Podcast

Kozmetiğin Fularsız Tarihi: Kleopatra'dan 11 Eylül'e

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Krizlerde ruj satışı artar mı? Neden tenini beyazlatmak için kadınlar sülük kullandılar? Selam fularsızlar. Kişisel bakım üstüne bir içerikle karşınızdayım. Yaz kursuna biraz ara verdik, ama çok da değil, zira konuyu toplama kamplarından alıp yine ekonomiye bağlayacağız bir şekilde, arada bir yerde de Roma'ya ve Orta Çağ'a uğrayıp entellik turumuzu tamamlayacağız.

.

Konular:


(00:04) Eva Fahidi: 90 yaşında dans turnesi.

(04:50) Kendine bakan ihtiyarlar.

(05:45) Öz-bakım.

(06:33) Berber.

(08:22) Öz saygı kremi.

(09:37) Güzellik ürünlerinin mutluluğa etkisi.

(10:30) Erkeklerin makyaj fikirleri.

(11:24) Ruj Etkisi (lipstick effect).

(13:43) Mark Antony'nin sürmeleri.

(17:13) Elizabet'in sülükleri.

(19:32) Elektrik ve makyaj.

(21:46) Greenwashing.

(22:50) Abonelik modeli


.

Kaynaklar:


Eva Fahidi: Haber / Video


Kitap: The Choice (Eva Eger)


Makale: The contrasting effects of body image and self-esteem in the makeup usage


Güzellik Raporu (PDF): THE REAL TRUTH ABOUT BEAUTY: A GLOBAL REPORT


Yazı: THE VERY BLURRY LINE BETWEEN SKIN-CARE AND SELF-CARE


Yazı (National Geographic): The beauty industry generates a lot of plastic waste


Yazı: When did self help become self-care


Yazı: The radical history of self-care



.

Bölüm Transkripti

3.539 kelime · ~18 dk okuma

Bu hafta Budapest'de Eva Fahidi isimli bir kadın 97 yaşında vefat etti. Allah rahmet eylesin deyip geçecektim ki, eşim birkaç sene önce onun dans gösterisine gitmeyi düşünüyorduk hatırladın mı? dedi. Ben gittiğim gösterileri hatırlamıyorum, gitmediklerimi nasıl hatırlayayım?

Ama kafam esas birkaç sene önce kısmına takıldı. 97 yaşındaki birinin birkaç sene önce dans gösterisi mi olurmuş? Eva yanlış yerde yanlış zamanda doğanlardan. Ailesi seneler önce Hristiyanlık kabul etmiş olmasına rağmen Macar-Nazi işbirlikçileri tarafından ailecek tutuklanıp Auschwitz kampına gönderiliyorlar.

Varır varmaz sıraya giriyorlar. Kamp doktoru Josef Mengele herkese teker teker bakıp kaderine karar veriyor ufak bir parmak hareketiyle. Eva'nın annesi ve kardeşi hemen gaz odasına yollanmışlar. Kendisi ve babası çalışma kampına.

Transkriptin tamamını oku

Aynı kampa Slovakya'dan yollanan başka bir Macar Yahudisi Eva'nın, Edith Eva bu, onun anılarında benzer şekilde annesinin hemen öldürüldüğü, kendisinin balerin olduğu için aynı gece Mengele ve diğer subaylar önünde dans etmeye zorlandığı anlatılıyor. Doktor da dans sonrası teşekkür için buna bir somun ekmek vermiş, o da diğer tutsaklarla paylaşmış. Aylar sonra bir kamptan diğerine sürülürken, ölüm yürüyüşlerine gönderilirken ekmeğini paylaştığı kişilerden biri onu taşıyarak hayatını kurtarmış. Kısa bir süre sonra Amerikan askerleri tarafından bulunduğunda, zavallı kızın omurgası kırık, zatürre ve tüfüs hastası ve sadece 32 kilo.

18 yaşındaki hali bu. O kız bugün hala hayatta. Ailesinin bir kısmıyla tekrar birleşmiş, klinik psikoloji doktorası yapmış, travma üstüne kitaplar yazmış, The Choice isimli kitabı da ünlü oldu, New York Times Best Seller oldu. Gayet üretken bir hayat yaşadı yani.

Bizim Eva'ya dönersek, orijinal Eva, dans onun hayatına çok daha sonraları girecekti. henüz orada değil, bir patlayıcı fabrikasında sabah akşam çalıştırılıyor. O da benzer bir ölüm yürüyüşüne gönderiliyor ve o yürüyüş sırasında kaçtıktan sonra hayatı ne yazık ki daha da iyileşmiyor. Zira akrabalarının hiçbirinin kurtulmadığını öğreniyor.

Sadece ailesini değil, bütün sülalesini kaybetmiş. Tam 49 kişi ölmüş. Bir şekilde evine dönüyor ama eve başkaları konmuş. Bunu kovuyorlar.

Komünistlere katılıyor. Çelik endüstrisinde çalışıyor. Temsilcisi oluyor onun, dil bildiği için. Öyle hayal ediyorum ki yeni ailesi onlar oluyor.

Yani herkesi kaybetmişsen birilerine sarılmak zorundasın. Fakat tabii o da travmayla sonuçlanacak. Rusların isyanları kanlı biçimde bastırması, daha sonra komünizmin çöküşü, Avrupa Birliği vs. Bir insanın dünyası kaç defa değişebilir?

Gerçekten hayal edemiyorum. Tüm bu süre boyunca hiç anlatmamış gençlik tecrübelerini, düşünmek bile istememiş. Anca 60 sene sonra Auschwitz'i ziyaret edecek cesareti toplayabilmiş. Kampın özgürleştirilmesinin 70.

yıl dönümünde Alman Meclisi onu davet ediyor. Hayatının büyük kısmında ailesinin anısına Almanca konuşmayı reddetmiş olan bu kadın 90 yaşındayken o ülkenin meclisinin kürsüsünde vekillere sesleniyor. Çok da güzel bir konuşma yapıyor. Aynı senede doğum günü için çılgın bir fikirle tek seferlik bir dans gösterisi düzenliyor.

Hayatındaki ilk dans gösterisi. 30 yaşındaki profesyonel bir dansçıyla düet yapacaklar. Nesiller arası iletişim, gençlerin eskilerin hatalarından ders alması gibi bir konu var. Ben gitsem herhalde sıkılırdım ne yalan söyleyeyim.

Ama bunun üstüne yapılmış bir belgesel var, onu büyük merakla izledim. Gösteri çok ilgi gördüğü için devamını getirmişler ve tek seferlik diye başlayan şey seneler süren bir turneye dönüşmüş. Yüzü aşkın performans. Bu Eva'ların hikayelerini sizle bugün paylaşmamın sebebi belgeseldeki bir bölümdü.

Bir gün perde arkasından seyircilere bakıp iç geçiriyor, ne kadar çok insan var ama bir tanesi bile benim ailemden değil, hiç de olmayacak benzeri bir şey söylüyor ve çat diye bir genç kız enerjisiyle doğrulup sahneye çıkıyor ve oyuna başlıyor. Tiyatro yönetmeni de arka planda Eva'nın her gün kendine ne kadar özen gösterdiğini anlatıyor. Kıyafetleri güzel, saçı başı yapılı, egzersiz yapıyor, yediklerine dikkat ediyor. Yani abartılı bir şey yok ama her anlamda kendine bakıyor.

Bu hayatı yaşamış biri tam tersine kendini koy verebilirdi de. Kimse de onu suçlamazdı. Ama o yavaş yavaş başka bir yol bulmuş. Ölen akrabaları için suçluluk duyarak geçirdiği yıllardan sonra onların anısına saygı göstermenin yolunun kendisine saygı duymaktan geçtiği sonucuna varmış.

97 yıllık ömrünü bir anlamda zirvede tamamlamış. Selam fularsızlar. Bugün kişisel bakım ve sağlık üstüne bir içerikte karşınızdayım. Ebediyen reklam olmayacak bu bölümde çünkü tak sponsorluğundayız.

Yaz kursuna biraz ara verdik ama tam da değil. Zira konuyu toplama kamplarından alıp yine ekonomiye bağlayacağız bir şekilde. Arada bir yerde de kozmetik endüstrisinin tarihine dalarak enterlik turumuzu tamamlayacağız. Eva'nın hikayesi çok dramatikti tabii.

Ama daha sıradan hayatlar yaşamış insanların da geç yaşta hala kendilerine bakmaları hep ilgimi çekmiştir. Ben bu yaşımda üşeniyorum. Onlarsa basit bir giyinme işlemi için bile resmen acı çekmelerine rağmen yine de uğraşıyorlar. Ananem de böyleydi.

saçını boyatırdı, giyinip süslenirdi. Abartılı bir hali yoktu ama o an onu iyi bir mekana ışınlasanız sırıtmayacak haldeydi her an. Genelde hep kadın örnekler aklıma geliyor çünkü 90 yaş üstü nüfusta her erkek başına 3 kadın düşüyormuş ama sadece onlara has olduğunu sanmıyorum. Bazı insanların genel olarak motivasyonu var.

Kendilerine baktıkları için mi hayata sarılıyorlar yoksa zaten hayata sarılan bir tip oldukları için mi kendilerine bakıyorlar? Daha fazla ilerlemeden önce terimlere bir açıklık getirmek istiyorum. Bakım çok geniş bir kavram çünkü. Makyaj, parfüm gibi çekiciliği arttıran kozmetik ürünler de olabilir.

Şampuan gibi kişisel bakım ürünleri de olabilir, hijyen odaklı. Bir de öz bakım diye bir şey var. Self care. En geniş küme bu.

Fiziksel ve zihinsel sağlığımızı geliştirmek amacıyla yaptığımız şeyler bütünü. Bayağı geniş bir tanım. Dünya Sağlık Örgütü'nün zaten tanımları hep böyle oluyor. Her şeyi içine katmışlar.

Dolayısıyla kavram olarak yeni bir şey değil. Budizm'deki içe dönüş dahi bu kümede sayılabilir. Zihinsel gelişimle yardımcı oluyor sonuçta. Modern zamanlardaysa önce klinik ortamlarda kullanılan bir terim, sonraları biraz siyasileşmiş.

Sistem bize kendimizi değersiz hissettiriyor. Buna direnelim. Önce kendimiz inanalım değerli olduğumuza. Bunun bir yolu da bakımımızı yapmak, temiz, güzel gözükmek.

Öyle demiş çeşitli gruplar. Lakin esas son zamanlarda popüler bir terim oldu. Google Trends'e bakın, 2004'ten 2017'ye kadar hemen hemen aynı gidiyor, sonra coşuyor. Kozmetikten daha popüler.

Benim için mesela berbere gitmek, bahsettiğim tüm kıstasları yerine getiren bir bakım çeşidi. Vahşi cazibemi arttırıyor iyi bir saç kesimi, hijyen için iyi ve de ruhen rahatlatıcı bir şey. Türkiye'de pek rahatlatıcı olmayabiliyor gerçi. Beş dakika içinde berberdeki herkes her konuda tartışmaya girebildiğinden.

Orada biraz kritik bir dönem var. Bir yandan muhabbeti devam ettiriyorsun, bir yandan da karşıdakinin olayını anlamaya çalışıyorsun. Artık neyi konuşuyorsak o konuda çok kuvvetli inançlarım var. Yani elinde usturu olan adama ters bir laf etmek istemem.

O kısmı kazasız belasız atlatırsan gerisi güzel. Tarağan Makas'ın pıt pıt kafama dokunup karıncalandırması hoşuma gidiyor mesela. Sıcak suyla saçını yıkayıp havlulara sarıyorlar. Oh!

Bizim burada bedava viski veren berberler vardı. Deri koltuklara oturup İngiliz lordu gibi hissediyordun. Kapandı gitti çoğu ne yazık ki. Ben dersimi aldım.

Bedava viski sunulacak tek iş yeri kumarhanedir. Berber örneğinin karşısına başka bir örnek koyayım. Mesela gece 2'de çikolatalı dondurma yemek de beni çok mutlu ediyor ama herhalde öz bakım sayılmaz. Çünkü gece 2'yi 1 geçti ve o dondurma bitmiş oluyor, ben de pişman olmuş oluyorum, göbeğimle tartışmaya giriyorum.

Sen nereden çıktın, six pack'lerime ne yaptın, onların kılına zarar gelirse seni affetmem falan diyorum. Burada birinci ve ikinci derece arzu farklarını hatırlayabiliriz. Dondurma birinci derece arzu. İstiyorum, o kadar.

Ama bir yandan da gece ikide dondurma isteyen biri olmak istemiyorum. Bir başkası işten dönünce kanepeye yığılıp dizi izlemeyi seviyordur ama bunu yapan biri olmayı sevmiyordur. Hayatının böyle devam etmesini istemiyordur. Birinci ve ikinci derece çakışıyorsa büyük ihtimalle yaptığımız şeyin uzun vade faydası yok bize.

O yüzden de bu öz bakım kümesine girmiyor. Kategorileri ezberlemeye gerek yok tabii. Zaten herkesin tanımları biraz farklı. Önemli olan ortada geniş bir yelpaze olması.

İşte pazarlamacılar da bunu avlanma sahası olarak kullanıyorlar. En basit kozmetik ürünü bile psikolojik sağlığınıza, psikolojik bütünlüğünüze yönelik bir şeymiş gibi sunabiliyorlar. Hatta markalar bu konuda o kadar şeffaflar ki ürünlerin isminde yazıyor amaçları. Self Esteem Serum diye bir ürün var mesela.

Öz saygı serumu. Cilt bakımı içinmiş. Amazon'a gidip 42 dolar bayılıp ufak bir şişeye konulmuş öz saygı satın alabiliyorsunuz. İşin komik yanı bunlar yanlışta değiller.

Yani kozmetik ürünler hakikaten de özgüvende ruh sağlığıyla ilişkililer. Esas gizem bu ilişkinin doğası. Yani endüstri binlerce yıllık doğal bir ihtiyacınızı mı gideriyor? Yüzlerce yıllık toplumsal yapıları mı yansıtıyor?

Yoksa görece yeni ticari baskılarla o ihtiyacı bizzat kendisi mi yaratıyor? Bir başka de işte bu ürünü almazsan eksiksin, çirkinsin, sağlıksızsın diyerek önce seni hasta edip sonra tedavi mi satıyorlar? Bu tip soruların net bir cevabının olması imkansız. Yani %30 doğamızda, %20 din yüzünden, %10 sanayi devrimi, %50 de sosyal medya diye güzel güzel ayıklayamıyorsun.

Sistemler çok iç içe girmişler. Biz de böyle koca koca sorunları çözmek zorunda değiliz zaten. Onun yerine bu sorunun düşündürdüklerine bakabiliriz. Şu an ne biliyoruz mesela?

Oradan başlayalım. Çok kısa iki tane araştırma paylaşmak istiyorum. 2010 tarihli bir raporda gayet sıradan pazarlama tekniklerine maruz kalan kadınların öz saygılarının ortalamada azaldığı bulunmuş. Benim aklıma hemen photoshop'lanmış süpermodel resimleri geldi.

Onlarla kendilerini kıyaslıyorlardır dedim. Bugün influencerlar da aynı işlevi görüyorlardır. Ama bu araştırmanın bulduğu şey, görsellerde insan olmasa bile o etkinin gözlendiği. Sırf güzellik ürünü ambalajı görmek sizi mutsuz edebiliyor.

Başka alanlarda insanı mutsuz eden şeylerin satmayacağını düşünürüz. Burada tam tersine satıyor. Çünkü o alacağınız şey mutsuzluğun tedavisi olarak da görülüyor. Tamam bu cepte.

Bir yandan da 1500 Brezilyalı kadının makyaj alışkanlıklarını inceleyen bir araştırma gördüm. Çok nüanslı sonuçları var. Tam da anlayamadım zaten. Fiziğine güvenenlerin de makyaj harcamasının yüksek olduğunu buluyorlar yalnız.

Yani bir eksiklik gidermekten ziyade dikkat çekmek orada ön plana çıkıyor. Bir avantaj sağlamak. Mesela erkekler ne kadar makyaj seviyor diye merak ettiğinizi varsayarak bir parantez açayım. İlla erkek beğensin diye yapılmıyor makyaj tabii ama bir boyutu o.

Öğrendiğim şey şu oldu. Bu konudaki hiçbir araştırmaya güvenmemek lazım. Çünkü cevaplarımızla seçimlerimiz birbirini tutmuyor. Genel kadın, erkeklerin çok makyaj sevmediği yönünde, makyaj olursa da doğal görünümü vurgulayıcı hafif makyaj olsun diyorlar.

Bana da sorsan böyle derdim. Lakin bir makyajın doğal gözükmesiyle miktarı farklı şeyler. Yüzüne hiçbir şey sürmediğini sandığım birine sordum şu anda ne ürünler var üstünde diye. Bir araba şey saydı.

Çoğunun ismini bile bilmiyorum. Araya sahte şeyler de sıkıştırmış olabilir benle dalga geçmek için. Öte yandan yüzünde sadece parlak bir ruj olan birine baksam, ruju gördüğüm için çok makyaj yapmış bu diyeceğim hatalı biçimde. O yüzden bizim cevaplarımıza güven olmaz.

Görünce anlıyoruz neyi sevdiğimizi. Bildiğimize sandığımız bir şey daha ekleyeyim. Hazır ruj demişken, ruj etkisi diye bir şey var ekonomide. Efsaneye göre S.T.

Lauder'in başkanı 11 Eylül saldırıları sonrasında ruj satışlarını patladığını söylemiş. Terörist bir saldırı olmuş, borsalar çakılmış, belirsizlik hakim, kesin savaş başlayacak bir yerleri işgal edecekler. Bunlar olurken güzellik ürünleri satmaya devam ediyor, hatta patlama yapıyor. Dolayısıyla ruj satışlarını ters bir ekonomik ölçüt olarak kullanmayı önermişler.

Bu ne kadar doğru kimse bilmiyor. Rus satışları ayrı bir kalem olarak incelenmiyorlar çünkü. Hatta kozmetik satışlarıyla sağlık ürünleri bile aynı sepetteler. Ama genel fikir tutmuş.

Çünkü başka gözlemler de yapmışlar. Mesela 30'lardaki Büyük Buhran'da kozmetik satışları istikrarlıymış. Efendim 2008 krizinden hemen sonra bir anket yayınlanıyor. Kadınların %80'i cilt bakımı ve kozmetik harcamalarını düşürmeyeceklerini hatta arttıracaklarını söylüyorlar.

Sonra bunu yapıyorlardı hakikaten. 2020 yılında bir araştırma yayınlandı. 2015-2014 arasını kapsayan, yani krizin öncesini, kendisini ve sonrasını kapsıyor. 18-40 yaş arası kadınların makyaj harcamaları ciddi oranda artmış, diğer harcamaları düşerken.

Dolayısıyla ekonomistler buna bir açıklama bulmaya çalışıyorlar. Kadın işte ya deyip geçmemişler. Zaten başka alanlarda erkeklerin de benzer davrandığını buluyorlar. Mesela sinemalar iyi iş yapmaya devam ediyorlar kriz dönemlerinde.

Bazı sektörler elbette krizde bağışıklıdır, orada bir sürpriz yok. Temel ihtiyaçlarımız var sonuçta. Ama burada farklı bir şeyler dönüyor. Sinema veya kozmetik temel ihtiyaç değil.

Bütçen daraldıkça bunları harcamaların artması paradoksal bir durum. Teori şu, kriz dönemlerinde insanlar birçok lüksten, birçok büyük harcamadan vazgeçmek zorunda kalıyorlar. Tatile çıkmıyorlar mesela. araba almıyorlar, çalışma saatlerini de arttırmak zorunda kalıyorlar.

Fedakarlık yaptıklarını hissediyorlar yani. Bunu kısmen kompansa etmek için ufak lükslere daha çok para harcanıyor. Orta ayar bir restorana haftada bir değil de iki kere gidiyorsun. Aileyi toplayıp sinemaya gidiyorsun.

Kadınlar da kozmetik gibi ufak lükslere kaçıyorlar, özellikle öz saygı etkisi yüzünden. Madem yakın geçmişe bakıyoruz, iyice geri gidelim. Tarihin farklı dönemlerine bakmak, başta sorduğumuz soruları daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Yalnız ben makyajın tarihini ta en baştan almak için fazla tembelim.

İnsanlık tarihi kadar eski diyelim. Yani ne zamanki boya denen şeyi keşfettik, eminim saniyesinde yüzümüze gözümüze sürmeye başlamışızdır. Kozmetik deyince akla gelen herhalde ilk tarihsel figür Nefertiti'dir. Meşhur makyajlı büstü Berlin'de sergileniyor.

Ama ben Nefertiti'nin değil, Kleopatra'nın Mısır'ına bakmak istiyorum. Çünkü o dönemde Mısır, Roma'nın bir uydusu. Bu arada geçenlerde bir sosyal medya modası başlamış. Birileri yazmış, siz erkeklerin Roma İmparatorluğunu ne kadar sık düşündüklerini tahmin edemezseniz demiş.

Bunun üstüne kadınlar eşlerine soruyorlar. Hepsi de her gün düşünüyorum diyor. Şaşkınlık içinde niye ya diyorlar, nesin düşünüyorsun her gün? Valla ben her gün değil ama her hafta düşünüyorumdur.

Tam bir erkek fantezisi Roma. Bugün de düşünelim. Zaten Romanın en dramatik dönemi. Julius Caesar öldürülmüş, bir iç savaş başlamış.

Hem Caesar'ın potansiyel varisleri arasında, yani üvey evladı Octavian ile komutanı Mark Antony arasında, bir yandan da onlarla suikastçı senatörler arasında bir iç savaş var. Sonunda varisler kazanıyor. İmparatorluğu bölüşüyorlar. Marc Anthony de Mısır'a yerleşiyor.

Aralarındaki kırılgan ittifakı kuvvetlendirmek için Octavia'nın kız kardeşiyle evlenmiş ama hiç oralı değil. Varsa yoksa Kleopatra. Çocukları oluyor bir yandan, bir yandan vur patlasın çal oynasın takılıyorlar. Anthony zaten devlet işlerini umursayan biri değil, alem adamı.

içkiyi, partiyi seviyor. Hatta yazdığı tek kitap içki içmek hakkındaymış. Ama günümüze ulaşmamış ne yazık ki. Ayık olduğu zamanlarda Senato'dan izinsiz istilalara kalkışıyor.

Bazısını eline yüzüne bulaştırıyor. Bazı toprakları Kleopatra'ya ve ondan olma çocuklarına dağıtıyor. En kötüsü de Kleopatra'nın daha önce muhtemelen Sezar'dan olma bir oğlu var. Onu gerçek varis olarak gösteriyor, Octavian'a karşı.

Oktaviyan da Senato'yu yanına almak için tüm bunları kullanıyor propaganda savaşında. Ama esas büyük suçlaması bunlar değil. Esas büyük suçlaması Antony'nin Romalılığı bırakıp Mısırlılaşması. Onların kıyafetlerini, geleneklerini benimsemesi.

Kozmetik burada konuya dahil oluyor işte. Mısır'da tabii ki çok yaygın. Herkes makyaj yapıyor. Sürmelerin dini önemi var.

Hatta bir teoriye göre antibakteriyel özellikleri varmış. Fazla sürersen zehirleniyorsun. İçinde kurşun ve civa olduğu için. Ama ayarında kullanırsan hijyen sağlıyor.

Tıbbi tavsiye değildir hakaret etmeyin kendinizi. Romalılarsa tam tersine kozmetiğe çok mesafeliler. Ha, cilt bakım ürünlerini erkekler de kadınlar da kullanıyormuş. Epilasyon da varmış.

Ama yüz makyajı ahlaksızlık olarak görülüyor. Hayat kadınlarına özgü olarak görülüyor. Hele bir erkeğin yapması çok ayıp. Yani abartmayalım tabii.

Mark Antony, Mısır Sarayı'nın modasını takip etti diye, gözlerine sürme çekti diye iç savaş başlamadı ama... Propaganda savaşının önemli bir parçası bu. Sonunda Oktavya'nın donanması bunları alt ediyor ve Antony esas orada bir Romalı'nın asla yapmaması gereken şeyi yapıp ordusunu ve donanmasını geride bırakarak Mısır'a kaçıyor, Kleopatra'nın gemisinde. Ölümü de dünya tarihinin en romantik ölümü herhalde.

Artık olayın gidişatı belli. Oktavya'nın Mısır'ı işgal ediyor. Antonyo o sırada Kleopatra'nın intihar ettiği haberini duyup kendini bıçaklıyor. Ve yavaş yavaş ölürken birileri gelip, ''Abi yanlış duymuşsun.

Senin hanım hayatta hala.'' diyorlar. Onu saklandığı yere götürüyorlar ve kadının kollarında ölüyor. Kleopatra esir düştükten sonra Octavian'dan bir ricada bulunuyor.

Diyor ki, ''Eşimi kendi geleneklerimize göre bir cenaze töreniyle uğurlayalım.'' Bu izni alıyor. Cenazeden kısa bir süre sonra o da intihar ediyor. Octavian da ya bu ortam çok romantik oldu deyip hazır gelmişken birkaç çocuk boğduruyor.

Kendisini varis olarak atamış Caesar'ın oğlunu öldürüyor yani rakip olmasın diye. Gaddar bir herif zaten çok sevilecek biri değil ama tarihin en başarılı yöneticilerinden. Roma'ya dönünce ilk imparator Augustus oluyor. Şimdi ben nasıl bunları düşünmeyeyim haftada bir Allah aşkına?

Az bile. Yaklaşık 1500 sene ileri saralım. Orada da ilginç bir durak var. O zamanlarda soluk benizli olmak güzel sayılıyor.

Tarım toplumundasın. Dışarıda güneş altında çalışırsan bronzlaşıyorsun. Beyaz tenler çalışmak zorunda olmayanlar, ayrıcalıklı sınıf, onun üstünden bir güzellik anlayışı ortaya çıkmış. Fakat o zamanlar İngiltere kraliçesi olan 1.

Elizabeth işi biraz abartmış. Kendini iyice hayalet gibi gösteren kozmetik ürünler kullanmaya başlamış. Ona yalakalık etmek için de etrafındakiler onu dünyanın en güzel kadını olarak betimlemişler. İşin ironik yanı kadıncağız çiçek hastalığı geçiriyor bir ara, cildi hasar görüyor.

Bunu kapamak için daha çok makyaj yapıyor ve daha çok makyaj yaptıkça hem o soluk benizlik bir saray modası oluyor, hem de kadının cildi daha da kötüleşiyor. Çünkü ürünlerin içindeki kimya hasarlar zararlı. Bu süreçte Elizabeth bir yandan dişlerini de kaybetmiş, ne dediği anlaşılamayacak derecede kaybetmiş, ağzını açamıyor. Zavallı bu haliyle güzellik ikonu olmuş.

Kadınlar onun gibi soluk benizde olabilmek için sülükler yoluyla kan akıtmaya başlamışlar. Özellikle kulak mebelerine küpe gibi takıyorlarmış sülükleri. Oradan pıt pıt pıt damlatıyorlar kanı. Yani işin içinde temel bir ekonomik etki var.

Onun üstüne saray erkanının aptallığı ve yalakalığı, hastalıklar, kötü ürünler bu kombinasyon binmiş, güzellik anlayışı epey değişmiş. Tabii konu makyajla sınırlı değil. Beli ince gösteren korseler var. Bunlar o kadar sıkı ki kadınların anatomisi değişiyor, organları yer değiştiriyor.

Birkaç yüzyıl sonra Victoria döneminde makyaj yine ahlaksızlık olarak kodlanmış. Sarkaç böyle geriye doğru dönmüş. Onu yapamadıkları için bu sefer millet saçı abanıyor. Tüm paralarını acayip saç sitirlerinde gömmüşler.

İngiltere o sırada yapay saç ithalinde birinci. Öyle bir sektör var. Bir eldiven giyiyor kadınlar. O kadar dar ki normalde elini içine sokmanın imkanı yok.

Sırf o iş için üretilmiş el pudrası var. Ellerini pudralayıp metal bir çubuk yardımıyla eldiveni geriyorlar, anca o şekilde elleri sığıyor. Bize komik geliyordur ama kim bilir kaç tane kadın elleri şişince eldivene sığmadı diye sinir krizleri geçirmiştir. Rezil olmuştur, dışlanmıştır.

Dünya savaşları büyük bir şok yaratıyor tabii bu kültürde. Abartılı saçlar, korseler gidiyor. Elbiseler biraz açılıyor. İlk defa bilekler, kollar görünüyor mesela.

Bu bir özgürleşme gibi ama bu sefer de cilt bakımı ihtiyacı daha da artıyor. Eskiden kimse bacaklarının kollarını görmüyordu. Şimdi onlarla uğraşmak zorundasın. Bu bağlamda ben teknolojik gelişmelerin de bu tip alışkanlıkları etkisini çok ilginç buluyorum.

Okuduğum bir yazıda 1900'lerde artık daha kaliteli aynaların oluşunun, daha iyi fotoğrafların oluşunun, ve şehirlere elektriğin gelişinin kozmetik endüstrisinin etkisinden bahsediyordu. Mesela elektrik sayesinde gece hayatı değişiyor, insanların yüzleri daha görünür hale geliyor. Mum ışığında kapanması kolay olan bir takım kusurlar artık görünür oluyorlar. Makyaj ürünleri talebe artıyor.

O dönemlerde artık zehirli olmayan kimyasallarla seri üretim de başlamış, bu talebi cevaplayabiliyorlar. Genelde benim anladığım bu işler hep salınım halinde değişiyor. Mesela İkinci Dünya Savaşı sisteme daha da büyük bir şok. Eskiden evde duran bir sürü kadın iş hayatına atılmış.

Savaş bitiminde erkekler eve dönünce kadınların bir kısmı eski hayatlarına dönmek zorunda kalıyorlar. Bu sefer feminen imaj tekrar pompalanıyor. Evinizin kadını olmaktan tekrar mutlu olun diye. Özellikle de savaşın zorluklarından sonra tabii bu insanların da bir ihtiyacı.

Bu sefer o da kendi tepkisini doğuruyor. Hippie dalgası, ikinci dalga feminizm bu hareketlerde sarkaç tam tersliğine sallanıyor. Kozmetik ürünlere karşı bir düşmanlık var. Sonra o dalga da dinliyor.

Tabii her dalgada medya ve endüstri daha da büyüdü. Etkileşimleri daha da karmaşıklaştırdı. Günümüzde herhangi bir şeyi neden yaptığımızı sormak gerçekten zor iş. Niye o kol saatini takıyoruz?

Niye o ayakkabıyı istiyoruz? Niye orucu sürüyoruz? Derin bir ihtiyaçtan mı? Özgürce seçtiğimizden mi?

Toplumsal baskıdan mı? Ticari manipülasyondan mı? İmkanı yok bunları ayrıştırmanın. Bu soruyu belki Nefertiti'nin bile cevaplaması kolay değildi.

Kadınla erkekli makyaj yapan vikinglerin bile cevaplaması kolay değildi. Kendi bakımına 90'lı yaşlarda bile önem veren Eva'nın da cevaplaması kolay değildi. Bizim hiç değil. Yalnız böyle pes etmiş gibi olmayayım.

Somut bir tavsiyeyle bitirmek istiyorum. Günümüzde değişen bir şey var. Günümüzdeki ürünlerde sürdürülebilirlik, çevredostu, organik, fair trade gibi kavramlara vurgu çok fazla. Yakın gelecekte de bu devam edecek.

Birçok alanda böyle zaten de. Özellikle bu endüstride bu kelimelerin bir standartı yok. Kozmetik ürünler birçok ülkede düzenlemeye tabi değiller. O kadar çok yeni ürün çıkıyor ki her sene.

Nasıl kontrol edeceksin? Önceki bölümdeki soruna geliyoruz aslında. O kontrol masrafını endüstri karşılasın desen, o zaman tam yolsuzluk olacak. Bir greenwashing örneği düşünelim.

Efendim, plastik kutularımız eskiye nazaran %50 daha çok bioçözünür. Daha çok bitki özü içeriyor. Böyle bir mesaj olsun. Siz de gezegene fayda sağladığınızı düşünüyorsunuz.

Bu mesajın hiçbir kısmı doğru olmak zorunda değil. %50, %50 olmak zorunda değil bir kere. Olsa bile neye göre %50 artış? Eski seviye çok düşükse yeni seviyede düşük olacak.

Onun ötesinde biyo çözünür plastik demek çöpe atınca iki günde erir demek değil. Bunu bilmiyordum daha önce. Mikropların onları çözebilmesi için yeterli ısı ve basınç lazımmış. Endüstriyel komposting lazım yani.

O kutuları, ambalajları öyle bir ortama taşıyacak altyapın yoksa normal plastikten farkları olmuyor. Onlar da denize karışıyorlar, aynı etkileri oluyor. Hadi bunu da çözdün. Bitkiden plastik yapmanın bir fırsat maliyeti var.

O tarım alanları yemek üretmiyor. Biz bir tüketici olarak bu tip mesajlara sürekli maruz kalıyoruz. Bu tip hesapları da yapamayız. Bir de üstüne düşünecek başka şeyler var.

Fiyatları düşüneceğiz. İndirime girmiş mi, girmemiş mi? Arkadaş tavsiyeleri ne der? Kafa darma duman.

Bu işin iki tane çözümü var. Bir tanesi mümkün mertebe az tüketmek, bir diğer taktikte seçim yükünü azaltmak için abonelik modelini benimsemek, otomatize etmek yani bu işleri. Her seferinde tekrar tekrar aynı döngüye girmektense baştan bir kere seçim yapıyorsun, bir kere yoruluyorsun, sonra ürün çok kötü olmadığı sürece aynısını da devam ediyorsun. Bittikçe yenisini gönderiyorlar.

Bu bir kişisel sağlık rutini de sağlıyor. Bizim bugünkü sponsorumuz Tak, sayesinde şu ana kadar reklam dinlemediğiniz Tak bu modeli benimsemiş. müşterilere abonelik sistemi üzerinden yılda ne kadar ürün tüketebileceklerine ve bu sayede tek bir kişi üzerinden nasıl bir geri dönüşüm planı uygulayabileceklerine dair bir plan sunuyorlar. Elbette kimse hiçbir zaman pazarlama mesajlarına %100 bağışıklı olamaz.

Takın kendisi de uzaydan gelmiyor, onlar da sistemin bir parçası. Ama işte biraz ayrık bir parçası. Her an canımızın istediğini aldığımız, beğenmediğimizde attığımız bir modelde rekabet etmek yerine tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye çalışanlardan. Ben kendilerine teşekkür ederim, patronlarıma da tabii ki teşekkür ederim.

Sizler sayesinde yine normalde dağılmayacağımız bir dünyaya dağılmış olduk. Akıl almayacak trajediler yaşayan insanların hayata tutunmalarından, bir Roma konsülünün sürmelerine, çiçek hastalığının modaya etkisinden, ruj etkisine hepsini görmüş olduk. Böyle daldan dala konduğumuz içeriklerde de sizin düşüncelerinizi çok merak ediyorum yani sizde ne tip kıvılcımlar çaktı? Keşke şundan bahsetseydin dediğin.

Onları bana iletin ki ileriki bölümlerde kullanabilelim. Bir sonraki Enter Kuntel maceramızda hepinizle görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)