Podcast

S3E3: Ahmet Buhan Parkı

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz bu bölüm bizi yontulduğu parka götürüyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.925 kelime · ~10 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosü'ne tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz!

Yağmurlu bir haftayı geride bıraktık. Parçalı bulutlu bir pazara uyandık. Rabbime şükürler olsun. Günaydın. Cimcimeler, hadi bakalım kalkın. Anlatacaklarım var, tabii ki. Benim uzun zamandır uğramadığım bir park var. Mahalle arasında bir park. Benim bu parka ulaşmam yani nereden baksanız bir saatimi alıyor. O da trafik falan yoksa yani. Parkın bir diğer özelliği daha var. O da terapistime sadece

Transkriptin tamamını oku

10 metre uzaklıkta olması. Yani aslında terapistime ulaşmak bir saat time alıyor. Ve çok önemli bir saat bu bir saat. Öncesindeki bu bir saat terapinin bir parçası gibi olan bir saat. Ben o bir saatte kafamdaki konuları toplayıp bir öncelik sıralaması yapıyorum. Gündemi belirliyorum. Çünkü hazırlıksız gidersem birdenbire kendimi

Sokağımdaki bitmek bilmeyen altyapı çalışmasının nasıl kafa siktiği ile ilgili konuşurken bulabilirim. Allah korusun hiç istemem böyle bir şey yapayım. Kimse bir altyapı çalışması üzerine bir saat konuşamaz sanıyorsunuz. Ama insan sürprizlerle dolu, mucizelerle dolu insan. İçinde sonsuz bir görmezden gelme gücü var. Mevlam gör diyerek iyi ki göz vermiş, iyi ki göz vermiş.

Bilmem fark etsem mi? Fark etmesem mi? Yüz çevirsem mi? Baka baka bir şey buldum terapistler.

daha fazla pese inemeyeceğim." diyerek bu konuyu da türküsüne işlemiş, ilmek ilmek aşık Mansur Neşerif. Bu konu benim kırmızı çizgimdir. Bir keresinde yüzleşmek istemediğim bir gerçek ve yanımda gelen duygulardan yüz çevirmeye çalışırken ani hareket ettim, sonra sakatlandım, haftalarca boyunlukla dolaşmak zorunda kaldım. O gün bugündür ben terapi seanslarında yerel yönetimler, idaresel sıkıntılar ve altyapı sorunlarından bahsederek vakit kaybetmiyorum.

para verip, zaman ayırıp bir altyapı sorunu konuşacaksam, kendi altyapı sorunumu bulur, onu konuşurum. Çocuklar. Mesela bu aralar bir konuda bir bağlantı yavaşlığı söz konusu Özge'mizin kafasında ama az kaldı. Fiberi çekiyorum kafaya. 2-3 seansa bakar.

İşte bu ay paranı nereye harcadın Özgen? Bunlara harcadım. Mental R.G.'ye harcadım. Nereye harcayacağım? Ve 3'er kilo dambıllara, aşırı şık spor stüdyenlere harcadım. Bunu başka bir bölümde ayrıca konuşacağım. Bir de kaşarlı tostlara harcadım paramı. Kaşarlı tost terapiden sonraki bir saatte atlatmak için hayatı önem taşıyan bir detay. Gelirken harcamışım bir saat yolda. İçeride konuşmuşum bir saat, etti iki saat. Su mu yakıyoruz burada? Bu da kafa. Üstelik daha bitmedi. Dersten sonra etite kalır gibi okuduğumuzu anladık mı?

bölümünü eşleyeceğiz, ünitesi sorularını aradan çıkaracağız. Bunu yapmak zorundayız. Seanstan çıkar çıkmaz eve dönemeyiz. En basitinden mesela eve gitmek için minibüse binmek bile asgari bir düzen gerektirir içinde. Öyle elimiz kolumuz poşet poşet bakış açısıyla hayata karışacak halimiz yok. Yolda bu poşetler yırtılabilir. Bakış açıları, sebepler, sonuçlar etrafa saçılabilir. Ben bunu hiç istemem açıkçası.

İşte tam burada, bu parkta, sağımda fıskiyeli havuz. Şöyle göstereyim. Solumda çay ocağı. Ve her tarafımda heykel, heykel, heykel, heykel yaptığım şey tam olarak bu. Bank tepelerinde kaşarlı tost kemirip mal gibi boşluğa bakıyorum. Sonra bir anda defter, kalem çıkarıp hızlı hızlı notlar alıyorum.

Cümlelerin altını çizmeler, fosforlu kalemlerle boyamalar, ınlemler, renkli postitler. Burada böyle oturup, inek gibi çalışıyorum kendi hayatıma senelerdir. Ve sonra ne yapıyorum biliyor musunuz? Asla dönüp de yüzüne bakmıyorum bu notların. Ya. Tüm bu sürece kocaman bir Ahmet Buhan Matematik 5 muamelesi çekiyorum. Bu yüzden de burayı, müsaadenizle, Ahmet Buhan Park'ı ilan etmek istiyorum bu bölüm. Evet.

Eğlenceli bir bilgi. Ahmet Buha'nın asıl soy isminin Buhran olduğunu ve sekizinci sınıflar için hazırladığı matematik kitabında kendi yazdığı iki bilinmeyenli bir denklemi çözemediği için bir iddia sonucu R harfini kaybettiğini biliyor muydunuz? Vardır sizin de böyle bir lokasyonunuz. Bir park olabilir, deniz kenarı, nargile kafe, hamam, süpermarket içinde bir şarküteri reyonu, AVM tuvaleti olabilir, spor salonu, kırtasiye, kiler odası, yere batan sarnıcı. Birbirimizden habersiz kim bilir nerelerde mal gibi durup boşluğa bakıyoruz be bürosunun gülleri. İşte bu han parkta, ben mal gibi boşluğa bakarken etrafımda bir sürü heykel var, evet. Bütün banklar çeşit çeşit insan figürleriyle dolu.

Açıkçası 20 metrekare bir park için oldukça iddialı bir sanatsal dokunuş. Fikir sahibi kimse canı gönülden. Tebrik ediyorum. Bastonlu bir amca. Bebeğini kucağında tutan bir kadın yanında da bir adam. Bebeğin babası da olabilir, dayısı da olabilir şimdi. Ben heteronormatif bir ilişki ataması da yapmış olmak istemiyorum. Keman çalan bir kız. Gazetesini okuyan bir başka amca. Ki buna bakınca sözcü okuduğumu net olarak görebiliyorsunuz. Burada sekilonormatif bir atama yapacağım artık, kusura bakmayın. Şu en baştakine dönelim. İki eliyle bastonunu tutmuş, çenesini bastonu tutan ellerine yaslayan bu amca heykele neyi o kadar düşünüyor acaba?

Çünkü düşünülecek her şeyi tüketmiş olması lazım. Onca senedir yaşıyorsun. Sen artık neyi düşünüyorsun? Dedem! Pamuk dedem! Tamam artık, bırak. Bundan sonrasında biz düşünürüz. Overthink diye bir şey çıktı. Senin dört saatte düşündüğün şeyi biz uykuya dalmadan melatonin niyetine kıtlatıyoruz dedem benim. Düşünme.

Zaten belki de düşünmüyorsun, hatırlamaya çalışıyorsun. Neyi hatırlamaya çalışıyorsun o da belli değil. Neyi hatırlamaya çalıştığını da unuttun. Öyle kala kaldın burada değil mi? Bu bankın üzerinde dakikalar, saatler, günler, aylar, yıllar geçti. Yani ben seni heykel diye anlatıyorum ama sen belki de burada taşlaştın.

Burada oturuyordun. Otura otura dizlerin kireçlenmeye başladı. Ve öngörülemez, tahmin edilemez bir hızla adeta Venom gibi sardı her yanını kireçler. Sen böyle rezistans gibi baştan aşağıya kireç oldun, hareketsiz kaldın, taşlaştın, heykel oldun. Bilemiyoruz. Mustafa Asım Bey bize matematik dersine girerdi o zamanlar. Fransızca hocamız da asıl. Yatılı okuldan.

Eren köye gelen yeni doktor hanım çok iyi diyorlar. Çok ilgileniyor diyorlar. Geçen hafta alt kattaki Müberra hanım gitmiş. Çok diyor, naziktir hanım. Valla sağ olsun düşünmüş almış. Kızım diyorum alma niye paranı harcıyorsun. Ya baba diyor olsun giyersin parka çıkarken hani arkadaşlarınla yürüyüşe çıkarken giyersin diyor. Kıramıyorum.

Böyle şeyler söylerken taşlaştı galiba. Hayatta bir yer kapladığını hatırlattı kendine. Yaşıyor olduğunu teyit etti. Önemli, önemsiz. Ucuca bağladı. Geçmiş zamanı, şimdiki zamanı, gelecek zamanı. Valla bravo. Zamanını verimli kullanmak diye ben buna derim. Yüzündeki ton ton ve hafif hüzünlü ifadeye gelecek olursam... Yani, evet yaşlıların çoğunda var bu. Ben sokakta heykel olmayan yaşlıları da görüyorum.

Sokakta yüzünde böyle bir ifadeyle ağır aksak yürüyen bir yaşlı gördüğüm zaman hep şu soru gelir aklıma. Bu gördüğüm tontiş yaşlı. Artık cinsiyeti fark etmeksizin. Nenem, dedem, Zeydem. Bu poşetlerini taşıdığım. Yeri geldiğinde karşıdan karşıya geçirdiğim. Bazen önünden patik satın aldığım. Metroda yer verdiğim bu canlı arşiv. Bu ayaklı yaşanmışlık. Ya gençliğinde yarrak gibi biriydiyse?

Sürekli bunu düşünürüm. Yaşlılara karşı bu ay ya kıyamam tavrını hiç doğru bulmuyorum. Açmayın dedeleri niye açmadık mesela? Torunları açtın, dedeleri de aç. Yani bir insan sırf kırıştı diye, sırf derisi saydamlaşmaya başladı diye, sırf kulakları tüm vücudunu ele geçirdi, kaşları yüzüne tente oldu diye çok affedersiniz ama sevişemeyecek mi sanıyorsunuz? Neden sevişemiyormuş? Dedeler sevişiyor, dedeler kirli konuşuyor, dedeler neler neler yapıyor kapalı kapılar ardında. Bırakın bu tontonluk yalanını. Kendi dedelerim hariç bu arada.

Ben kendi dedelerimden çok şey öğrendim. Bir, ceviz ağacını çok sularsanız uykuya yatar. İki, bir binanın temeli atılırken demirleri döşemeden önce beton dökmeniz gerekir. Üç, köpeklere kışın tavuk çorbası ve yazın da yoğurt verebilirsiniz. Dört, R'lerine basa basa yarram derseniz gerçekten uzun vadede sağlığınıza yararlı bir şey yapmış olursunuz. Bunlar önemli bilgiler hayata dair. Dedelerim sağ olsun.

Ama kendi dedelerim de olsa yani onca sene, onca durum, çocuk yaşta evlenmesi var, İstanbul'a göçmesi var. Onlar da illaki bir şerefsizlik yapmıştır bir noktada yani bütün dedeler gibi. Söyle bakalım. Söyle bakalım yaşlı. Bu kırışık benekli maskenin altında neler saklıyorsun? Kimsin sen? Kimsin? Patronun gözüne girmek için iş arkadaşını ispiyonlayan bir işçi misin? Dünden kalan mezeyi taze diye satan bir meyhaneci mi? Malzemeden çalan bir müteahhit mi? Okula girişte kızların naylon çoraplarını kesen manyak bir müdür müsün mesela? Ya Kürtleri sevmiyorsan? Hadi bakalım. Ya çocuklarını dövdüysen? Ya yolcu dolandıran bir taksi şoförüysen? Ya müşteri bakmazken kesiye 2-3 tane çocuk meyve atan bir manavsan?

Ya öndeyiz diye tweet atıyorsan bilemiyorsun ki her şeyi yapmış olabilir dedeler, her şeyi yapabiliyorlar. Birilerinin hayatını sikip atmış ve rahşa nafıyla ya da cumhurbaşkanı kararıyla çıkıp hayata karışmış olabiliyorlar. Ve ben de tüm bunlardan habersiz bu yaşlı eli kolu titriyor, gözleri seçmiyor diye ona yardım ediyorum. Allah da benim belamı versin.

Allah benim belamı versin. Keşke ellerim kırılaydı da senin yanlışlıkla sessiz aldığın o telefonu düzeltmeseydim de kimse seni aramıyor zannedip kahrından ölseydim. Ay çok ağır konuştum ama yapacak bir şey yok bir an durdum. Buradan abarttığımı düşünen genç dinleyenlerime sesleniyorum. Lütfen kendinizi benim yerime koyun.

Düşünsenize bundan 20 yıl sonra eciş bücüş, nemli, tir tir titreyen bir yaşlı görüyorsunuz Söğütlüçeşme ışıklarda mesela. Işıklar bozuk varsayalım ki, yanmıyor. Arabalar vızır vızır geçiyor. Siz ecişin koluna giriyorsunuz.

Arabaları sanki Matrix'teki Keanu Reeves mişçesine, bunu tek de söylemeye inanamıyorum, tek el hareketiyle durduruyorsunuz. Karanlıkta parlayan o araba farlarının önünden kol kola yavaş yavaş yolun karşısına geçiyorsunuz. Size dualar eden dedeye bir bakıyorsunuz, Sinan Oğan haydi bakalım ne yapacaksınız hiçbir şey yapamazsınız dedelik böyle bir şey işte. Bastonlu bir amca, bebeğini kucağında tutan bir kadın, el ele tutuşan genç bir çift.

Bu gerçekçi park sakinleri heykel setine artık yeni bir üyenin katılma zamanı geldiğini düşünüyorum. Kaç senedir gelip gidiyoruz, bizim de bir ağırlığımız var artık bu parkta. Geldiğimde bana hoş geldiniz, ne zamandır gelmiyorsunuz diyen bir garson var mesela. Yani bir parkta, bir çay bahçesinde tanınır olmak herkese nasip olmaz. Parktaki çay ocağında çalışan, boşları toplayan, yaprakları süpüren, camları çekçekleyen bu garson bile her perşembe saat 13 sularında bu parkta

En mal hallerime tanık oluyor. Ve beni bu halimle tanıyor. Çünkü sadece bu halimi biliyor. Dikkatim dağılmasın diye bana çay getiren biri bu garson. Self service olmasına rağmen hem de dikkatinizi çekerim. Senelerdir hiçbir şey sormuyor bana. Hiçbir şey söylemiyor. Sadece çay getiriyor. Yani onun gözünden nasıl görünüyorsam artık bilmiyorum. Okuduğumu anlamama benden daha çok istiyor gibi bir hali var yani.

Belki de beni bir manyak zannediyor. Yarın öbür gün elimde Molotov kokteyliyle bu parkı havaya uçurmaya gelirsem, hani bana getirdiği çayların hattına canını bağışlayacağımı falan umuyor. Olabilir. Ya da belki sadece çayı bitirmeye çalışıyordur, kalıp acılaşacağına diyor ha bu garip içsin. Arkasında yatan sebep ne olursa olsun, gerçekten ilgilenmiyorum, benim bu parkın bir parçası olduğumu hissettiriyor bana. Bana da zaten aidiyet olsun, ben bayılırım, çiçeğimi çikolatama alır giderim valla benliğimin bir parçası yaparım. Benliğimin bir parçası yaparım. Benliğimin, bu e'yi bana zorla açtırdılar virosunun gülleri. Benliğimin bir parçası yaparım. Ve bu aidiyeti de elbet bir gün birisi bir heykelle taçlandıracak. Elbet bir gün. Değerli vatandaşlar, Ahmet Buhan Parkı'nın siz sevgili sakinleri bugün burada yeni heykelimizin açılışını gerçekleştirmek için bir araya geldik.

Biliyorsunuz heykel sanatı insanların duygularını, düşüncelerini ve en önemlisi hayal güçlerini ifade etmeleri açısından çok çok güçlü bir araçtır. Bunu söylemememize bile artık gerek yok. Parkımızdaki her bir heykel toplumumuzun bir parçasını temsil ediyor. Geçmişimize saygı duyarken geleceğe dair umutlarımızı yansıtıyor. İşte bugün

sizlere sunacağımız bu heykel tam da bu yaşama sevincini, umudu simgeliyor dersek herhalde abartmış olmayız diye düşünüyorum. Evet. Bu heykelin yapımında emeği geçen herkese, başta heykel sanatçımız sevgili Yaşar Aksoy'a, Park ve Bahçeler Dairesi Başkanımız Sayın Necra Kıraçor'a teşekkür etmek istiyorum. Ve tam yirmi üç yıl boyunca her hafta bu parkta oturan Özge Özel'in anısına ithaf ediyorum.

Bugün kendisinin aramızdan ayrılışının onuncu yılıdır aynı zamanda. Ruhu şad olsun. Karşınızda elinde kaşarlı tozla oturarak boşluğa bakan kadın heykeli. Ne diyebiliriz? Boş bakan kadınlar olmasaydı bugün milletçe bu noktada olamazdık. Her birine minnettarız.

Aaa! Görüyor musunuz? Ölmüş! Öyle kurgusal bir twist yapmak istedim. Yoksa yani hani amacım bıçak saplamak değildi bu sefer. Yani herhalde yaşlanıp öleceğimizi unutmuş olan yoktur diye düşünüyorum ha bürosunun gülleri. Güzel, güzel bir kapanış oldu. Ekim ayınızı kutluyorum. Haftaya görüşürüz diyorum. Kayıp Eşya Bürosu. Özge Özel. Sevgiler.

Allah Allah Allah Allah Allah

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)