
1.316 kelime · ~7 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Psikopatikanın ilk bölümünü dinliyorsunuz. Bu podcastte insana ve insana dair konular hakkında konuşacağız. Her bir konuyu ben patika olarak adlandırıyorum. Keşfedilmeyi bekleyen, düşe kalka yürümemiz gereken bir patika. Yürüyeceğimiz ilk patika ise 6 Şubat Kahramanmarş depreminden beri yaşadıklarımızla ilgili olacak.
Biraz bilinç akışı şeklinde konuşacağım bu konuyu. Biraz içimi dökmeye ihtiyacım var açıkçası. Güncel verilere göre 46.000'in üzerinde canımızı kaybettik. Bu dönemde hepimiz gibi ben de çok zor bir dönemden geçtim.
Daha önce bu bölümü çekmek isterdim. Aslında birkaç başka bölüm çekmiştik ve onlarla başlayacaktık. Ama deprem süresince ruhum gerçekten bir enkazın altında gibiydi ve bu konuşmayı yapamayacağımı düşündüm. Şu an bir ayın üzerinde zaman geçti depremden ve ben ancak kendimde bu gücü buldum.
Birçoğumuz aynı şeyleri yaşadık bence. Uyuyamadık, yemek yiyemedik. Sabaha karşı uyuyakalıp birkaç saat sonra uyanıyordum. Uyuyakaldığım için suçluluk duyuyordum. Hiçbir şey düşünemiyordum başka. Bir yandan toplanacak yardımlara yetişmem gerekiyordu. Bir yandan elimde sürekli telefon. Durmadan bir şeyleri takip ediyordum.
Bu süreçte hilti diye bir kelime girdi hayatıma mesela. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak benim bu kelimeyi öğrenmem, hilti yok mu diye yan ayakla aramam gerekti. Winchler gidiyordu, bölgede el konuluyordu. İnsanlar enkaz altında çığlıklar atıyordu. Bir yandan bir işe yaramak istiyorduk. O kadar engele rağmen yardım kolileri hazırlıyorduk durmadan. Ama koordinasyon sağlanamadığı için tam istediğimiz noktaya ulaşıyor mu o da muamma bilemiyorduk.
Aslında hem mental hem fiziksel olarak gücümü kaybettiğimin de farkındaydım. Bir noktada durmam ve belki uyumam, kendime gelmem, daha sağlıklı düşünmem gerekiyordu ama her birimiz gibi benim için de bu çok mümkün olmadı. Gerçekten çok çok karanlık günlerdi yaşadıklarımız. Çaresizlik vardı çünkü elimiz kolumuz bağlıydı. Bir taraftan çok öfkeliydik. Araştırmalara göre insan kaynaklı felaketler, içinde insan faktörü olmayan doğal afetlerden daha travmatize edici oluyor. Ama bu yaşadığımız da zaten yine insan kaynaklı bir felaketti.
Çünkü deprem her yerde olabiliyor. Dünya üzerinde binlerce deprem oluyor. Ama önlem alan gelişmiş ülkelerde kayıplar kesinlikle bu sayılarda değil. İnsanlar evlerinde korkmadan bile kalabiliyorlar deprem boyunca. Bizim için ise bir kabus bunu düşünmek bile. Biz deprem hattında bir ülkeyiz. Bunu biliyoruz. Bunu sürekli konuşuyoruz. Bunun için vergi veriyoruz 99 yılından beri.
Ve bizim tüm bu olanlara önlem alabilmek için tam 23 yılımız vardı. Oysa son 1-2 sene içinde yapılan binalar bile İskambil kağıtları gibi çöktüler depremde. Kolay kolay da unutulacağını sanmıyorum bunların. Hatta umuyorum ki unutulmasın diyelim. Neden unutmamamız gerektiğine değinmeden önce, Holocaust'u yaşamış ve kurtulmuş olan Yahudi nörolog ve psikiyatrist Viktor Frank'la ait sözlerle devam etmek istiyorum.
İnsanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil. Haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır. Acılar sadece gelişiyorsan bir anlam taşır. Yaşanmış olan güzel şeyler artık var olmasalar bile sonsuza kadar sizindir. O yaşanmışta kimse sizden alamaz. Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur.
Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki, normal bir davranıştır. İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır. Frankl aynı zamanda bu korkunç deneyimden sonra, yani Yahudi soykırımı Holocaust'dan sonra, orada yaşadıklar ve gördüklerinin vasıtasıyla, varoluşçu psikolojinin bir şekli olan, psikoterapinin 3. Vienna Okulu olarak da bilinen logoterapinin kurucusu oldu.
Bu ekole göre hayatta, acıda anlam bulmak çok önemli. Bu tarz doğal afetler, yerküre olayları, savaşlar, salgınlar bunların hepsi tarihin kaygı veren öğeleri oldu ve insanlar tarih boyunca bunları hep anlamlandırmaya, açıklamaya çalıştılar. Bu anlamlar genelde o günün şartları ve değerlerine göreydi. Mesela bu tarz doğal afetler için Tanrı'nın cezası dendi diye oluyordu. Bir şeyin sadece durduk yere öylesine olduğunu kabullenememek her zaman için çok yaygın bir durumdu. Bugün günümüzde olduğu gibi.
Acı çekiyoruz ama en azından bu acıyı anlamlandırabiliriz. Bu kadar canımızı kaybettiğimiz bir olayda nasıl anlam bulabiliriz? Hesap sorarak, peşini bırakmayarak, bir daha bu acının tekrarlanmasına izin vermeyerek, unutmayarak, unutturmayarak ve sonrasında anlamı iyilikte, dayanışmada bularak. Yardım edeceğiz, yardım etmeye devam edeceğiz.
Biz hep yanınızdayız diye söz verdik, sözümüzü tutacağız. Gündem değişti diye, havalar güzelleşti diye, artık duygular zaman içinde, eski yoğunluğunda değil diye bu sözlerimizi unutmayacağız. Çünkü duygulara bel bağlayıp hareket edemeyiz ama mantıken kendimize bir yol çizebiliriz. Her trajediden, acıdan sonra duygular hafifler ama eğer kendimize görev, kendimize ödev gibi bir yol çizersek bunu takip etmeye devam ederiz.
İnsanlar deprem bölgesinde çok büyük güven kaybı yaşadılar. Evlerine, yardıma geleceklere, kurtarılacaklarına dair umutlarını kaybettiler. Biz verdiğimiz sözü bozup, onları unutup, onları tekrar güven kaybına düşüremeyiz. O yüzden sözlerimizi tutacağız. Son dönemde normalleşme konuşuluyor. Evet, benim düşüncem şöyle. Tabi ki bir şeyler normalleşecek. İlk günkü akut yaz dönemindeki gibi sürekli uykusuz, kaygılı, doğru düşünemez bir halde oraya buraya koşturan insanlar olarak devam etmeyeceğiz hayatımıza. Zaten biraz kendimize gelmemiz gerekiyor ki daha mantıklı hareket edebilelim. Çünkü biz iyi değilken kimseye iyi gelemeyiz.
Peki biz nasıl iyi olacağız? Duygularıyla yaşamanın ne kadar önemli olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Tekrar tekrar anlatıldı zaten bu dönemde. Öfkeliysek bu öfkeye izin vereceğiz. Öfkemizi canlı tutacağız. Çünkü ancak bu sayede bir şeyleri değiştirebiliriz. O zaman umut var olur.
Ve normalleşmek demek, unutmak demek değil zaten. Peki biz kendimize nasıl iyi geleceğiz? Çok büyük bir olay yaşadık ama ne kadar büyük olursa olsun yaşadıklarımız, kendi normalimize dönme ihtiyacımız da var. Çünkü bu da iyileşme sürecinin bir parçası.
Mesela günlük hayatımda ben ne yapıyordum, neler vardı, şu an bunların hangilerini yapabilirim veya daha fazlasını yapabilmek için neler gerekli gibi soruları tekrar kendimize sormak ve kendi normalimize yavaş yavaş dönmek gerekiyor. Çünkü insan ancak kendi normaline döndüğünde tekrar güvendeymiş gibi hissetmeye başlar ve güvende hissetmediğimiz sürece bu duyguları aşabilmemizin mümkünatı yok. Eğer çevremize destek olmak istiyorsak güven haline tekrar dönmemiz lazım ve biz günlük rutinlere geri döndükçe daha iyi hissetmeye başlayacağız. ve daha işlevsel hale geleceğiz. Epek'te bir akut yaz dönemini söylemiştim. Şimdi kronik yaz dönemine geçiş halindeyiz. Yaz tutmak bizim sadece ölüme verdiğimiz bir tepki değil, herhangi bir kayıp veya değişikliğe de verdiğimiz psikolojik bir yanıt aslında. Yani iç dünyamızda gerçeklik arasında uyum sağlamak için yaptığımız bir uzlaşma.
Keder, öfke, vicdan azabı, suçluluk duyguları bunların hepsi de eşlikçi duygular. Ve bizim şu anki durumumuzda kaybettiğimiz onca cana ek olarak kaybettiğimiz umut ve güven duygusu da var. Mesela olası İstanbul depremini konuşuyoruz. Bir yandan üzüntümüz, bir yandan kaygımız var. İstanbul'da deprem olursa ne olur? Hazırlık var mı? Hangi alamda toplanacağız? Bir insanın kendi mabedi gibi kabul ettiği bir yer eve, tüm dış etkenlerden dış dünyalardan sıyrılabildiği kendine huzurlu hissettiği yer olmalı. Ama şu an en basitinden evimizde huzurlu hissetmiyoruz. Ve aynı zamanda tüm bu yaşananları gözlemledikten sonra umudumuz da kayboldu. Ben enkaz altında kalırsam kim gelip beni kurtaracak? Sürekli duyduğum sorular.
Bu sorular çok önemli ve haklı sorular ve bir psikologun, bir psikoloji podcastinin cevaplayabileceği sorularda değiller. Psikolojide ancak kendimize nasıl davranmamız gerektiği, nelerin bize iyi gelebileceği konuşulabilir ama ben burada bir vatandaş olarak neler yapabileceğimizi sizlerle paylaşabilirim. Öncelikle binaları kontrol ettirmek, tespit için başvurabileceğimiz kuruluşları araştırmak, gerekli güçlendirmeleri yapmak ve toplum olarak bunları talep etmenin hakkımız olduğunu hatırlamak. Ve biz yeniden bu gibi durumlar için hak, hukuk, adalet ne demekti bunları hatırlamalıyız.
Şu an haklı olarak kaygılıyız ve hala da yaz sürecindeyiz. Çünkü edebiyatta da sık sık söylenildiği gibi aslında bu bir ruhsal yara ve yaz tutmayı fiziksel bir yaranın iyileşmesi gibi düşünebiliriz. Bir yaranın fiziksel olarak ne kadar hızlı onarıldığı o kesin derinliğine ve özelliklerine bağlı. Ve bu çok derin, kolay kolay iyileşmeyecek bir kesik.
Bu süreçte de kendimize iyi gelmek için hareket etmek, sosyalleşmek, belki gülmek, bir şeyler izlemek, yeniden eski biz olamasak da işlevsel olan yeni biz olabilmek ve bundan suçluluk duymamak gerek. Bu bölüm de içinden geçtiğimiz zor zamanlardaki kişisel arayışımın bir ürünü, bir dışa vurum oldu. Bu yüzden ilk bölümümüz her şeyden önce kendi adıma çizdiğim bir patika. Umarım size de iyi gelmiştir.
Bu ilk patikanın sonuna bırakacağım soruysa şu. Bu zor dönemi birlikte atlatmak için sence ne yapabiliriz? Bu soruyu uzun süre düşünmemiz gerekecek. Sen de kendin ve hepimiz için bu soruyu düşünebilirsin. Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek unutmanın değil, hatırlamanın iyileştirici olduğu aklımızda kalsın. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.