
2.933 kelime · ~15 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, şu an Florence-Milano arası bir trendeyim. Yaklaşık iki saat kadar sürecek yol. Elimde kitabım İskenderiye Dörtlüsü var. Son zamanlarda her zaman olduğu gibi. O kadar mestim ki okurken. Uzun süredir beni bu kadar etkileyip, bu kadar içine çeken bir roman okumamıştım. İskenderiye'de geçiyor bu roman haliyle. Resmen bir edebiyat şöleni. Dili muhteşem. Birkaç kitaptan oluşuyor, dört kitaptan oluşuyor.
ve ben Justine'deyim yani daha ilk hikayedeyim aslında. Unutmazsan ben kitapları okuduğum şehirleri yazıyorum ilk sayfasına hani bitirdiğim şehir İstanbul işte Mayıs 2023 gibi. O yüzden umarım üzerine yazdığım son şehir İskenderiye olur. Bir yandan gitmek, görmek istiyorum bu tasvirlerden sonra. Bir yandan da acaba bir hayal kırıklığı olur mu diyorum çünkü yazar o kadar güzel anlatmış ki gittiğimde o hayatın içine o kadar dalamayacağım haliyle bir turist olarak. Belki aynı tadı alamayacağım. O imajı da açıkçası kafamda çok yıkmak istemiyorum. Neyse şimdi trene geri dönersek. Ben tren yolculuklarını çok seviyorum. Genelde trenle gitmem mümkünse her zaman treni tercih ederim.
Kısa yolculuklar dediğim, tabii aşırı uzun mesafelerde değil. Hazır şimdi yine trene binmiş ve yine bir şehirden başka bir şehre geçerken biraz Florence'dan bahsetmek için de vaktim var diye düşündüm ve aklıma geleni konuşayım diye bir bölüm açtım. Ne yaptık biz Florence'da? İlk gün geldik zaten O kadar büyüleyici bir şehir ki gelir gelmez sokaklara attık kendimizi. Çok yorgunduk aslında çünkü beşte kalktık yola çıkmak için. Ve ilk Bolonya'ya indik, oradan trene bindik, Florence'a geçtik. Florence'da da hava 36 dereceydi. Şaka değil, inanılmaz sıcaktı. Ama o kadar etkileyici bir şehir ki üç gün boyunca hiç durmadan gezdik. Sabah uyanıyorduk, akşamüstü ufak bir mola veriyorduk otelde. O sırada da gezdiğimiz yerler hakkında okuyordum yine Florence hakkında o molayı verdiğimizi.
Sonra tekrar dışarı çıkıyorduk. Akşam ışıklarında şehir daha da güzel, daha da büyüleyiciydi. Özellikle akşam olduğunda sokak sanatçıları her köşede müzik yapıyorlar. O zaman dolaşmak da çok çok keyifli oluyor. Şarkıları böyle mırıldana mırıldana geziyorduk sokaklarda. Herkes mutlu, sokaklar dolu. Bizim üniversite yıllarımızda eski Türkiye gibi Asmalı Mescid'de mesela sokakta şarkılar söyleyerek gezerdi insanlar. Sanki o mutlu havayı hatırlattı bana da. Meydanda Column of Justice diye bir anıt vardı. Antik Roma mermerinden yapılmış bir anıt. Medici hanedanı diyeyim, Medici ailesi aslında. Onların Rönesans döneminde yeniden ayaklandırdığı bir yapıt bu. Medici ailesinden aslında biraz daha detaylı bahsedeceğim. Çünkü burada yer gök onlar. 300 yıl boyunca Fransa'yı bu aile yönetmiş çünkü. Bu anısı da onlar dikmiş. Biz de bu anıtın altındaki mermiye oturup sokak müzisyenlerini dinliyorduk akşamları. Yani çok fazla akşam olmadı bu, iki akşamdan bahsediyorum.
Orada böyle sarmaş dolaş çiftler, gülüşen insanlar... Mutlu bir şehirdi Florence'a genel olarak. Akşamları da dediğim gibi ayrı bir keyifliydi. Zaten havada müzik olan bir şehir ne kadar kötü olabilir ki? Ara sokakta karşınıza çıkan bir bina bile bir şaheser oluyor mesela. Tüm bunların üstünde Medici ailesinin çok büyük bir etkisi var.
Benim aslında bu Medici ailesi hakkında önceden gelen biraz bilgim vardı ama gezip gördükçe o kadar onlar hakkında okuyup öğrenesim geldi ki. Bir de bayağı bir kitap var bu kitap, bookstorelarda gezdiğimiz işte galerilerin, müze, sarayların. Bütün bu okuma aşkı da aslında daha önce sorduğum, konuştuğum herkesi de tekrar hatırladığım bir konuyu getirdi aklıma. Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı sorusu mu? Özellikle bu soru Florence'a da çok depreşti çünkü
Sürekli gizlisim var. Yani artık ayaklarımı hissetmemeye başlamıştım yürümekten. Bir de tabii o saraylar, müzeler, galerilerde yalnızca yürümüyorsunuz. Eserleri incelemek için de sabit durmak gerekiyor. Sabit durup bir şeyler okurken o da yoruyor insanı. Bacakları daha çok yoruluyor yani. Ona rağmen daha fazla dinleyeyim hikayeleri, daha fazla öğreneyim, hiç durmadan daha fazla gezeyim hissi içindeydim. Bu konuda ben kendimi biraz öğrenci gibi hissediyorum, hayat öğrencisi. İçimdeki o meraklı çocuk hiç doymuyor gibi, hep söylüyorum. Farklı hayatlar, coğrafyalar, düşünceler, kavramlar, işte bulunduğum yerin tarihi, ne varsa öğreneyim istiyorum gittiğimde.
Çünkü Florence'da başka bir dünyaya, sanki böyle bir zaman makinesine binmişim de tarihin başka bir dönemine ışınlanmışım gibi hissettim. Burası Renaissance'ın başladığı şehir ve bence sanatsal açıdan Avrupa'nın şu ana kadar gördüğüm en etkileyici şehri. Leonardo da Vinci, Michelangelo Raffaele, Sandro Botticelli, aklınıza gelebilecek tüm o efsanevi sanatçılar. Onların eserleri arasında geziyorsun, inanılmaz bir şey bu. Peki biz neler gördük, gezdik? İlk olarak Palazzo Vacchio'ya gittik. Uçaktan indiğimiz gibi hatta direkt oraya gittik. Tabi bu havanın 36 derece olduğu sıralarda. İnanılmaz sıcak ve gezmek istiyoruz. Öğlenleri zaten bu arada zor nefes alınıyor. O yüzden aralarda soğuk bir şeyler içmek için molalar veriyorduk. O yüzden bu mevsimlerde geleceksen Haziran sonu çekiyorum bu kaydı. Gün içinde sarayları, galerileri, kapalı yerleri gezip akşamüstü serbest bir şekilde sokaklarda dolanmak daha mantıklı.
Palazzo Vecchio da yine şehirdeki birçok yapı gibi Medici ailesinden birilerine ev sahipliği yapmış bir yapı. Bu arada saray diyorum hepsine. Saray diyeceğim bahsederken ama bizim bu bildiğimiz anlamda saray değil hepsi. Yani asil ailelerin özellikle birçoğu zaten Medici'lere ait.
Bu ailelerin hep beraber yaşadığı devasal evler bunlar. Saray dediğimiz yani saraycıklar bazıları. Florence'dayken dediğim gibi her köşe başında Medici ailesine ait bir şeyler var. Medici'ler aslında bankacı bir aile ve çok çok varlıklılar. 15. yüzyılın en varlıklı ailesi bunlar. Ve 300 yıl boyunca Florence'yı onlar yönetiyor. Ve bu ailenin çok ciddi bir etkisi var. Hem Florence hem İtalya üzerinde.
Aslında Florensa'nın, Rönesans'ın dünyaca ünlü beşiği olmasındaki en büyük etki bu ailenin gücü, vizyonu, o dönem sanatçılarla olan yakın ilişkileri. Bu anlamda gerçekten büyük bir şans Florence için. Ama aslında halk hiç sevmiyor onları. Çünkü dışarıdan dayatılan bir yönetme biçimi bu. Halk onlar tarafından yönetilmek istemiyor hiçbir zaman. Bir de şöyle bir durum var burada.
14.-15. yüzyılda sanatsal ifadenin, üretimin başlıca savunucuları diye geçiyor Mediçler her yerde. Ama aynı zamanda büyük yolsuzlukların, o mutlak böyle boğucu bir otoritenin de sahibiler bunlar aile olarak ve çok ilginç. O yüzden halk onları sevmiyor diye istemedikleri sürece dışarı bile çıkmalarına gerek yok. Yani halkın gezdiği sokaklara çıkmalarına gerek olmayacak bir sistem kurmuşlar. Piti Sarayı'nda yaşıyorlar Palazzo Pitti'de. Benim gezdiğime hayran olduğum bir saray burası bu arada.
Ve burasıyla ofisteki ofisleri arasında bir koridor inşa ediyorlar. Resmen şehrin ortasında bir koridor inşa ediyorlar. Ve kendilerine ait bir sokakları var. Mediciler Florens sokaklarına adım atmadan evlerinin ofislerine rahat rahat gidebiliyorlar. Ama bence kim olursan ol, böyle yaşamak hapsolmak gibi. Bir şehrin güzel sokaklarına kaybolmadıktan sonra kim olursan ol, o kadar gücün, paranın anlamı ne günün sonunda.
Neyse her gezdiğim yeri tek tek anlatmayacağım çünkü o hissi geçirebileceğimi düşünmüyorum. Rönesans'ın beşiği olan bu şehrin tadını duygusunu sana geçirebilmem için Marques gibi, Borges gibi bir hikaye büyücüsü olmam gerekiyor bence. Kelimelerle sanat yapmam gerekiyor çünkü. Öyle bir şehir Florence. Anlatarak o resmi çizmem gerçekten çok zor. Palazzo Vecchio'dan bahsederken içerisi sanat tarihini değiştiren heykellerle, tablolarla kaplı dev bir saray düşün mesela.
İlk girişinde Adem ve Havva heykeli, Michelangelo'nun Davuto'nun bir kopyası Herkül karşılıyor sizi. Bu arada Herkül her yerde Florence'da. Mitoloji seviyorsan benim gibi kendinden geçeceksin orada. Tüm heykelleri görüp, tek tek okuyup incelemek istiyordum gezerken özellikle Palazzo Pitti'de. En üst katta mitolojik karakterlerin heykelleri var bir sürü.
Hercules, yani Herakles dediğim gibi birçok çizimde, heykelde var. Çünkü cesaretin gücü ve erdemin bir simgesi olarak kabul ediliyor. Ve hep şunu vurguluyorlar aslında. Herakles rahat bir hayatı, hayatının keyfini çıkarmayı seçebilirdi. Ama o zor yolu seçti ve kendini görev adadı. Bu şekilde onun erdemini yüceltiyorlar ve bir anlamda ders veriyorlar insanlara. Şimdi mitolojiyi boş hikayeler sanan çok kişi var biliyorsundur. Duymuşsundur böyle yorumları birilerinden belki.
Tabii bugün mitoloji dediğimiz eskilerin dini aslında. Dünyada bir takım şeyler oluyor. Yağmur yağıyor, o denizde fırtına çıkıyor, gemiler batıyor. Hep ya tanrılar kızıyor ya tanrılar onları koruyor. Zeus mesela en güçlü tanrı. Gökyüzü tanrısı. Hani resimlerde elinde şimşek olur ya. Hep böyle onu kızdırmayalım, onu memnun edelim gibi bir durum var. Bunlar tabii işte her şey hikayelerle açıklama ihtiyacından doğuyor. Bir bilinmezlik var çünkü. Ve en kötü bilinen bile bilinmezlikten daha iyi aslında hayatta. Belirsizlik sevmiyoruz biz yaratılış olarak. Çünkü eğer bir şeyin neden olduğunu bilirsek, onunla başa çıkabilmek için bir yol buluyoruz bir şekilde. Mitoloji de bu bilinmezleri anlamlandırma yolu aslında. Jung'da der, mit kaotik bir dünyada anlam ve düzen bulması gereken insan ruhunun gerekli bir yönüdür diye söyler.
Hatta Joseph Campbell'ın eseri Kahraman'ın Sonsuz Yolculuğunu okudum mu bilmiyorum. O bir mitolojist yazar olarak aslında mitolojinin tüm uygarlığın temelini oluşturduğunu ve hepimizin bilincini şekillendirdiğini söyler. Hatta mitolojin neden hep aynı diye de soruyor. Çünkü aslında tarih boyunca dünyadaki çeşitli kültürler, mitler, ortak karakterler, temalar, anlatılar amaçlar hep aynı. Ona hatta monomit diyor.
Neyse, ben mitolojiye çok dalmayayım bu bölümde. Kısaca, mitolojik karakterler ve anlatılar aslında sanatta, özellikle resim ve heykelde belki en çok kullanılan figürler ve temalar. Bunu da Florence'a da çok net görebiliyorsun. O yüzden eğer özellikle mitolojiye merakın varsa çok tavsiye ederim.
Bu arada kaderin bir cilvesi olarak, üniversitede bir seneliğine Floransa'ya gelecektim okumaya aslında. NYU'ya girmiştim, orayı kazanmıştım. Arada kalmıştım Boston'a mı gitsem, New York'a mı gitsem okumak için diye. Şimdi olsa koşa koşa New York'a giderim ama o zaman bütün arkadaşlarım Boston'a gidiyordu, en yakın arkadaşlarım.
Tabii öyle dönemlerde bu tarz şeyler çok ağır basıyor. Ben de arkadaşlarımla olmak istedim. NYU'ya gidersem de ilk senesi Florence'da olacaktı. Ve o zaman tanışmış olacaktım bu güzel şehirle yıllar yıllar önce. Hatta abim demişti ki yani gerçekten inanamıyorum sana. Florence gibi bir şehirde yaşamak varken özellikle hani sen bayılırsın biliyorum. Sen nasıl kalkıp Boston'da yaşamayı seçersin demişti. Ama aslında hiç pişman olmadım. Boston'da çok güzel yıllarım geçti. Çok güzel arkadaşlıklarım kuruldu. Hala hepsi arkadaşım olan, en yakın arkadaşlarım olan insanlar. Neyse, sonuçta yollarımız bizim bugün kesişti Florence ile. Başka neler yaptık? Hiç durmadan gezdik. Gördük dediğim gibi işte Palazzo Pitti'ye gittik.
Duomo'yu gördük. Duomo dediğim Florence Katedrali. O şehrin en görkemli yapısı. Bu arada ben fotoğraflar paylaştım şehirden. Onlara da highlightleri ekleyeceğim Instagram'da. Eğer bu anlattığım yapıtları görmek istersen oradan bakabilirsin. Florence Katedrali'nin büyüleyici bir ihtişamı var. Bu arada içine girmek için inanılmaz bir sıra var. Bekleyip girdik biz de ve her yerde sıra var. O sıcağın altında hakikaten herkes bekliyor. Öyle bir aşkla. Bu arada içerisine girdiğimde, gerçeği söyleyeceğim, daha etkileyici katedraller gördüm ben. Ama dışı muhteşem. O kadar büyük ki zaten fotoğraflayamıyorsunuz. Bir tane fotoğraf karesine sığmıyor asla. Ondan başka Boboli Bahçeleri çok güzeldi. Palazzo Medici Riccardi, yine diğer bir saray, diğerlerine göre de ufak. Ama o da çok güzeldi. Tek gezemediğim, göremediğim ve üzüldüğüm yer Galeria dell'Academia oldu. Yani Florence'nın güzel sanatlar akademisi.
Burası Uffizi Galeri'yle beraber Florence'ın en çok ziyaret edilen yerlerinden biriymiş. Orada Michelangelo'nun David'ini, Davut'u görmek için çok çok heyecanlıydım giderken. Önceden de hiç böyle bir sıkıntı olacağını düşünmedim. O yüzden rezervasyon yaptırmamıştım. Ama orada olduğum üç gün boyunca doluydu. Yani hiçbir saat için bilet yoktu. O yüzden aklımda olsun. Özellikle yaz dönemi sanırım önceden rezervasyon yapmak gerekiyor.
Bu arada Florence küçük bir şehir baya ama o kadar gezilecek görecek yer var ki içlerindeki eserleri de böyle tek tek inceleyeyim okuyayım dersen saatler alıyor. O yüzden bence Florence'i gezmek için minimum üç gün derim ben. Eğer öyle bir fırsatın olursa tabii. Yoksa da bucket liste ekleyebilirsin. Ölmeden yapılacaklar listesi. Benim de var böyle bir lista. Hani yapılacaklar, görecekler. Belki hiçbir zaman yapmayacağız. Sonuçta ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz zaten.
Ama böyle bir listenin olması bile güzel bence. Yapsak da yapmasak da. Ben özellikle buckle listemi için daha uzun süre alan, daha uzak yerleri saklıyorum. Çocuklardan dolayı. Çok küçükler şu an. Onları da uzun süreli bırakmak istemiyorum bir yerlere giderken.
Bazılarına onlara da söz verdim. Mesela zürafaların yaşadığı bir sanctuary var. Girafe Manor diye. Bu soyu tükenen zürafaları orada koruyorlar, orada yaşatıyorlar. Siz kahvaltı yaparken bir anda kafaları camdan giriyor. Mesela sizin kasenizin içinden bir şeyler yiyorlar falan. Çok tatlı. Çocukları da izletmiştim. Öyle bir sözüm var. Ben bu arada çocuklarımı hiçbir zaman Hayvanat Bahçesi'ne götürmedim. Yunus Çoğulları'na asla götürmedim. Sea World gibi yerlere.
Hani arkadaşlarımın da yurt dışında ne olacak işte götürelim dediği oldu ama hakikaten bu konuda ben çok çok katıyım. Ve çocuklarıma da bu şekilde anlattığım için onlar da gitmek istemiyorlar. Orada hayvanlar hapis. Bütün ömürlerini orada geçiriyorlar ve orası hayvanların dünyası değil yani onların doğası ona uygun değil. Düşünün diyorum sizi bir yere bağlasalar ve bütün ömrünüzü öyle geçirmeniz gerekse, koşamasanız, oynayamasanız ne kadar üzücü. O yüzden bazen kötü insanlar böyle şeyler yapabiliyor. Ama biz bunu desteklememek için oraya gitmeyeceğiz o hayvanları çok sevsek de. Biz desteklemezsek, kimse desteklemezse artık o hayvanları hapsetmeyi kesebilirler. O yüzden biz doğada göremiyorsak eğer hiçbir zaman görmeyeceğiz. Şanslıysak da bir gün belki doğada onları görebiliriz diyorum. Böyle anlaştığımız için de onlara sözüm var. İleride götüreceğim yerler, listemiz var. Umarım bir gün gidebiliriz.
Şimdi bakıyorum trende varmamıza daha bir saat var. Ben Milano'da olacağım iki gün. En son herhalde 13-14 yıl önce gittim Milano'ya. Şimdi Coldplay konseri için gidiyoruz. Coldplay'in bende yeri çok ayrı. Yıllar önce öğrenciyken Boston'da gitmiştim oradaki konserlerine ve hayatımın çok belirsiz, büyük değişiklikleri beni beklediği bir dönemindeydim. Okulum bitmişti, ne yapacağımı karar vermem gerekiyordu, ailesel bazı sıkıntılarımız vardı, duygusal hayatımda da bir eşikteydim.
Her şeyin değiştiği bir gündü o gün. O gün demiyorum, o dönem yani, o ay. Ve bütün o kafa karışıklığımın, belirsizliğin ortasında konserde böyle her şey çok güzel olacak hissi kaplamıştı içime. Çok iyi hatırlıyorum o hissi hala. Hani bazen konuşulanları, olayları tam olarak hatırlayamayız. Hatta yani bazen demeyeyim, bizim hafızamız çok yanıltıcı. Anılarımızın çoğu aslında gerçekte olduğundan değişik bir şekilde kaydediliyor hafızamıza, belleğimize.
Ve zaman geçtikçe de gitgide değişiyorlar işin kötü yanı. Erdete'yi hatırlayamayacak olsam da o hissi hala çok iyi hatırlıyorum. Bazı şeyler kötü evet ama her şey sonunda çok güzel olacak hissi. O benim çok sevdiğim, çok umut veren bir his. Dibe bile vurduğunda insan her şey bundan sonra çok güzel olacak hissi. Bence müziğin böyle bir gücü var zaten. Hüzünlüyken, belirsizlikte, telaşlıyken bir anda çok iyi gelebiliyor insana. Bazen de tabii tam tersi yani çok mutlu bir günde. Eski bir anıyı çıkartıyor belleğimizden ve hüzünlendirebiliyor bir anda. Ben hep çok severdim Coldplay'i öğrencilik yıllarımdan beri. Ama özellikle o konserden sonra benim için yerleri de çok ayrı oldu. Şimdi de heyecanla Milano'daki konserlerine doğru yoldayım. Fransa sınırından çıkıp yavaş yavaş ona veda ederken yine başta sorduğum soruyla sonlandırmak istiyorum bu bölümü. Çok gezen mi bile çok okuyan mı sorusu.
Bu soruya 109 yaşındaki bayıldığım Sümerolomuz Muazzez İlmiyeci'nin bir cevabı var, son kitabı yaşadım demek için ne yapmalı da. Onu sıkça paylaşıyorum, biliyorsundur. O kendi başlıca meşguliyetlerinin okumak, seyahat etmek, müzik ve tarihe duyduğu merak olduğunu söylüyor. Ben okurken zaten hep ara ara ne kadar çok benzeyen ilgi alanlarımız var diye düşünüyordum. Herhalde kendim de saysam bunlara bir de doğa tutkusu eklerdim. Yani doğanın içinde olmaya duyduğum istek ve tutkuyu eklemek isterdim. Ve çok gezen mi, çok okuyan mı sorusu için de Muazzeza'nın Atatürk'ü örnek veriyor. Yani tarihe yön vermiş şahsiyetlere baktığımızda hepsinin gezmekten çok okuduklarını görüyoruz diyor. Tabii ki eski dönemlerde zaten gezmek çok daha zordu. Yani şu anda zor tabii Türkiye şartlarında ama gezme araçları bu kadar yaygın değildi diyeyim. Seyahat etmek çok daha zordu fiziksel anlamda. Atatürk için de biz tabii 4800 kitap okuduğunu biliyoruz ki bu çok ayrı bir durum zaten. Ama aslında Atatürk hayatı cephelerde geçen biri olarak dünyayı anlayabilmenin en iyi yolunu aslında okumakta bulmuş. Ve aslında okumak göremediğimiz coğrafyalar hakkında da bilgiye sahip olmamıza imkan veren bir durum. Bütün dünyayı görmek çok mümkün değil. Hatta şöyle söyleyeyim, İskenderiye Dörtlüsü'nde olduğu gibi okuduğumuz kitaplarda orada yaşamadığımız sürece, oranın halkından olmadığımız sürece aslında o tadı almamız çok zor gezdiğimiz şehirlerden.
O yüzden okumak daha derinlemesinde bir yaşamışlık, o hissi daha ayrı veriyor. Gezerken tarihini öğreniyoruz, dinliyoruz. Yerliler nasıl yaşıyor? Kültürleri nedir? Bunların hepsini öğreniyoruz ama kitaplarda gerçekten yerlisi oluyoruz. Gerçekten o hayatları yaşıyoruz. O yüzden okumanın da yeri bence çok ayrı zaten. O yüzden onun cevabı seyahat etmenin önemini küçümsememekle beraber deneyimleri içinde en faydalı gördüğü eylemin okumak olduğu. Bana gelince bilgiye doyamayan ve merakı hiç bitmeyen bir insan olarak
Çok gezmek, çok okumak karşılaştırmasının ben hatalı bir ikilem olduğunu düşünüyorum zaten en baştan. Bu iki eylem birbiriyle çelişkiliymiş gibi bir kıyaslama halindeyiz ama aslında daha çok tamamlayıcı eylemler bunlar. Gezerek gördüklerim hafızama kazınıyor ve büyüleniyorum, gördüklerimden şaşırıyorum. Farklı kültür ve yaşamları gördükçe dünyaya farklı bir gözle bakmaya başladığımı fark ediyorum.
Okuduklarımda ise farklı yaşamlar buluyorum, demin dediğim gibi. Mesela İskenderiye dörtlüsünü okurken bazen Justine oluyorum, bazen Nesim oluyorum. Onlar gibi acı çekiyorum, mutlu oluyorum, aşık oluyorum. Empati yeteneğim gelişiyor. İnsanlara karşı daha anlayışlı olmaya başladığımı fark ediyorum. Bazen mesela okuduğum bir şey aklımdan uçup gitmiş gibi hissederken hafızamın en derinlerindeki o tozlu sandıktan bir cümle bir anda gün yüzüne çıkıyor ve şaşırtıyor beni hiç ummadığım anlarda. Buna ek olarak gezip gördükçe aslında öğrenme aşkım da daha harlanıyor. Yani ne zaman farklı topraklardan eve dönsem
Kitaplara olan tutkumun daha da arttığını fark ediyorum. Okumak böyle tam bir ihtiyaç halini alıyor. Sanki yemek yemek gibi, su içmek gibi. Alain de Botton şöyle der, merak cehaleti ciddiye alır ve bilmediğini kabul edecek kadar kendinden emindir. Bilmediğinin farkındadır ve bu konuda bir şeyler yapmak için yola koyulur. Çok seviyorum bu sözü ve benim de bilmediğim, görmediğim, daha okumadığım o kadar çok şey var ki gezip gördükçe, öğrendikçe bunun daha da farkına varıyorum aslında.
Ama bir şeyler yapmak için yola koyulup daha da çok okumayı öğrenmeyi seçiyorum. Aksini düşünemiyorum bile aslında. O yüzden bence bu soruya cevap olarak ne gezen bilir, ne okuyan. Bence öğrenme aşkı hiç bitmeyen, ruhunda o çocuksu merakı sürekli saklayabilen bilir. Çünkü öğrenmek hiç yatışmayan, hiç dinmeyen bir tutku. O yüzden ben bu bölümü sonlandırdıktan sonra geri kalan yolda İskenderiye Dörtlüsü'ne dönüp, İskenderiye'nin o kıvırıcı sıcağında sokaklarına biraz daha kaybolmayı planlıyorum. Peki sen? Sen bugün merakını doyurmak için ne yapmayı planlıyorsun?
Bir sonraki patikata görüşene dek öğrenmeye doyamadığım, okuyup keşfettikçe daha da meraklandığım bir hayat dilerim. Kendine iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.