Podcast

İnsanlığın Büyük Patlaması: Ayna Nöronlar

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bize bir şey oldu... Bildiğimiz kadarıyla 300 bin yıllık insanlık tarihinin bir noktasında, bundan 40 bin yıl kadar önce bize bir şey oldu... 260 bin yıl boyunca yan gelip yatan insanlık, bir anda üretmeye başladı. 300 bin yıllık tarihinin tüm gelişimini son birkaç yüz yıla sığdıran insanlığın hikayesi bu bölümdeki konumuz. Birlikte beynimizin evrimini inceliyor, ayna nöronlar üzerine konuşuyoruz.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.342 kelime · ~12 dk okuma

Bize bir şeyler oldu. Farkında değiliz ama bize zamanında bir şeyler oldu. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilmiyoruz. Orası tartışılır. Ama nasıl anlatsam... Hımm... Heh, buldum. Şimdi, karınca çiftlikleri vardır ya, bilir misiniz?

Hani bazı insanlar evlerinde karınca kolonileri kurarlar. Onlara bir şeyler öğretirler falan. Davranışlarını, toplu halde nasıl hareket ettiklerini izlerler. Keyif alırlar bundan. Şimdi biz de bir koloni kuralım. Ama devasa kafesimize koyacağımız canlılar karınca değil, insan olsun. Evet, bir insan kolonisi kuralım. Ancak tüm kadim bilgi birikiminden arındırılmış ilk insanlardan bahsediyorum. Hiçbir şey bilmiyorlar. Teknoloji yok.

Elektrik yok. Alet edevat yok. Bildiğiniz sıfırdan başlıyoruz. En başta şöyle 3-5 tane atıyoruz kafese. Sonra bunlar çoğalıyorlar. İlk kan da dökülüyor bir zaman sonra. Kardeş kardeşi öldürüyor. Yani kaçınılmaz olan da bu. Bu sırada üremeye devam ediyorlar. Daha da çoğalıyorlar. Binler, on binler derken bir de bakıyorsunuz ki tık yok.

Transkriptin tamamını oku

Birkaç tanesi taşı filan yontuyor, bir şeyler yapıyor ama yok. Zamanı da takmayın kafanıza. Tüm bu olan biteni hızlandırılmış bir şekilde izlediğimizi düşünün. Siz bir insan kolonisini yöneten doğaüstü bir varlıksınız. Sizin için bir saniye, onlar için bin yıl gibi. Ve binlerce, hatta yüz binlerce yıl geçiyor. Hiçbir gelişme yok.

Yok arkadaş. Bu insan kolonisi anca bir şeyler avlayıp taş yontuyor. O kadar. İşte sağ olsunlar ateşi falan buluyorlar, bir şeyler pişiriyorlar. Sıkılıyorsunuz haliyle. Kapatacaksınız projeyi. Karınca işine girmeyi düşünüyorsunuz. Ama tam fişi çekecekken bir şey oluyor.

Bir saniye. Evet, evet. Gerçekten de bir şeyler oluyor. Bir ışık görüyorsunuz. Sonunda. İki yüz küsur bin yıl geçtikten sonra bir şeyler yapmaya başlıyorlar. Sanata, müziğe falan merak salıyorlar. Üretmeyi başarıyorlar. Olta yapıp balık tutuyorlar yahu. İnanılmaz. İğneyle bildiğin ince işçilik yapıyorlar. Duvarlara resimler çiziyorlar.

200 küsur bin yıldır yan gelip yatan millet artık bir şeyler anlatmaya başlıyor. Çocuklarını anlatıyorlar bildiklerini. Onlar da kendi çocuklarını anlatıyorlar. Oh be! Sonunda ilginç hale gelmeye başladı hikaye. Peki bu kimin hikayesi? Evet. Bizim. Yani insanlığın hikayesi. Ama biz izleyen değiliz. O kafestekileriz esasında.

200 küsur bin yıl dediğime de bakmayın bu arada. Aslında tam 260 bin yıl boyunca tembellik yapanlarız biz. Bildiğimiz kadarıyla 300 bin yıllık insanlık tarihinden ve bunun çok büyük bir bölümünde hiçbir şey öğretmeyen insanlıktan bahsediyoruz. Ama işte bir şeyler oldu dediğimiz zaman da bundan 40 bin yıl öncesine denk geliyor. Bir şeyler oldu. İlk kıvılcım da aslında bu. Esas patlamaysa 18 ve 19. yüzyıllarda gerçekleşecekti. İnsanlığın o büyük, o ihtişamlı patlaması. Bugünkü konumuz 300 bin yıllık tarihinin tüm gelişimini son birkaç yüzyıla sığdıran insanlık. Üstelik bu konunun arka planı o kadar keyifli ki.

Gelin şimdi birlikte insan beynine derin bir dalış gerçekleştirelim. Şimdi bu konuya başka bir açıdan bakacağız. Bugün dünya dışı varlıklar gezegenimize gelse ve insanlığın arkeolojik ya da tarihi bilgilerini baştan sona incelese, ilk olarak soracakları soru şu olurdu. 40 bin yıl önce ya da 18 ve 19. yüzyıllarda ne oldu? Biyolojik olarak bakıldığında insan beyni şu anki boyutuna 300 bin yıl önce ulaşmış. Ama 260 bin yıl boyunca neredeyse bir harpa boyu yol kat edememiş. Hayvan avlayıp yemiş ve mağaralarda hayatını sürdürmüş.

Direk olay. Tam 260 bin yıl boyunca. Ama arkeolojik bulgulara bakıldığında 40 bin yıl önce bir şey olmuş. O kadar süre yan gelip yatan, hiçbir şey üretmeyen atalarımız sanata, müziğe ve üretime merak salmaya başlamış. Olta yapıp balık avlamış. İğneyle ince işçiliğe girişmiş. İşte o mağara resimleri var ya, bu dönemde ortaya çıkmış onlarda. Bize bir şeyler anlatmaya da o zaman başlamışlar.

18 ve 19. yüzyılda olanlarsa mağlupuz. Sanayi devrimiyle başlayan süreç ve gelişim sonucunda on binlerce yılda ulaşamadığımız seviyeye sadece birkaç yüzyıl içinde ulaşıyoruz. Ve bugün Mars'a keyfi seyahatten, uzaktan ameliyatlardan, yapay zekadan, sanal gerçeklikten bahsediyoruz.

Bu dünya dışı uzaylı bilimcilere nasıl bir cevap vermemiz gerekiyor peki? Ne oldu da bu iki patlamayı, insanlığın büyük patlamaları ya da büyük sıçramaları da diyebiliriz? Ne oldu da bunları yaşadık? İşte bu sorunun cevabını 1992 yılında bulacaktık. Arma Üniversitesi'nde makak maymunları üzerinde araştırma yapan bir grup bilim insanı inanılmaz bir keşif yapacaktı.

Ve bu keşif kimi bilim insanlarına göre DNA'dan sonra insanlık adına yapılan en önemli keşiflerden birisiydi. Araştırma maymunların beynindeki hareketleri incelemek için yapılıyordu ve bazı testler sırasında maymunların motor fonksiyonları ile ilgili bir şey fark ettiler. Bu maymunlar bir objeye uzanıp alırken ya da bir hareket gerçekleştirirken beynin ön kısmında bir şeyler oluyordu. Bu motor eylemleri kontrol eden bölgedeki nöronların da harekete geçtiğini görmüştü araştırmacılar. Yani doğal olarak da böyle olması gerekiyordu. Uzun süredir bilinen bir şeydi bu zaten.

Beynin farklı bölümleri farklı işlevlerden sorumludur ve o işlevi yaptığınızda beyninizin ilgili bölgesi aktif hale gelir. Zaten bu çalışmanın bu kadar ses getirmesine sebebi bu değildi. Asıl şok edici olan şey şuydu. Beynin bu motor fonksiyonlarından sorumlu aynı bölge, maymunlar tamamen hareketsiz haldeyken de aktif hale geliyordu.

Bir maymun duruyorken elini kolunu hareket ettirmekten sorumlu olan bölgesi neden aktif olsundu ki? Zaten araştırmacılar da bunu gördüklerinde testi onlarca kez tekrar ettiler. Bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorlardı. Ne bileyim makinelerden biri bozuk falan olmalıydı. Ama gerçek tüm testlerden stabil sonuçlar alınınca ortaya çıktı. Olan şey şuydu.

Hareketsiz duran ama beyninin motor fonksiyonlarından sorumlu bölgesi aktif hale gelen maymun o sırada başka bir maymunu izliyordu. Maymunun beyninin motor hareketlerinden sorumlu bölgesi başka bir maymun hareket ederken devreye giriyordu. Bu keşif o zamana kadar bilim insanlarının bulamadığı ya da gözden kaçırdığı inanılmaz bir şeydi. Tabi bu bölgedeki nöronların hepsi değil, belirli bir kısmı bu şekilde harekete geçiyordu. Bilim insanları bu nöronlara ayna nöronları adını verdiler.

Başkasının yaptığı bir şeyi tıpkı kendisi yapıyor olmuşcasına taklit etmesinden ötürü olsa gerek. Beni asıl heyecanlandıran noktadan bahsetmek istiyorum. Maymunlarla DNA düzeyinde olan inanılmaz benzerliğimizden dolayı bilim insanları bu nöronların insanda da olabileceği tezini geliştiriyorlar önce. Bir süre bu deneyin bir insan üzerinde yapılmasının zor olması nedeniyle bu tezlerini kanıtlayamasalar da epilepsi hastaları üzerinde yapılan bir çalışma tam aradıkları fırsatı sunuyor. Ve bu hastalara bağlanan elektrotlarla aynı bölge yine aynı nedenle izleniyor. İşte inanılmaz ve çığır açan bu keşif gerçekleşiyor.

İnsan beyninde de benzer bir süreç var aslında. Başka bir insanı hareket ederken izlediğimizde ayna nöronlarımız tıpkı o işi biz yapıyormuşuz gibi devreye giriyor. Yani aslında bir nevi doğal olan sanal gerçeklikten bahsediyoruz. VR'ın beynimizin içine gömülmüş hali gibi düşünebiliriz bunu. Futbol maçı izlerken futbolcu kafaya yükseldiğinde siz de ister istemez o topa kafa atmak ister ve o hareketi yaparsınız ya,

Veya izlediğiniz bir videoda biri çok alçak bir yerden geçerken siz de kafanızı eğersiniz ya. İşte buna benzer bir reaksiyondan bahsediyoruz. Fakat elbette çok daha derinlere işlenmiş bir kod da söz konusu burada. Zira işler bu keşif sonrasında farklı farklı bilim insanlarının katkılarıyla çok ilginç yerlere ulaşıyor.

birbirinden enteresan teoriler ortaya atılıyor. Hemen hemen hepsi de bana çok mantıklı geliyor. Bunların bazılarına birlikte bakacağız. Ama şimdi ufak bir ara verip beynimize konuştuklarımızı işlemesi için biraz zaman tanıyalım.

Evet, ayna nöronlarıyla ilgili teorilerden bahsedecektim size. E hadi devam edelim öyleyse. Bu çalışmaya katkıda bulunan bilim insanlarından biri de Dr. Rama adıyla bilinen ünlü nörolog V.S. Rama Chandran. Dr. Rama'nın kendisi de bilim dünyası için bu keşfin DNA'nın bulunmasından bile önemli bir olay olduğunu iddia ediyor. Bana kalırsa da öyle. Nedeni ise insana olan bakış açımı kökten değiştirmiş olması bu keşfin. Çünkü bazı insanların empatiden yoksun olduğunu düşünürdüm. Bu insanların eğitilemez, topluma yararı olmayacak sorunlu insanlar olduğu görüşüne sahiptim.

Ama bu keşif bize eğer fizyolojik bir sorunumuz yoksa bunun mümkün olmadığını yani empati yoksunu olamayacağımızı söylüyor. Empati, ayna nöronlar ile fizyolojimize işlenmiş durumda kısacası. Korkmak, üzülmek ya da sevinmek ne kadar doğalsa empati de aslında böyle. İçimizde var. İnsan olduğumuz için var. Eğer bir insansanız empati duymamanız imkansız. Yeri gelmişken hemen bu ayna nöronlar olmadığında ne olduğuna dair bir teoriden bahsedelim. Bilim insanları der ki, otizmin nedeni de bu nöronların işlevini yerine getirememesiymiş.

Evet, bunu anlamak için otizmin tanımına bir bakalım önce. Otizm, bireyin dış dünyadaki uyaranları algılamasını, aldığı bilgileri düzenleyip kullanmasını etkileyen, yaşam boyu süren gelişimsel bir bozukluktur. Kaynağı psikolojik değil, nörolojiktir. Yani diğer bir deyişle beynin işlev bozukluklarına bağlıdır.

Otizmin, beynin ve merkezi sinir sisteminin yapısındaki organik farklılık ya da bozukluktan kaynaklandığı düşünülmektedir. İşte bilim insanları otizmin belirtileriyle ayna nöronlarının işlevlerinin neredeyse birebir örtüştüğünü düşünüyorlar. Tanımda da nörolojik bir bozukluk olduğundan bahsediliyor ve organik bir farklılık veya bozukluktan kaynaklandığının düşünüldüğü belirtiliyor. İşte artık nedeni bulunmuş olabilir. İleride bu konuda yapılacak çalışmalar otizmde inanılmaz ilerlemelere de yol açabilir. Bitti mi? Bitmedi. Başta insanlığın 40 bin yıl önce ve 19. yüzyılda yaşadığı inanılmaz ilerlemelerden bahsetmiştik. Şimdi oraya dönme vakti.

Ayna nöronların doğal bir sanal gerçeklik olduğunu söylemiştik. İşte bunun yarattığı en büyük avantajlardan biri de şu. Bir bilginin veya bir davranışın, özellikle de insan hayatını kolaylaştıran bir davranışın toplum içerisinde müthiş bir hızda yayılmasının nedeni de bu ayna nöronlar aslında. Bahsettiğimiz ilerlemelere dair de iki teori var. Bir teoriye göre işte bu ayna nöronlar 40 bin yıl önce evrimsel gelişim sonucunda ilk defa ortaya çıkıyor. Bundan sonrası da malum.

Diğer bir teoride insanların 260 bin yıl boyunca orijinal bir şey yapmamış olabileceğini söylüyor. Çünkü ayna nöronlar sayesinde başka birisinin yaptığı bir şeyi doğrudan kopyalıyor ve bunu kendi hayatımızda da uyguluyoruz. Mesela o zamana kadar herkes mızrakla balık avlarken biri bir gün olta gibi bir şeyle oturduğu yerden hiç uğraşmadan balık avlayınca çevresindeki herkes de bunu kopyalıyor. Ve bu hem yatay olarak toplumun geri kalanına hem de dikey olarak nesiller arasında büyük bir hızla yayılıyor. Peki 18. yüzyılda ne oldu?

Aslında podcast şovumuzun tanıtımında da bahsettiğimiz gibi 18. yüzyılı Çin, Yunan, Orta Doğu ve sonrasında Avrupa aydınlanmasını dayandırabiliriz. Fakat biz asıl teknolojik sıçramanın yaşandığı dönem olarak 18. ve 19. yüzyılı azalalım. Yine burada evrimsel bir gelişin göstermiş olabiliriz.

daha fazla ayna nöronu kullanmaya başlamış olabiliriz. Ya da yine birisi bir işi çok daha pratik bir şekilde halletmeyi becerdi ve toplumda bu bilgi çok hızlı şekilde yayıldı. İnsanlar da her seferinde üzerine koyarak medeniyeti bugüne getirdi. İşte Dr. Rama da tam olarak bunu söylüyor. Kendisine göre ayna nöronlar medeniyetin kurulup gelişmesinin yegane nedeni. Çünkü dili de bu sayede geliştirmiş olabileceğimizi iddia ediyor.

Zira evrimsel süreçte ağaçlardan inen atalarımız düzlüklerde hayatta kalmak için iş birliğine ihtiyaç duyuyordu ve sonuçta da bazı semboller buldular. Diğer herkes de bunları taklit ederek bir sembol birikimi ortaya çıkardı. İşte buradaki anahtar kelimede taklit. Bunu sağlayan da yine işte ayna nöronlar.

Ama ayna nöronların işlevi burada da bitmiyor. Theory of Mind yani zihin kuramı diye bir kavram vardır. Bu teori bize şunu söyler. İnsan 4 yaşına kadar başkalarının fikirlerinden bir haberdir.

Yani başkalarının da düşünceleri olduğunu, farklı fikirlere sahip olduğunu bu yaşlarda fark etmeye başlar. Bunu da insanların aynı olaya farklı tepkiler vermesini gözlemleyerek yapar. Ve bunun hemen ardından insanların neye, nasıl tepki vereceğini kestirmeye gelir konu. 5 yaşında bir oğlu olan ben de yakinen tanık oldum buna.

Çocuklar bu yaşlarda bir olaya nasıl tepki vereceğinizi bilir ve sizi manipüle etmeye başlarlar. En azından bunu yapmaya çalışırlar. Çok acemilerdir henüz bu konuda, dolayısıyla pek de başarılı olamazlar. Bizler yıllardır bu beceriye sahipken onlar henüz yeni keşfetmişlerdir bunu. Bu da bize çocuk eğitimi açısından çok önemli şeyler söylüyor aslında.

Ebeveynlerin en büyük sorunlarındandır. Çocuğum hiç kitap okumuyor deriz. Ya da çocuğumuz agresifse, bazı yemekleri yemiyorsa, dil kullanımında zorluklar çekiyorsa ya da sosyal sorunlar yaşıyorsa kızarız ya. İşte burada aslında kızdığımız kişi kendimiziz. Çocuk sizin yapmadığınız bir şeyi yapmıyor çünkü. Ya da yaptığınız bir şeyi yapmamazlık da etmiyor. Yani çocuk kitap okumuyorsa siz de okumuyorsunuz demektir.

2-2-4 Çünkü fizyolojik olarak çocuk ya da insan başka bir insanı taklit ederek öğrenme eğilimindedir. Kısacası bir dahakine çocuğunuza kızmadan önce kendinize bir bakmakta fayda var. Örnekler saymakla bitmez. Mesela bulunduğunuz ortamda birisi esnediğinde salgın gibi herkes esneme ihtiyacı duyar ya. Muhtemelen esneme seslerini duyunca siz de esnediniz mesela. İşte ayna nöronların suçu bu.

ya da babam ve oğlumda Çetin Tekindor, açeydim gollerimi dediğinde ağlamayan ya da boğazı düğümlenmeyen var mı? Hadi ağlamasın. Hiçbir şey hissetmeyen var mı? Hiçbir şey hissetmediyseniz bir düşünme vakti gelmiş olabilir. Bunun yanında arkadaş ortamınızda çok negatif biri vardır. O ortamda olduğunda hep bir mutsuz hissedersiniz. Enerjinizi sömürür ya. Yine ayna nöronlardır bunun sebebi. Fizyolojik olarak taklit etmeye odaklanmışsınız çünkü.

Çok farklı bir yerden bakalım. Bazen duyarsınız. Bana ne Afrika'da açlıktan ölen çocuklardan der bazıları. O an gerçekten bunu düşünüyor olabilir. Ama söyleyeceği en büyük yalanlardan biridir bu insanın. Bu şekilde açlıktan ölen bir bebeği gözleriyle gördüğünde yıkılmaması imkansızdır insanın. Çünkü bu bizim doğamızda var. Empati bizim genetiğimizde yer alıyor. Empati kurmaktan başka şansımız yok.

Eğer çok duygusal biriyseniz ya da çevrenizde böyle birisi varsa ki bizim evde o kişi benim eşim, bu dediklerimi daha iyi anlarsınız. Last of Us diye bir oyun var, bilenler bilir. Eşim birkaç kere de oynamıştır bunu ve her seferinde ilk sahnenin sonunda ağlamıştır. Oğlumuz doğduktan sonra bir kez daha oynamaya başlamıştı ama bu sefer çok daha şiddetli bir ağlama krizine girdi. O sahnede söz konusu bir çocuktu ve anne olmak bu konuda empati yeteneğini daha da şiddetlendirmişti büyük ihtimalle.

Aslında bu da eşimde ya da eşim gibi duygusal sahnelerde kendini tutamayanlar da bu nöronların çok daha aktif olduğu, bu insanların çok daha empatik olduğu anlamına geliyor. Yani bir insanın sahip olabileceği en iyi özelliklerden birisi bu. Kendinizi kötü hissetmenize gerek yok. Özetle bizler birbirimizi anlamak için yaratıldık. Başkalarının acılarını, sevinçlerini, üzüntülerini veya dertlerini görmek, anlamak, onları paylaşmak bizim genetiğimizde var.

Bunun tersi davranan insanlardaysa iki şeye bakılmalı. Birincisi nörolojik bir rahatsızlığının olup olmadığını. İkincisi ise ailesinden aldığı eğitime. Özellikle ailede şiddet, kötü muamele, saygısızlık, sevgisizlik gören çocukların büyüdüklerinde çok farklı davranmalarını bekleyemeyiz. Bu çocukların ayna nörünlerinin taklit edecek iyi bir şeye tanık olmadıkları anlamına geliyor maalesef.

Başta da dediğim gibi beni çok heyecanlandıran ve bakış açımı ciddi ölçüde değiştiren araştırmalardan biriydi bu. Bu araştırmanın derinine indikçe çocuk eğitimi, suçlu psikolojisi, sosyoloji gibi konulara çok farklı bakmaya başlıyorsunuz. Bu arada bu konuyla ilgili Adam Fever'ın Empathy isimli romanını okuyanlar hatırlar. Kendisi de kitabında bu nöronlardan bahsetmiştir. Ve bu nöronların çok gelişmiş olduğu insanların karşıdaki insanların ne hissettiğini veya düşündüğünü çok daha üst düzeyde anlayabildiğini kurgusal bir dille anlatmıştır. Bu konuyla ilgilenenler için okuma tavsiyesi olsun bu da. İşte böyle. Bu bölümde de nörobilime bir selam çakmış olduk.

noktaları koymaya devam ediyoruz. İnsanlığın gelişimini bilimsel açıdan ele alırken, arka planında bu gelişime neden olan biyolojik altyapıya bir bakış attık aslında ve tekrar anladık ki hiçbir şey tesadüf değil. Ama temeli daha tamamlamadık tabii. Sosyoloji de konuşacağız, felsefe de. Noktaları birleştire birleştire devam edeceğiz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)