
1.886 kelime · ~9 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz! Sıkı tutunun!
Nasıl? Özlemiş misiniz beni? İyi mi böyle her hafta? Nasıl? Hoş oldu mu böyle her hafta her hafta? Valla benim içimde küçücük bir yabancılaşma ama yavaş yavaş da alışıyor gibiyim. Artık totem gibi bir şey oldu biliyor musunuz? Boş dokümanı açıyorum, kulaklıklarımı takıyorum, white noise'umu dinlerken yazmaya hep şöyle başlıyorum.
Ne anlatacağımı bilmiyorum. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. 30 bölümdür ilk yazdığım cümle hiç değişmedi. Bazen sizle paylaştığım da oldu bu yazdığım cümleleri ama paylaşmadığım zamanlarda da ben istisnasız her biçimde tüm parçalar önümde nereden başlayacağımı bilmeden dakikalar, saatler, günler geçiriyorum. Ama sonra bir şekilde anahtarı elimde sallaya sallaya geliyorum.
Büromuzu açıyorum. Bir anahtarlık almak lazım buna da artık. Mavi plastik çilingir anahtarlığıyla duruyor hala. Pomodoro tekniği dedikleri şeyi denedim. Bu sefer bir değişiklik yaptım. Bakalım neymiş ve bir işe yarıyor muymuş? Pomodoro nasıl yapılır? Enter.
1. Bir yapılacaklar listesi yapın. Hemen yapayım. Yapılacaklar listesi madde 1. Yeni bölümün sonunu yaz. Çok güzel bir başlangıç oldu. 2. Saati 25 dakikaya ayarlayın ve alarm çalana kadar görevinize odaklanın.
Wow! Demek bu kadar basit ha? 25 dakika boyunca görevime odaklanacağım. Benim nasıl aklıma gelmedi ya odaklanmak? Ah Özge'm, ah Özge'm. Bunca zaman gözlerinin önündeymiş çözüm. Odaklanacaksın. Bu kadar basit.
Ay 25 dakika nedir ayrıca? İmkansız. Ya mümkün değil. Olmaz. Neden olmaz? Çünkü 25. dakikaya gelene kadar ben zaten anca ısınmış olurum. Tam o saniye siz ara verirsiniz. E siz ara verirseniz benim de dikkatim kaçar gider geçmiş olsun. Aa dersiniz demin buradaydın. Nereye gitti bu kızın dikkati? Nereye gitti? Valla ben size söyleyeyim nereye gitti. Sabah kendimi yulaf hazırlarken kaşık almak için çekmeceyi açtım. Ve gözlerim çekmeceyi açar açmaz farklı farklı boyut ve modellerdeki tatlı kaşıklarıyla buluştu.
Bir süre bakıştık. Sonra birisi var gücüyle acil durum butonuna bastı. Anonslar kapladı zihin sarayımı. Ay sarayları da hiç sevmem bu arada. Yapı olarak da sevmem, temsil ettiği şeyleri de sevmem. Çikilata markası olarak da sevmem. Duble sevmem yani. Bir gıcıklık söz konusu saraya. Benim zihnim illa mimari bir yapı olacaksa Gaudi'nin evlerinden biri olabilir demeyi çok isterdim ama birbirimizi kandırmayalım bürosunun gülleri. Kim temizleyecek o eğri büyürü yüzeyleri. Öyle değil mi?
Güzel olmuş Gaudi'cim, eline, aklına, emeğine sağlık ama çok toz tutar. Annem bu evler çok toz tutar. Huylu insanız biz, bize gelmez. Benim zihnim tam anlamıyla Kahramanmaraş İl Özel İdare Binası'dır. Dünyanın en saçma binası olarak da bilinir. Yıkıldı maalesef bazı vizyonsuzlar tarafından. İnşallah sonumuz benzemesin diyeyim. Ne diyeyim? Dünyanın en saçma binasıymış. Senin anan dünyanın en saçma binası. Hadi siz seni, sen çok akıllısın çünkü.
dünyanın en saçma binası diye aratınca kısa adıyla evet bu sarı binamız çıkıyor olabilir ama dünyanın en iyi binası diye de aratın bakalım ne çıkacak o zaman o zaman da Burj Khalifa çıkıyor onu nasıl yapacağız şimdi demek ki sizin bu konudaki fikirleriniz yok hükmünde sevgili Google severler ATENSİYON SİBUPLE ATENSİYON! Bu evde yeteri kadar güzel tatlı kaşığı yok. İlgili birimler tekrar ediyorum herkes yerlerine geçsin. Bu evde, bu evin sınırları içerisinde bir tane bile güzel tatlı kaşığı yok. Tüm tatlı kaşıkları bok gibi. İlgili birim benim dikkatim ve şu anda dört farklı sekmede tatlı kaşığı bakıyor kendisi. Altılımı olsun, direkt setme alınsın, fiyatlar ne zaman buraya kadar yükseldi? Bu ince saplı kaşık çatal takımlarını kim musallat etti başımıza modern diye yedirip?
Yok mu şöyle genişten açılıp tepeye doğru daralarak ilerleyen, mükemmel bir elips şeklinde, iç bükeyi kararında bir derinlik barındıran ve alüminyum folyodan yapılmamış bir altılı tatlı kaşığı seti yok mu? Gerçekten çok zor durumdayım. Almışken alsam mı acaba? Şöyle bir 82 parça gümüş çatal bıçak seti de alabilirim. Sonuçta bir nevi yatırım da sayılır. İşte bu yüzden Pomodoro'yu 25 dakikaya ayarlayamayız. 40 dakikaya ayarlarız.
Seans bittiğinde de tamamlanan görevlerin üzerine çizecekmişiz ve beş dakika ara verecekmişiz. Vallahi hayırlısı bakalım söz vermeyeyim. Allah yar ve yardımcımız olsun. Ne diyeyim? Başla. Bu hafta yeni bir dövme yaptırdım. Küçük bir konuşma balonunun içinde karman çorman bir karalama var. Sağ dirseğimin öne bakan tarafına yaptırdım. İnsanların dövme yaptırmalarının farklı motivasyonları olabiliyor. Kimisi kalıcı ve çok şık bir vücut aksesuarı gibi düşünüyor. İşte hani kürek yemeğinden orasından gelsin dekolitesinden gözleri okşasın falan gibi. Kimisi bir sevgi ifadesi olarak kullanıyor.
Yani çocuğunun yaptığı ilk resmi yaptıran da o eciş bücüş çizimleri ya da işte kendi kendine koluna Sibel'im yazan da bu kümenin içinde. Kimi insanda, ki ben bu gruba dahilim, bazı şeyleri hatırlamak için yaptırıyor o dövmeleri. Memento gibi yani işte. Ne yaptığımı, ne yapmak istediğimi, nasıl yapmak istediğimi, neden bu işlere giriştiğimi ve kimlerle yapmak istediğimi hatırlatan küçük küçük notlar alıyorum.
Konuşma balonunun içinde karmaşık çizgiler. Örtük bir anlamı olmadı. Çok açık yani. Bu dövmeyi yaptırmaya karar verdiğim an belli belirsiz, biraz bulanık. Aslında sol tarafta da bir tane dövme olduğu için simetrik olarak rahatsız oldum sağ tarafın boş durmasından. Başlangıç noktası buydu. Durum bundan ibaret. Sonra da Pinterest'te minimal dövmeler arasında dolanırken bunu gördüm. Peki neden yani? Ne hatırlatıyorum burada kendime? Ne yapacağım? Ne iş yaptığımı mı unutacağım? Konuşmayı mı unutacağım? Düşünmeyi mi unutacağım? Gerçi belki de unuturum.
Bilmiyorum. İnsan her şeyi unutmak ve farklı anılar uydurmak konusunda gerçekten sonsuz bir güce sahip. Sanatçıysanız hayal gücü deniyor buna, siyasetçiyseniz algı operasyonu. Ama yani hemen hemen aynı şey. Dövmeci kıza gitmeden biraz öncesine, biraz öncesine saralım. Şöyle
buyurun. Zihin özel idaresi. Üçüncü kata çıkalım. Buyurun buyurun.
Evet, bu kısımda Özge'mizin son seansta psikologuna anlattığı şeyleri görüyorsunuz. Sessiz olalım, herkes duysun. ya bilmiyorum gerçekten bazen ya bazen konuşmak bir konsept olarak çok sıkıcı geliyor tam anlatamıyorum ama yani böyle stand up yaparken mesela yani çok eğleniyorum ama yani mesela tam tam anlayamıyorum yani gerçekten eğleniyor muyum yoksa bu artık hani benim işim olduğu için ve eğlenmek de bu işin bir parçası olduğu için hani görevimi mi yerine getiriyorum ya eğlenmek zorunda mı hissediyorum bundan emin değilim yani bilmiyorum Yani ne bileyim, bir şey... Bir şey oturmuyor kafamda, bir şey eksik. Bulamıyorum da ne olduğunu. Onu bir bulsam sanki hani... Ama işte... Tamam, herkes duydu. Asansöre geri alalım herkesi sırayla. Buyurun, buyurun, buyurun, buyurun.
Kadıköy'de bir dövmeci. Bu dövmecide bir tane kedi var. Ben kapıdan girdiğim anda miyavlamaya, konuşmaya başlıyor kedi gerçekten. Dur durak bilmeden, nefes dahi almadan anlatıyor ha anlatıyor. Oraya miyavlıyor, buraya miyavlıyor. Artık dövmeci kız bana şey demek zorunda kalıyor. Valla ne istediğini anlayamadık. Sabahtan beri konuşuyor. Kedi bunu duyunca göz deviriyor. Anlamayacak ne var ya anlatıyoruz tane tane.
Kız dövme için alternatifler gösteriyor. Transfer kağıdını çıkarıyor. Kedi asla susmuyor. Dolaşa dolaşa konuşuyor. Yüzümüze de bakmıyor. Bazı mağulları da yutuyor. Tam anlayamıyorsun. Artikülasyona çalışması ve seyirciyle biraz göstermesi kurması lazım diye geçiriyorum içimden. Ve sandalyeye oturuyorum. Ben sandalyeye oturunca kedi bir masanın tepesine çıkıyor. Biraz kendini tanıttıktan sonra... Dövmeci kız iğneyi derime yaklaştırırken susuyor. Kafasıyla selam verip masadan iniyor.
Buluyor abi, metaforda gelip beni buluyor. Kadıköy'de bir dövmecide de olsa buluyor. Ben ne yapayım şimdi? Konuşmayayım da ne yapayım? Siz söyleyin Allah aşkına, ben başka ne iş yapacağım ya?
Kolumda konuşma balonumla Bahariye boyunca yürüyorum. Açıkçası Kadıköy'e bayıldığımı söyleyemem, itiraf etmem gerekirse. Çok zaman geçirmiş olmama rağmen hiçbir bağım yok bu semtle. Yani sanki Kadıköy, Kadıköylü olmayan herkesi gözünden tanıyor da bir an önce evlerine gitmesini istiyor herkesin gibi ve bunu da sana hissettiriyor gibi bir semt benim için açıkçası. Sürekli öyle oldu yani. Kendimi en rahat hissettiğim noktası
Moda Çay Bahçesi, o da bazı zamanlar gerçekten gözümde büyüyor, çok uzak bir yer. Gidemiyorum, gitmiyorum. Yel Devrimeni, Bahariye, Rıhtım, Moda hiçbir köşesini içselleştiremiyorum. Ama bir anda hiçbir fikrim olmayan bir filme vakit geçsin diye giriyorum bazen Kadıköy'de ve o gün Kadıköy'ün bana en iyi davrandığı gün oluyor.
Bir gün bir sahana yakalandım ben Kadıköy'de, seneler önceydi. Böyle gök tepeden indi gibi oldu ve agresyonunu da gizleyemedi. Yani yağmurun altında sabit dursan kulunçların açılır, öyle bir iniyor yağmur. Ve herkesin de toms ayakkabı giydiği, dolayısıyla ayak masajının ve sistitin de altın çağlarının yaşadığı bir seneydi o sene. Ben de dolayısıyla tepeden tırnağa sıralı sıklama olmuştum.
Sonra koşarak Rex'e attım kendimi. Yağmur dinlene kadar bir film izlemek o sırada mantıklı geldi. Baktım vizyonda da bir Nuri Bilge Ceylan filmi var. Kış yüküsüydü sanırım hatırlamıyorum. Başka bir film de olabilir ama galiba kış yüküsüydü. O zaman daha da bir mantıklı geldi plan benim gözüme. Çünkü bir NBC filmi bitene kadar yağmur gayet durabilir. Mevsim bile dönebilir.
Rejim değişebilir. Hakkımda kayıp ilanı verilebilir. NBC yeni bir film çekip bitirebilir. Öyle bir süre zaten o. Ben Rex'ten içeri girdiğimde seans başlayalı iki dakika falan olmuştu. İşte reklamıydı, fragmanıydı derken bir şekilde yetişirim ya. Beni alırlar içeri diye zannedip gişeye gittim. O kadar kendimden emin bir şekilde kadına gidip hani...
Sanki evden NBC filmi izlemeye çıkmışım da yolda da Yağmur'un Azizliğine uğramışım gibi bir özgüvenle gidip dedim ki kış uykusuna iki bilet alabilir miyim? Ha bir de evet o arada yanımda flörtleştiğim çocuk da vardı ama gerçekten çok önemsiz bir dateti yani ben bunu tek başıma hatırlıyorum. Dolayısıyla birinci tekilden devam. Geçedeki kadın da alamam seni içeri dedi. Film başladı maalesef. Sana dedi bak şu filmi öneririm. Ben de tesadüfen girdim izledim. Çok güzel bir film. Senin seveceğine eminim dedi. Döndüm baktım afişe. Hiçbir fikrim yok. Bir Fransız filmiymiş. Ne oyuncuları tanırım ne yönetmeni tanırım. Afişte Atilla Marcel yazıyor.
Ama gişece hanımefendi de öyle bir şevkle yapıyor ki işini. Neyse dedim gireyim ya, bu kadını kıracağıma değecek mi? Nuri'ymiş, Bilge'ymiş, vallaha umurumda olmaz artık. Ananın karnından kan film festivaliyle mi doğdun Özge'm dedim. Girdim hanımefendinin önerdiği filme. Salonda tek başımayım. Film başladı.
Ve siyah ekranda şöyle bir yazı belirdi. Mutluluğumda durduğumuz memur. Yani şöyle diyor, rastgele yatıştırıcı bir ilaç ya da tehlikeli bir zehir seçebileceğimiz bir dispansere benzeyen hafızalarımızda her şeyi bulabiliriz. Bir saat kırk altı dakika boyunca gözümü kırpmadan ben bu filmi izledim. Atilla Marseliani.
İki yaşında annesiyle babasını kaybeden ve o zamandan beri konuşmayan, otuzlu yaşlarında bir piyanist bir adamın... ...işte sihirli bir çay diyeyim, içerek diyeyim, gıps... ...bazı translara girip, bazı anıları avlaması olarak özetleyebilirim. Çok da anlatmak istemedim. Heyecanını kaçırmak istemem.
Ama gerçekten hepsini buluyor. Kayıp bütün anılarını bir bir buluyor ve yerine koyuyor. Ben bu filmi daha sonra da bayağı izledim. Kaç kere izledim hatırlamıyorum. Little Miss Sunshine ve Inside Out'u kadar izlemiş miyimdir? Emin değilim ama başa baş gidiyorlardır. Benim üçlü bu şekilde bu arada. Neyim ben? Sandiniz Film Festival alası mı? Kurme bir film zevki.
Kadıköy'cüme teşekkürler. Bu film sayesinde dolaylı bir şekilde... ...bakmayın yine büromuzun anahtarlarını bize elden teslim etmiş sayılır. Bir anahtarlık almamız lazım buna. Böyle plastik maviyle dolaşılmaz. Üçüncü sezon oldu. Ve tatlı kaşığı almam gerekiyor. Ve bir de krem alacağım. Dövme için.
Pomodoro İtalyanca domates anlamına geliyormuş. Bu arada onu söylemeyi unuttum. Tekniğin ortaya çıkışıyla ilgili internette şöyle bir hikaye var. 1980'li yıllarda odaklanmakta sıkıntı çeken bir öğrenci mutfakta ders çalışırken gözüne zamanlayıcı takılıyor. Bu problemi ortadan kaldırabileceğini düşünüyor. Domates şeklinde zamanlayıcı da. Mutfak zamanlayıcısı ya. Kıps kıps kıps.
onu çeviriyor zamanlayıcının üstünde de 25 dakikaya kadar vakit var o yüzden 25 dakika yani özel bir sebep yok yani zamanlayıcının üstünde 40 dakika olsa 40 dakikada olabilirmiş onu anlatmaya çalışıyorum tamam oldu haftaya görüşürüz kayıp eşya bürosu özgü özel sevgiler
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.