
5.028 kelime · ~25 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 26 Eylül'de alıyoruz. Son bölümde Yılmaz Güney'in tartışması hakkında konuşmuştuk. O bölüm hakkında olumlu ya da olumsuz çok sayıda tepkinin gelmesi beni oldukça sevindirdi. Olumlulara teşekkür ederim. Olumsuzları da kategorize ederek cevap vereyim. Olumsuz tepi geliştirenlerin bir kısmı tam da bölüm boyunca bahsettiğimiz gibi Yılmaz Güney'i ırkçı-milliyetçi bir çerçeveden ele alan çevrelerden oluşuyordu.
Bu çevreler Yılmaz Güney'in lümpen hayatı boyunca yaptığı kötülükleri ön plana çıkararak onu itibarsızlaştırıp ardından ideolojik bir saldırganlığın işe yarayacağını düşünen uyanıklardı. Rahatsız oldukları şey solun, solcuların evrensel değerlere sadakatinin koca bir yalan olduğunu ortaya çıkarmak, Buradan hareketle sol putları yıkmaktı. Maalesef bu uyanıkların gürültüsü bir takım gençleri de etkiliyordu. Biraz da bu nedenle son Tren Topik bölümünde Yılmaz Güney'e sahip çıkmak gerektiğini düşünmüştüm. İdeolojik bir saplantının içine debelenen çevrelere anlatacak lafımız yok ama en azından bu saplantıya zihnini teslim etmemiş gençler Yılmaz Güney'deki dönüşümü objektif biçimde görmelilerdi.
Nitekim gazeteci İrfan Aktan da Halk TV'de yayınlanan Halk Meydanı adlı programda Yılmaz Güney'den bir alıntı yapmış. 1978 yılında Güney, Kayseri cezaevinde yatarken onun lümpenlikleri bu sefer sol çevrelerde eleştiri konusu olunca Güney bu eleştirilere cevap vermiş. 40 yıl önce ölmüş bu kişinin bugünkü eleştirilere cevabını İrfan Aktan'ın sesiyle dinleyelim. Bu konuda özellikle proleter devrimci güçlerin, sınıf bilincine varmış işçilerin ve yoksul köylülerin, devrimci gençliğin, yurtsever demokrat bütün unsurların içinde bulunduğun gerici faşist, revizyonist ve opportunist kuşatma zincirini de göz önünde bulundurarak Bak şu anki koşulları düşün. Bana yardımcı olmaları, haksız saldırılar karşısında bana sahip çıkmaları, beni savunmaları ve gerekli eleştirileri dostça yapmaları, onların da tarihi sorumlulukları ve ödevleridir. Güney kendi durumunun farkında olan, eleştirileri de haklı bulan bir sanatçıydı. 40 yıl önce bu dünyadan göçüp gitmiş birinin ricası bu yönde. Eleştirilecek yanların var ama bu dostça yapılmalıdır diyor Güney.
Ama bu rica herkesi bağlamaz, haklısınız. Onun fikri dostlarını bağlar ancak. Bu rica eşitlik ve özgürlük mücadelesine inananlara ilişkin bir ricadır. Dolayısıyla savcılara dönük bir ricadır yani. Ben bu ricaya saygı duyanlardanım ama bana ne diyenler de haklıdır. Fakat şimdi dinleyeceğiniz sözleri bana ne diyenler de dahil herkesi bağlar. İşte bu nedenlerden ötürü kendimi, bana yakınlık duyan milyonların konumunu da hesaba katılarak arındırmaya ve yeniden inşa etmeye çabalıyorum. Tutumum ve davranışlarımla bilimsel sosyalizmin ilkelerine ters düşmemek için çırpınıyorum. Bu nedenle iç mücadelemi dış mücadeleden koparmadan temel alıyorum. Eksikliklerim, yetmezliklerim vardır. Ben proletarya devriminin gerekliliğine inanan, Marksizm, Leninizm ideolojisini ve teorisini kavramaya çalışan, bu uğurda yoğun bir çaba harcayan bir devrimciyim. Yılmaz Güney, Lümpen geçmişinin hatalarını kavramış, dönüşmek için çaba sarf etmiş, ölümünden önce de kendisini eleştirmiş, öz eleştiri vermiş bir kişiydi.
40 yıl önce öldüğü için bugünkü eleştirilere cevap veremeyen bu kişiyi bu tavrıyla hatırlamanızı ve zorbalık yapmamanızı dilerim. Bir dezenformasyon da sürüyor tabii. Yılmaz Güney'in Lümpen geçmişindeki hatalardan yola çıkarak onun sosyopat bir kadın düşmanı gibi resmedildiği içerikler dolaşıyor ortada. Bunlara ilişkinde aynı programa bağlanan Güney'in eşi Fatoş Güney cevap vermiş.
Şimdi Yılmaz Güney 16 yıllık kocamdı ve şimdi söyleyeceğim şeyi söylemek bana zulgülüyor ama yine de söylemem gerekiyor. Kaba tabirle ben Yılmaz'dan hiç dayak yemedim, aldatılmadım ve şiddet görmedim. Ben önceki bölümde biraz da bu yüzden Magdalala Meryem örneğini vermiştim. İlk taşı günahsız olanınız atsın ifadesi, İsa peygamberin tarihteki en politik cevabıydı. Magdalala Meryem'in yaptığını aklamıyor, onu günahsız ilan etmiyordu İsa. Ama eğer recmedilecek kadar günahkarsa, günahsızlar taşlasın onu. Üstelik ölmeden önce, izleyicilerinden af dileyen, öz eleştiriveren birinden bahsediyoruz.
Siz bu kaydı dinleyen erkekler, siz öz eleştiri verecek kadar samimi misiniz Güney'e saldırırken? Bu meselenin nereden ürediğini de bir dinleyicimiz aktardı. Vibio diye bir YouTube hesabı varmış, Vibio adı bu. O hesapta Yılmaz Güney'in bir hakimi öldürmesi şöyle anlatılmış.
Gün geldi, karısına hakaret eden devletin hakimini herkesin gözü önünde tek kurşunlu alnından vurdu. Sertti, tutkuluydu, eyvallahı yoktu. Kendi yazdığı senaryolarda ne kadar hesaplıysa, kendine yazılan kaderi o kadar hesapsız yaşardı. Şimdi ayar kaçınca tek taraflı yaşanmıyor, iki taraflı ayarsızlaşıyorsunuz.
Bu hesabın içeriklerine baktığım Yılmaz Güney videosunu silmişler. Yani solcu falan değiller. Yani alelade popüler veya politik videolar hazırlıyorlar. Vibio kimdir inanın bilmiyorum. Ama bildiğim şu. Yeni Popülist Milliyetçilerin on başı Erlik, bu Vibio'da geçen ifadelere tetikleniyor ve Yılmaz Güney'in suçlarını anlatan bir video hazırlıyor. Erlik diyor ki bu adam kadın düşmanı bir katil. Vibio da diyor ki ne güzel hakim öldürmüş.
Yani Vibio ya da Erlik, zihni bulamaca dönmüş iki tipin didişmesi, makulün konuşulamadığı, objektifliğin yerle bir olduğu, aklın tasfiye edildiği bir tartışmaya dönüşüyor. Durun yapmayın diyenler de kadın düşmanı, katil savunucusu denerek aşağılanıyor. Fatoş Güney tam burada herkese bir soru yöneltiyor. Halk arasında ağır cezadan yatan mahkumlara ne denir bilir misiniz? Daha doğrusu ne denmez bilir misiniz?
Ben söyleyeyim o zaman. Katil denmez. Adam öldürmüş denmez. Kader mahkumu denir. Yılmaz da bir kader mahkumudur. Bu meseleyi burada bitirelim ve artık önümüze bakalım. Biz geleceğe odaklanalım. Bu bölümün konusunu aslında siz ya da daha doğru ifadeyle Twitter'da benim paylaştığım ankete cevap verenler seçti. Sizce bu haftanın trend topik konusu nedir diye sordum ve dört seçenek yarattım. Seçeneklerden biri Yılmaz Güney tartışmasına devam etmek şeklindeydi, diğeri Özgür Özel ve CHP, diğeri İyi Parti'nin İzmir adayı Ümit Özzale ve son olarak da Atatürk'e hakaret meselesiydi.
Anketin kazananı Atatürk'e hakaret meselesi oldu. Benim de içimden geçen buydu, memnunum. O halde daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Konumuz Atatürk'e hakaret ama sadece bu başlığı konuşmayacağız, bunun daha derinlenecek ve Türk milliyetçiliğindeki ortaya çıkan parçalanmayı da konuşacağız. Herhalde görmüşsünüzdür, Marmara İmam Hatip Lisesi öğrencisi Emin Soyiğit, Atatürk'ün muhtemelen bir ders kitabından koparılmış resmini alıyor ve kasıklarına sürüyor. Kendisi 2006 doğumlu, henüz 17 yaşında. Normal şartlarda adını paylaşmadan konuşmak gerekir ama hemen her yerde adını görebildiğiniz için ben de kişinin adını anmakta bir mahsur görmedim. Görüntü 19 Eylül günü yani bir hafta önce internete düştü. İlk gördüğümde olayın büyüyeceği ayan beyan görülüyordu. Görüntü gerçekten tetikleyiciydi. İkinci kez gördüğümde zaten Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ paylaşmıştı görüntüyü.
Özdağ, bu şerefsiz kansız alçağın tutuklanmasını istiyoruz, diyerek tweetine Adalet Bakanlığı'nı etiketlemişti. Kısa süre içinde çocuğun adı, soyadı bulundu. Hemen ardından evinin adres bilgileri sosyal medyada döndürülmeye başlandı. Ailesi okula teşhil edilmeye başlanmıştı. Babanın da İslamcı olduğu keşfedilince cezayı babayı da kesmeye başlamıştık.
Küfrün bini bir paraydı. Çocuğun kendisine, ailesine, öğretmenlerine, annesine, babasına dümdüz ettik çocuğu yani. Bazı kullanıcılar, çocuğun tutuklanmaması halinde, bizzat adrese giderek çocuğu kendi elleriyle cezalandıracaklarını söylüyorlardı. Öfke hat safhadaydı. Emin Soy Yiğit tutuklansın hashtag'i trendtopik oldu. Küfürde artık geleneksel olanları kenara koymuş,
yaratıcı sanat eserleri üretmeye başlamıştık. Bir tane şerefsiz, anası tarafından doğurulmayıp hacet yoluyla peydahlanmış bir tane şerefsiz alıyor Atatürk resmini olur olmadık yerlerine sürüyor. Bu artık bir moda haline geldi. Sosyal medyada iki günü aşkın şekilde süren bu öfke, iktidar çağrısı yapanların da altında kaldıkları bir sele dönüşüyordu.
Durun, dinleyin, ince dönüştürmeyin diye söze başlayıp, sükûnet çağrısı yapanlara, ılık götlü, yetmez ama evetçi gibi çeşitli sıfatlar yakıştırılmaya başlandı. Hatta bu duruma bu yumuşak tavırlar yüzünden gelindiği söyleniyordu. Bunu yaparken de aksini iddia edemeyeceğimiz tek bir ifade sıkça paylaşılıyordu. Neydi o? Atatürk kırmızı çizgimizdir.
Fakat öfkenin tüm bağlamlardan koparılarak tehlikeli bir noktaya gidişini izleyip endişelenen isimler de oldu. Aslında adıyla sanıyla şöyle meselenin bir adını koyalım. 19 Eylül akşamı memleketin tüm muhalif kesimleri hatta iktidar partilerine oy vermiş pek çok insan tetiklenmişti. Ben bu tetiklenme ifadesi üzerine konuşmayı planlarken, muhalif paylaşımlarıyla dikkat çeken Atatürkçü bir Instagram profili Onur Babacan dikkatimi çekti. O da durumu şöyle yorumlamış sayfasında. Bir gün dindarlar tetikleniyor, öbür gün Atatürkçüler tetikleniyor. Tetik manyağı olduk. Herkes biri bir şey yapsa da tetiklersem diye tetikte bekliyor.
Bugün de Anadolu İmam Hatip Lisesi'nden 17 yaşında bir öğrencinin Atatürk'ün posterine yaptığı hareket infial yarattı. Atatürkçüler büyük bir linç kampanyası başlattı. Çocuğun ev adresine kadar tüm bilgilerini paylaştı. Ya siz rahatsız mısınız? Biri gitsin çocuğa zarar mı versin istiyorsunuz? AK Parti devletin tüm imkanlarını kullanmasına rağmen Atatürk düşmanı dindar ve kindar bir nesil yaratamıyor. Onu bile beceremiyorlar. Keşke becerselerdi de çektiğimiz eziyetin adını koysaydık. İddia diyorum imam hatiplerden, Atatürk düşmanından çok Atatürkçü çıkıyordur. Atatürkçüle en büyük zararı salakça bir şey yapan 17 yaşında bir genç değil, otoboka aşırı tepki gösteren aşırı antipatik Atatürkçüler veriyor. Atatürkçüle biraz meyleden bu manyaklar yüzünden Atatürk'ten sonra... Tetiklenme. Aynı ifadeyi Onur Babacan'da kullandığı için anlatıladım. Babacan şu konuda haklı. Türkiye'de Atatürk sevgisi toplumun geneline yayıldı.
Atatürkçü kesimler arada sırada gövde gösterisi yapmayı akılcı buluyor anladığım kadarıyla ama böyle bir gösteriye gerek var mı emin değilim. Yani bu sevi karşısında bence Atatürkçüler daha özgüvenli olmalı. Burada özgüvenli ifadesinin altını çizelim. Daha fazla özgüvene ihtiyaç var. Yani tedirginlik halinden daha rahat olunmalı. 17 yaşındaki liselin davranışı üzerinden eğitim sistemini, kindar nesil meselesini falan konuşmak gerekirdi ama bu özgüven işiydi.
Bu özgüven burada olmayınca 17 yaşında bir çocukla eşitledi kendisini. Atatürkçü gene eşit çevreler. Tüm bunları konuşamadık bile. Çünkü yine herkesin yazdığı gibi mesele kutsallara ilişkindi. Atatürk de çoğumuza göre kutsaldı.
Burada kutsallık ifadesi Atatürk'ü anlamaya çalışmak yerine Atatürk'e inanmaya dönüşüyor. İşin içinde inanç olduğunda ise akıl tasfiye ediliyor. Dolayısıyla siz bu meselede yani bu liseli genç meselesinde her ne kadar aklı savunursanız savunun, sonuç olarak inanan insanlara sesleniyorsunuz. Dolayısıyla bu noktada dinden farksızlaşıyor Atatürkçülük.
Neyse, meselenin bir boyutu bu. Fakat meseleyi zamanın yarattığı atmosferden ayrı değerlendirirsek doğru bir şey de yapmayız. Çünkü bunca öfkenin arka planına aslında sığınmacı meselesinin tüklük üzerine yarattığı tedirginlik halini de eklemek gerekiyor. 16 Eylül akşamı, yani Liseli Evinsoy Yiğit'in paylaşımının sosyal medyaya düştüğü o videodan 3 gün önce Trabzon'da yaşanan alelade bir olaya devletin verdiği tepki de bu tedirginlik halini haklı çıkaracak cinstendi. Trabzon'da iki Arap turist arasındaki tartışmayı polisler müdahale ederek yatıştırdı. O sırada olay yerinden geçen bir genç ise turistlerin polislere karşı koyduğunu zannederek turistlerden birini tek yumrukla hastanelik etti.
Olay ifade tutanaklarına göre de aynen Spiker'in anlattığı gibi yaşandı. Bana kalırsa basit bir kavga vardı ortada ama Arap basını meseleyi köpürtmeye başladı. Arap turistlerin göz bebeği Trabzon'da bir turist darp edilmişti ve bu Türkiye'de artan ırkçılığın kanıtı sayılmıştı. Arap basını bu olayı işlemeye başladı. Araplar sosyal medyada Türkiye'ye gitmiyoruz etiketini tren topik yaptılar.
Bu olay herkesin gözü önünde yaşandı. Hatta şarkıcı Mustafa Sandal, bu boykotun sonuna kadar arkasındayım gelmeyin yazarak, Türkiye'ye gitmiyoruz hashtagine sahip çıktı. Devlet ise gerçekten panik atak geçiriyordu. Olay basit bir yumruklu kavgaydı o kadar, yani büyütecek ne vardı ben de anlamadım. Bu kavga iki Türk arasında yaşansa, hatta saldırganın erkek olduğu, saldırıya uğrayanın kadın olduğu iki Türk arasında yaşansa, yine tutuklama olmayacaktı.
Fakat bu sefer öyle olmadı. Kuvvetli turist hastanede Trabzon valisi tarafından ziyaret edildi. Yumruk atan kişi hemen ertesi gün gözaltına alındı ve tutuklandı. Yetmedi, Trabzon valiliği konuya ilişkin yazılı açıklama yaptı ve şunları söyledi. Trabzonlu hemşerilerimizin hiçbir biçimde tasvip etmediği, Türk ve Trabzon misafirperverliğine yakışmayan bu üzücü münferit olay nedeniyle misafirimize geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.
Olay baya büyümüştü halbuki sadece bir yumruktan ibaretti. Elbette devletin takındığı bu tutum da sosyal medyada eleştiri konusu oldu. Biz Arap turistlerin eğlendiği, dilediğini yaptığı bir müstemleke miydik? Arap turistler gelmeyecek diye ulusal onurumuzu bu kadar mı iyice saymalıydık?
Bunların ardından kuvvetli bir gazeteci yazar Abdülaziz Duvai'nin Twitter'da yazdıkları herkesin sinir uçlarına oynayacak cinstendi. Türk pasaportunun fotoğrafını paylaşan Duvai'yi, pasaport için dünyanın en ucuzlarından biri ifadesini kullandı ve sadece buna da kalmadı, devam etti. bir gün bir Arap'ın Türkiye Cumhurbaşkanı olmasını ve Atatürk'ün heykellerini yıkmasını diledi. Biz ilim ehliyiz, siz vahşi." de yazdı. Ardan yaptığı paylaşımda Atatürk'ü hakaret etti. Yani 19 Eylül günü gördüğümüz Atatürk resmini kasıklarına süren liseli genç olayından sadece iki gün önce kuvvetli bir yazarın hakaretlerine maruz kalmıştık. Kuvvetli yazar bunları söylerken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da ABD'de gazetecilerin sorularını yanıtlıyordu. Gündem mültecilerdi. Ama ülkemizde
Ana Muhalefet Partisi'nin mültecilere bakışı ne yazık ki çok acımasız. Hatta seçim kampanyasında, yani biz seçimi kazandığımız takdirde mültecileri sınır dışı edeceğiz demek suretiyle böyle bir tehdit savunuyor. Biz ise tam aksine. Tüm bunlara eşanlı maruz kalırken gelmişti liseli gencin Atatürk'e hakaret. Dolayısıyla bir tür cinnet geçirmiş, tüm öfkemizi bu çocuktan çıkarmıştık.
Dediğim gibi, öfke kontrolüden bu kadar çıkmışken iktidar çağrısı yapanlar da linç selinin altında kaldı. Nitekim ertesi gün, yani Eylül'ün 20'sinde, olay sosyal medyaya düştükten bir gün sonra, liseli Emin Soyyit tutuklanarak cezaevine gönderildi. Olayın ilk sıcaklığı geçtikten sonra, daha salim kafayla düşünenlerin sayısı arttı ve hukukçular devreye girdi. Fakat derken Yeni Şafak Gazetesi'nin de bağlı olduğu Al Bayrak Meydanı'nın dergisi Gerçek Hayat, İslamcı gazetecilerle bir video çekti. Arap dünyasına seslenilen videoda ümmetçi bir çerçeve çiziliyor ve biz bir millet izleniyordu. Biz Türkler, tarihin her devrinde misafirperverliğiyle anılmış ve Müslümanları bağrına basmış bir milletiz. Azınlık bir grubun yaptığı bu ırkçı
Bu videonun sosyal medyaya servis edildiği dakikalarda, sığınmacı meselesini gündem eden sosyal medya hesaplarına da operasyon düzenlendi. Aralarında Aykırı.com.tr yöneticisi Batuhan Çolak ve Muhbir adlı hesabın sahibi Süha Çardaklı'nın da bulunduğu 8 kişi yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak ve halkı kim ve düşmanla alenen tahrik suçuyla tutuklandı. Cumartesi gününün trend topik konusu da bu oldu. Bu hesapların çoğunu takip ediyorum.
Şunu baştan söyleyeyim. Aykırı.com.tr'yi ayrı tutuyorum ama bir sosyal medya hesabından haber paylaşılıyor diye bu hesabın sahibine gazeteci denmesini doğru bulmuyorum. Adı sana belli olmayan, arkasındaki ismin okurlar tarafından bilinmediği, bugün açılıp yarın kapatılsa kimsenin kimseye ne oldu diye soramadığı bir mecrada haber paylaşabilirsiniz ama yaptığınız gazetecilik olmaz.
Örneğin, Muhbir adlı hesabın sahibine ancak tutuklandığında öğrendik. Buna gazetecilik denemez. Yani olaya tutuklu gazeteciler çerçevesinden yaklaşmayı tam olarak oturtamıyorum ben kafamda. Ama çok ama çok açık, operasyon hukuksuz ve belli ki Arap turist olayının ardından çıkan panik halinin bir devamıntı elinde. Yani ya Arap turistler bize gelmezse tedirginliği var ortada.
Yani Arap coğrafyasına bu operasyonda bir mesaj veriliyor. Bakın deniyor, adım atıyoruz, rahat olun. Yani öyle biz de sallamıyor değiliz, biz de çok önemsiyoruz sizin burada rahat etmenizi. Türkiye'de ırkçılığa geçit vermeyeceğiz deniyor. Bu 8 kişi de bu mesajın kurbanı oluyorlar. Yoksa hukuk aramak çok zor bu insanların tutuklanmasında.
Tutuklamaların ardından solcu gazetelere dönük de bir kampanya başladı. Hadi ses çıkarsanıza, neden susuyorsunuz minvalindeki bu kampanyaya? Milliyetçi gençlerin takip ettiği bir sosyal medya fenomeni Efe Aydal da katılmış. Sol gerici tayfaya seslenmiş Efe Aydal. Sol gerici tayfa nerede? Bugün size, yarın bize diyen tayfa nerede? Birkaç tanesi konuşmuş. Yani illa sol gelici olmasına gerek yok da soldan birkaç kişi konuşmuş. Kılıçdartıcı tayfadan birkaç kişi konuşmuş. Onları tabii ki ayrı tutuyorum. Onlar tutarlıymışlar. Onlara teşekkür ediyorum bu konuda. Ama konuşmayan insanlar nerede? Bunu bir kere görmüş olduk değil mi? Yani... Bakın işte bugün bize, yarın size falan diyen tayfanın sıra bize geldiği zaman çünkü biliyorsunuz onlardan da çok kişiyi içeri aldılar. Özellikle işte ne bileyim ölçü alan, övücü hareketler yaptıkları zaman ya da Türk Silahlı Kuvvetleri'yle ilgili bazı iddialarda bulundukları zaman vs. O zaman da bunu diyorlardı.
Bir gözlemimi paylaşayım. Özellikle 15-25 arası genç kuşak kelimenin gerçek anlamıyla söylüyorum sola dair hiçbir şey bilmiyor. Hiçbir şeyin altını çizeyim. Bu yayını dinleyen çok sayıda sol görüşü dinleyici olduğunu biliyorum. Bu arkadaşlara sesleneyim. Ne düşündüğünüzü, anlam dünyanızı, neyi savunduğunuzu genç nesil bilmiyor sevgili arkadaşlar. Biliyorlarmış gibi yapmanın da anlamsız olduğu ortada.
Yaşı 30'un üzerinde olanların üst kuşağı 70'leri gördü. Daha büyüklerin üst kuşağı 60'ları gördü. Daha da büyük olanlar zaten bizzat solcuları tanıdı. Ama bugün 30 yaşın altında olan kimse solun, sosyalistlerin ne dediğini tam olarak bilmiyor. Dolayısıyla siz sosyalizmi övdüğünüz zaman milletin aklında başka bir şey canlanıyor. 78 kuşağı artık torun torba sahibi. Genç kuşak içinde solu bildiğini söyleyenler de muhtemelen yanlış biliyor.
Soluğu bir tür insan hakları aktivizmi gibi, bir tür kimlik mücadelesi gibi kavruyorlar. Üstelik soluğu güçlü zannediyorlar. Etrafta gördükleri CHP'lileri soldan sayıp, Türkiye'nin yönetiminde söz sahibi sanıyorlar solcuları. Efe Aydal'ın iki ay önceki yayınına bakalım.
Şunu arkadaşlar şunu er ya da geç anlamamız lazım. Er olursa daha iyi, geç olursa daha kötü. Şu anda biliyorsunuz sol gericilik Türkiye'de de var. Çok çok güçlenmiş durumda. Yani ana muhalefet partisinin içine girip onları ele geçirmiş durumdalar. Ana muhalefet partisini ele geçirmiş durumdalar. Çok güçlü durumdalar aslında yani. Sevgili gençler sol zannettiğiniz gibi bir şey olmadığı gibi CHP de an itibariyle solcu falan değil.
Tunç Özkan mı solcu? Yani Erdoğan Toprak mı solcu? Faik Öztürak mı solcu? Kılıçdaroğlu mu solcu? Oğuz Kağan Salıcı mı? Hangisi solcu? Belediye başkanları mı solcu? Tunç Soyer mesela solcu mu? Yani neden solcu diyoruz ona? Ya da Ekrem Emoğlu ya da... Hangisi solcu? Sol dediğiniz şey dünyayı sınıf çatışmaları ekserinden okuyan bir bakış açısı. Antikapitalist olduğu için antiyemperyalist. Yani durup dururken antiyemperyalist değil. Evvela kapitalizme karşı çıkıyor.
Özgürlükçü ama aynı zamanda eşitlikçi de. Siz bu saydığım isimlerin hangi birini bir greve, bir işçi kıyımına, bir sendikal mücadeleye gerçekten destek verirken ya da gerçekten bunlarla mücadele ederken gördünüz? Bu seçimde de Kılıçdaroğlu aday olsun diyenler solcular değildi. Didişmeyi bırakın, önümüze birini koyun da destekleyelim tavrıydı solunki.
Bundan daha ötesini yapacak gücü de iddiası da yoktu solun. Kendi adıma söylüyorum, Kılıçdaroğlu imam ol ya da yavaş. Kim olursa olsun desteklemeye hazırdım. İsterse Akşener olsaydı, isterse Demirtaş olsaydı benim için hiç fark etmezdi. Hiçbiri için şu aday olsun bile demedim. Hepsi ama hepsi Erdoğan'ın yeniden kazanmasından daha olumlu sonuçlar doğururdu.
Hala da öyle düşünüyorum. Kim olursa olsun siz en iyisini bilirsiniz. Aranızda anlaşın, önümüze kimi koyacaksanız koyun biz de onu destekleyelim. Kılıçdaroğlu mu oldu? Okey. İmamoğlu mu oldu? Ona da okey. Yavaş mı oldu? Ona da okey. Zaten hepsi sola eşit mesafede. Yeter ki bir değişim olsun sonrasına sonra bakarız. Lütfen kendinize bir heyyula yaratıp onunla dövüşmeyin. Türkiye'de sol güçlü falan değil. Yani buna da inanmayın lütfen.
Burada bir ara verelim isterseniz. Döndüğümüzde bu sığınmacı meselesinin Türkiye'nin milliyetçi cephesinde yarattığı kırılmayı detaylandıracağız. Takvim yaprakları 1960'ları gösterirken, Türkiye'nin yeni anayasasının verdiği özgürlükçü iklimle daha önce hiç tartışılmayan, üzerine düşünülmeyen meseleler gündem olmaya başladı. Yıl 1971. Bu tarihte, Prof. Fikret Eren, Kurt Karaca Müstahar ismiyle Milliyetçi Türkiye başlıklı bir kitap yayınladı.
Bu kitap, Alparslan Türkeş'in 9 Işık kitabından sonra milliyetçi çevrelerdeki en muteber kitaplardan biri sayılıyor şu anda. Zaten milliyetçi desektör de öyle pek dolgun sayılmaz. Kurt karaca, her ferdin dünya görüşünü, keyfi bir seçilme tercih edemeyeceğini, Milli aidiyetinin belirlediği dünya görüşüne kanıyla ve kaderiyle bağlı olduğunu söylüyordu. Yani bir Türk varoluşu gereği solcu olamazdı mesela. Yine bir Türk varoluşu gereği milliyetçi olmak zorundaydı. Milliyetçi olmayan Türkler kanlarına ve kaderlerine ihanet içindeydiler. Adıyla çağıralım bir Türk milliyetçi değilse vatan hainiydi.
Peki ya İslamcılar? Onlar milliyetçi miydi? Bugünden bakıldığında İslamcı siyaset, ümmet temelli bakış açısıyla milliyetçiliğe tezat oluşturuyor. Halbuki bu ezber, 1990'lar ve 2010'lar arasında geçerlidir. Milliyetçiler bu zaman diliminin dışında kalan 1950-80 arasında ve tabii ki 2016'dan günümüze kadar İslamcılarla sıkı bir ilişki içindeydiler. Dolayısıyla milliyetçi Türkiye'de, Türk aynı zamanda Müslümandır. Milliyetçiliğin İslam'la münasebeti de tartışma konusudur. Önce Türk mü yoksa önce Müslüman mı? Müslüman olmadan Türk olunur mu? Türk'ün İslam'la kurduğu ilişkiyi çok abartarak şair İsmet Özel'in çerçevesine düşebilirsiniz mesela.
Bir insan ben Türk'üm diyorsa, nerenden belli diyorum? Hangi cevap sizi tatmin ediyor? Namaz kılmıyorsa Türk değildir. Türk kimdir? İşte kadim bir soru. Türk namaz kılandır diyor İsmet Özel. Fakat İslam tuzunu yemeğinize hiç koymadığınızda, hiçbir şekilde o tuzu yemeğinize atmadığınızda, Nihal Atsız çizgisinde bulursunuz kendinizi. Atsız'ın davetiye şiiri, din Arap'ın, hukuk sizin olsun, harp bizimdir der.
İsmet Özel'inki de, Nihal Hatsız'inki de çeşitli çerçevelerden milliyetçidir. Birisi doğrudan ırka yaslanıyor, birisi doğrudan dine yaslanıyor. Bunun dışında milliyetçilikler bu iki örnekte olduğu gibi sağdan doğru kavranabildiği gibi soldan doğru da kavranabilir. Sol kemalizm ya da ulusalcılık olarak anılan bu çerçevede, milliyetçilik, atsızınki gibi seküler bir çerçeveden ele alınır. Buna karşılık, ulusalcılığın solla teması hem tarihsel nedenleri de olmakla beraber hem de kapitalizme ve emperyalizme dönük bakış açısının solunkine benzemesine ileri geliyordu.
2000'lerde popülerleşen Türk Solu dergisi bu çizginin en yoğunlaşmış haliydi. Keza buradan doğru yükselen avrasyacılık bize ulusalcılığın hediyesidir denebilir. Daha ziyade 90'ların sonlarından 2000'lerin sonlarına kadar 10 yıl kadar Türkiye'nin siyasetine yön vermiş bu akım, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasi aradan çekilmesiyle birlikte güç kaybetti. Yeni aydınlar yetiştiremeyen bu hareket ideolojik bilincini giderek kaybetti ve bir tür beyaz Türk neoliberal milliyetçiliğine hapsoldu. Bugün de CHP tabanını oluşturan milyonların milliyetçilik anlayışı budur. Yani bir akılla bilimle kavramadan ziyade bir inanış biçimidir bu. Haluk Levent'in söylediği İzmir Marşı'nda duygusunu bulan bir milliyetçi.
Altyazı Bu noktada milliyetçilik ile kemalizm arasındaki çizgi belirsizleşebilir. Yani nerede başlıyor biri, biri nerede bitiyor. Bu ikisini de ayırmak gerekir. Milliyetçilik, kemalizme dolaşık biçimde resmi ideoloji olarak kurumlaştı. Fakat kemalizm eşittir milliyetçilik demek de doğru değil. Milliyetçilik, kemalizm ile sınırlandırılamayacak kadar geniş bir potansiyele sesleniyordu. Bakın, milliyetçiliği daha M.K. büyük bir şerçeveden ele almak gerekiyor.
Ulusalcılık, ülkücülük, atsızcılık ya da İsmet Özelinki gibi mukaddesatçı milliyetçilik. Her biri bir biçimde ulus devletin, ulus kısmının nasıl tanımlanacağını tartışıp durdular. Türk kimdi? Bir etnik kimlik miydi? Bir üst kimlik miydi yoksa her ikisi birden miydi? Önce Müslüman mıydı Türk yoksa Müslüman olmasa da olur muydu?
Türk varoluşu gereği batılı mıydı yani kendisini Avrupa'dan mı kurmalıydı yoksa varoluşu gereği doğulu muydu? Türkiye'nin Türk milliyetçileri bunları tartışıp durdular. Her bir tartışma hayatın getirdiği yeni yeni sorunların üzerine bina edildi. Ve şimdi yepyeni bir sorunla karşı karşıyayız. Türk milliyetçiliklerine bu sorun yeni bir gedik daha açtı. Ümit Özdağ Türk değil diyorlar.
Dağıstanlı LAK veya kaybolmuş TAT kabilesindenmişim. Bir de karar verin LAK mı TAT mı? Ben bir TUMUK TÜRK'üyüm. Dağıstan'da birçok halk var ve TÜRK'lüyümle de gurur duyuyorum. TÜRK olmadığını söyleyenleri görmek istiyorsanız siyasette sağınıza solunuza bakın.
Ortada ben Gürcü'yüm, karım Arap diye dolaşan hangisi gelsin? 85 milyonluk bir ülkeye nüfusunun %10'u büyüklüğünde Türk olmayan ama Müslüman olan, altını çizelim bakın, Türk olmayan ama Müslüman olan sığınmacı yerleşik hale geldi. Bu yeni durum geçmişten bugüne süre gelen Türk milliyetçilikleri tartışmalarını da yeniden harladı. Bu sığınmacıların bir kısmı vatandaş olduysa ve anayasadaki Türklük tanımı vatandaşlıktan hallice ise, o halde vatandaş olan Suriyeliler ya da Afganlar artık Türk oldular. Şimdi böyle de demeye dilimiz varmıyor değil mi? Dolayısıyla sığınmacı meselesinin ve devamında 2018'den bu yana 400 bin dolara vatandaşlık satılması işi, bizdeki anayasal Türklük tanımına akamete uğratıyor. 66. madde gereği Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türktür.
İyi de Türk olmayanlar, yani Türk olmayanlar vatandaş oluyor. Böyle tuhaf bir cümle kurdum sanırım değil mi? Ama haksız da değiliz sanırım. Bugün yine güzel bir gün arkadaşlar. Vatandaşlık başvurusu yaptığımız bir müşterimizin daha pasaportu elimize ulaştı. Şimdi birlikte açalım pasaportunu.
Bu sığınmacı ve vatandaşlık satışları çok ama çok açık ki bizdeki 66. maddeye akamete uğratıyor. Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türktür. Türk de bir üst kimliktir tezi. Bu politika yüzünden çöküyor. Şu Türk mü mesele? Kavuşoğlu gibi beyefendi oyunu atıyor. Hayırlı uğurlu olsun efendim oyunu atıyor. Allah'a emanet olun. Ve elhamdülillah yani... Ben demokrasi seçimlerini Türkiye'de hiç görmedim.
O olacak iş değil. Şimdi 66. maddeden yola çıkacaksak, biraz önce dinlediğiniz kişi Türktür. Çünkü vatandaşlık bağıyla bağlı, oy kullandığına göre demek ki vatandaş, demek ki Türk. Ama Türk her ne ise bu adamın Türk olmadığı da ortada. Eğer hayır, Türk değildir bu kişi diyorsanız, bir kere anayasal Türklük tanımını da reddetmiş oluyorsunuz.
Yani sizi suçlamıyorum, yanlış anlamayın, haklısınız reddetmekte. Ama şunu tespit etmek için söylüyorum. Bu sığınmacı meselesi ve parayla vatandaşlık satılması işi anayasal Türklük tanımına zarar veriyor. O halde anayasal çerçevenin dışına çıktıysak soralım, Türk kimdir? Seküler Milliyetçilik kitabının yazarı Bahadır Andinç Arslan'ın cevabı şöyle.
birinin Türk olup olmadığını nasıl ayırt edeceksiniz? Anadili Türkçe ise Türktür. Bu kadar? Bu kadar. Türk ırk mıdır? Türk yoksa bir dine yaslanmak zorunda mıdır? Türk anayasal bir tanım mıdır? Yoksa Türk, din çastanın dediği gibi Türkçe konuşan kişi midir? Bu durumda da kendisine Kürt diyen birkaç milyon insana anadili Türkçe olduğu için sen aslında Türksün demiş oluyoruz. Ered ederlerse ne olacak? Yani benim anadilim Türkçe ama ben Kürdüm diyorsa ne yapacağız? Ki zaten diyorlar.
Bir de gelen sığınmacıların Müslüman olması tartışmaya boyut kazandırıyor. Hani Kurt Karacan'ın Milliyetçi Türkiye kitabından bahsetmiştim ya size. Türk'ün varoluşu gereği kaderine ıhlanmış bir dünya görüşü olmalıydı. Türk solcu olamazdı mesela. Peki Türk Müslüman olmak zorunda mıydı? Eğer zorundaysa, Türk'ün her biri, duası gereği, İslam ümmetinin bir parçasıydı aynı zamanda. Haliyle Gerçek Hayat dergisinin hazırladığı video gerçeğe yakındır.
Neydi o? Biz bir milletiz. Nahnu ümmetun vahidetun. Biz Müslümanlar ezelden ebede de kardeşiz ve öyle kalacağız. Nahnu ümmetun vahide. Nahnu ümmetun vahide. Nahnu ümmetun vahide.
Biz bir millet miyiz? Vallahi Eminönü'ne gidiyorum, şöyle bir geziyorum. Gerçekten bizim halkımızın gelenek görenekleriyle, görgüsüyle Suriyelilerin veya Afganların veya Pakistanlıların gelenek göreneği, görgüsü bir değil. Yani din tek bir millet olmaya yetmiyor. Tüm Türklerin aynı mıdır bu gelenek görenekleri denebilir? Fakat burada da daha büyük bir farklılık var. Özellikle kadın-erkek ilişkileri gibi temel konularda çok ciddi farklılaşma var doğudan gelen göçmenlerle.
Bu haliyle bu sığınmacı meselesi yüzünden endişeli olan kadınlara sonuna kadar hak vermek gerekir. O halde din meselesi de tek bir milletiz demeye yetmiyor yani. Buradan hareketle İslam öncesi Türklüğe vurgunun arttığını görüyorum. Çünkü bu İslamlık, Müslümanlık tek bir milletiz demeye yetmiyorsa o zaman İslam olmadan önceki Türklük daha fazla önem kazanıyor. Yani Türklüğü İslam'a kaim halden çıkarmak adına Talas Savaşı öncesi Türk yaşantısına yapılan vurgular artıyor.
Mesela Göktürk alfabesiyle yazılan nickname'ler görüyorum sosyal medyada. Bu şekilde yapılan dövmeler vs. Ya da Dobolar'ı ele alalım. Dobolar bu konuda gözlemek için önemli bir tablodur. Dobolardaki Osmanlı Tura'larının yerini Göktürk alfabesiyle yazılmış yazılar alıyor. Dikkat ettiğimizi mi bilmiyorum. Takip ettiğim gençlerin bir kısmı mesela şöyle şarkılar dinliyor. Çok tuhaf. Altyazı
M.K. E şimdi burada vurgulanan şeyi anlıyorum da bunun da hakikatle pek ilgisi yok. Yani Talas'tan önceye gidince de az değil, en az bin yıl geriye gidiyorsunuz ve coğrafyayı değiştiriyorsunuz. Yani sadece zamandan ayrılmıyorsunuz, zamandan ayrılıp bir de coğrafyanızdan, mekandan ayrılıyorsunuz, Orta Asya'ya gidiyorsunuz.
E zaten bizde yazılı eserler o dönem için çok daha yeni. İslam Öncesi Türk'le ilişkin elimizde hepimizi tatmin edecek böyle bilgi belge yok. Yani Mısır gibi, Yunan gibi vesaire değiliz. Fakat dikkat ederseniz deminden beri debelenip duruyoruz. Türk'ün tanımını yapmak da gerçekten çok zor. Neye yaslanacak bu iş? Yani yaptığınız tanımın hakikatle örtüşmesini isterseniz elbette bir şekilde bir tanım yaparsınız. Ama her birinde boşta kalan bir şey oluyor. Hakikate yeterince yaslanmıyor.
Buradan hareketle aslında Atatürk milliyetçiliğine yeniden yaklaşıyoruz. Madem bir ulus yaratma çabasıdır kardeşim bu, o halde ne mutlu Türk'üm diyene. Gerçekten de eğer bu topraklarda bir ulus inşa etme çabanız varsa bu çaba içindeki en demokratik olan, altını tekrar çiziyorum, en demokratik olanı Türk'ü bu şekilde tanımlamaktır. Bak bu zamana kadar pek çok Türk tanımı yaptık fakat burada başka bir tanım var. Türk kimdir? Kendisine Türk diyene Türk denir. Yani ben Türk olduğumu iddia ediyorsam kimse bana başka bir şey diyemez. Başka birine de bana kalırsa zorla sen Türksün de dememeliyiz yani. Bunca şeyi neden anlattım? İzah edeyim. İslam üzerine derin bir tartışma konusudur. Akıl, felsefe, dine içkin midir? Yoksa felsefe ve din tümüyle ayrı ayrı yollardan mı ilerler?
Bu ilahiyatlarda da felsefe dersleri kaldırılıyor biliyorsunuzdur. Ben bu meseleye böyle aşinayım yani en azından kulak kabartıyorum gördüğüm zaman. Bu mesele bizdeki dindar kamuoyu içinde de önemli bir mesele. Ben de tartışmayı takip ediyorum. Neyse. Günün sonunda benim vardığım yerde din ile aklın aynı yerde barınamayacağı yönünde. Yani daha doğrusu din demeyelim de İslam diyelim. İslam akılla, felsefeyle yan yana gelemiyor. Gazali haklı yani.
Din bir inanış, akıl bir anlama çabası. Sakın yanlış anlamayın. Müslümanlık akılsızlıktır demiyorum. Yani burada aklı daha farklı tanımlamak gerekir. Akılla kavranmaz diyorum. Bu bir inançla ilgili hadisedir. Fatih Altaylı'nın Teke Tek Bilim konu ünlü felsefeci Ahmet Aslan olmuş. Oradan dinleyelim bu akılı nasıl kavradığımızı. Benim burada kastettiğim akıl belli. Yoksa herkesde akıl var.
ama akıl var. akıl var. kusura bakma. yani şimdi o akılın özellikleriyle ilişkili çok ayrıntıya girmeme gerek yok. yani derin, tutarlı, mantıklı, yüksek etkinlik olarak akıl var. e bir de bizim günah işlerimizde kullandığımız yaşamayı sağlayan akıl var. e ben onu kastetmiyorum. o akılın ürünü, yunan akılının ürünü matematik, öklides'in geometrisi, yunan akılının ürünü batlam yusun,
Buradan hareketle biz Tanrı'nın varlığını, İslam'ı akılla kavramıyoruz. Yani metodik düşünerek Allah'a ulaşmıyoruz. Hesap kitap yapıp nedensellik ilişkileri kurup iman etmiyoruz. İnanıyoruz ve inanç dediğiniz şey akılla ilgili değil. Akılla kavranamaz yani. Öte yandan tam tersine bakalım. Dünyevi olana da inanılmaz. Dünyevi olan akılla kavranır. Yani dinde olanın tam tersi dünyevi olandadır.
İzmir'de bir sokak röportajına denk gelen ünlü edebiyatçı İhsan Oktay Anar'a muhabir evrim teorisine inanıyor musunuz diye soruyor. Tabii İhsan Oktay Anar bir edebiyatçı olarak müthiş bir cevap veriyor. Evrim teorisi inanılacak bir şey değil. Sadece bilimsel bir veri ve adı üzerine teori. Gerçekçiliği nedir sizin? Bir kere ben uzman değilim bu konuda. Eğer bir biyoloğa sorarsanız size gayet gerçekçi ve kabul edilebilir bir şey olduğunu söyleyecektir. Ama tabi kutsal kitaplara da inanabilirsiniz bu konuda. Bu çok daha basittir, çok daha açıklayıcıdır ve size çok daha zaman kazandırır. Ama böylece gerçekten mahrum kalırsınız.
Efendim peki şöyle bir kanal var şu an. Mesela Caner Taslaman. Hem evrime inanıyor hem de Müslüman. Ben inanmayı değil de bilmeyi tercih ederim. Dünyevî olana inanılmaz. Dünyevî olan akılla kavranır ve bilinir. Uhrevî olana ise inanılır, o ise akılla kavranmaz. İnanış olan dünyevî olmayandır. O halde din dışında kavradığımız dünya görüşüne inanamayız.
Yani bir dünya görüşünüz varsa bunu akılla kavramak zorundasınız. Kemalizme inanılmaz, Atatürk'e inanılmaz. Atatürk de, Atatürkçülük de, dünyevi ise akılla ve bilimle kavranır. Buradan yüksek anlamlar çıkarmayın, aklınıza yatabilir de yatmayabilir de. Yani işte akılla, bilimle sınanmıştır diye büyütmüyorum. Tümüyle objektif bir yerden bakıyorum.
Akılla, bilimle kavralabilirsiniz. Bunun dışında da bir alternatifiniz yoktur. Ama akıl dışında herhangi bir enstrümanla kavranamaz herhangi bir dünya görüşü. Maksizm de öyle. Yani inanılmaz. Ben sosyalizme inanıyorum diyemezsiniz. Maksizme inanıyorum diyemezsiniz. Liberalizme inanıyorum diyemezsiniz. Atatürk'e de inanılmaz.
Öyle midir, öyledir. Fakat bunca milliyetçilik tartışması halk kesimleri tarafından akla yaslanarak değil, inançlara yaslanarak yapılıyor ve bu milliyetçilikler içinden süzülerek bugüne taşınan Atatürk, bir inancın sembolüne dönüşüyor ve başlıyoruz Atatürk kırmızı çizgimizdir demeye. Öyle midir, öyledir. Gerçekten de kırmızı çizgidir. Fakat bu haliyle Atatürk dünyevi midir sizce? Yani bu ortamda, bölümün başında konuştuğumuz liseli genci de hatıramızı alarak söyleyelim. Atatürk dünyevi midir yoksa uhrevi midir? Bu soruya cevap vermek önemli çünkü biz Atatürk'ü aklımızla mı kavrayacağız yoksa biz ona inanacağız. Böyle mi yapacağız?
Atatürk bilinmesi gereken bir figür mü, yoksa inanılması gereken bir figür mü? Eğer bilinmesi gereken bir figürse, akıl ile kavranıyorsa, bırakın dilediğimizce konuşalım, aklımızı çalıştıralım ve mütalaa edelim konuyu. Yok eğer artık uhrevi bir boyut kazandıysa, ki artık maalesef öyle bence, o halde dokunanı yakalım. Ki öyle yapıyoruz. Ve bu sembolü mümkün mertebe görünür kılarak, sanki dünyevi olana hizmet ediyormuş gibi yapıyoruz.
Acaba Atatürk hangisini isterdi? Akılla kavranılmayı mı? Yoksa inanılan bir sembol olmayı mı? Herkesin cevapları var. Bizim sorularımız olsun. Bırakalım bu sorular cevapsız kalsın. Bu sorulara bu bölümde cevap vermeyelim en azından. Tüm bu meseleler üzerine konuşurken birilerini de unutuyoruz ama.
Dünyevi olanı uhrevileştiriyoruz ve dolayısıyla dünyevi olanı da dışlıyoruz. Gerçekten dünyevi olanı da unutuyoruz. Uhrevi olanın kutsallaşarak dokunulmaz kılındığı distopik bir evrende yaşıyoruz. Bu evrende trend yol işçileri zamanın ruhundan süzülerek gözaltına alınırken şöyle slogan atmışlar.
Dünyevi olanı bu dünyada tutun lütfen. Uhrevi olanı buraya. Burayı uhrevi olana karıştırmayın. İşçileri de kimsesiz bırakmayın. Tren topu Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar aklınızı kaybetmeyin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.