Podcast

15 - Stoa Felsefesine Göre 5 Maddede Mutluluk

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde M.Ö 3 yıllarında Antik Yunan’da ortaya çıkan ve pratik öğretileriyle günümüzde hala güncelliğini koruyan Stoacılık felsefesini anlatıyorum. Kıbrıslı Zenon, Seneca, meşhur imparator Marcus Aurelius ve Epiktetos gibi tarihe damga vuran düşünürlerden, çok sevdiğim Gladyatör filmi ile Carl Sagan’ın Soluk Mavi Nokta’sına kadar uzanan patikalardan geçiyorum.

Mutluluğu bir de bu felsefenin ışığında ele aldığım bu bölümden umarım sen de hayatına uygulayabilecek bazı dersler çıkarabilirsin.

Konular:


(02:52) Stoacılık Nedir?

(07:36) Gladyatör: Marcus Aurelius ve Oğlu Commodus ile Sahnesi

(09:15) Stoa Felsefesinin 4 Önemli Erdemi

(11:04) Stoacılığa Göre Hayatin Anlamı

(13:36) Stoacı Felsefeye Göre Mutluluğun 5 Yolu

(25:49) Sen Bu Stoacı Öğretilerden Hangisini Uygulamayı Düşünüyorsun?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.554 kelime · ~18 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Bu hafta felsefe tarihinin anlamlı patikalarında stuacılığa doğru bir yola çıkıyoruz. Geçen bölümde de fark ettim yaşadığım demek için ne yapmalı bölümünde. Bayağı felsefeye giriş yapmışım ara ara. Sonra dedim neden hiç stuacılıktan bahsetmedim bugüne kadar? Okumaktan, araştırmaktan da keyif aldığım konular benim. Ve tarih bizim aslında şimdiki hayatlarımıza ışık olabilecek birçok yol sunuyor. Yani tarihten, düşünürlerden öğrenebileceğimiz çok şey var. Bugün 2000 senedir hala güncel kalabilen, hatta gitgide son dönemlerde tekrardan popülerleşen stoğacılık hakkında konuşmaya karar verdim o yüzden. Antik Yunan felsefesini düşündüğümüzde mesela tamamen başka bir çağda, başka koşullarda yaşıyor insanlar.

Mutluluk arayışı her zaman baki. Onların sorgulamaları bizim bugünkü arayışımıza yol gösterebiliyor. Yeni bir perspektif sunuyor bizi aslında. Bugünkü hayatımıza uygulayabileceğimiz pratik öneriler var. Sütacılık aslında bir zamanlar Batı'nın en yaygın davranış bilimlerinden biriydi ve erdemli bir hayat arayışının peşinde bir felsefe bu genel olarak tarif etmem gerekirse. Aslında suacılık kendine hakim olma, sabırlı olma, bilgelik yoluyla mükemmel bir hayat yaşamak için takip edilebilecek bir yol olarak sunuluyor bize. Yani sadece ezoterik bir öğreti değil bu böyle belli bir kitleye ait olacak. Toplumsal olarak yaygın bir şekilde biz aslında bu pratikleri uygulayabiliriz. O yüzden öğrenmemiz çok faydalı. Ve tarihte de aslında büyük dehalar suacılık felsefesinin izinde yaşamış. Bazen tabii bilmiyoruz aslında öyle olduğunu ama bu dehaları ve eserlerini biliyoruz. İncelediğimizde de stoacılıktan etkilendiklerini görüyoruz. Çünkü stoacılık hem kendi döneminde hem rönesans hem de çağdaş dönemde etkilerini sürdürmüş bir akım. Hatta Montaigne, Descartes, Pascal gibi filozoflara esin kaynağı olmuş diyebiliriz. Aslında şimdi çok uzun konuşabiliriz bu konu hakkında. Ama ben en basit anlatımıyla gitmek istiyorum şu an giriş yaptığımız için. Stoğacılar evrenin bir amaca göre tasarlanmış olduğunu, dengeli bir sistem olduğunu düşünüyorlar. Ve onu tek bir canlı organizma gibi görüyorlar. Yani insan sadece doğaya uygun davrandığı müddetçe ruhu huzura kavuşabiliyor diyorlar. Ve aynı zamanda da insan için en önemli erdeminde bilgelik olduğunu düşünüyorlar. Peki demin bahsettiğim gibi neden hala stoğacılığın derslerini konuşuyoruz biz bugün? Çünkü aslında bunlar soyut veya teorik öğretiler değil. Yani aslında şimdi düşünürsek hayatın zorlukları belki dönemsel olarak değişebiliyor. Yani şimdi antik Yunan'da belki köle olarak satılmak, işte arenada dövüştürülmek gibi zorluklarla karşılaşabilirdim yaşasaydım. Ama genel olarak mutlu olmak için izlenebilecek yollar, nasıl daha iyi insan olabileceğimiz gibi konular insanlığın her döneminde aynı. Bugün de zaten ben mutluluk ve anlamlı bir hayat açısından stoiciliğe el alacağım. Şimdi kısaca nasıl doğdu stoizm dersek? Atina'da M.Ö. 3. yüzyılın başlarında Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan bir felsefe okulu bu. İlk, orta ve geç dönem olarak da üçe ayrılıyor. İlk stoğa okulunun kurcusu Kıbrıslı Zenon'un hikayesi şöyle. Fenike kökenli, zengin bir tüccar ailenin çocuğu aslında o. Bir deniz kazasında gemisinin batmasıyla bütün servetini kaybediyor ve bunalıma giriyor ve çok yalnız hissetmeye başlıyor. Acısı çok büyük bununla ilgili ve bu katastrofik olaya anlam vermeye çalışıyor. O sırada da bir arayış içinde. Bu sırada kütüphaneye gidiyor ve Sokrates'in kitaplarıyla tanışıyor.

Transkriptin tamamını oku

Bu yaşadığı kötü deneyin ve üstüne aldığı felsefe eğitimini harmanlıyor bir şekilde ve bu ruhsal çöküntüden çıkmayı başarıyor. Bu öğretiden anladığı da kazanın kendi kontrolünde olan bir şey olmadığı ama aslında bu kazaya yüklediği anlam ya da üzüntüsü onun elinde olan bir duygu. Bunu fark ettiği zaman bu farkındalık seviyesiyle hiç olmadığı kadar özgür hissetmeye başlıyor. Ve bu konuda da dersler veriyor insanlara. Sonra gitgide öğrenci sayısı günden güne artıyor, düşünceleri de hızla yayılıyor. Epiktetos'tan da bahsedeceğim bu konuda. Geç dönemsiz o acılardan. İnsanları tedirgin eden olan biten değil, olan bitenle ilgili inandıkları der o da. Yani bu felsefeye göre Erdem'in mutluluk olduğunu biliyoruz. Burada Erdem'den kastım da anlatacağım. Ama asıl Epiktetos'un dediği gibi insanların etrafındaki şeylerden yani olanlardan çok

Onları algılama şeklinin hayatı zorlaştırdığını düşünüyor stoacı filozoflar. Şimdi Zenon'a dönersek, Zenon Nietzsche'ci bir tabirle, hani Nietzsche'nin o üst insan olma felsefesinden bahsetmişti. Üst insan olmak adına sade bir yaşam tarzını ve özgün bir ahlak felsefesi ilkelerini örtüşecek şekilde yaşamak gerektiğini savunan bir filozof olarak biliniyor. Aslında kurulcusu Zenon'un dönemi ilk olmak üzere, ilk, orta ve geç dönem olmak üzere yaklaşık neredeyse 500 yıl sürmüş bir felsefe akımı bu.

Ama bizim bugün daha çok konuştuğumuz, son zamanlarda baya popülerleşen, söylemleri paylaşılan, daha çok bildiğimiz, duyduğumuz son dönem Roma situacılığı ve bu düşünüş tarzında en çok bilinen, en çok konuşulan kişiler de bu üç filozofta. Biri Roma sosyetesinden ve bürokraside yetişen Seneca, bir diğeri kral olan Marcus Aurelius, üçüncüsü de Epictetus. Sen de muhtemelen en azından bunlardan birini duymuşsundur. Epictetus'un felsefesi aslında temelinde özgürlük fikrine dayanıyor.

Ama yine aynı şekilde yani bu özgürlük anlayışı hani dış koşullardan ziyade yani insanın kendisi dışındaki koşullarla ilgili olmak yerine içsel bir özgürlük. Yani bütün o dış dünyanın baskısına, onu değiştirme çabasına rağmen içeride tutarlılığımızı korumak. Yani bütün aslında stoğa felsefesinde hep içe yönelim var. Yani dışarıda kontrol edemeyeceğimiz şeylerden arınıp daha doğrusu onlar için çok kaygılanmak yerine içimizdeki yani iç huzurumuzu korumak.

Bir de iradeye çok odaklanıyorlar. Yani işte arzular, aşırı istek ve ihtiraslara karşı durup böyle temiz ve adil kalabilmek adına güçlü bir iradeye sahip olmak. Başımıza gelen her şeye tahammül göstermek için zaten bu sağlam iradeye de ihtiyaç var der Epiktetos. Ve aslında ona göre de bir insan olmanın en hakiki nimeti yani bizleri hayvanlardan ayıran şey irademiz diyor. Bu bilinci de kullanarak, bunun farkında olarak iç düşmanlarımız, arzu ve korkularımıza da iç düşmanlarımız diyor.

Onlara karşı atak bir vaziyette olmalıyız, onlara karşı savaşıyor olmalıyız diyor sürekli olarak. Aslında şey çok ilginç, Epiktetos aslında bir köle ama yani Stoa felsefesinin de aynı zamanda en çok tanınan filozofu. Yani düşünün, köle pazarlarında satılarak bir şekilde Roma'ya ulaşan bir düşünür, bir imparatora yol gösteriyor. Hatta imparator olan o Marcus Aurelius işte, onun ilham kaynağı oluyor.

Hatta Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler diye meşhur kitabında Epictetus'un öğretilerinden öğrenerek yani etkilenerek yazdığı kısımlar var. Hatta yani daha doğrusu şöyle diyeyim. Kendime Düşünceleri Epictetus'tan etkilenerek yazdığını söyleyebiliriz. Şimdi bu kadar Marcus Aurelius dedik yani bunu söylemesem olmaz. Gladiatür izledin mi diye soracağım. Muhtemelen herhalde izlemiş olabilirsin. Bence en epik, en müthiş filmlerden biriydi.

defalarca izledim, repliklerini ezberledim diyebilirim. Orada çok güzel bir sahne var. Marcus Aurelius'la oğlu Commodus arasında geçen bir sahne. Çok duygusal başlayıp hazinin sonuna biten. Sen bana bir kez yazdın. Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı Kırmızı

Komodos burada bu bahsettiğimiz babasının söylediği dört erdemi sayar. Bilgelik, adalet, cesaret, ölçülülük olmak üzere. Ama bunların hiçbirinin kendinde olmadığını, yani aslında Marcus Aurelius'un onu oğlu olarak istemediğini düşünür. Ve Komodos ağlayarak bu hüzünlü konuşmayı yaparken Marcus Aurelius senin oğlu olarak hataların benim baba olarak başarısızlığımdır der. Burada kabullenir yani kendine ait olan kısmı. Çok hoşuma gidiyor bu sahne de çok güzel. Film başlı başına bir yapıt. Bunu lütfen izleyin. Bu arada hani Epiktetos bir köle dedik. Düşünün ki koskoca bir imparator Marcus Aurelius azat edilmiş bir köle olan Epiktetos da aynı felsefeyi yani aynı öğretiyi benimser.

Bu zaten stoacı ahlakın tüm insanları eşit ve kardeş görmesinin işareti yani en başlıca işareti. Aslında bu anlayış kökenini Helenistik dönem stoa öğretisinden alıyor bir anlamda. Şimdi gladiatör filmine atıfta bulunduğum şekilde bu felsefenin dört önemli erdemi var. Sonrasında da mutluluk kısmına geleceğiz. Yani stoacı filozoflara göre mutluluğun anahtarı nedir? Ona gelmeden önce bu felsefenin temelde dört önemli öğesinden bahsetmek istiyorum. Marcus Aurelius'un da bahsettiği, daha doğrusu oğlu Commodus'un orada bahsettiği. Bilgelik birincisi. Yani sürekli öğrenmek ve mantığa dayalı düşünmek. İşte çok karmaşık durumların içinde bile mantıklı, bilinçli, sakin bir şekilde yol aramak. Düşünürsek şimdi bile ne kadar değerli artık post-truth çağında bilgeliğe ne kadar değer veriliyor tartışılır ama

mantığa dayalı düşünmek ve bütün hayatlarımızı pozitif şekilde etkileyecek ve toplumsal olarak da hepimizi iyi anlamda etkileyecek bir olgu yani bilgelik. Onlar da o zamanlardan bunun farkındalar. İkincisi ölçülülük yani aşırıya kaçmamak. Her zaman şimdi de her zaman mesela Mindfulness öğretisinde konuştuğumuz aşırı ve duygusal tepkilerden kaçınıp sakin kalmak hani sakin kalmaktan kasıt Bir anda reaktif bir şekilde tepki vermek yerine belki bir es almak, bir durmak, bir durumun farkında olmak. Yine aynı şekilde suacılıkta da bu ölçülülük ve bu aşırı duygusal tepkilerden kaçınıp sakin kalma anlayışı var. Onlar aslında yaşamın tüm alanlarında öz hakimiyet ve ılımlılığı uygulamanın önemine inanıyorlar. Bir üçüncüsü adalet. Her durumda adil davranmanın önemini vurguluyorlar. Mesela bize adil davranmayanlara karşı bile

Bazen bağışlayıcı olmak ya da mesela yanlış bir şey bile yapsa insanlar, onlara karşı insaflı davranabilmek. Bu da çok sonra aslında bizden olmayanlara karşı daha acımasız olabiliyoruz. Ama bu öğretiye göre adalet herkes için adalet ki doğru olan da bu olmalı aslında. Son olarak dördüncüsü de cesaret. Yani küçük büyük fark etmiyor. Her durumda cesaret gösterebilmek. Yani sadece olağan dışı durumlarda değil, günlük görevlerde bile netlik içinde olmak, dürüstlük içinde olmak her zorluğa karşı.

Peki bu dört önemli öğeye ek olarak stoacılığa göre hayatın anlamı ne? Aslında onlara göre hayatın temel amacı mutluluğa erişmek. Ama yani bu bizim bugün bildiğimiz kapitalist düzendeki hazlarımızı tatmin ederek ulaşabileceğimiz bir mutluluk değil. Hani daha önceki bölümlerde konuşmuştuk ödemonya ve hedonik mutluluk arasındaki farkı. Hedonik mutluluk, bize işte şu an hep böyle pompalanan mutluluk, hep haz almak üzerine, yani hazlığı maksimize etmek, acıdan hep kaçmak üzerine.

Bu tarz bir mutlulukta hayatın aslında en önemli unsuru olan herhangi bir anlam arayışı da yok. Hep böyle daha fazlası üzerine kurulu bir sistem. Daha fazla kazançla, daha mutlu oluyorsun. Daha çok eşyayla, daha çok sevgilinle, daha çok zevk aldıkça daha mutlu oluyorsun diyorlar. Ama aslında suacılığa göre mutluluğun tanımı çok farklı.

Ve aslında Aristo'dan bahsetmek istiyorum biraz. Çünkü aslında orta dönem stoacılıkta onun etkileri var. O ilk erken stoacılığın katı ahlaki tutumu yumuşuyor biraz daha. Aristo'nun öğretilerine doğru bir eğilim gösteriyor orta dönem stoacılık. Aristo'nun ödemonyası, aslında bugünün bilimsel mutluluk tanımına en uygun tanımı Aristo yapıyor ödemonyayla. Aristo aslında ödemonyayla anlık ağızlardan, duygu durumlarından bahsetmez.

Yani mutluluk ona göre bir duygu hali ya da bir tanrı vergisi değil, genel bir oluş halidir der. Aslında buna göre mutluluk kişinin hem kendine göre hem de doğaya uygun yaşaması. Yani doğa derken zaten doğa onun özünden ayrı düşünülemez. İnsanın doğası nedir? Biz akıl yürütme yetisine sahip sosyal hayvanlarız aslında. Yani bu açıdan düşündüğümüzde kendi doğamıza uygun yaşamamız ne oluyor?

İçgüdülerimizin, arzularımızın peşinde değil de aklın hüküm sürdüğü, toplumsal değerleri de gözeterek yaşadığımız erdemli bir hayattır diyorlar. Çünkü hayvanlardan farkımız bu hayvanlar anlık hislerine göre, içgüdülerine göre yaşıyorlar. Ve özetle soğacılara insan nasıl yaşamalı dendiğinde doğaya uygun bir yaşama olması gereklidir derler. mutluluğa ancak ve ancak doğaya uygun bir şekilde yaşadığı zaman ulaşabilir diye savunuyorlar. Bu arada aman Allah'ım şu an sizinle konuşurken kütüphanede bir örümcek yürüyor. Bayağı ağ falan kurmuş oraya. O bölümde kitap yok şu an. Öyle yaşıyor. Umarım yaklaşmaz diyeceğim. Bu arada zaten doğaya uyumlu yaşamak demiştik. Bu da size doğaya uyumlu yaşadığım kanıtı olsun örümceklerle beraber. Baya bir şey çıkıyor bu aralar buralardan. Neyse. Şimdi konumuza geri dönelim. Örümceğe hafif yandan yandan bakarak çekmeye devam edeceğim. Üzerime doğru gelmesin diye. Şimdi son bölümümüze geliyoruz. Stoğacı felsefeye göre mutluluğun beş yolu nedir? Onlar en başından beri burada konuştuğum gibi

mutluluğu kendi iç dünyalarında aramaya çalışıyorlar. Yani aslında mutluluk özünde bizim üç dünyamızda diyor. Yani dışarıda olan şeyler bir yere kadar etkileyebilir izin verirsek. Şimdi, bununla beraber birinci maddeye gelelim. Mutluluk için yapmamız gereken ilk madde. 1. Kontrol edemeyeceğin şeyler için endişelenme. Çünkü aslında stoğacılara göre endişelendiğimiz çoğu şey bizim kontrol edemediğimiz şeyler. Hakikaten de böyle yani günlük hayatlarımızda da böyle aslında düşündüğümüzde.

Mesela bir sınav var yarın diye düşünün. Ya çok zor soru gelirse? Şimdi çok zor soru gelmesi bizim elimizde olan bir şey değil. Ama ona çalışıp çalışmamamız bizim elimizde. Çalıştıktan sonra bunun için hala endişelenmek bizim elimizde olan bir şey değil. Evet, insani yanı var endişelenmenin. Ama mantıklı değil aslında günün sonunda.

Mesela ya uçak çok sallarsa? Evet uçak çok sallayabilir ama bu benim elimde olan bir şey değil. Bunun için sürekli telaş duyuyor olmamın hiçbir faydası da yok. Bu öğretiye göre de bir daha böyle kaygı duyduğumuzda, bir konuyla ilgili kaygılandığımızda Durup kendimize ilk soracağımız soru şu olmalı. Bunun üzerinde benim kontrolüm var mı? Aslında değiştirebileceğim şeylere odaklanırsam tabii ki çok daha kaliteli bir hayat sürerim. Sürekli hiç etkim olmayan şeyler üzerinde düşünmek yerine. Şimdi ikinci maddeye geçelim. İkinci madde yine aslında çok ilintili ilkiyle. Yine kaygılanmak üzerine.

Mutluluk için ikinci madde gelecek için kaygılanmaktan vazgeçin. Seneka der ki biz yaşamayı beklerken hayat gelip geçiyor. Yani beklerkenden kastettiği şey aslında sürekli daha iyi daha güzel bir geleceği beklemek. Ama aslında bu daha iyi yaşama karşı oluşan beklenti belki de hani bizim hiç olmayacak, yani hiç kendi kontrolümüzde olmayan durumların bir araya gelmesine karşı olan bir istek olabilir. O zaman bu da yine bizim elimizde olan bir durum değil. O yüzden sürekli böyle geleceğin kendi kendini inşa etmesini beklemek yerine belki biraz daha kontrolü elimize alıp, daha gerçekçi değerlendirmelerle, daha doğru, sağlıklı düşünüp, daha buna yönelik önlemler almak mantıklı olabilir hayata karşı.

3. Seni üzen olaylar değil, inandıklarındır. Şimdi bundan bahsettik zaten bölüm boyunca. Evet, doğru. Hani aynı olayı iki kişi yaşayabilir. Biri üstesinden gelebilir. Hani rezilyans bölümünde de bundan bahsetmiştim. Bir diğeri çok zorlanabilir. Bir diğeri hayatına devam edemeyebilir. Tabii ki hayatta çok katastrofik, başa çıkılması çok zor durumlar var. Ama biraz, belli bir seviyeye kadar gerçekten kendi kafamızda bazı şeyler. Yani o belki buradaki insan mertebesi çok yüksek. Nasıl diyeyim? Çok kolay şeyler değil hayatta. Belki sevdiklerini kaybedip, çok büyük kayıplar yaşayıp hala hayata böyle devam edebilmek. Yani ahmutsuzluğumun sebebi benim bunlara üzüldüğüm için demek. Evet, biraz zor. Ama o noktaya ulaşabilmiş insanlar da var deniyor bu.

Yani aslında çoğu zaman inandığımız şeyler bakış açımız ya da düşüncelerimiz yüzünden üzülüyoruz. Ölümü de kabul eder bu arada stuacılar, onun hayatın bir kısmı olduğunu. Böyle düşündüğümüzde hani evet çok sevdiklerimizi kaybettiğimizde yasını tutuyoruz yani o an hayata devam etmek çok zor geliyor ama bazı şeyleri kabullenmek ve buna göre inançlarımızı düzenlemek. Yani çoğu zaman inandığımız şeyler bakış açımız ya da düşüncelerimiz yüzünden oluşuyor aslında.

Ve bazen olaylara farklı açıdan baktığımızda aslında çok üzüldüğümüz şeylerin bizi o kadar da üzmemesi gerektiğini de fark edebiliriz. Sonuçta hayatta neyin başımıza geleceğine asla biz karar veremeyiz. Yani olayları kontrol etmek gibi bir gücümüz pek yok. Ama bizim kontrol edebileceğimiz tek kısım o olaylara verdiğimiz tepkimiz. Şimdi mutluluğu ve huzuru sürekli dışarıda ararsak o zaman

Bunlar hep bizim dışımızda etkenlerden kaynaklı olacak. Bunu da asla kontrol edemiyor olacağız. Yani aslında stoğacılar bize der ki, dışsal etkenlerden etkilenmemeyi, onlara karşı kayıtsız kalmayı öğren. Mutluluk ve huzur dediğin şeyi beyhude yere dışarıda arayıp duruyorsun. Onlar senin düşüncende var oluyor ve daima içinde bir yerlerde seni bekliyorlar diyorlar.

Marcus Aurelius'un da böyle bir sözü var. ''Bugün tüm dertlerimden kurtuldum. Hatta her türlü belayı def ettim. Çünkü benim dışımda değil, içimde kendi düşüncelerimdeydiler.'' der. Yani stoğacılar o insanın özüne o kadar inanıyorlar ki, bu bahsettiğim kayıplar gibi en derin acıların bile, her türlü illetin üstesinden akıl yoluyla gelebileceğimizi söylüyorlar.

Peki bu bahsettiğimiz gibi o katastrofik durumlar yani bu kavramın bir sınırı var mı? Başımıza gelen her şeye akılcı bakıp da ona karşı olumsuz duygular geliştirmemizi engelleyebiliyor muyuz? Yani evet, stoğacılar diyor ki buna istisnasız bir şekilde evet. Ama aslında o büyük acının içindeyken ondan kurtulmak çok zor gelir bize. Madem bir yolu var, bu acıyla yüzleşirken ne yapabiliriz? Nedir bunun taktiği? Onlara göre, buna Marcus Aurelius der ki, ''Geçmiş ve geleceğin her şeyi yutan sonsuz boşluğunu, dibi görünmez uçurumunu düşün. Bunlar karşısında böbürlenen, yakınan, feryat eden, kendini boş yere perişan eden bir ahmak değil midir?'' diye sorar.

Aslında böyle düşününce bana hep Carl Sagan'ın Soluk Mavi Noktası geliyor onun anlatımıyla. Onu lütfen izleyin bulabilirseniz, YouTube'da bulabilirsiniz diye düşünüyorum. İnanılmaz bir huzur veriyor bana böyle kaygılandığım zamanlarda, üzüldüğüm zamanlarda onu açıp izlemek. Dünyayı soluk mavi bir nokta olarak görürken şöyle der Carl Sagan, aynen Marcus Aurelius'un öğretisiyle bağlantılı olarak. Şu noktaya tekrar bakın. Orası bizim evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplumu, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi, insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurcusu ve yıkıcısı,

Her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her yüce önder, her aziz ve günahkar onun üzerinde. Bir gün ışığı hüzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde. Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. Kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların, başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün. Ne çok yanılgıya düştüler. Birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler. Birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gökbilimin mütevazileştirici ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insan kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor.

ve bu mavi noktaya biricik yuvamıza. Çok etkiliyor beni bu anlatım. Tam da Marcus Aurelius'un söylediği gibi, yani geçmiş ve geleceği her şeyi yutan o sonsuz boşlukta yaşıyoruz ve yani bunlar karşısında belki böbürlenmek, feryat etmek hepsi çok anlamsız. Ve bununla beraber gelelim yine bir diğer bağlantılı maddeye, yaşamı ve insanları olduğu gibi kabul etmek. Epiktetos der ki, senin huzursuzluğun başkalarıyla değil, kendinle bağdaşmadığın içindir. Ve ayrıca da şunu ekle, her mutluluğa giden tek bir yol vardır. Bu da irademiz dışındaki şeyler yüzünden kaygılanmayı bırakmaktır. Daha önceki maddelerde de bahsettiğim gibi aslında her yol aynı şeye çıkıyor. Yani kabul etmek hem mutluluk hem de doğamıza uygun bir yaşam için çok önemli bir başlangıç aslında. Hani bir söylem vardır, mindfulness'ı da çok kullanılıyor. Dalgalarla boğuşmak yerine onlarla sörf yapmayı öğrenmek. Yani bir şey varsa orada, var olmuşsa, o O koşullarda hayatta kalmayı başarabilmek, o koşullarla başa çıkmayı bilmek, hani o koşulları değiştirmeye çalışmak yerine. Çünkü aslında her koşulu değiştiremeyiz. Aynı şekilde Suaci İmparator Marcus Aurelius da buna yazgının sana verdiği şeylere uyum göster der. Yani kaderi geldiği gibi kabul etmeliyiz. Buradan hatta bununla ilgili bir hikayeyi benle paylaşan Serra'ya selam söylüyorum. Nasrettin Hoca'nın hikayesini anımsatıyor bu bana demişti.

Hani kazan doğurur, kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun der ya hoca, aynı şekilde yani şans yüzüne güldüğünde hayatın güzel ve anlamlı olduğunu düşünebiliyorsun da başına talihsizlik geldiğinde niye aynı şekilde kabullenemiyorsun diye soruyor. Çok mantıklı geldi bana da bu düşünme tarzı. Aynen stoğacılarda bu bilgeliği destekliyor. Bir diğer maddemize gelelim. Beşinci madde, daha az yapın. Yani hayatta daha az şey yapmanın ve gereksiz eylemleri hayatımızdan çıkartmanın öneminden bahsediyor bu madde. Eğer memnun olmak istiyorsak yaptıklarımızın az olması hatta bunu sosyal ve temel ihtiyaçlar olarak sınırlandırman daha az strese maruz kalmamızı sağlıyor. Yani seçicilik yapıp

daha önemli gördüğümüz durumlara daha çok odaklanmak diyebiliriz. Mesela hani çok fazla şeye bölünüyoruz ya gün içinde. Belki önceliklerimizi tekrar belirleyip, işte ailemizle vakit geçirmek mi, çocuklara vakit ayırmak mı, çalışmalarımıza vakit ayırmak. Hani bir planımız, hayata dair gerçekçi bir amacımız varsa o uğurda neler yapmamız gerektiğini düşünüp önceliklerimizi belirleyip diğerlerini azaltmak, yani seçenekleri azaltmak gerekiyor.

Her bir ceviz kararında da bence öncesinde belki de şunu sormak. Gerekli mi, gereksiz mi? Şimdi aslında beş madde söylemiş oldum. Ama hadi benim gönlümden bir tane daha madde söyleyeceğim. Çünkü aslında ilk iki madde birbirine çok benzer konulardı. Kontrol edemeyeceğimiz şeyler için endişelenmiyorduk. Ama gelecek için kaygılanmaktan da vazgeçiyorduk. Bu da bizim kontrolümüz dışında bir durum olduğu için. Kapsayıcı diğer maddeye göre aslında. O yüzden son maddeye ekleme yapmak istiyorum. Ölümü hatırla. Son maddemiz 5-6. Ne derseniz ölümü hatırla. Yani Memento Mori. Fane olduğunu hatırlamak, öleceğini hatırlamak. Yani bir gün öleceksin bunu hatırla ve şimdi yaşa demek. Yani bugün öldüğünüzü düşünün. Biliyorum çok iç karartan bir bakış açısı oldu belki. Sürekli öleceğim kaygısıyla yaşamak değil tabii ki ama

Ölümlü olduğumuzu da çok unutuyoruz günlük telaşlarımızın arasında. Hani bugün hayatımız bitse, yani hiçbir garanti verilen bir süre yok bizde sonuçta, her an böyle bir şey olabilir. Bir gün içinde çok büyük bir hastalığa yakalanmış, yani hastalığa yakalandığımızı öğrenmiş olabiliriz. Ama ölümümüz yakın olsa sanki bu kadar gereksiz şeylere üzülmez, bu kadar gereksiz şeylere zaman harcamazdık. Hani değerli zamanımızı da boş işlerle, pasif eğlencelerle de harcamazdık diye düşünüyorum.

Bugün dünyadaki son gününüz gibi düşünseniz, ne yapardınız, ne yapmazdınız? Tabii ki böyle sürekli yaşanmaz ama genel olarak öncelikleri bunu düşünerek belirlemek, hayatı bu şekilde anlamlandırmak da gerçekten güzel bir düşünce tarzı. Peki, patikamızın sonuna gelirken. Ben bu maddelerden sanırım en çok daha az yapmaya odaklanmak istiyorum. Çünkü bazen kırmamak, üzmemek için birden fazla yerde olmaya çalışıyorum, yoruluyorum. Bazen fark ediyorum ki yine asosyalleşmeye başladığım dönemlerine eve kapanıp böyle kitap okumak istediğim ve daha az insanla sosyalleşmek istediğim dönemlere giriyorum. Biraz buna eğilmek istiyorum. Hani bazen evet, insanın çünkü buna ihtiyacı oluyor gerçekten ve o dönem ruhuma o iyi gelecek. Ama işte kırmamak için, bazen daha sosyal olmam gerektiğine inandığım için biraz kendimi zorladığım durumlar oluyor. Ama böyle yaptığımız zaman da gerçekten hani daha az yapamıyoruz. O çok fazla seçenek arasında kaybolup gidiyoruz. Hedeflerimiz doğrultusunda yaşamak biraz daha zor hale geliyor. Çünkü insan bu kadar dağılınca olmak istediği yerlerde, iyi yapmak istediği konulara o kadar odaklanamayabiliyor.

O yüzden ben yine biraz dağılmaya başladığım, yani daha çok şeye yetişmeye başladığım bir dönemde daha az yapmaya yönelmek, yine buna konsantre olmak istiyorum ve sana soruyorum. Peki sen, sen bu stoğacı öğretilerden hangisini daha fazla uygulamayı düşünüyorsun? Bir sonraki patikada görüşene dek, stoğacı felsefenin ışığında erdemli ve mutlu bir hayat yaşaman dileğiyle.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)