Podcast

14 - Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı?

Psikopatika

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Binlerce yıldır düşünürler, yazarlar, filozof ve bilim insanları yaşamın anlamını bulmaya çalışıyorlar. Anlamlı bir hayat nasıl yaşanır? Peki gerçekten yaşadım demek için ne yapmalı?



Geçen hafta 109 yaşındaki cumhuriyet kadını, değerli sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ve gazeteci yazar Büşra Sanay’ın kitabından ilhamla yola çıktığımız Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı? - Hayatı Güzelleştirme Yolları’nın ilk gösterimini birbirinden kıymetli konuklarım ile gerçekleştirdik. Birce Akalay, İbrahim Selim, Alper Hasanoglu, Nükhet Duru ve Emrah Safa Gürkan'ın katıldığı etkinliğimizde aklımızı kurcalayan varoluşsal meselelere kafa yorduk.



Bu bölümde ben de aklımda kalanlardan derlediklerimi biraz bilinç akışı, biraz sohbet şeklinde sizlerle paylaşıyorum.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.460 kelime · ~22 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Herkese merhaba. Bu haftaki patikamız yine bir bilinç akışı bölümü olacak. Yani aklıma geleni konuştuğum, çok bir hazırlık yapmadan o an içimden geçenleri sizinle paylaştığım bir bölüm olacak bu yine. O yüzden bir hatam olursa sürçülisan edersem affola diyerek bölüme başlıyorum. Çok müdahale etmek istemiyorum çünkü konuşmalarıma. Hani olduğu kadar diyelim. Sanki şu an benimle kütüphanemde oturmuş sohbet ediyormuşsunuz gibi olsun istiyorum. Bu bölümü çekmek için yine kütüphaneme geldim. Çok huzurlu hissediyorum ben burada. Gerçekten dünyada en huzurlu hissettiğim yer benim kütüphaneler ve kitapçılar. Yani anlaşılabilir bir yanı var tabii ki bunun. Sonuçta sessiz ve huzurlu yerler zaten. Ve genelde de buralara yalnız gitmeyi seviyorum. orada yalnız olmayı, sessizce kimseyle konuşmadan kitapların arasında yürüyüp, onların sayfalarını çevirip, onların dünyasına dalıp çıkmayı çok seviyorum kendi başıma. İlaç gibi geliyor bana. Hatta biz terapistimle bu konuyu konuşmuştuk. Genelde böyle hayata dair çıkarımlar yaptığımız seanslar oluyor.

Ve hani böyle huzurun resmini çizmek, şükretmek, hani bu konularda konuşuyorduk. Tabii ki şükredecek pek çok şeyim var. Üzülebilecek, kafaya takabilecek de şeylerim var. Birçok diğer insan gibi. Ama böyle huzur dendiğinde bana dedim, her gün gittiğim bir kitapçı var benim normalde çalışırken öğle aralarında. Çok sıklıkla, her gün demesem de çok sıklıkla gittiğim. Ve huzuru düşündüğümde kendimi orada hayal ediyorum. Orada kitapların arasında sessizce dolaşırken. Yani bu şimdi pula yapılabilir geliyor. Herkes sonuçta kitapçıda dolaşabilir. Ama benim için şükrettiğim an aslında orada geçirdiğim o süre ve bunu konuştuğumuzda dedik ki aslında bu çok anlaşılabilir bir şey. Çünkü hem kolay gibi gözüküyor ama aslında bir o kadar da zor. Çünkü benim orada huzur hissetmem için hayatımın diğer alanlarında

Transkriptin tamamını oku

mutlu, tatmin, huzurlu hissediyor olmam gerekiyor aslında bir anlamda. Yani insan hayatında depremler, felaketler olurken o kitapçıda da huzurlu gezemiyor. Dolayısıyla orada kendini hayal ettiğin an aslında hayatında bazı şeylerin yolunda gittiği ve senin hiçbir şey düşünmeden sadece kitapların arasında dolaşabildiğin an demişti ve çok mantıklı gerçekten. Ama bir de şu var, ben ne kadar üzgün olursam olayım, en zorlu dönemlerimde bile, kötü hissettiğimde de gerçekten çok seviyorum kitapçılara gitmeyi.

Belki kendi düşüncelerim yerine binlerce yazarın düşüncesiyle beraber olmak, kendi kafamın içinde kaybolmak yerine orada dolaşıyor olmak... Bir de o an ne hissediyorsam sonuçta hepsi edebiyatta var. Çünkü yıllar boyunca milyonlarca insan benimle aynı hisleri hissetti. İşte bu şey gibi, insanoğlunun hem biricik olması hem de ortak insanlık dediğimiz şey. Yani ortak insanlığı yaşıyor olmamız, hepimizin aynı yollardan geçmesi, aynı hisleri hissetmesi, farklı tecrübeler de olsa birilerinin sizin sesiniz olması bir anlamda. Neyse.

Bu uzun girişten sonra, bu haftaki etkiliğimiz üzerinden bu bölümü yaşadım demek için ne yapmalı? ana temasına adamak istiyorum. Ben yaşadım demek için ne yapmalı? Slash, işte hayatı güzelleştirme yolları diye bir deneyim aktarımı, söyleşi.

Bu da Muazzez İlmiyetçi ve Büşra Aslanay'ın kitabına selamla diyeceğim. Çünkü aslında onlardan ilhamla olan bir konu. Yani kitaptan ilhamla yola çıktık zaten. Benim için çok güzel, çok anlamlı bir deneyimdi. Bu söyleyişte dört konuğum, hatta beş konuğum vardı. Çünkü ilk oturumda iki konuğum vardı.

Ve hepsi yani bütün konuşmalarımız bu tema etrafında oldu. Yaşadığım demek için ne yapmalı? Ve farklı alanlardan o temaya bağlandık. Hayatın birçok kısmı var. Sonuçta yaşadığım demek için iş hayatımız var, ilişkilerimiz var, kendimize kattığımız şeyler, hobiler, gelişim, eğitim bir sürü şey var. konuklarımla ilintili konuları bulup onlara o konularda sorular sordum. Ve Birce Akalay, İbrahim Selim, Alper Hasanoğlu ve Mustafa Gülkan ve Enriket Turu'yla yaşadım demek için ne yapmalıyız temasını konuştuk. Bu herhalde tarih boyunca filozoflar, düşünceler tarafından en çok sorulan sorulardan biri. Mesela Seneca'yı düşünün. Milattan önce doğmuş bir filozof, bir retorik ustası.

Ve onun da temel sorusu mutlu bir yaşama nasıl kavuşulabilirdi? Ya da suacılığı düşünün. İşte erken dönemden geç döneme hep aynı sorulara yanıt aranıyor aslında. Hem suacılık insanın varoluşuna üç ayrı noktadan yaklaşıyor dersek, etik, fizik ve mantık olarak, Suat'cı felsefenin yaklaşımı da iyi ve mutlu bir yaşam nasıl yaşanır sorusu yine günün sonunda. Aslında bütün bu filozoflar buna bir yanıt arıyorlar. Yani mutluluk, hayatın temel anlamı. Bunlar hala bizim yanıtını aradığımız şeyler bugün de. Şöyle ki bu etkinlikte de bir daha gördüm, Muazzez Hanım'ın kitabında da bir daha bir daha gördüm. Aslında verdiğimiz yanıtlar hep

Binlerce yıl önce konuşulan konularla, cevaplarla hep aynı. İnsanoğlunun düşünceleri çok değişmiyor. Bazı şeylere yanıt arıyoruz. Hala yanıtlarını tam olarak bilmiyoruz. Sadece yorum yapabiliyoruz üzerlerinde. Uzaya gidiyoruz ama düşüncelerimiz, sorguladığımız şeyler asla değişmiyor. Bu çok ilginç.

Hatta benim çok hoşuma gitmişti bu. Sümer tabletlerinde bu gençlik nereye gidiyor diye bir tablet var. İnanabiliyor musunuz? Bugün Z kuşağını konuşuyoruz ya, ne olacak bu yeni jenerasyon falan diye. Sümer tabletlerinde diyorum. Sümerler 6 bin yıl önce bir uygarlık kuruyorlar Mezopotamya'da. Düşünün 6 bin yıl önce.

ve çivi yazısını bulan ilk kavimler. Dolayısıyla medeniyeti kuran kavim diyebiliriz. Gerçekten gençlik nereye gidiyor diye soruyorlar. O yüzden çok da takmamak lazım. Gençliğin nereye gittiğini herhalde. Bir şekilde bir yerlere gidiyorlar. Neyse. Aynı şekilde Aristo, Sokrates, M.Ö. 300'lü yıllarda bile bunları sorguluyorlar.

Evet, şimdi zihnim beni oradan oraya atmadan geri dönüyorum. Bizim etkinliğe, yani kitaba nasıl çıktı bu fikir? İnkılap Kitabı Evi Genel Müdürü sevgili Aren, Aren Şener Okyan'la, Tuhaf Yayınları kurcusu benim dostum, Nur Hakkı Hanım'ın bir projesiydi bu. Daha doğrusu onlar yayın evi. Yaşadığım demek için ne yapmalı? Hayata güzelleştirme yolları diye gazeteci yazar Büşra Sanay bir kitap çıkarttı 109 yaşındaki sevgili Sümeroğlu'numuz Muazzez İlmeç'iyle. Bu çok büyük bir değer, düşünebiliyor musunuz? 109 yaşında bir cumhuriyet kadının kitabı var elimizde, hayatı yaşamaya dair. Ve gerçekten örnek olacak, harika bir yaşam yaşamış. Hele o yıllarda nasıl bir cesaret, nasıl bir çalışma tutkusu. 1914 yılında dünyaya geliyor bu kadın, düşünün. Muhteşem bir insan zaten. İlk olarak İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'ne belgeler arşivi uzmanı olarak atanıyor mezuniyetinden sonra ve bu müzede 31 yıl görev yapıyor. Bu süre içinde de arkadaşlarıyla beraber tabii Sümer, Akkad, Hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizliyor ve sınıflara ayarıp numaralandırıyor. Bu dünya tarihi ve bizim için inanılmaz bir katma değer ve çok değerli. Buna ek olarak da zaten yurt içi, yurt dışında bir sürü etkinlik de bulunuyor.

Neyse işte belli bir süre sonra da emekli oluyor ve yurt dışında yaşamaya başlıyor. Ama bitmiyor yani. Burada da Philadelphia Üniversitesi'nde hatta çalışmaya başlıyor buradaki müzede. Buradaki tabletler bölümü başkanıyla da beraber çalışıp bir sürü eksik eseri sümer edebiyatına kazandırıyor bu sayede.

O yüzden de 2000'li yıllarda İstanbul Üniversitesi kendine Fahri Doktor ünvanı vermiş. Yani ben daha fazla anlatmayayım zaten. Kitabı kendiniz okuyun. Ve hakikaten dediğim gibi, verdiği tavsiyeler binlerce yıldır doğru yol kabul ettiğimiz şeyler aslında. Yani çok mantıklı şeyler. Ve insan bir daha hatırlatıldığında kendine hakikaten iyi geliyor o yani. Onu bir daha bir daha farklı kişilerden bence yolumuzu kaybettiğimizde böyle şeyleri okumak insana iyi geliyor. O yüzden kitabı çok tavsiye ediyorum zaten.

Peki ben nereden müdahil oldum bu işe? Aslında tam böyle hani yaşadığım demek için ne yapmalı demesi benim en yakın arkadaşlarımdan biriyle de sürekli konuştuğumuz konular aslında bir araya geldiğimizde. Buradan Tuğçe'ye selamlarımı iletiyorum. Tuğçe bu bölümü dinliyor musun? Bunu bu sayede anlamış olacağım. Podcastlerimi dinlediğini söylüyor ama bakalım göreceğiz, göreceğiz bunu. Neyse, Tuğçe'ye selamlarımı ilettikten sonra Nurhak, benim çok sevdiğim dostum, onunla da sık sık bir araya gelip böyle konuları konuşuyoruz. Nurhak'ın da böyle bir hayali vardı. İnsanlar nitelikli insanlara ulaşmak istiyor, güzel söyleşiler dinlemek istiyor, içi dolu işler görmek istiyor ama ne kadar böyle şeyler bulabiliyoruz? Biz mesela hafta içi bir gün güzel bir aktivite yapmak, birilerini dinlemek istediğimizde kaç tane böyle etkinlik bulabiliyoruz? Böyle bir şeyler yapsak dedi. Zaten aklı hep böyle şeylere çalışır gerçekten. İnanılmaz projelerle geliyor sürekli. Bu ülkeye onun gibi birkaç kişi olsa gerçekten kültürel anlamda ciddi olarak kalkınırız diye düşünüyorum. Bu arada Zeki Demir Kubuz sergisini de beraber yaptılar. Müze Gazhane'de yaz boyunca devam ediyor. Mutlaka ziyaret edin derim. O da onun çok başarılı işlerinden biri oldu. Hatta ben bir tane fotoğrafını Zeki Demir Kubuz'un aldım ve şu an kütüphanemde ona bakıyorum sizle konuşurken.

Neyse, biz işte Muazzez Hanım'ın bu yaşadığım demek için ne yapmalı reçetelerinden yola çıkarak... Büşra da çok güzel sorular sormuş zaten, çok güzel yanıtlar almış. Yola çıkarak böyle bir söyleşi dizisi yapacağız dedik. İlk etkinlik ve ilk konuklarım benim İbrahim Selim ve Birce Akalay'dı.

Onlarla kalıcı ilişkilerin sırrı yani yakın çevremiz hayatımızı nasıl etkiliyor diye konuştuk. İkisi de zaten ironinin farkındaydı ilk kalıcı ilişkilerin sırrını konuşacağız dediğimde böyle emin misin bize sormak istediğine dediler. Ama ben aslında dostluktan bahsetmek istiyordum. Benim bu konuda çok sevdiğim bir söz var Jim Rohn'a ait. O bir girişimci ve motivasyonel konuşmacı. Aslında söz artık sahibinden daha ünlü bence. Eminim sen de duymuş olabilirsin.

Dünyanın en zeki insanı da olsanız, bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın altındaki kimselerden ibaretse düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur, der. Hepimiz beraber en çok vakit geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız, diye ekler. Çok doğru bir tespit. Çünkü beynimizin dinamik bir yapısı var. Bulunduğu ortamda onu etkileyen şeylerin şeklini alıyor. Sürekli değişiyor beynimiz, zihnimiz. Neye maruz kalırsak o oluyor bir anlamda. Yani birbirimize senkronize oluyoruz daha doğrusu.

Ve bence vasatın altındakilerden kasıt sığ insanlar. Ne kendini ne başkasını geliştirebilecek, bize iyi gelmeyen, muhtemelen zarar veren ilişkiler bir anlamda. O yüzden aslında en çok maruz kaldığınız 5 kişiyi düşünün. Sizin kim olduğunuz, 5 yıl sonra kim olacağınız, 10 yıl sonra kim olacağınız bile hem attığınız her ufak adıma bağlı, Hem de bu insanlara bağlı bir anlamda. Çünkü aslında onlar sizin düşünce yapınızı şekillendiriyor. Atacağınız adımları şekillendiriyor. Kısacası kim olacağınızı şekillendiriyor. O yüzden iyi seçin diyorum bu bölümden sonra. Ben bir sen bir siz diyorum. Sen demek istiyorum daha yakın olmak için. Arada size geçiyorum kusura bakmayın. Dediğim gibi Sürçülisanım affola deyip devam ediyorum. Bu zarar veren kişiler demişken biz Alper Hoca'yla tam da bunu konuştuk Alper Hasanoğlu'yla. Zor insanlarla nasıl baş ederiz diye sordum.

çok başta niye onları seçiyoruz diye konuştuk. Ve hani burada aslında ortak fikir insanın tanıdığı ilişki örüntülerine çekildiği yani bize aşına gelen, alıştığımız güvenli geliyor. O yüzden tekrar tekrar bu örüntülerin içinde buluyoruz kendini. Bazen bu işte büyürken yaşadıklarımızdan dolayı hani bağlanma kuramında da ele alınır bu zaten. Mesela örnek vereyim, kaygılı bir bağlanma stilim varsa narsist bir kişilikle birbirimize böyle bir puzzle'ın parçaları gibi tamamlarız. Yani en başta tabii bu sadece.

Çünkü aslında özgüven problemi yaşayan insanlar kaygılı bağlanıyor ve genelde de kendilerinden daha üstün görüyorlar diğer insanları. O yüzden çok üstüne düşüyorlar. Terk edilmekten çok korkuyorlar ve o yüzden çok pohpohluyorlar, çok üstüne düşüyorlar. Terk edilmemek için her şeyi yapıyorlar. Ama işte aslında bu da kendini doğrulayan kehanet gibi bir şey oluyor sonunda. Bir insan için böyle kendi değerlerimizi yok sayıp her şeyi yapmak. bir anlamda zaten terk edilmeye de yol açıyor. Özellikle seçtikleri insanlar da böyle insanlar olduğu için. Narsistlerin o özgüveni, o parıltısı çekiyor kaçıngan bağlanan insanları ve bir de özellikle narsistler ilk idealleştirme evresinde çok iyi gelirler bu bağlanma yapısındaki insanlara. Çünkü idealleştirirler karşıdaki insanı ve çok yüceltirler, tepelere taşırlar. Ama tabii sonra dersist olan birey bu ilişkinin içindeki diğer evrelere geçer. Değersizleştirme, terk etme evrelerine. Ve kaçıngan bağlanan insan daha da üstüne düştükçe bir anlamda çok zorlu bir ilişki içinde bulur kendini ve asla da o ilişkinin içinden çıkamaz. Çok zordur daha doğrusu hiçbir şeye. Asla demeyeyim tabii ki ama. Bu arada ben kaçıngan bağlanan deyip duruyorum şu an fark ettim. Kaygılı demek istiyorum. Aslında yanlış dedim. Günün yorgunluğu gerçekten.

Çünkü kaçıngan bağlanan birinin aslında stili narsiste biraz daha fazla benzer. Tam tersi kaygılı bağlananlarla narsistler birbirlerinin patolojilerini beslerler. O yüzden narsistlerle kaygılı bağlananlarla bir araya gelmeleri daha kolaydır. Ama bu anlattığım hikayenin hepsi yani kaygılı bağlananla narsist arasında geçen bir şey kaçınganın değil diye not düşüyorum. Zor ilişkileri böyle konuştuk Alper Hoca ile de. Bir de bu arada ilişkileri konuştuk konuklarımla ama her konuğuma her oturumun sonunda peki sizce yaşadım demek için ne yapmalı diye sordum. Ve hepsinden çok güzel cevaplar aldım. Yaşadım demek için peki ne yapmalı? Çok sevmeli. Hep çok sevmeli. Anlamaya çalışmalı. Yargılamadan. Çünkü hiç kimse kötü doğmadı.

Şimdi Biricik öyle cevap verince ciddi bir şeyler söylemem gerekti. Tutku galiba. Böyle bir şeye tutkulu olabilmek. Çünkü tutku olmadan zaten bir şeyin anlamı çıkmıyor gibi geliyor bana.

Yaşamak gerek. Freud'un o söylediği şeye çok inanıyorum. Sevmek ve çalışmak bence çok önemli. Çünkü insanlar ilişkilerinde ve çalışma hayatlarında iyi hissettikleri zaman kendilerini ya da kötü hissetmediklerinde memnun hissediyorlar. O yüzden sevmek ve çalışmak çok önemli.

Öncelikle yaşayacağım demeli. Yaşamalıyım. Bu dünyaya geldim. Peki bu dünyada nasıl bir iz bırakabilirim? Herkes kendince, kendi yakın çevresinde bir iz bırakabilir.

denedim dememiz lazım. ben 11 yaşındaki kızımı karşıma aldım. iki tane şey söyledim. hatta her şeyi yanlış yapın hiç umurumda değil. adam öldür gel beraber gömelim. ikinci kez aynı şeyi yapma. bir de dedim bana sakın başarısızlıktan dolayı korkma çekinme. deneyin. yani şırdan yiyen bir toplum yurt dışına gidince hiçbir şey denemiyor. bunu ben açıklayamıyorum yani.

Alper Hoca burada da insan ilişkileri ve tutkuyla yaptığımız bir şeyden bahsetti. Çok katılıyorum, gerçekten. Eğer ben de buna bir yanıt verecek olsam bence bu ikisi etrafında şekillenir. Çalışmaya da bilirsiniz, bu bir hobi de olabilir. Ama bir şeye tutkuyla bağlı olmak sizi canlı tutar dedi. Ve aynen Muadizem'in kendi kitabında buradan bahsederken insanı genç tutan şeyin yaşama sevinci, üretme arzusu ve sevme kabiliyeti olduğunu söylüyor.

ve mutluluğa giden yollardan birisi de işini hobin gibi görmek, sevmek, büyük bir özen ve dikkatle yapmak aslında ona göre de. Bu çok kolay bir şey değil. Biliyorum hani bu şartlarda şu an kaç kişi öyle bir iş? Bir kere 18 yaşında karar veriyoruz ne okuyacağımıza. Ömür boyu en seveceğimiz, hobi gibi göreceğimiz işi seçtiğimize emin miyiz? Zaten okuduğumuzu kaçımız işimize çevirebiliyoruz? Bir sürü detay var burada.

Ama hani mümkünse keyif aldığımız, tutkuyla yaptığımız bir şeyi yapmak çok önemli hayatta. Çünkü sonuçta ömrümüzün çok büyük bir kısmı bu. Ve tutkuyla yaptığımız zaman bir şeyi gerçekten ortaya başka işler çıkarabiliyoruz. Zorunluluktan yapmak yerine. Muazzez Hanım da zaten insan heveslerinin ve tutkularının peşinden gittiği müddetçe hayatta kalabiliyor diyor. Dediğim gibi yani bu işte olmaz ama hobi alanında olur. Yaptığımız bir şey de olur. Çok tutkuyla ilerlediğimiz bir alan olur. Ama bu hakikaten insanı hayata bağlıyor bence. Ben mesela bu etkinlik için inanılmaz bir tutku hissediyordum. Sürekli buna kafa yoruyordum. İşte konuklar, sorular. Çok heyecanlı olduğum bir şeydi. Ve hakikaten yaşadığımı hissettim o an. Hatta etkinlikte de şey konuştuk.

Sonuçta tutku hissettiğimiz anlar olmazsa hayatta. Bu ikili ilişkiler için de geçerli. Yaptığımız iş için de geçerli. Her gün birbirinin aynısı. 6 yıl yaşamışsın ya da 60 yıl yaşamışsın. Hep aynı günü yaşayacaksan çok fark etmiyor aslında insan hayatında. Geri dönüp hayatına baktığında insan o tutkulu anları hatırlıyor. O çok yüksek hisler duyduğu. Belki iyi bir şeyler başardığı, belki aşık olduğu, belki çok kendini atadığı bir alanda beklentisinin karşılandığı hani böyle şeyleri hatırlıyor.

O yüzden gerçekten bir şeylerin tutkuyla peşinden gitmek gerekiyor hayatta. İlişkilere gelince de Muazzez Hanım'ın o sevme kabiliyeti dediği şey ikili ilişkiler zaten. İnsan ilişkilerinin alameti farikası oluyor. Ve konuda da Muazzez Hanım şöyle bir cümlesi var.

Hayatta herkesle ve her şeyle aramızda ihlal edilmemesi gereken görülmez sınırlar var, diyor. Ki bu çok doğru. Aynen Alper hocamla konuştuğumuz gibi. Aslında bazı ilişkilerde sınırlarımız, özellikle zor insanlarla işte bu zorlu ilişkilerde sınırlarımız kalmayabiliyor. O netliği çizememeye başlıyoruz. Bir yerden sonra kendimizi kaybediyoruz yani. Başka bir insana dönüşüyoruz resmen. Ama burada da çok dikkatli davranmak gerekiyor o yüzden. Hiçbir zaman kendimizden vazgeçecek derecede bir ilişkinin içinde olmamak gerekiyor yani.

Önce ben sınırını her zaman korumak lazım. Sağlıklı bir ilişki için. İnsan ilişkileri dediğimizde ben şöyle düşünüyorum. Hayatta bizi olduğumuz gibi sebebi kabul eden insanlar bulmak çok önemli. Bence hayatın en büyük anlamlarından biri aslında. Kimlerleyiz bu ömrü? Bir yoldayız yani. Bir yol geçiyoruz. Kısıtlı bir zamanımız var bu yeryüzünde. Ve kimlerle geçiyoruz bu yoldan? Çok önemli. Çünkü hepimiz hata yapıyoruz. Ben de yaptım. Minim sen de yaptın. Ama önemli olan aslında

Yaptığımız o tekil hatalar değil sevdiklerimize karşı. Hepimizin karşılıklı birbirimizi üzdüğü zamanlar olabiliyor. Dostluk olsun, hayat arkadaşları, romantik ilişkiler olsun. Bir denge var şaşmaması gereken bence. O dengede iki tarafında aşağı yukarı birbirine eşit oranda bir şeyler veriyor olması lazım.

Ben bunu çıkar anlamında demiyorum. Sevgilisini gösteriyor olması lazım. Bir taraf emek veriyorsa ötekinin de veriyor olması lazım. Çünkü gerçekten emek isteyen şeyler bunlar günün sonunda. Yani seviyorum demek yetmiyor aslında çoğu şeyde, çoğu ilişkide. Sevdiğimizi göstermek için de bir şeyler yapmanız gerekiyor.

Hatta Alper Hoca Hipokrat'ın bir sözünü paylaştı söyleşimizde. Doktor tedavi eder, doğa iyileştirir dedi. Doğa derken de doğadan kalsa doğal ilişkiler yani kendimiz olduğumuz samimi ilişkiler. O diyor ki bizi gerçekten iyileştirecek şey hayatta. İyi bir ilişkidir. Ben tamamen katılıyorum buna. Ama tabii ki işte bazen de karşımıza o kadar da iyi ilişkiler çıkmıyor her anlamda. Kazık dayıyoruz, kalp birbirimize kırılıyor. Hepsi bir tecrübe oluyor. Buna dair de Laotuz'un çok sevdiğim bir sözü var. Ben bunu programda da söyledim. O tanrı diye başlıyor sözü ama isteyen kaderdesin, isteyen hayat desin, isteyen tesadüf desin, isteyen tanrı desin. Şöyle bir sözü.

Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. Bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek, size acı verecek, sizi terk edecek, sizi sevecek ve olmanız gereken insan olabilmenizi sağlayacaktır. Bence çok anlamlı. Böyle baktığımız zaman da aslında hani herkes iyi ki olmuş, hepsini iyi ki görmüşüz, ben bugün bu insan oldum çünkü bütün bunları yaşadım. Belki o gün yaşadığımda üzülüyordum, o zor ilişkilerin içindeyken.

Ama şu an ben oldum. Bana neyin iyi geldiğini biliyorum. Çünkü bunları yaşadım diyebilmek de çok önemli. Üçüncü konuğum Nukhet Duru'ydu. Ona da yaşamdan nasıl keyif alınır diye sordum. Çünkü onun o şen kahkası... Çok zorluklar yaşamış bir kadın gerçekten. Şen kahkası deyince sanki hayattan sürekli sadece keyif alıyor. Böyle bir sefa içinde yaşayarak. Öyle bir tablo gibi geliyor insana. Ama aslında hiç doğru değil. Gerçekten çocukluğunda çok zorluk var. Annesi babasından ayrılınca babası onu kaçırmış. Ondan sonra çocuğun öldü demiş annesine. Hakikaten bir gün söyleşileri de var. Belki izlemek istersiniz. O zaman görürsünüz. Aslında zorlu bir hayatı olmuş ciddi anlamda.

Ama hayata dair o kadar tatlı tavsiyeler verdi ki. Ve günün sonunda hani bazen biri dediği zaman, ya sana kolay böyle demek diyor insanlar ama herkesin o buz dağının görünmeyen kısmı deriz ya, herkesin hayatında aslında suyun altında kalan dev travmalar, zorluklar, birçok şey var. Ve bu kadın hani nasıl bu kadar şen şakrak ve nasıl bu kadar başarılı ve her devrin insanı yani şu an hala Nukhet Tur'u konuşuyoruz, hala herkesin çok sevdiği bir sanatçı. Nasıl böyle diye sorduğumuzda da kendi hoş diliyle çok tatlı bir şekilde cevapladı. Her sabah mutlu uyanıyorum dedi. Yine parmaklarım var diye. Bakıyorum dedi 1-2-3. Çok şükür parmağım var işte çok şükür ayağımı yere bastım. Böyle şeyler biliyorum şimdi. Her sabah böyle uyanmak zor gerçekten. Ama aslında ana teması günün sonunda dediği şey ben şükreden bir insanım dedi. Her zaman. Sahip olduklarımla mutlu olmayı bilmek hayattan keyif almamı sağlayan şey diyor kısaca. Takılabileceği birçok şey var tabii ki onun da.

Ama hep şükrediyorum bugüne kadar bana verilenlerden, şu an hala sahip olduklarımdan. Aslında bu da işte hep diyorum ya her konuştuğumuz konu binlerce yıllık felsefelere dayanıyor. Epikür'ün işte belki biliyorsundur felsefesini. Sahip olduklarınızı, sahip olmadıklarınızı istemekle mahvetmeyin der. Şimdi sahip olduğunuz şeyler eskiden sadece sahip olmayı umut ettiğiniz şeylerdi diye söyler ve bu çok doğru aslında. Çünkü bir şeylere sahip oluyoruz ve sonra bir diğer adımı istiyoruz, daha fazlasını istiyoruz.

Önceden istediğimiz, hayal ettiğimiz bir şeydi ama bugün bir anlamı kalmadı çünkü yeni hedefler peşindeyiz. Ama o yüzden Epicure zaten hep sahip olduğumuz şeylere minnettarlık duymak, memnuniyet duygusu geliştirmenin önemini anlatıyor. Çünkü bir insanın hangi konumda olursa olsun gerçek mutluluğunun temelinin şimdiki anı takdir etmekten kaynaklandığını söyler. Ve bu epikür felsefesi bu arada insanları gerçekten mutlu eden şeylere rehberlik etmek için felsefede en etkili okullardan biri aslında. Zaten başta da dediğim gibi bütün felsefenin ana arayışı genelde hayatı nasıl yaşayabileceğimizi anlamaya çalışmak yani aslında hep bu sorgulanıyor.

Ve biz bu epikür tarzı düşünceyi de şimdi modern dünyamıza uyarlarsak, aynen Nukhet Duru'nun söylediği gibi, sahip olduğumuz şeyler için minnettar olmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Bu arada bu bir tek epikürcülükte değil, aynı şekilde bir diğer felsefeye yaklaştım, stoacılıkta da. İnsanın önce sahip olduğu şeylerin değerini bilmesi gerektiği söylenir. Çünkü yine hani stoacılığa göre sürekli bir şeyler istiyor olmak ki bu aslında hem insanın biraz yaratılışından dolaylı hem de biraz yaşadığımız düzen dünyayla ilintili bir durum. Ama sürekli istemek de bizim huzur bulamamamızdaki en büyük engellerden birinin sürekli bir şey istememiz olduğunu söylerler yine stoacılıkta da. Bu demek değil ki sana verilen şartları kabul et ve hiç o kabuktan çıkma ve hep o şekilde yaşa çünkü memnun olmalısın. Kesinlikle böyle bir şey yok. Aslında Muazzez Hanım da tam tersi hep azimle zorluklara karşı direnmek diyor. Aslında bir mücadelenin içinde olmak, dünyaya karşı diklenmek, kendini var etme hali o sürekli başarmak istediğimiz şeyler için savaşmak.

Bunun için de tabii ki çok önemli ve bize anlamlı gelen bir amacımız olması lazım. Yine Muazzez Hanım'ın dediği gibi, burada bir amaç geliştirmeyen herkes maalesef yaşadığı zorlukların altında ezmeye mahkum oluyor der. Çok doğru. O yüzden de bir amacımız varsa, başaracağımıza inanıp belki bu yolda elimizden gelen her şeyi yapmamız gerekiyor.

Ve şartlar tabii ki ara ara zorlayacak bizi. Çünkü başarılı olmanın tek yolu çok çalışmaktır o. İz bırakmanın tek yolu ise hiç kimsenin göremediğini görebilmektir diye de ekler. Bu da çok önemli bir nokta. Aslında özgün olmak gerekiyor bunun için. Biz hepimiz bir kalıbın içine konmaya çalışıyoruz. Toplum dediğimiz şey biraz da bu. Çok çıkıntıları sevmez, çok uç noktaları sevmez. Herkesi bir ortalamaya oturtmaya çalışır.

Ama o zaman da aslında renklerimizi kaybediyoruz. Özellikle şimdi sosyal medya olduğu için, burada tabii ki herkesin herkese erişim olduğu için, biraz çıkıntılık yapan birini, biraz kendini öne atan, hani o sahnede savaşan, arenada savaşan insanı yermek istiyor insanlar genelde. Yani göze battığı an. Arena'dan Savaşan'dan kastım da aslında Breonna Brown'un bir sözü geldi aklıma. Ve bayılmıştım ben buna gerçekten. Hatta şu an onu size de çok okumak istiyorum. Onun aklına tutmanın imkanı yok. Uygun bir söz. Bir saniye hatta ara verip hemen o sözü bulacağım. Şu an hazır aklıma gelmişken. Ve buradan okuyacağım.

Ve geldim, okuyorum. Brenna Brown der ki... Önemli olan eleştirmen değildir. Güçlü insanın nasıl tökezlediğine ya da eyleme geçenlerin nasıl daha iyi olacağını işaret eden kişi değildir önemli olan. Saygınlık, arenada olan, yüzü toz, ter ve kanla gölgelenen adama aittir. Cesurca çabalayan, hata yapan tekrar deneyen. Çünkü hatasız ve eksiksiz çabada yoktur. Saygınlık, başarmak için gerçekten mücadele edenin,

Büyük istekleri ve bağlılıkları olanın, kendini değerli bir amaca adayanın, en iyi ihtimalle sonunda üstün başarının tutkusuna ereceğini, en kötü ihtimalle başaramayacağını ama hiç değilse büyük cesaret göstererek başaramayacağını bilenindir. Ben buna bayılmıştım. Bu arada Oprah'nın çok güzel bir podcast serisi var. Aynen Brenna Brown'la yapıyor. Bunu zaten orada söylüyordu.

Çünkü aslında hep onu fark ediyorum. Kendimi ortaya atan, kendim de bazen bir şey yapacağım zaman cesaret duymam gerektiğinde kendimi hatırlatıyorum. Kendimi ortaya atan insanlar her zaman eleştirilir. Bir şey yapıyorsanız ve bunu ortaya koyuyorsanız aşağı çekmek isteyen insanlar çok olacaktır. Ama aslında ben buna çok katılıyorum. Orada o eleştirilere sıralayanlar değil. O cesareti gösterip oraya atılan ve bir şey değiştirmeye çalışan bir şey, yapmaya çalışan

Cesaretle yaşayanın aslında hak ettiği şey bence de orada saygınlık demiş burada Brown ama saygınlıktan da öte o başarıyı da onlar hak ediyor zaten günün sonunda. Çünkü o cesaretle o adımı atıyorlar. Ve kader gerçekten cesuru seviyor günün sonunda. Çünkü hiçbir şey yapmayan olduğu yerde kalıyor ne olursa olsun. Cesur olan başarısız da olabiliyor ama en azından denerken başarısız olmak istiyor ki bence çok daha anlamlı bir hayat. Hiçbir şey yapmadan geçen hayattansa deneyip başarısız olmak da yine de en azından denedim diyebilmek de anlamlı. Konudan konuya atlıyorum çünkü bunun bilinç akışı olacağını söylemiştim ve benim zihnim böyle bir yer. Hoş geldiniz. Bir konudan diğerine böyle uçabiliyorum her an. Şimdi çabalamaya dönersek tekrar kitaba dönersem elimde kitap var o yüzden ara ara ondan böyle sayfalardan bir şeyler söylüyorum size. Yine Muazzez Hanım'ın bu konuyla ilintili sözü de şartlar seni zorlasa da kendin olma çabandan vazgeçme diyor. Özgün olabilmek çok değerli çünkü hayatta kendi yolunu bulamayan insan başkasının yolunda yalpalar ve bu

Çok doğru. Dediğim gibi başkasını taklit etmeye çalışan insan başarılı olamaz. Çünkü onun yolu değildir. O yüzden öncelikle aslında birazcık kendimizi tanımak. Ben ne de iyiyim? Neyi yapmaktan keyif alıyorum? Neye tutku duyuyorum? Hani vardır hani bir balığı ağaca tırmandırmaya çalışırsak öyle bir söz var. Onu salak sanabiliriz ama o bir balık zaten. O çok iyi yüzüyor. O yüzden hangi alanda iyi olduğumuzu bulup o alana yönelmemiz lazım.

Buna dair de sürekli sizi başka bir şeye dönüştürmeye çalışan bir dünyada kendiniz olmak en büyük başarıdır diye bir söz var Emerson'un sözü hatta. Bostonlu biliyorum üniversite yıllarımda. O da aslında insanların kendi özüne sadık olması. Herkesin benzersiz bir kimliği var ve ona sadık kalması gerektiğini söyler. Çünkü özgünlüğümüz yoksa bahsettiğim gibi o kutunun içinde hapsolmuş, aslında her şeyin bir ortalaması olan insandan başka bir şey olamıyoruz. Ve gelişmeye, çabaya cüret edecek kadar cesur değilsek de hayatta zaten hiçbir zaman iz bırakamıyoruz. Bununla beraber son konuğuma geçiyorum. Tarih profesörü Emrah Safa Gürkan vardı son konuğum olarak.

Ona da tarih yaşamın neresinde diye sordum aslında. Burada bahsettiğim gibi tarih boyunca aynı şeyleri konuşuyoruz. Tarihten ne öğreniyoruz? Anatemamız buydu. Ama son sorum da ona da sordum tekrar yaşadım demek için ne yapmalı diye.

Onun dediği şey de yine çok ilintili ve çok hoşuma gitti. Deneyin dedi. Biz korkuyoruz, denemiyoruz. Muhafazakar olmayın dedi. Yani muhafazakarlıktan kasıt. Hani başka düşünceleri reddeden, işe duymak istemeyen, her şeye önyargıyla yanaşan insan oluyor. Yine açık olun dedi. Deneyin, deneyimlere açık olun. Denedim demeliyiz bu hayatı yaşamak için dedi.

Aslında bizler yanlış olduğunu bilsek bile bir şeyin eğer onu alışkınsak doğru bir yeniliğe onu tercih ediyoruz çoğu zaman. Bildiğim yoldan, tanıdığım yerde konforlu hissediyorum deyip değişmek istemiyoruz. Yeniliklere açık olmuyoruz. Dönüşüme kapalı kalıyoruz bir anlamda. Ve zaten denemeden aslında kim olduğumuzu nereden bilebiliriz ki? Başlarken Seneka'dan bahsetmiştim. İyi bir yaşam nasıl yaşanır sorusuna cevap arıyordu o da bildiğin gibi.

Ve bu da insanın kendine özen göstermesi ve kendini tanımasıyla başlamalıdır der. Kendimizi nasıl tanıyacağız peki? Neyi gerçekten arzuladığımızı, neyi başarabileceğimizi nasıl bileceğiz? Deneyerek. Deneyeceğiz ve göreceğiz. Denemekten korkmayacağız. Cesaret edeceğiz. Yeri gelecek riskler alacağız. Çok çalışacağız. Çok çabalayacağız. Tutkuyla yaptığımız bir şeylere sahip olacağız. Bir iş, bir hobi, bir amaç edineceğiz.

sevdiğimiz insanlarla çevrili olacağız. Bizi iyi gelen insanlarla, insan ilişkilerimizi koruyacağız. Ve o gün geldiğinde, hayatımıza geri baktığımızda gerçekten yaşadım, anlamlı bir hayat yaşadım diyebileceğiz. Artık sona yaklaşırken Muazzez Hanım'ın sözleriyle Kapamak istiyorum bölümü. Yaşınız kaç olursa olsun okumaktan ve yorumlamaktan vazgeçmeyin. Ne neden olmuş fikir edinin. Ne olursa olsun iyi düşünmekten feragat etmeyin. Koşullar sizi yoruyor biliyorum. Yine de ölüm hariç her şartta sizi mutlu edecek detaylarının gizli olduğunu bilin. Ve asla kim beslemeyin. Diyor sevgili muazzez dinleyici.

Ben yaşadım diyebilmek için denemekten korkmamayı, cesur olmayı, çok çalışmayı, hayatımdaki o biricik birkaç insanı daha da sarıp sarmalamayı, güzel amaçlar kadar güzel anılar da biriktirmeyi hedefliyorum. Peki sen? Sen ne yapacaksın yaşadım diyebilmek için? Bir sonraki patikada görüşene dek geri dönüp baktığında yaşadım diyebileceğin bir hayat geçirmen dileğiyle.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)