
2.306 kelime · ~12 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Günaydın. Şu an sabahın yedi buçuğu. Ben yine ormanıma geldim her zamanki gibi. Umarım yine kuş seslerini duyuyorsunuz. Gerçekten cıvıl cıvıl. Bugün bir de seçim günü ve biraz huzur bulmaya geldim. Herkes gibi ben de çok heyecanlıyım.
Bu zaman benim hayatta kendimi en huzurlu hissettiğim yer olabilir bence. O yüzden de ne zaman fırsat bulsam yani her hafta sonu neredeyse Cumartesi-Pazar gelirim. Bazen buraya benim kadar gelmeyi seven bir arkadaşımla geliyorum. Bazen erken gelmek istiyorum ve tek başıma geliyorum ve şu an baya erken geldim. Uyku tutmadı çünkü. Ve tek başıma yürürken dedim ki neden kayıt açmıyorum? Yine bir yürüyüş kayıdı neden yapmıyorum?
Bu arada geçen yürüyüş bölümümde bahsettiğim mezuniyetimden yeni döndüm ben. Mezuniyetin nasıl geçti Pınar diye sorarsanız beklediğim gibi değil diyebilirim. Öncelikle bence hayatta aslında bizi hayal kırıklıkları yaşatanlar beklentilerimiz. Yani bir olayın nasıl gerçekleşmesi gerektiğine dair olan inancımız. Aslında buna psikolojide discrepancy monitor deniliyor. Nefes nefeseyim şu an ve yanımdan insanlar koşuyor. Biraz deli gibiyim.
kendi kendine konuşan biri olarak ama neyse devam ediyoruz. Buna discrepancy monitor deniyor dediğim gibi. Yani zihnimizde sürekli şu anda olan ve aslında olması gereken arasındaki mesafeyi ölçüp duran bir sistem var. Biz sürekli beklentilerimiz doğrultusunda bazı şeylerin ne durumda olduğuna bakıyoruz yani ve gerçekten gerçek hayal kırıklığını hatta depresyonu bile yaratan şey bu böyle olmalıydı bu neden böyle diye sorgulamak sürekli kabul etmek yerine.
Şimdi bu girişle beraber ne oldu mezuniyetimde bunu anlatmak istiyorum. Neden beklentimi karşılamadı? Şöyle şimdi tabii ki ben uzun süredir emek veriyorum bu işe ve mezun olacağım günü de heyecanla bekliyorum. Özellikle son iki hafta kala hani kafamda şey düşünüyordum her zaman kaldığım bir yer vardı benim Randolph's diye orada yaşarken. Yine orada kalırım kendi yaşadığım yerde kalırım işte uyanırım. Her sabah aşağıda kahvaltı yaptığım çok sevdiğim bir yer, vedalaşırım hani son bir veda olur bana. Orada kahvaltımızı yaparız. Sonra her gün derslere yürüdüğüm yoldan yürürüm. Bir anlamda dediğim gibi bir vedalaşma olur diye düşünüyordum. Ve sonra da bizim okul bu arada çok geleneksel bir okul. Yani yüzlerce yıldır aynı şey. Belirli bir kıyafetler giyiyorsunuz mezuniyet için. Hatta böyle Sheldonian diye bir salonun içinde yapılıyor bu ve her zaman orada yapılıyor.
Ben de tabii bir sürü mezuniyet gördüm. Fotoğrafları gördüm. Nasıl yapıldığını biliyorum ve kafamda da hayalimde öyle bir mezuniyet kurdum. İşte Sheldonian'da biz hepimiz işte töreni yaşayacağız. Hatta işte belirli geleneksel şeyler var dediğim gibi insanlar geçmeye devam ediyor. Ben biraz sesimi kısıyorum ara ara. Latince bir şeyler söyleniyor. Dofidum deniyor. I promise gibi bir söz veriliyor falan. Böyle bir gelenekler filisi şeklinde mezun olunduğu için ne haliyle ben de her şey öyle olacak diye bekliyorum. Neyse ilk olarak ben hep böyle Londra'ya giderdim. Oradan trene binerdim çünkü o treni çok seviyorum. Ve yolu öyle geçerdim. İlhan'la dedik ki Londra'dan yine her zamanki gibi trene binelim beraber. Bir tane de küçük bavulum var. Öyle giderim. Tabii ilk dakika işte trene bindik. Dediler ki bilet alırken bu arada. Siz direkt Oxford'a gidemezsiniz. Niye? Çünkü köprü çöktü. Bayağı sürpriz bir şey İngiltere için yani bir köprünün çökmesi. O yüzden otobüsle devam etmek zorundasınız. Peki dedik. Ne yapalım? Hava da serin bayağı bu arada. Neyse şimdi gittiğimiz yere kadar gittik o durakta. İndik otobüs bekledik işte bavulumuz bindik falan. O şekilde gidiyoruz. Vardık gideceğimize. Bu arada konuşurken ben de hani dedim ki Randolph'sa hani sana oradaki yaşamımı göstereyim. Ben de bir vedalaşmış olayım bak ne güzel ama
O sırada benim de çok yoğun bir dönemimdi. Başka bir yerde kalmamız için ayarlanmışlar. Başka bir otel ayarlanmış. Ve orası da çok alakasız bir yer çıktı. Böyle baya yürümemiz gereken. Ve sonuçta tabii ki kafamda kurduğum gibi değildi. Ama dedim ne olacak. Sonuçta mezuniyete geldik. Keyif çıkarmak için buradayız. Ama neyse hani... Ondan sonra bu arada gök yarıldı. Yani bütün bir gün boyunca yağmur yağdı mezuniyet boyunca. Hani insanların o mezun olurken mutlu fotoğrafları, ailece böyle sarılmış güzel bir hava altında fotoğrafları var ya Mayıs ayında falan. Bizde mümkün değildi zaten çünkü gök delindi resmen. Tabii ben bu arada kedi yavrusuna döndüm. Çünkü sıralı sıklamam. Hani bir böyle şey diyordum. Saçımı başımı düzeltirim, bir düzgün olurum. Hani sabah duşa girdim. Zaten kuaföre gitmedim hani orada. Gitmem, kendim yaparım diye düşündüm. Çok da önemli değil diye.
Ama bir düzgün olmak isterdim hani bir kere mezun oluyorum. Gerçekten kedi yavrusuna döndüm. Saçlarım böyle tiftik tiftik yağmurdan. Neyse. Diyorum ki yani İran hiç kafamda kurduğum gibi olmuyor mezuniyet açıkçası yani. Orada uyanacaktık huzurla bir kahvaltımızı edip güzel güzel o yolu yürüyüp geçecektik falan ama neyse. Gülüyorum artık yani. Dalga geçiyorum. Sonra yağmur çok yağıyor. Yerler ıslak tepe. Kaygan hafif. Yürürken müzik dinliyorum bir taraftan kulağımda. Ayağım kaydı ve düştüm.
Ve sırılsıklam ama böyle popom falan her yerim sırılsıklam. Zaten soğuktan da hani üşüyorum. Gülmeye başladım. Peş peşe hani ufak ufak böyle terslikler ne kadar üst üste geliyor ama ne yapalım yani. Amaç mezun olmak, keyifli vakit geçirmek diyorum hala ama. Kalktım, yürümeye devam ettik. Bu şeye gitmemiz gerekiyordu. Koleje gidip o registration yapıyorsunuz ve yanınızdaki misafirin orada oturabilmesi için bir bilet alıyorsunuz. Yani önceden registrettiğim bilet, guest ticket işte onu almak gerekiyor oradan.
Neyse, ona gittik. Böyle bir konuşmalar vardı, onu dinledik falan. Sonra kalktık. Herkesin her zaman geleneksel olarak meydan olacağı Sheldonian'a doğru yürüyüşe başladık. Bütün öğrenciler, bütün herkesle beraber. O biraz uzun sürüyor, çok kalabalık bir yürüyüş olduğu için. Neyse, bu geleneksel yürüyüşü yaptık.
Sonra bizi soktular tiyatronun içine ve en ön sırayı verdiler. Gerçekten hafif üşümüşüm, ıslahım. Saçlarım elektrik çarpmış gibi falan. Ama önemli değil, mutluyum. Mezun oluyorum. Uzun zamandır beklediğim bir şey oluyor benim adıma. En öne de oturtturdular. Gayet salon. Sıcak, keyfim yerinde. Ailelerimizi de tam karşımıza oturtturdular. Çünkü böyle yuvarlak bir salon o. O yüzden ailelerimiz tam karşımıza oturmaya da bilirdi. Ama yanımda da sınıf arkadaşım var hatta. Ona da dedim ki, onun da babası ameliyatlı falan gelmiş.
Dedim ki bak dedim hep ufak ufak terslikler oluyordu bütün gün. Yağmur, yere düşme, hayalimde kurduğum gibi şeyler olmaması. Ama dedim bak ne güzel şansımız döndü. En güzel yeri verdiler. Şimdi her şey çok güzel olacak. Mezun oluyoruz falan diyorum. Ondan sonra toren başladı işte. Burada dekan, konuşmalar yapılıyor. İşte güzel sözler, şöyle emek verdiğiniz şöyle özel şeyler söyleniyor.
O sırada cümle içinde dediler ki bu arada işte törenimiz başlıyor ama olur da bir şey olursa yangın alarmı çalarsa boşaltıyoruz salonu. O an içimden geçirdim. Bir de yangın alarmı çalarmış yani. Bu kadar zamandır beklediğim bir şey. Yangın alarmı çalsa yani artık daha ne diyeyim. Bir düşünce bir an için geçti. Birileri geçiyor yanımdan. Sesimi kısıyorum yine. Ve gerçekten 5 dakika sonra yangın alarmı çalıyor. Bangır bangır bütün salonda yangın alarmı çalıyor. Salonu boşaltıyorsunuz. Herkes boşaltsın dediler.
Durdum yani tarihinde kaç kez olmuştur böyle bir şey bilemiyorum. Ama o saniye yani günün o saati o saniyesi o tören sırasında bir buçuk saatlik sürecek bir tören sadece. O sırada onun olmasına sinirim bozuldu ve gülmeye başladım artık. Dedim ki yani bu kadar peş peşe böyle bir şey olması hiç böyle bir şey beklemiyordum. Neyse sonra bizlere dediler ki sizi diminitik kalıcı alacağız yan tarafta. Küçük bir yer orası çok bu arada.
Ve apar topar bizleri aldılar. Misafirleri de yağmur altında bıraktılar. 1,5 saat sürdü bana sıra gelmesi ve 1,5 saat oradaki misafirler izlemeye gelen yağmur altında beklediler. Çünkü hani sıra ne zaman gelecek o da bilinmiyor. Kahve içmeye şuraya oturun falan da demiyorlar. Herkes yağmurun altında bekliyor.
Bizi de o alana aldılar. Yanımda ne telefon var. Hiçbir şey yok. Açım. O kadar acıktım ki. Çünkü saatler ilerliyor. Bayağı zaman kaybettik bu arada tabii. En baştan törenler başlıyor. O salona herkes sığmadığı için bu arada PhD'liler, Master of Science, Master of Studies, ona göre sırayla alıyorlar bir de. Tabii çok uzadı tören o yüzden. Ve onların misafirleri de sığmadığı için onların misafirleri de tek tek alıyorlar. Yani törenin yarısı Sheldonian'da, yarısı içeride yapıldı. Ama süresi iki katına çıktı gibi bir şey oldu. Hatta daha fazla sanırım. Neyse ben artık böyle diyorum bir damla su, bir damla kahve, bir ısırık yemek lütfen falan diye içimden geçiriyorum ve duvara bakıyorum. Elimde telefon yok dediğim gibi ulaşamıyorum. Hani dışarıda ne oldu? Bütün misafirler yağmur altında. Dışarı çıkıyorum bakmak için. İlhan'ı da göremedim. Ne olacak? Benim kaçıncı çıkacağım biliniyor mu mesela? Hiçbir fikrim yok. İçeride bekliyoruz böyle. Bu sırada düşünmek için çok vaktim oldu kısaca bu olayı.
Ve dedim ki yani evet ufak ufak şeyler bunlar hayatta çok büyük şeyler değil çok daha büyüklerine tabii ki ben de yaşadım siz de yaşamışsınızdır. Ama özel olarak beklediğim bir günle ilgili terslikler sonuçta peş peşe gelen ve ıslak bir şekilde üşüyerek ve aç bir şekilde hiç beklemediğim bir salonda oturmuş düşünürken bunlar geldi aklıma. Size de günaydın. Biri geçti yanımda.
Neyse ben yine deliyim konuşmaya devam edelim. Bunu düşündüm. Benim de bu arada beklediğim heyecanla beklediğim bir şey var. Bir söyleşi gibi ilk kez yapıyorum.
Ve hem çok mutluyum bu konuda hem de tabii ki kaygı da duyuyorum ara ara. Hazırlanıyorum, işe çalışıyorum, güzel bir şey olsun istiyorum. Ve sonuçta bazı şeylerin kontrol edemeyeceğimiz şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor bence ve beklentiler doğrultusunda yaşamamamız gerekiyor. Bunu düşünün. Dedim ki belki de tüm bunlar bana ders olmalı ve bunu anlamalıyım. Yani mesela bu heyecanla beklediğim olay için
Beklentilerin doğrultusunda olmayabilir her şey. Ama sonunda yine olur. Ve ben mutlu olmayı bilirsem, olması gerektiği yoldan olmamasına takılmayıp aslında sonuçta bana güzel bir anı kaldığına, beni mutlu ettiğine sonucun hatırlayacağım, hatta hakkında konuşacağım bir hikaye olduğuna mutlu olurum diye düşündüm. Yani her zaman her şey mükemmel olamaz. Belki fazla mükemmelliyetçi olmak zaten bizi yoran bir şey ama beklentilerimiz doğrultusunda yaşadığımız zaman
kafamızdaki o müthiş resim, o kusursuz resim gibi olsun bir şeyler istiyoruz. Ama bu da her zaman mümkün olmuyor. O zaman da oturup üzülmek, ağlamak yerine belki dedim hani bugün ne kadar güldüm aslında. Sinirim bozuldu ama güldüm. Bu arada töremden sonra da töremde bir şekilde Güzeldi dışarı çıktık. Hadi bir fotoğrafını çekeyim falan. Fotoğrafımı çekti o sırada sırılsıklam. Ama güldük yani. Hatta mezuniyet yemeğine de böyle Five Guys'e burger yemeye gittik. Aslında hiçbir anlamda geleneksel bir mezuniyet değildi.
Eğlenceliydi, komikti, komik bir hikayeydi. Belki dümdüz bir seremoni olsa bu kadar anlatacağım bir şey olmazdı. Çünkü yanımdaki insan içeride kavga çıkartıyordu artık. Misafirler dışarıda işte yağmur altında, biz böyle bekliyoruz. Yani hani elinde olmayan sebepler için kendini girip orada kavga çıkartıyordu. Sonra onu düşündüm. Ben gülüyorum, dersler çıkarmaya çalışıyorum. Yanımdaki kişi kavga çıkarmayı seçiyor ve somurtmayı ve mutsuz olmayı seçiyor bununla ilgili. Yani aslında bakış açımız o anki modumuzu, o olaya karşı bakışımızı
O kadar etkiliyor ki yani garip bir cümle oldu bakış açımız bakışımızı etkiliyor ama hani şunu demeye çalışıyorum yani aslında olaylara bakış açımız bizi mutlu ya da mutsuz eden bir anlamda tabii ki genel geçer çok büyük olaylar var herkesin mutsuz olacağı ama Orada günümü zehir de edebilirdim ama güldüm, eğlendim. Düşünce de güldüm. Ay ıslandım yine. Bakar mısın sakarlık deyip geçtim. Ama lanet olsun işte. Bu da Amerikan filmi gibi lanet olsun. Kim öyle konuşuyor? Lanet olsun işte ıslandım. Bütün gün böyle mi gezeceğim diyebilirdim. Demedim. Yani neyi fark etti? Bu tam da rezilyans dediğimiz şey aslında. Yani bazı insanlar daha rezilyan. Bazıları değil diyoruz. Bu öğrenebilen de bir yetenek bir anlamda. Ama nedir rezilyant olmak?
Biz şimdi hani olayları nasıl görüp yorumluyorsak bizim dünyamız öyle şekilleniyor dedim ya aslında o yüzden birçok şey hayatta kendi zihniyetimizle yani aslında kendi kişisel rezilyansımızla da alakalı biraz. Rezilyans sürekli değişen durumlar karşısında esneklik göstermek bir anlamda çünkü hayat bu yani sürekli değişiyor bir şeyler ve bu sayede de negatif açmazlardan kurtulabilme yeteneği. Ben tam da dediğim gibi negatif bir bakış açısına hapis olmuş olsam bütün olay daha farklı yaşanacaktı. Ama bir şekilde olanın içinde iyi görmek, bunun komik bir şey olduğunu düşünebilmek bana burada çok yardımcı oldu. Hatta bir ders çıkarmamı bile sağladı. Biraz fazla da boş bir zamanım vardı sanırım ben orada duvara bakarken. Ve kendime bu dersleri de çıkarmış oldum. Yani olan olaylar karşısında esnek olmak. Bu arada dediğim gibi küçük bir örnek. Ne olur hani öyle yaşansa zaten ama
Rezilyant olan insanlar işte hayatta büyük şeyler karşısında da daha esnek olabiliyorlar. Bir yol bulabiliyorlar. İnsanlar çok büyük şeyler yaşıyor. Ailelerini kaybediyorlar, evlerini kaybediyorlar. Bir sürü kötü şey geliyor başlarına. Bazıları hayata devam edebiliyor ve bazıları edemiyor. Bu hayata devam etme yetisi aslında rezilyant olan insanlar da daha çok var. Logoterapinin kurucusu Viktor Frankl bunu çok güzel anlatır. O Yahudi soykırımına maruz kalmış ve o konsantrasyon kamplarında yaşamış bir insan ve herhalde görebileceği en korkunç şeyi orada insanlar gazadolarında öldürülürken, yanındaki arkadaşlıklara açlık ve sefillik içinde işkence edilirken bunları yaşamış çocukları, kadınları o halde görmüş bir insan olarak. ve bunu atlatabilmiş sonrasında kariyerine devam edebilmiş bütün ailesini kaybedip hani böyle bir insan olarak aslında rezilyant bir insan çok ve burada da onu anlatırım. Mesela o kamplarda umudunu yitiren insanlar kısa bir süre sonra zaten gerçekten ölüyordu diyor yani hani o umut onu görüyorduk hani o ışığın söndüğüne ve umudunu yitirdiğine ama hangileri daha iyi başa çıkabiliyordu bundan? Komikliğe şakaya vuranlar bu işi yani
bugün de sola döndüm sağa dönsem gaz odasında ölecektim deyip espri yapıp gülebiliyorlarmış düşünebiliyor musunuz bu kadar korkunç bir durumun içinde ama işte o küçük ana tutunmak gerekiyor belki de orada o kadar felaket koşullarının içinde o küçük anda bir umut bulabilmek ve aslında orada başa çıkabilenler ve sonrasında da hayatlarıyla başa çıkabilenler bunu yapabilen insanlar oluyor günün sonunda O yüzden diyeceğim şu ki olan olaylar karşısında biraz daha esnek olabilmek, biraz komik tarafından bakabilmek, biraz kendimize dalga geçebilmek aslında bu hayatı çok daha keyifli yaşamamıza sağlıyor. En azından benim tecrübem böyle oldu her zaman ve yürüyüşüm de yavaş yavaş sonlanıyor artık. Bitiriyorum yürüyüşü. Ve sizlere veda ediyorum. O zaman ne diyoruz? Her zamanki gibi bir sonraki patikada tekrar yürüyene dek olaylar karşısında her zaman esnek kalabildiğin bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.