
2.975 kelime · ~15 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bugün yürüyeceğimiz patikanın rotası değişmek olacak. Bir patikada yürümek bence değişmek kavramını ifade etmek için güzel bir metafor. Çünkü hepimiz hayatlarımız boyunca aslında bir noktadan başka bir noktaya doğru bir yolculuk halindeyiz. Bu uzun soluklu bir yürüyüş kesinlikle. ve çoğu zaman da aslında içinde yol alırken nerede olduğumuzu kuşbakışı bir perspektiften bütünlüklü bir şekilde görmek de zor olabiliyor. Hani masallarda klasik bir tekerleme vardır. Hepimiz biliriz. Az gitmiş, uz gitmiş, tere tepe düz gitmiş, arkaya dönüp baktığında ise bir arpa boyu yol gitmiş derler. İşte zaman zaman biz de bence kendi hikayemizde böyle hissedebiliyoruz.
Ve onca çabaya, onca uğraşa rağmen sadece bir arpa boyu kadar yol gittiğimizi, bir noktada sıkıştığımızı hissedebiliyoruz. Bu bölüm bu yüzden değişmek hakkında konuşalım istedim. İnsan değişebilir mi sorusuna arayacağım cevapların kendine sıkışmış ve yerinde sayar gibi hissedenler için iyi geleceğini umuyorum. O zaman neden değişmek istiyoruz sorusuyla başlayalım.
Hepimizin hayatlarının bir döneminde hatta belki hala kendimize değiştirmek istediğimiz şeyler olmuştur. Kimimiz iyi alışkanlıklarımızı sürdüremiyoruz, bunu arzuluyoruz. Kimimiz yanlış kişilere aşık oluyoruz, ilişkilerde hatalar yapıyoruz. Belki yeteri kadar ilgi görmediğimiz anne babalarımızın onayını almak için çabalayıp duruyoruz. Nafile sonuçlanacağını hiç bilsek de aslında kendimizi yıpratıyoruz bu uğurda.
Tüm bunlar için bir daha yapmayacağım diyoruz ama bir türlü de değişemiyoruz. Bir öğrentinin içinde aynı yanlışları sürekli tekrar edip duruyoruz. Kısaca aynı motiflerin içine hapsolmuş durumdayız. Bir noktada da artık bu davranışın hayatımızı zorlaştırdığında bazı davranış ve düşüncelerimizin bizim aleyhimize işlediğini fark etmeye başlıyoruz. Veya hayatımızdaki sevdiğimiz, değer verdiğimiz birinin değişmesini arzuluyoruz sürekli. Hatta arzulamakla kalmıyor, değişeceğine inanıyoruz ve çoğu zaman da kendimizi kandırıyoruz maalesef bu konuda.
Ama gerçek şu ki aslında kimseyi değiştiremeyiz. Çünkü insanlar yalnızca kendiyle ilgili farkındalığı olduğunda, değişimi aslında kendisi isteyip bu konuda destek aldığında ve bilinçli bir şekilde buna emek vermeyi seçtiğinde değişebilir ancak. Ama bu da zaman alan ve zorlu bir yolculuk. Çünkü insanlar çoğunlukla duygusal anlamda değişmeye hazır değildirler.
Bir seçim şansı verildiğinde birçoğumuz aslında kötü yani işlevsel açıdan sorumlu ama alıştığımız tanıdık bir davranış motifini bilinmedik ve korkutucu bir gelişime tercih ederiz. Yani kurallarını bildiğimiz bir durumun içinde olmak hayatımızı genel anlamda zorlaştırsa da başka türlüsünü denemediğimizden daha kolay olan diğer yolları tercih ederiz. Çünkü diğer yollar bizim için çok daha bilinmedik olduğundan daha korkutucudur. Bir daha yapmayacağım dediğimiz davranışları bırakmak da bu yüzden zor gelir bize. Çünkü artık bir bakıma kişiliğimiz olmuş olurlar. Peki, kişiliğimiz ve kişiliğimizi etkileyen şemalar nasıl oluşuyor?
Bence bu soru önemli çünkü insan bir şeyleri değiştirmek istiyorsa, bence değiştirmek istediği şeyin nasıl ve nelerden meydana geldiğini de anlamalı. Yani aslında sormak istediğim soru şu. Ortaya çıkan insandan, bugün olduğumuz kişiden ne sorumlu? Ben nasıl ben oldum? Bu değiştirmek istediğim işlevsiz davranışlarım duygularım nasıl ortaya çıktı mesela?
İşte bu, psikoloji biliminin ilk ortaya çıktığı yıllardan beri hakkında tartışılan en temel konulardan biri. Genetik mi çevremi mi beni ben yapan? Nature vs. Nurture diye tartışılır bu hatta İngilizce literatürde. Yani biyolojik faktörler mi arbasta pınar oluşurken, doğduğumuz genler vs. gibi, yoksa çevresel faktörler yani o güne kadar yaşadıklarım, duyduklarım, şahit olduklarım, maruz kaldıklarım mı?
Peki, o zaman travmalarım mı beni ben yaptı? Sağlıklı duygusal davranışsal gelişimden ya da atipik gelişimsel süreçlerden hangisi daha sorumlu? Şimdi kısaca cevap vermek gerekirse bu soruya, biyolojimiz ve çevremizin etkileşimiyle oluşuyor kişiliğimiz. Hali hazırda yaratılıştan bir mizacımız var. Bir de bunun etkileşime girdiği farklı etkenler. Çevre bizi etkiliyor ama benim gibi kardeş olanlar çok iyi bilir. İki çocuk doğduğu andan itibaren bile birbirinden oldukça farklıdır. Annem hep söylerdi mesela, abim hiç uyumayan, bütün gece ağlayan, epey huysuz bir bebekmiş. Ben de çok daha ılımlıymışım. Sonra tabii çevresel faktörler de girdi devreye.
Bir ailenin ilk çocuğu olmakla küçük çocuğu olmak arasında da dağlar kadar fark var. Aslında aynı anne babaya sahiptik ama aynı zamanda aynı anne babaya sahip de değildik. Çünkü çok daha farklı davranıyorlardı ikimiz de. Şartlar zaten hiç aynı değil. Tek çocukken üstünüze bir bebek geliyor, tüm ilgiyi o alıyor. Küçük çocuk da hep kendini kanıtlamak istiyor mesela. Biz seneler sonra abimle ilk kez bu kadar yakın bir bağ kurabildiğimizde aslında şunu fark ettik. Onun izniyle bazı şeyleri yani psikolojiye de dayandığı için ileri bölümlerde biraz açabilirim belki ama şimdilik sadece şöyle söyleyeyim. İkimiz de ailedeki konumumuzun getirdiklerini hissederek büyümüşüz. Bana ailenin küçüğü olarak abimin hep çok akıllı olduğu anlatılmış mesela. Ben de hep onun ve ailemin gözüne girmek istemişim. Tabii ki ergenlik ve asi isyankar yıllarıma kadar bu.
Abimse bana koşulsuz yönelen ilgi ve sevgiyi istemiş. Yani bir nevi kıskanmış aslında o dönemki ilginin benim üstüme kaymasını. Dolayısıyla aynı anne babayla büyürken bile oldukça farklı çevresel faktörler eşliğinde büyümüşüz. Ve ben hep çok farklı olduğumuzu düşünürdüm ama bugün geldiğimiz noktada şaşırtıcı derecede ortak özelliklerimiz de olduğunu fark ettik konuşurken. Bu da anne babamızın tutumu yani yetiştiğimiz evdeki ortak çevresel faktörlerden kaynaklanıyor olabilir diye düşünüyorum.
Kısaca bir genetik yatkınlığımız, bir de onun üzerine eklenen çevresel faktörler var dediğim gibi. Yani kişilik aslında düşünce yapımız, dünyaya baktığımız çerçeve yani algılarımız ve o güne kadar yaşadığımız tecrübelerle bizim genetik eğilimimizin etkileşiminin bir sonucu. Şöyle düşünün, genetik olarak uzun boylu olmaya yatkınımdır. ama gelişirken yeteri kadar besin alamam ve eğilimim o yönde olsa da pek uzun boylu olamam mesela veya genetik olarak kısa boylu olma eğilimim vardır ama beni kuş sütüyle de besleseler uzun boylu bile olmam asla ama tabii genetik faktörler bu işin yalnızca bir bölümü ve hakkında konuşmanın da çok fazla anlamı olmayan bir bölümü. Çünkü aslında insana bir noktada kaderciliğe veya belirlenimciliğe sürüklenme tarafı var bunun. Yani her şey genetik dersek, o zaman insan değişemez deriz. Ama hikaye yalnızca genetikle sınırlı değil. İşin bir de çevresel ve öğrenilmiş yanı var ki biz de aslında daha çok bunun üstünde duruyoruz.
Nedir peki bu çaresel faktörler? Birçok şey çocukluk dönemimizde şekilleniyor. Tabii gençliğimizde, ileri yaşımızda da birçok olay yaşıyoruz, deneyim kazanıyoruz ve değişmeye, şekillenmeye devam ediyoruz. Ama ilk benlilik algımız, dünyayla kurduğumuz ilişkide güvendiğimiz ve güvensizlik duyduğumuz şeyler bebeklik, çocukluk yıllarımızda oluşuyor. Çok etkili bir dönem bu bizim gelecek yaşantımızda. Daha dünyaya dair hiçbir şey bilmiyoruz çünkü. Değerli bir insan mıyım ben? Seviliyor muyum? Ne yaparsam onay alıyorum? Kim olarak kabul görüyorum? Kim olmam isteniyor benden? Etrafımda güvenebileceğim, çağırdığımda gelecek birileri var mı? Bunlar hep bu sorulara bağlı olarak o dönem şekillenen algılarımız. Çünkü insan diğer canlardan farklı olarak uzun süre bağımlı kalıyor ona bakım verene.
Mesela psikanalitik kuramda çocuğun ilk beş yılı çok önemli çünkü kişiliğin gelişimi bu dönemde oluyor. Freud'un öne sürdüğü birçok düşüncesi de artık kabul edilmiyor ama 20. yüzyılda ortaya çıkan kuramların öncüsü olarak ve çığır açan düşünceleriyle özellikle çocukluk döneminin önemi hakkında ortaya attıklarını biz hala bugün vurguluyoruz. Hatta şöyle bir söz duymuştum bir zamanlar, Freud'un verdiği cevapların doğruluğu tartışılır ama zaten verdiği cevaplardan çok Freud'un sorduğu sorular önemlidir diye Gerçekten düşününce, Freud'a kadar literatür, psikolojik rahatsızlık olarak kabul edilen sorunların hepsi biyolojik bir biçimde açıklanmaya çalışıyordu. Freud'un merceyi çocukluğa ve gelişimsel psikolojiye kaydırması bir devrimde denilebilir bu dönem için. Şimdi çocukluk dönemine geri dönersek, dediğim gibi bu dönemde bazı güvensizliklerimiz oluşabiliyor. Mesela, çocukluğumuzda yeterince sevgi göremediğimizi hissetmişsek, bu bizim hayatımızda belli davranış kalıplarına sıkışmamıza neden olabiliyor. Yani işte yeteri kadar sevgi görmediğimizi düşünüyoruz.
Bu sebeple de hayatımızdaki insanları sık boğaz etme eyleminde oluyoruz. Hani hep kaybedeceğiz korkusuyla, üstlerine çok düşüyoruz. Bu terk edilme korkusuyla dört elle sarılıyoruz onlara. Ve tam da bu nedenle aslında kendini gerçekleştiren bir kehanete hapsoluyoruz. Yani biz de onların üstüne düştükçe aslında belki terk edilme ihtimalimiz de daha çok artıyor.
Veya yine çocuklukta yeterli beslenme veya sevgi görmemiş bir kişi ilerleyen yaşlarında aşırı yeme davranışları geliştirebiliyor veya sigara veya alkol kullanabiliyor ve bu kişi sağlık ilişkiler kurmakta güçlük çekip bağımlılık eğilimleri de gösterebiliyor. Ama tabii bu kadar mekanikte düşünmemek lazım. Çünkü hep diyoruz ya genelde başımıza gelen olay değil, onu nasıl algıladığımızdır hislerimizi şekillendiren. Algımızı da hem o güne kadar yaşadığımız çevresel faktörler etkiliyor hem de yaratılışımız. Abimle verdiğim örneğe dayanarak aynı olaylardan aynı şekilde travmatize olmuyoruz. Mesela çocuğuna ilgisiz davranan bir ebeveyinden ilgiye daha çok ihtiyacı olan çocuk çok daha fazla etkilenebilir. Bir kalp kırıklığı, bir arkadaş kazığı herkese farklı oranlarda travma yaratabilir mesela.
Bunu ben kimyasal bir reaksiyona benzetiyorum. Başımıza gelen olaylarla bir tepkimeye gireriz ama ne baştaki ana maddemiz aynıdır diğer insanlarla ne de tepkime sonucu oluşan son halimiz. Sadece etken madde aynıdır bu durumda. Bir de tabii çocukluğumuzda yaşadıklarımız bugün olduğumuz kişiyi başka yollarla da şekillendiriyor. Dediğim gibi çocukluk dönemimizde dünyada her pek çok şeyi şemalar halinde öğreniyoruz. Örneğin bir insan bir insanı nasıl sever veya sevgisini nasıl gösterir gibi soruları da çoğu zaman yakın çevremizden yani ailemizden cevaplar edinmeye çalışıyoruz.
Sevgiye dair ön kabullerimiz, davranış kalıplarımız bu dönemde şekilleniyor aslında. Annemiz ve babamızın ilişkisini gözlemliyoruz mesela ve bilinç dışımızda demek ki sevmek böyle bir şey diyoruz. Ve belki de hayatımıza ilerleyen döneminde sevdiğimiz kişiyle ilişkimizde bu davranış kalıplarına sıkışabiliyoruz. Mesela, yine örnek vermek gerekirse, anne ve babası arasında iyi bir ilişki gözlemleyen bir çocuk, sağlıklı bir ilişkinin neye benzediğini öğreniyor ve ileride kendi ilişkilerinde bu özelliklere sahip bir partner arayabiliyor. Olumsuz bir örnek olarak da, bir çocuğun anne ve babasının sürekli tartıştığını veya şiddetli bir şekilde kavga ettiğini gözlemlemesi diyebiliriz. Bu durumda çocuk ileride ilişkilerde çatışma ve şiddetin normal olduğunu düşünebilir ve bu tür davranış kalıplarına taklit edebilir.
Bu örneklerde olduğu gibi, çocukluğumuzda ailemizi gözlemleyerek edindiğimiz ön kabuller, ilerleyen yaşımızda ilişkilerimize ve dünya görüşümüze doğrudan etki edebiliyor. Olumlu bir örnekle büyüyen bir çocuk, sağlıklı bir ilişkiyi çok daha rahat kurabilir mesela ve daha mutlu bir hayat sürebilir. Ama olumsuz örnekle büyüyen bir çocuk, ilişkilerinde çatışma, şiddet veya mutsuzluk yaşamaya daha eğilimlidir. Veya yine ilişkiler demişken aslında gelecekte insanlarla kuracağımız ilişkilerin temeli bir başka anlamda da bu dönem atılıyor. Bağlanma kuramına göre, bu arada bu ebeveynlik tutumuyla ilgili üzerinde en çok çalışılmış kuramlardan biri, bir kişinin erişkinliğinde kuracağı ilişkilerin kalitesi ve insanlardan beklentileri bu kişinin küçüklüğünde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisine göre belirleniyor. Yani çocuk bebeklikten itibaren annesiyle yaşadığı deneyimleri ve onunla arasındaki ilişkisini ilerleyen yaşlarındaki tüm ilişkilerinde model olarak kullanıyor.
Bu arada ben anne diyorum ama aslında hayatındaki bilinci bakım veren kişi, yani bakıcı da olabilir bu çocuğun temel ihtiyaçlarını kim karşılıyorsa. Bu başlı başına bir konu bağlanma kuramı ve bence uzun uzadıya konuşabiliriz başka bir zaman ama bu tarz konular kesinlikle okullarda matematik, fizik, edebiyat gibi öğretiliyor olması lazım zaten. Ama kısaca değinmek gerekirse şimdi annemizin tutumuna göre gelişen ilişki modelimizde bazılarımız güvenli bağlanabiliyoruz diğerlerine, bazılarımız kaygılı, bazılarımız kaçıngan. Yani aslında yine aynı temaya geliyoruz. Çocuklukta yaşadığımız şeyler, bize bakım verenle kurduğumuz bağ, gelecekteki ilişkilerimiz üzerindeki bağlanma şeklimizi etkiliyor. Ama tüm bunların sonunda edindiğimiz ön kabulleri sorgulamak ve kendimize ait bir dünya görüşü oluşturmak da mümkün.
Şu ana kadar ben nasıl ben oldum? Onu anlatmaya çalıştım biraz. Biliyoruz artık diyelim neden kıskanç, kaygılı veya kaçıngan bir insan olduğumuzu. Travmalarımız bizimle zaten. Onlar bir yere gitmiyor. Bazı dönemler daha geri plandalar tabii. Bazı durumlarda yeniden tetikleniyorlar. Ama onlar da bizi biz yapan etkenlerden biri. Peki tamam bunları biliyoruz. Ama ne yapabiliriz bu konuda? Yani değişebilir miyiz? Veya ne kadar ve nasıl değişebiliriz?
Öncelikle ilk soruya cevap evet. Değişebiliriz ama buradaki ilk madde ilk önce değişmek istemek. Hani hep diyoruz ya biz başkasını değiştiremeyiz diye. Çünkü aslında değişmeyi kendisinin istiyor olması lazım. Biz ne kadar dilersek dileyelim başka birini değiştiremeyiz. Kendimiz için de geçerli bu. İlk adımımız istemek olmalı.
İkinci adım kendimizi tanımaktan geçiyor. Kendimize dair bazı konularda içgörü geliştirmek, bazı davranış ve duygusal durumları neden yaşadığımızı anlayıp objektifçe gözlemleyebilmek. Ben her zaman kendimi bu durumun içinde buluyorum. Aslında bunun sebebi de budur diyebilmek bir anlamda.
Mesela, ben neden hep arize insanları buluyorum diye isyan etmek yerine, ve bu hep tekrarlanan bir şey ise, sorumluluğu kişilik yapılarındaki insanların bulduğu ben değil, belki de ve muhtemelen onları seçen benim diyebilmek. Veya mesela çocukluğumuzdan kaynaklanan bazı durumların arkadaşlarımızla, sevgilimizle, hatta çocuklarımızla ilişkimizi nasıl etkilediğinin farkında olmak da olaylara, hatta bu kişilere karşı bakış açımızı değiştirebiliyor. Yani edindiğimiz ön kabulleri sorgulamak ve kendimize ait bir dünya görüşü oluşturmak mümkün. Bunun için de terapi güzel bir araç mesela. 2017'de yayınlanan ve 207 çalışmayı incelen bir rapora göre insanlar karakterlerinde belli oranlarda değişiklik yapabiliyorlar. Terapi sayesinde hem kendimizi tanıyoruz, hem başa çıkma stratejileri öğreniyoruz. Kabul ve kararlılık terapisi de bu anlamda yardımcı olabilir, onu da inceleyebilirsiniz veya başka bir zaman daha detaylı konuşuruz. Yani terapi gibi destekleyici bir ortam bizim için etkileri azaltabilir ve daha sağlıklı bir yaşam için yararlı olabilir. Peki kendimizi tanıyarak ne yapabiliriz?
Bazı davranışları neden yaptığımızı bilirsek, davranışla düşünce ve duygu arasında bir es verip, düşünüp hareket etme şansımız artar. Daha az dürtüsel eylemlerde bulunuruz mesela. Yani işte şu an bunu yapmak istiyorum ama bunu yapma isteme nedenim özünde şu aslında diyebilmek. Burada belki içinde bulunduğum bir durum benim bir korkumu, bir kaygımı tetikledi. Hepimizin maskeleri var, Yung'un dediği gibi. Karşımdaki insandan saklamak istediğim bir şeyi gördü bende.
Maskemin altına bakmaya çalıştı bir anlamda. Ben de tetiklendim. Belki tepki olarak ona geri saldırdım. Bazı şeylere böyle objektif şekilde dışarıdan bakmayı öğrenebilirsek aslında o kavganın özünde neden kaynaklandığını anlayıp daha iyi yönetebiliriz. Bu sayede çözemediğimiz problemlerimizi hasralta etmek yerine kabullenilebiliriz belki ama takılıp da kalmayız. Onların bizi olumsuz etkilemesine o kadar da izin vermeyiz. Böylece daha iyi hissettiren davranışlara yönelip hayatımızı daha pozitif davranışlarla doldurabiliriz.
Aslında çoğunlukla bir şeyi neden yaptığımızı bilsek de onu kolay kolay değiştiremiyoruz. Çünkü her davranış kalıbı bizi olumlu ya da olumsuz etkilesin belli işlevlere sahip hayatımızda. Bu kalıpları değiştirmek zor ama değişmesi gerektiğinde dediğim gibi terapi, eğitim veya başka bir destek mekanizması yardımcı olabilir. Terapi şu açıdan önemli bence bu konuda, bir davranış kalıbını değiştirmek için önce işlevini anlamak önemli.
Bir davranışın işlevi dediğim şey çoğu zaman bilinçaltı bir şey bu arada. Biz bu davranışları otomatik bir şekilde yaptığımız için bizim anlam dünyamızda nasıl bir yere oturduğunu, nasıl bir işleve sahip olduğunun farkına pek varmıyoruz. Ve her davranışımızın ve duygumuzun bizim için bir işlevi var dediğim gibi. Mesela örnek vereyim, sosyal ortamlara girmekten kaçınıyorum diyelim.
Ve mesela biri bizi evine bir partiye davet ettiğinde türlü bahaneler uydurup bir şekilde evde tek başıma oturuyorum. Ve diyelim ki bunu yapıyor olmak da bana iyi gelmiyor aslında. Rahatsızım bu davranışımdan yani ve değiştirmek istiyorum. Çünkü hani onlar orada eğlenirken ben neden burada tek başıma oturuyorum gibi bir melankoliye sürüklüyor bu beni. Ama aslında değiştirmek istediğim bu davranışın da benim anlam dünyamda bir işlevi var. Kendimi korumaya çalışıyorum aslında kalabalık bir ortama girmekten kaçınarak.
Bu yüzden bu davranışın önce bize nasıl bir kaygı yöntmesi ettiğini veya ne tür bir arzumuzun tatmin ettiğini anlamamız önemli. Bu bilinç dişi duyguları, arzuları ve kaygıları da en iyi terapi yoluyla bizi aynalayacak bir başkasının gözünden görmemize fark edebiliyoruz. Peki diyelim işlemini fark ettik ve değiştirmeye kar verdik bunu. O noktada zihnimizde getir götürlerini tartıyoruz farkında olmasak bile. Nedir mesela evde kalmanın getirisi bize? Güvende hissediyorum, kaygı duymuyorum. E dışarı çıkmanın götürüsü nedir peki? Konfor alınımından çıkıp risk alıyorum. Kaygı hissedeceğim bir ortama giriyorum. Yani anlık olarak bu davranışı değiştirmenin götürüsü bana ağır geliyor. Ve aynen rutin geliştirirken olduğu gibi biz genellikle kısa vadeli edindiğimiz faydalara odaklanıyoruz uzun vadelilerdense.
Yani anlık götürülere odaklanırken uzun vadede bir davranışın yararlarını çoğu zaman görmüyoruz. Aslında dışarı çıkmak bana uzun vadede iyi gelecek ama o an kaygım ağır basıyor yani bedeli fazla geliyor ve bunu yapmamayı seçiyorum. O zaman ne yapmalıyım peki bu davranışı değiştirmek için? birdenbire tam tersine çevirmeye hedeflemek yerine başka yollar, başka stratejiler düşünebilirim ve ufak adımlarla yola koyulabilirim. Mesela işte az önceki örnekten gideyim, kalabalık ortamlardan ve partilerden kaçan ve bu davranışımdan ötürü de utanç duyan biriysem, birdenbire kendimi partilere gitmeye zorlamak yerine ufak sosyalleşmelere başlayabilirim. İşte konfor alanından kendimi tamamen bambaşka bir noktaya savurmak yerine, Ufak adımlarla bu alanı yavaş yavaş büyütebilirim. Nasıl yapabilirim bunu mesela? Önce daha yakın hissettiğim, güvende hissettiğim arkadaşlarımla buluşurum. Belki 2-3 kişiyle, daha az kalabalık bir yerde. Sonra bu arkadaşlarımın yanına başkalarını katabilirim. Sonra bir sefer bu arkadaşlarımla bir partiye giderim mesela. Böyle böyle konfor alanımı yavaş yavaş genişletebilirim. Çünkü değişmek dediğimiz şeyde önemli bir diğer adım büyük beklentilere kapılmamak. Tıpkı rutinler bölümünde konuştuğumuz gibi ufak adımlarla yaklaşmak bu konuya daha önemli. Lineer bir yolda değil değişim bu arada. Bir adım ileri iki adım geri gidebiliriz zaman zaman bunu da kabullenmek gerekiyor.
Bir de bu davranış kalıplarını ve aslında her insanın davranışlarının bir işlevi olduğunu fark etmek sadece bu anlamda değişmemizi olarak sağlamıyor. Aynı zamanda başka bir işlevi de var. İnsanların davranış kalıplarını ve işlevlerini görmek onlara karşı daha anlayışlı ve affedici olmamızı da sağlıyor. Mesela bu alanda okumak, çalışmak benim bakış açımı çok değiştirdi bu konuda. Çeşit çeşit insan görüyorum çünkü. Görüyorum ki hepsinin farklı kalıpları var, farklı tetiklendikleri şeyler var. Eskiden mesela biri hakkında düşünürken bunu neden yaptı ki derdim. İsteme derdim, anlayamazdım bazı şeyleri. Neden kıskanıyor burada, kızılacak bir şey yok veya aslında böyle bir şey demek istemedim, nasıl bunu yanlış anlayabiliyor, bu tepki nereden geliyor derdim.
Şimdi analiz etmeye çalışıyorum insanları ve daha iyi anlayabiliyorum. Tabii anlıyor olmam o insanı hayatımda tutmam gerektiğini de göstermiyor. Bazen bazı insanlar bize gerçekten iyi gelmiyor. Hangi noktadan yola çıktıklarını anlasak bile. O noktada da çoğunlukla o ilişkiyi kesmek daha iyi olabiliyor.
Şimdi özet geçmek gerekirse, hepimiz dönem dönem bazı davranış kaplarına sıkışmış hissedebiliyoruz ve bu çok normal. Bunların bir kısmı genetik eğilimimizden kaynaklı olsa da aslında çocukluk dönemimizde oluşan birçok başa çıkma stratejimiz var. Bunları zamanla geliştiriyoruz ve hepsi de bize iyi gelmiyor. Ama iyi gelmese de hepsinin bir işlevi var. Önemli olan da bu işlevleri fark edip aynı ihtiyacı karşılayan alternatif stratejiler geliştirebilmek.
Bu emek isteyen bir yol ve depar atarak koşup yorulunca bir noktada bırakmak yerine en iyi ufak adımlarla tamamlanabiliyor. İlk adımımız ise neyi değiştirmek istediğimize karar vermek. Ben mesela önem verdiğim bir işi yaparken kendime gereğinden fazla yüklenmemeyi, bazen elimden gelenin hayalimdeki kadar iyi olamayacağını ama yine de kendime şefkatle yaklaşmayı unutmamayı diliyorum. Peki, o zaman şimdi sana sorayım. Senin hayatını değiştirmek istediğin şey ne? Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek hayatın sana değişim fırsatları getirdiği günlerin olsun. Hoşça kal.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.