanırken otomobillerin de bu evrime nasıl teker uydurduklarını anlatırım sizlere.
Hacı Murat'tan, Kuş serisinden, Doğan görünümlü Şahinler'den bahsederiz. Başlı başına bir efsane olan Renault 12'yi de es geçmeyiz. Ama beyaz toroslara ne kadar temas ederiz bilemiyorum. Çünkü beyaz torosa binersek siyah transporterdan da inmek lazım. Açıkçası ben lüks vitolarda gezmeyi yeğlerim ya habibi. Sürçülisan ettiysem af dilerim. Şahsım ve Pod B ailesi adına da hepinize saygılarımızı, sevgilerimizi iletirim.
Yorum, dilek ve önerilerinizi hevesle bekliyoruz. Bu serinin şoförü sizsiniz, gaz verirseniz yürüyoruz. Ve Zeki Müren'le başlattığımız bu kaydı yine onun ünlü bir sözüyle bitiriyoruz. Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun benim aziz şoför kardeşlerim. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.