
5.100 kelime · ~26 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, bu bölümde kıskançlık hakkında konuşacağım. Çünkü Şirince'de bir felsefe kampımız var bizim bu hafta ve orada da arzu ve kıskançlık konusunu işleyeceğiz. Bütün eğitmenler kendi alanında el alacak konuyu. Ben de psikoterapideki yaklaşımları anlatacağım. Arzu ve kıskançlığa dair ve onların günlük hayatımıza, mutluluğumuza dair nasıl bir engel oluşturabileceklerini konuşacağım. O yüzden birazcık patolojik kıskançlığa da gireceğim tabii. Psikopatikada da özellikle o yüzden bu konudan bahsetmek istedim. Çünkü bildiğin gibi bu konu edebiyattan, felsefeye, mitolojiden, psikolojiye birçok alanı hep meşgul etmiş. Çok önemli bir konu. Mesela kıskançlık deyince akla gelen ilk eserlerden Shakespeare'in Tragedias'ı, Othello'yu el alırsak. Bize de ortaokulda pardon lisede Shakespeare dersi almıştım o zaman okutmuşlardı. Orada bu kıskançlık duygusunun ne kadar yakıcı, yıkıcı olduğunu görebiliyoruz aslında.
Kısaca bahsetmem gerekirse Othello yeni evlendiği güzel karısı Destemona'yı gözünü kör edecek bir kıskançlıkla öldürüyor. Sonrasında da bütün bu kıskançlığını bir kurmacaya dayalı olduğunu fark edince kendini de öldürüyor. Peki bu da insanı şunu sorgulatıyor. Normalde stoik diyebileceğim. Mantıklı, sabırlı, yiğit bir komutan olan Othello'nun aşık olduğu kadını öldürecek kadar gözünü döndürecek olan şey nedir? Yani düşün ki bundan yaklaşık 400 küsur yıl önce yazılmış bu hikaye ama maalesef her geçen gün başka bir kadın cinayeti haberi aldığımız ülkemizde bu hala çok geçerli ve çok tanıdık bir hikaye bize. Buradan da zaten anlıyoruz ki insan doğasında şüphenin ve kıskançlığın çok büyük bir yeri var.
Kıskançlığa dair daha bu bölümü dinlemeye başlamadan bildiğim birkaç şey olduğuna eminim aslında. Sevdiğin birini bir başkasından kıskanmışsındır mesela mutlaka. Hepimiz hayatımızın bir noktasında böyle kıskançlık hissederiz. Sevdiğimizi kaybetme ya da artık onun en sevdiği kişi olmamı düşüncesi bizi ürkütebilir. Başka ne biliyorsun kıskançlığa dair mesela? Kıskançlık aşırıya kaçıp mantığın önüne geçerse bir ilişki için yıkıcı olabilir. Bunu da hepimiz aşağı yukarı biliyoruz. Bize yakın birinin davranışlarıyla ilgili sürekli endişe içinde olmak her iki taraf için de çok yorucu haliyle. Bir başka bildiğin şey, kıskançlık sadece romantik ilişkilerimizde değil, yani sevdiğimizi bir başkasından kıskanmak anlamında değil de, yalnızca bir başkasının sahip olduklarını kıskanmak anlamında da olabilir. Mesela bir başkasının başarısını kıskanabiliriz veya popülerliğini, zekasını ya da ortaya koyduğu işi kıskanabiliriz. Hatta bazen işler çok daha maddi olur, maaşını, işini kıskanırız. Bunu da emin ol, istisnasız hepimiz yaşarız. Bu kültür sonuçta nazar boncuğunu boşuna icat etmedi, var elbet bir sebebi. Ama bu ikinci bahsettiğim kıskançlıkla ilk bahsettiğim kıskançlık arasında bir fark var sanki, değil mi? Yani sana da öyle geliyor muhtemelen.
İlkinde birisini birinden kıskanıyoruz. Çoğu zaman da sevdiğimizden yapıyoruz bunu. İkincisinde ise birini kıskanıyoruz. Ama bunun için onu sevmemize hiç gerek yok. O zaman bu iki kıskançlık arasında belli ki bir fark var. Bu bölümde bu farkı anlatacağım biraz. Çünkü kıskançlık diye tanımladığımız şeyin içinde biraz anlam karmaşası var.
Ama merak etme, kolay çözen bir anlam karmaşası bu. Hemen yani çözebileceğimiz. Ama başka nelerden bahsedeceğim dersem, bir başkasının neden kıskandığımızı konuşabiliriz. Yani kıskançlığın bize dair neler söylediğini, ilişkideki anlamını. Yani yolumuz uzun bu bölümde. Epey kıskançlık konuşacağız. O zaman ilk olarak şu anlam karmaşasını bir ortadan kaldıralım.
Türkçe'de kıskançlık dediğimiz zaman bu aslında birden fazla anlama gelebiliyor aynı anda. Türk Dil Kurumu'nun güncel Türkçe sözlüğünde kıskançlığın anlamı şöyle. Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin başkasıyla ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum, günü, günücülük, haset, hasetçilik, hasetlik, hasutluk. Şimdi bu kelimeyi aklında tut.
Türk Dil Kurumu sevilen birisinin başkasıyla ilgilendiği kanısına varıldığında olarak ifade etti. Bizim başta birini birinden kıskanmak dediğimiz durum. İşte bunun adı psikolojide kıskançlık. İngilizcesi jealousy. Bunu söylüyorum çünkü bununla ilgili bir etimolojik kısmını açıklamak istiyorum sonra. Neyse. Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde dediyse az evvel aklına tut dediğim kelime. Yani haset. Ben de bölümün devamında bu duyguya haset diyeceğim bundan sonra. Bu iki duygu arasında bir fark var. Psikolog Leyla Navarro'nun Haset ve Rekabet kitabını okuduğumu paylaşmıştım daha önce.
O mesela bu iki duyguyu birkaç cümleyle formülaze ederek çok güzel şekilde ayırıyor kitabında. Yani haset, sahip olmadığımı düşündüğüm bir şeyi bir başkasında görüp onu istemem demek. Hatta haset ettiğim kişiye karşı da öfke, nefret karışımı duygular besleyebilirim. Haset ettiğim güzellik, başarı, zenginlik, popülerlik gibi maddi ya da manevi şeyler olabilir.
Bu haset kavramından doğan nefreti aslında sosyal medyada bayağı görüyoruz. O nefret mesajlarının içinde de, bilinçlerde çoğunda. Aslında bunun yansımalarını görüyoruz. Kıskançlıktaysa sevdiğim bir şeyi, hatta daha çok birisine, bir başkasına, bir rakibe kaybetmekten korkmak var. En belirgin ve yapısal fark aslında kişi sayısında burada.
Haset iki kişi arasında. Bir şeye sahip olmayan benle, o şeye sahip olan bir öteki. Kıskançlıktaysa bir üçüncüye ihtiyaç var. Ben sevdiğim ve sahip olduğum bir ikinci ve onu elimden alma tehditini hissettiğim bir üçüncü var orada yani. Gerçi bizim şarkılarda kıskanırım seni ben, kıskanırım kendimden gibi sözler de var. Ama oraya girersem işler çok karışacak. Kendimden de kıskanmadım kimseyi. O kadar da abartamayacağım. Ama kıskanmışlığım var. Bu konuya da döneriz sonra. Kıskanmışlığım var derken yani her insanın olduğu gibi. Sonuçta aşkta kıskançlık duygusu zaten var. Neyse geri geliriz buralara. Geleneksel anlamda kıskançlığa dönünce ikiden fazla kişinin arasında yani toplumsal bir alanda olduğu için daha çok ahlak alanını ilgilendiren bir şey bu. Yani o sevgideki, o aşktaki kıskançlık. Ama haset daha içruhsal bir durum. Bu yüzden aslında genelde birini kıskandığını söylemek, itiraf etmek, bizim içinde yaşadığımız kültürde de kabul gördüğü için daha kolay bir şey. Ama haset ediyorum demek daha zordur genelde. İnsan kendisine haset eden biriyim demeyi pek yakıştıramayabilir haliyle. Ki ben bunu diyeceğim.
Ben hakikaten haset eden biri değilim mesela. Daha çok gıptadan gelir benim bir şeye ilgim diyeyim. Daha çok imlenmek. İmlenirim ve ben de öyle olayım. Ne kadar güzel bir şey yapmış. Ben de bunu yapayım deyip daha çok kendimi geliştirdiğim bir şey gibi hissediyorum. Haset edip hiçbir zaman hayatımda birinin kötülüğünü hissettiğimi hatırlamıyorum açıkçası. Ama bu da tabii biraz nature, nurture konusu var ya hani hem doğuşumuzla yani genlerimizle, biyolojimizle ilgili hem daha sonrasında başımıza gelenlerle de ilgili biraz. Bilmiyorum belki başka koşullarda yaşasaydım. Belki daha çok kardeş rekabeti hissetseydim. Bilmiyorum belki farklı gelişebilirdi bir şeyler ama ben kendi adıma böyle hissediyorum. Hep böyle hissettim. Bunu bir not olarak paylaşmak istedim. Çünkü hani kimse haset etmiyorum demez deyince açıkçası ben de demiyorum yani. Ama hakikaten de etmiyorum. Neyse.
konumuza geri dönelim. Yakıştırmamaya dönelim yani. Bunun bir nedeni daha var şimdi yakıştırmamanın. Haset söz konusu olduğunda yıkıcı bir boyut var ön planda. Yani haset duyulan kişinin kötülüğü isteniyor. Oysa kıskançlık çoğu zaman sevdiğimiz için hissettiğimiz bir şey. O yüzden bu mazeresin arkasında da saklanabiliyoruz. O yüzden flört aşamasında bir insandan mesela ben kıskanç biriyim sözünü kolaylıkla duyabiliriz. Duymuşluğunuz vardır herhalde.
Ama bir insanın ben haset biriyim demesi daha zor ve yani pek duyduğunuzu zannetmiyorum. Çünkü yıkıcı bir istek var hasetin içinde. Ama tabii bu iki duygu arasındaki farklar kadar benzerlikler de var. Ama bunları biraz daha, duyguları teker teker işlediğimizi de anlatayım istiyorum. O zaman şimdi kıskançlığın şemsisinin altındaki ilk duygudan, hasetle başlayalım. Ayna ayna söyle bana var mı benden güzeli bu dünyada diyen
Kötü kraliçelerin masallarıyla büyüdük biz. Haliyle bu sorunun cevabını sen de ben de biliyoruz. Pamuk Prenses var tabii. Hikayeyi de biliyorsundur. Cadının kalbi aldığı cevap karşısında öyle öfkeyle dolar ki o kötülük dolu bir plan yapar ve aslında üvey kızı olan Pamuk Prenses'in canını almaya karar verir. Cadının yüreği aslında hasetle dolar. Yani artık kendisinden daha güzel biri vardır bu dünyada. Burada görüyoruz yani onun güzelliğine, ona karşı hasedinin nasıl yıkıcı, yok edici bir duygu haline geldiğini.
Haset masallarda, hikayelerde genellikle hep böyle kötülükle ilişkilendirilir. Hani haset besleyenler hep kötü kişilerdir. Kül kedisinde yine güzelliğini haset eden üvey kardeşler. Sırf baloya gidemesin diye elbisesini paramparça etmişlerdi hatırlarsın belki. Bu da aslında ne kadar çirkin bir davranış. Sadece masallarda da değil bu arada. Kültür baskın olarak haseti hep dışlar. Dini metinlerde de bu böyle. Kabil'in haseti yüzünden öz kardeşi mesela Habil'i öldürmesi, hasese dair en bilindik hikayelerden biri herhalde. Eski ahitte de haset yedi büyük günahtan biri olarak geçer. Hatta belki aralarında en büyüğü diyebilirim. Çünkü neredeyse tüm günahlar işlendiğinde, kibir olsun, şehvet, uğurluk, tembellik olsun, günahı işleyene zevk verirken, haset aslında hem haset edene
Hem haset edilene zarar verir. Yani kısaca kültürümüze göre, dine göre haset etmek kötüdür. Bu yüzden de haset hissettiğimizi kabul etmediğimiz bir duygu. Aşağılayıcı bir tabir biraz hatta. Yani zaten dediğim gibi haset bize de acı veren bir duygu olduğu için çoğu zaman onu pek düşünmek de istemeyiz. Yani göz ardı ederiz. Peki bize nasıl acı veriyor bu duygu?
Yine kitabından alıntıyla Leyla Navarro hasetin neden acı verdiğini çok güzel bir şekilde anlatıyor. Eksiklik duygusu, yetersizlik... küçük düşme, değersizlik, özgüven kaybına yol açar. İçerleme, kırgınlık, kızgınlık, öfke, hırs, intikam, nefret gibi duygular haset nedeniyle hep yaşanıyor zaten. Saldırganlık, yok etme, zarar verme, ortadan kaldırma arzusu gibi ilkel dürtüler harekete geçer böylece. Bu dürtüler nedeniyle iç kargaşa, huzur kaybı, kaygı, saldırganlık, korku, suçluluk gibi çapraşık ve zorlayıcı duygular deneyimlenir diyor Neyla Navarro. Kitabını tavsiye ederim bu arada.
Yani aslında haset buradan da anladığımız gibi pek çok duygunun eşlik ettiği, çoğu zaman da bu duygulardan kaynaklanan ve onları körükleyen bir duygu kompleksi. Kendimize ve sahip olduklarımıza biçtiğimiz değer, öz saygımız, dünyaya rekabetçi bakışımız, sosyal karşılaştırma alışkanlığımız, hasetin birinci nedeni. Bu yüzden haset hissettiğimizde içten içe bir utanç duygusu da olur orada. Yani utanç da hissederiz her zaman. Çünkü haset narsistik bir yarayı da işaret eder. Yani bu utanç hissettiğimiz haseti bastırmamıza, duygumuzu reddetmemize de neden olabilir. Ve tabii ki bunun da kötü sonuçları var. Bu arada sosyal karşılaştırma demişken kendimizi başkalarıyla kıyaslama işini öyle aslında herkesle de yapmıyoruz. Tabii ki Instagram olduğundan beri orada dolaşırken hiç tanımadığımız bir ünlünün yaşamına imrenebiliyoruz ama genelde daha çok yakınlarımıza karşı yıkıcı duygular besliyoruz biz insanoğlu. Antik Yunan filozofu Aristo, çok bahsettim burada, retorik kitabının ikinci bölümünde haset duygusu hakkında da yazmış. Benim okuduğum çevirde bu haset yerine kıskançlık kelimesi kullanılmış ama aslında haseti anlatıyor. O yüzden her kıskançlık dediğimde bunu haset olarak düşünün lütfen. Şöyle diyor Aristo,
Ne tür kimseleri kıskandığımız açıktır. Zaman, yer, yaş ya da önce bize yakın kimseleri kıskanırız. Sonra başka bir yerde de şöyle devam ediyor. 100 asır önce yaşamış kişilerle ya da henüz doğmamış kişilerle ya da Kaf Dağı'nda oturan kimselerle ya da kendi görüşümüze ve başkalarının görüşüne göre çok aşağımızda veya çok yukarımızda kabul ettiğimiz kimselerle yarışmayız. Dolayısıyla
Bizimle aynı ereklere, amaçlara yani izleyen kişilerle yarışırız. Sporda ya da aşkta rakiplerimizle ve genellikle aynı şeyin peşinde olanlarla yarışırız. Bu yüzden de herkesten çok kıskandığımız kişiler de bunlardır. Çömlekçi çömlekçiyi kıskanır deyimi buradan gelir. Yani daha önce hiç tanışmadığımız, benzer sosyal arka planlardan gelmediğimiz kişilere karşı
Haset beslemektense tanıdığımız, kendimize yakın gördüğümüz belki işte ortaokulda veya lisede aynı sırayı paylaşacağımız kişilere karşı haset besliyoruz. Bunun nedeni de şöyle açıklıyor Aristo. Çünkü söz konusu iyi şeyi bizim kaçırmış olmamızın kendi hatamız olduğu açıktır. Bu da bizim canımızı sıkar ve bizde kıskançlık doğurur diyor.
Bu arada tüm bunları yazdıktan sonra Aristo hasetle gıpta arasında da bir ayrım yapıyor. Onu da söylemek istiyorum. Çünkü daha önce de söyledim hani gıpta duymak birine ve haset hissetmek arasında çok büyük farklar var. Şöyle diyor. Gıpta yüksek değer biçilen ve elde etmeniz mümkün olan şeylerin doğası, yapısı bizimkine benzer kişilerde olduğunu görmenin doğurduğu acıdır. Fakat başkaları bu iyi şeylere sahip olduğu için değil, Biz kendimiz o şeyleri elde edememiş olduğumuz için duyulur. Bu yüzden de iyi insanlarca duyulan iyi bir duygudur. Kıskançlıksa kötü insanlarca duyulan kötü bir duygudur. Gıpta söz konusu iyi şeyleri elde etmek için girişimde bulundurur bizi. Kıskançlık komşumuzun o şeylere sahip olmasını önlemek için girişimde bulundurur bizi diyor. Tekrar hatırlatıyorum buradaki kıskançlık aslında haset anlamında. Duyguları iyi kötü diye ayırmak
benim pek tercih ettiğim bir şey değil. Yani çünkü bütün duygular kabulümüz ve onları iyi kötü olarak dışlamamak, bastırmamak gerekiyor. Ama gıpta ve haset ayrımının önemli olduğunu düşünüyorum bu arada. Çünkü daha önce bahsettiğim gibi kendi yaşadığım duyguyu imlenmek, gıpta etmek bunu yaparken aslında o kişiyi kışlamak ve kendi adıma daha iyi olmak istemek istiyor diye anlatmıştım. Gıptayla haset ikisi de aslında benzer nedenlerle harekete geçen duygular olsa da sonuçlarının ve eylemlerinin farklılığı iki duyguyu birbirinden ayırıyor. Hasette karşımızdakini aşağı çekmeyi isterken gıpta ettiğimde ya da imrendiğimde mesela
Ben onun seviyesine gelmeyi istiyorum. Gıp da bizi yukarıya taşımaya neden olan bir duygu diyebilirim. Bu konuya ikinci yerde tekrar değineceğim ama artık kıskançlık olan kıskançlıktan bahsedelim. Bildiğimiz klasik kıskançlıktan. İngilizcesi jealousy demiştim daha önce de. Bu aslında Türkçe'de bugün kullandığımız bir kelime. Biz daha çok perde anlamıyla kullanıyoruz tabii bunu. Ama iki kelime arasında da bağlantı yok değil. Fransızca'da jalousie, ki İngilizce'ye de Fransızcadan geçmiş aslında, iki anlama geliyor. Birincisi kıskançlık. Ortaokul lise yıllarından hatırladığım Fransızcamdan kalanla söyleyebileceğim. İkincisi de pancır veya kafes şeklindeki perde demek. Kafes, hapsetmek, kimsenin görmemesini istemek. Kıskançlıkla gayet bağlantılı şeyler. Fransızcaya da bu arada eski Yunanca, Zelos kelimesinden türeyerek gelmiş. Zelos'un da hırs kıskanma gibi anlamları var. Ben böyle etimolojik kelime oyunlarını da çok seviyorum. Yine çok hoşuma giden bir başka etimolojik bağlantıyı daha paylaşacağım. Freud ve Lacan'da Kıskançlık ve Haset makalesinde Talat Parman Türkçe kıskançlık kelimesi için şöyle yazmış, onu da okumak için not almıştım. Kıskançlık köken bilimsel olarak Uygur Türkçesi'nde cimrilik etmek, esirgemek anlamına gelen kızgan sözlüğünden türer. Kız kökü azaltmak, alçaltmak demektir ve kısa sözcüğü bu kökten gelir. Kısmak da azaltmak demektir. Kısmak, kısnık, cimrilik... kullanılmaktadır. Ayrıca kıskökü kıstırmak, kıskaç gibi sözcüklerde de kullanılmaktadır. Kıskançlığın insanı sıkan ve pençesini alan bir durum olarak bir tür ruhsal kıskaç gibi olduğunu düşünebiliriz demiş. Burada bayağı kelimelerden, etimolojiden faydalanarak. Ama daha da güzeli makalenin sonuna Atilla İlhan'ın o çok sevdiğim harika dizelerini paylaşmış. Burada paylaşmasam olmaz. Atilla İlhan'ı zaten çok seviyoruz diyerek bu dizelerini okumaya başlıyorum.
Gözlerin gözlerime deyince felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdiğim vardı duyardım. Çöp gibi bir oğlan ipince, hayırsızın biriydi fikrimce, ne vakit karşımda görsem öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu ağlardım. Atilla İlhan'ın bu şiiri kıskançlığının içine sızdığının o haset duygusunu da o kadar güzel ele veriyor ki. Çöp gibi bir oğlan ve hayırsız diyerek böyle rakibini, hasetini gizliyor belki. Ama bir yandan da biliyor. Aslında rakibinde onda olmayan bir şey var. Sevgilinin arzusu. Aslında onun da en çok arzuladığı şey. Bu yüzden de öldüreceğinden korkuyor onu. Hasetin yıkıcılığı, kıskançlığa yavaş yavaş sızıyor burada görüyoruz. Bir de şiirin adını da üçüncü şahsın şiiri koymuş Atilla İhlan ki bence bu da çok güzel. Haset iki, kıskançlıksa en az üç kişilik bir durumdan doğar demiştim zaten. Kıskançlığın temeli aslında bu üç kişi arasında dışlanan olmaktan, o aşktan mahrum kalan olmaktan kaynaklanan bir korku. Yani senin sevdiğin ruha, senin istediğin bedene bir başkasının sahip olacağı duygusu.
Aşık olmuş herkes bilir bence. O birine aşık olduğunda gözünün dönme hali diyeceğim. Herkesten kıskanma, başkasının bakışından bile kıskanma. Sanarsın o biriyle konuşsa herkes aşık olacak. Sanki dünyanın 8. harikasıymış. Herkesin sanki senin maktan. gözle baktığını düşünme hali var ya o aşkın özellikle ilk evrelerinde aslında orada bir çarpık bir bilişsel bir düşünce sisteminin de farkında olabiliyor insan bazen hani evet yani muhtemelen dünyadaki bütün kadınlar böyle ölmüyor o kişi o an
Ama aslında engelde olamazsın bir türlü buna yani. Bunu da o kadar iştahla anlattım ki evet yani kıskancım diyeceğim yani. Kıskanç bir insan demeyeceğim genel hayatımda hani romantik ilişkilerde böyle oturmuş yani güven dolu bir ilişkide kıskanç bir insan değilim. Ama aşkın ilk evresinde yani gerçekten aşık oldum dediğim bir durumda tabii ki bence zaten herkes için bu geçerli. Aşkın içinde o kıskançlık var gerçekten. Herkesten kıskanma duygusu o yüzden
kendimi de dahil ediyorum buraya. Neyse, şimdi romantik olmayan kıskançlıklara gelelim. Kıskançlık ve ilişkiler dediğimizde genelde aklımıza ilk olarak hep romantik ilişkiler geliyor ama aslında kıskançlık herhangi bir ikili ilişki içinde de olabilir. Mesela işte arkadaşlar arasında en sevilen olma arzusu. Öğretmenin gözünde gözde öğrenci olma isteği olabilir. Yakın arkadaşımızın hoşlanmadığımız biriyle görüştüğünde hissettiklerimiz olabilir. Bunların hepsi insan olmaya dair hisler. Kıskançlık oldukça olağan, çok normal bir duygu. Üstelik oldukça da küçük yaşta tanıdığımız bir duygu aslında. Mesela psikanalitik teorinin en Freudiyen kompleksi olan Oedipus kompleksini ele alalım. Yani aslında bu tabii bir kıskançlığın eseri. Bebeklik sevgilimiz olan annemizi babamızdan kıskanırız diyor Freud.
Ve yani onun biriciği olma, ilişkiden dışlanan üçüncü şahıs olma korkusudur burada da mesela aslında. Tabii Oedipus kompleksi tartışıladursun bir taraftan. Bir başka çocukluk kıskançlığı da kardeş kıskançlığı dediğimiz şey. Küçük yaşta anne babanın gözünde tek olan çocuk, zamansız gelen kardeşiyle tahtının sallandığını hisseder. Sahip olduğu bütün ilgi ve sevgi artık ikiye bölünecektir. Bunu da fark etmeye başlar.
Bu yüzden de hep böyle abiler, ablalar, kardeşleri olduğunda hep ona verilen ilgiyi kıskanırlar ilk dönemde. Hani artık o biricik ve gözde olma durumu yitirilmeye başlar yavaş yavaş. Bu da bir korku doğurur. Yani aslında demek istediğim kıskançlık oldukça olağan. Yani herkesin hissettiği veya hissedebileceği narsistik temelleri olan bir duygu. Burada tabii bahsettiğim narsizm kötü bir anlamda değil. Yani kıskançlık duyanlar narsisttir falan demiyorum yanlış anlaşılma olmasın. Hatta bununla ilgili bir bölüm yapmıştım. Eğer narsizm hakkında daha fazla dinlemek istersen ona bakabilirsin kayıtlardan. Aslında demek istediğim kıskançlığı hepimizin hissedebileceği ve bunda da normal ya da anormal bir durum olmadığı. Romantik ilişkilerimizde kıskançlığa da açıkçası biraz bu perspektiften yaklaşıyorum ben. Zaten bu arada evrimsel psikolojiye göre de bunun bir dayanağı var. Yani aslında kıskançlığın partnerleri dışarıdaki tehlikelere karşı koruyan bir uyarı sistemi olduğunu öne sürüyorlar. Evrimsel perspektiften bakınca aslında kıskançlık duygusunun önemli bir işlevi oluyor bu durumda. Yani bir eşi koruma ve elde tutma aracı olarak görülebiliyor. Bu durumda kıskançlık bizim duygusal dünyamızda bir hata değil aslında. Gelişmiş donanımımızın bir parçası haline geliyor.
Hatta kardeş kıskançlığının da bu teoriyi desteklediğini öne sürüyorlar. Çünkü hani bu kadar küçük yaşta da henüz toplumun yani ve kültürün içinde tam dahil bile olmamışken o hissettiğimiz kıskançlık onun evrimsel temellere dayandığını gösteriyor biraz da. Çünkü hani sonradan öğrenilmiş bir kıskançlık değil. Hatta San Diego Üniversitesi'nde yapılan araştırmalar köpeklerin de sahiplerine kıskandığını gösteriyor. Ve buradan da hani kıskançlığın bir tek insanlara özgü olmadığını
Anlıyoruz. Ama bence zaten köpek sahibi olan herkes bunu bilir diyorum. O zaman şöyle diyebiliriz. Yani kıskançlığın evrimsel biyolojik de temelleri var. Hatta yine evrimsel bir açıklamaya göre erkeklerin ve kadınların neyi daha çok kıskandığının da evrimsel bir temeli var diyorlar.
Bebeğin yatırım teorisine göre doğada bir erkek bir bebeğin kendi çocuğu olmadığından asla emin olamaz. O zamanlar, o devirlerde o dişiyi bir başkası döllemiş olabilir. Ama buna karşı tabi ki dişiler yavruyu kendileri karınlarıyla taşıdıkları için anneleri olduğundan her zaman bilirler. Burada bir soru işareti hiçbir zaman olmaz. O yüzden de mesela hatta toplumumuzda da tabi bunun bence çok büyük bir kültürel tarafı da var ama
Erkekler cinsel sadakatsizliği daha büyük bir tehdit olarak görürler. Kadınlarsa mesela duygusal sadakatsizliği daha büyük bir tehdit olarak algılarlar. Hani bir erkek eşinin biriyle cinsellik anlamında beraber olmasından daha büyük rahatsızlık duyuyor genelde toplumumuzda da, yani istatistiksel olarak da gördüğümüzde. Ama kadınlar birine aşık olduğunu söylediğinde çok daha büyük yara alabiliyorlar. Ama dediğim gibi bunun biraz toplumsal rollerimizde de ilgisi var. Hani o erkektir, yapar gibi algılar da oluştuğu için biraz tabii buna da dayanan temelleri var bu gibi konularda yani cinselliğin. Şimdi kıskançlığın bu kültürel boyutunu da konuşmadan önce biraz ilişkilerden devam edeceğim. Buraya kadar hep normal seviyede kıskançlıktan bahsettim. Yani ilişkideyken dışarıdan işte bir üçüncüyü tehdit olarak algılarsam kıskançlık hissedebiliyorum. Erkek arkadaşımın veya işte kız arkadaşımın yanında çekici bir başkasını görmüşsem kıskanmam da yine gayet doğal. Ama bir de yani kimi ilişkilerde rastlanılan patolojik derecede takıntılı bir kıskançlık var. Bu tip de kıskançlığa sahip olan kişiler de kıskandıkları kişinin onları aldatma senaryolarını kafalarında sürekli yani yeniden bu senaryoları kurup duruyorlar. En ufak bir hareketi veya söz işte sadakatsizliği ipucu olarak görüyorlar. ve böyle hani o ellerinde büyüteşle gezenler gibi böyle dedektif gibi dolaşabiliyorlar hani. Böyle her hareketini inceleyip hep oradan bir şeyler çıkarmaya çalışmak gibi bunlar. Tabii ki çok sağlıksız durumlar. Yani bu seviyede bir kıskançlık bir ilişki yani iki taraf için de gerçekten zindana çevirebiliyor. Patolojik kıskançlık söz konusu olduğunda da birkaç neden sayabiliriz buna. Özellikle mesela kişiler paranoid düşüncelere yakınsa yani madde kullanımları varsa hani bu tü senaryoları kafalarında kurmaları daha muhtemel oluyor. Ayrıca mesela genel olarak kıskançlığa neden olan duygular biraz da böyle düşük öz saygı, düşük öz güven, kaygılı bağlanma stilleriyle de çok alakalı. Onlar da tabii bu kıskançlığı körükleyebilen faktörler. Bir de mesela narsistler çok fazla korkar sevdiklerini kaybetmekten. Ki sevmek kelimesi doğru bile değil. Narsistlerin ilişki kurma biçimleri çok farklı ama
Bundan da narsizm bölümünde bahsetmiştim ama gerçi onlar sevdiklerini değil yani narsistik ihtiyaçlarını karşılayan aracı kaybetmekten korkarlar. Ona detaya girmeyeceğim yine. Belki narsizmi bir kere daha konuşuruz başka bir kapsamda. Çünkü farkındayım bayağı hep öğrenilmek istenen ilgi çeken bir konu. Neyse şimdi konumuza da dönersek patolojik kıskançlığa. Bugün bu konuda okuduğum en ilginç açıklama, psikanalizmin kurucusu yine Sigmund Freud'a aitti. Freud'un Kıskançlık, Paranoia ve Eşcinsellikte Bazı Nervotik Düzenekler diye bir makalesi var, sen de bakmak istersen. Orada bu kıskançlığı üçe ayırıyor. Normal kıskançlık, yansıtmalı kıskançlık ve sarnasal kıskançlık diye. Bunlardan yansıtmalı kıskançlık özellikle ilginç. Öncelikle makalede normal kıskançlık şöyle tanımlıyor Freud. Bu aslında temelde yas, yani sevilen nesneyi kaybetme düşüncesinin yol açtığı o acıdan, o narsistik yaralanmadan, aşkı yitirmekten, kendi benliğini sorumluluktan kaynaklanan bir öz eleştiriden oluştuğunu düşünüyor.
Bu normal kıskançlık Freud'a göre. Ama buna ek olarak kıskançlığın ikinci aşaması olan yansıtmalı kıskançlık hakkında da hem kadınlarda hem erkeklerde gerçek yaşamdaki kendi sadakatsizliklerinden ya da yani buna yönelik bahsedildikleri eğilimlerden türediğini söylüyor. Ne demek bu? Mesela bir kişi, evlilik yoğun sadakat gerektiren bir bağ. Burada bir kişi o sadakat konusunda ayartıldığını düşünüyorsa, başka birini düşünüyorsa, başka birini hayal ediyorsa mesela, bu konuda kendini vicdanen aklamak için kendi sadakatsizlik güdülerini eşine yansıtabiliyor. Bu çok ilginç. Bu sayede de bu vicdan azabını dindirmeyi başarabiliyor bu kişi. Aslında bunu yaparak karşısındakinde de benzer güdüler arıyor.
Bu güdülleri de ele alan böyle algısal malzemeler kullanıyor. Ha işte bak sen de baktın işte sen de bunu düşünüyorsun falan gibi böyle ithamlarda bulundu. Aslında karşısındakinin de muhtemelen ondan daha iyi olmadığına karar verip kendi düşüncelerini meşrulaştırabiliyor. Yani kıskanan biri bazen aslında kendi kafasında düşünceler olduğu için de karşı taraftakini kıskanabiliyor ki bu bence ilginç. Yani yine burada o Freud'un o hani bastırdığımız duygular kavramına dönüyoruz. Yani kendi arzularını kendisine yasaklayan, bastıran kimselerin kendilerini aklamak adına karşısındakinin yasak arzularını didik didik ettiğini söylüyor Freud. Bu da demek oluyor ki birini çok kıskanıyorsan bir de bu açıdan bak. Yani kendi arzularını bir gözden geçir demek gerekiyor. Bu da dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta.
Şimdi normal kıskançlığın anatomisine dönersek. Aslında kıskançlığın birkaç nedeni var demiştim. Hani kıskançlığa eşlik eden duygulardan bunu anlayabiliyoruz. Öfke, korku, keder gibi duygularını eşlik ettiği bir duygusal kompleks aslında kıskançlık. Yani yüzeyde bir öfke gibi görünse de bu şekilde dışarı uğruluyor çünkü. Aslında temelinde korkunun olduğu bir kompleks bu. Bir şeyi kaybetme korkusu.
Kıskandığımızda o boğazımızın düğümlenmesi, kalp atışımızın ıslanması hep bu korkuyla ilgili. Öfke de bu korkunun hemen ardından geliyor. Yani sanki onun üzerini kaplamak için orada gibi. İlk duyduğumuz korkuya karşı bir savunma mekanizması olarak da düşünebiliriz. Önce elimizdekini kaybetmekten korkuyoruz. Sonrasında da bu korkunun yerine bizim ruhumuzdaki korkuya göre daha az acı veren bir duygu koyuyoruz. İşte öfke koyuyoruz yani. Partnerimize ve tehdit olarak algıladığımız kişiye karşı bir öfke hissetmeye başlıyoruz. Bu da içimizdeki korkunun dışa vurumu. Yani o dışa vurum öfke olarak yansıyor. Ve bir de kıskançlık büyük oranda aslında geçmiş deneyimlerimizden de kaynaklı. Yani deneyimler sonucu oluşan kişiliğimizle çok bağlantılı bir durum. Hani ne zaman ve nasıl kıskançlık hissettiğimiz ve yani bunu nasıl ifade ettiğimiz, kim olduğumuzla çok ilgili. Daha önce de benzer bir durumda kendimizi bulup hani partnerimizi kaybetmesiyle karşı karşıya kalmış hatta kaybetmişsek öfkemiz
Bu eski deneyimlerimizden de güç alıyor. Mesela daha önce ağlatılmışsa kıskançlık duygularımız ve öfkemiz daha güçlü hissedilebiliyor. Bu yüzden çoğu zaman mesela terapide kıskançlıkla baş edilirken daha derinlere de inmek gerekebiliyor. Yani aslında orada tehdit olarak algadığımız nedir gibi yani geçmişten ne bizi tetikliyor bu kadar tepki vermemiz gibi de düşünülebilir. Kıskançlık bağlamında son olarak da kültürün insana dair her şeyi şekillendirdiği gibi kıskançlığı da şekillendirdiğini söyleyebilirim.
İçinde yaşadığımız sosyo-kültürel dünyanın buyrukları, toplumsal adetler, gelenekler, yaşamamızın içine gömülü beklentiler... Bunların hepsi kıskançlığın yapısını, özellikle de ifade edilişini aslında belirleyen şeyler. Duygunun dışa vurmanın çerçevelerini içinde yaşadığımız dünya belirliyor. Şimdi bakarsak, içinde yaşadığımız kültürün de sevgi söz konusu olduğunda kıskançlığı yücelttiği aşikar, Her ne kadar farklı ve daha serbest düşünen insanlar gün geçtikçe artsa da o seven kıskanır motosu epey yaygın bir moto. Ki ben bunu savunmuyorum. Dediğim gibi aşkın ilk döneminde o yoğun duygularla kıskanmak çok normal. Ama kıskançlığının yorulduğu bu kültür kıskançlığının nasıl dışa vurulduğunu da belirleyen en önemli faktörlerden biri. Yani birini malın gibi görmek ve
uzun süreli birlikteliklerde bunun sonucunda yaşanan o kıskançlık daha farklı bir durum. Örneğin mesela kadın erkek eşlikinin olmadığı, kadın haklarının zayıf olduğu bir toplumda kıskançlık nedeniyle şiddetin baş göstermesi de maalesef yani bunun en sık rastladığımız örneklerinden biri. Aslında bu biraz da böyle bir egosal bir yerden de gelen bir kıskançlık yine bu bahsettiğimizde. Neyse ama biz yine de bu kadar kötüledikten sonra bu sonuçların etkisiyle yas tutmayı yani haseti de kıskançlık da yani lanetlemeye kadar götürmeyelim. Çünkü tüm bunları anlatarak ben aslında belli duyguların anatomisini çıkarmaya çalıştım bu bölümde. Yani bu söylediklerimden de bence unutmamamız gereken haset de kıskançlık da insanlığa dair normal duygular,
Her ne kadar biri epey yıkıcı olsa da ama her ikisini de bulunduğumuz koşullar içinde hissetmemiz gayet olağan. Yani burada aslında çok utanılacak veya yüceltilecek bir şey yok. Bu duyguları da hayatın içinden söküp atmamız da pek mümkün değil. Ama en azından dışa vurumlarıyla baş etmeyi öğrenebiliriz. Bölümün sonuna doğru yaklaşırken kıskançlık ve hasetle nasıl başa çıkmalı, başa çıkmalı mı veya ne yapmalı, ne etmeli gibi birkaç şeyden bahsetmek istiyorum o yüzden.
Öncelikle hep hatırlaman gereken şey şu, duyguların senin ruhsal dünyanın sinir uçları, öyle düşün. Nasıl ki eline diken battığında onun acısını hissedip anlıyorsan, duygular da aynı böyle çalışıyor. O zaman ilk önce o acıyan yere, uf oldu derdik ya küçükken, o uf olan yere bakmak gerek, kendine. Çünkü duygular aslında en çok bize dair bir şeyler anlatıyor. Onları hissettiğimizi reddettiğimizde değil de kabul ettiğimizde bize dair anlamlı kapıların anahtarlarını açıyorlar. Haset duygusunu düşün mesela. Haset onu kabul ettiğinde ve ona kulak verdiğinde sana hayatında neyi arzuladığına,
neleri istediğine, nelere değer verdiğine dair ipuçları verebilir. Ama mesela haset beslediğimizi reddettiğimizde yani öfkemizi bastırmaya çalıştığımızda bastırdığımız öfke öyle yok olup gitmiyor. Çoğu zaman bilinç dışı bir şekilde yani örtülü olarak dışa vuruyoruz bu öfkeyi. Acting out deniyor bunu psikolojide. Bu dışa vurum günlük hayatımıza böyle nahoş davranışlar göstermemize neden olabiliyor.
dedikodular, ahlaki yargılamalar, nefret gibi bunlar hep biraz bastırılmışlıktan kaynaklanan şeyler aslında. O halde yani bir daha haset benzeri bir duygu hissettiğimde yapmam gereken ilk şey nedir diye sorarsan bu duyguyu beslemenin neden olan şeyi bulmaya çalışmak. Haset ettiğim kişi çok başarılı olduğu için mi onu kıskanıyorum? O halde ben de hayatımda başarı talep ediyorum belki değil mi? Yani hani böyle düşünebiliriz. Ama haset duygusunu reddettiğimde arzuladığım şeyleri bulmam çok daha zorlaşır. Hatta bazen aslında içten içe arzuladığım şeyi arzulamadığımı bile iddia edebilirim. Hani o işte kedi uzanamadığı ciğere mundar der mantığıyla düşünerek. Hasetlerini gıpta hissetmek ancak haset duyduğumuz insanlarda olan bir şeyi arzuladığımızı fark ettiğimizde mümkün. Bu sayede o insanlarla ortak amaca beraber yürüme fırsatını da görmemiz mümkün olabilir. Kendimizi ne alanda geliştirmemiz, ne alanda ilerlememiz gerektiğinin farkına varıp en azından yapıcı şekilde hayatımızı değiştirmek adına da bir atım atabiliriz böylelikle.
Çünkü aksine, yani aksi davranışlar tamamen bize zarar. Kıskançlığa gelirsek de, yani az önce dediğim gibi bizim kültürümüzde kıskançlık, üzerinde biraz kutuplaşmanın, hani o ateşli tartışmaların olduğu bir duygu. Bir tarafta o seven kıskanır motosuyla kıskançlığı yücelten bir kutuf varken, Öteki tarafta da kıskançlığı ilişkinin hapishanesi olarak görenler var. Bence romantik kıskançlığı tamamen kötü, zayıf bir kişiliğin ürünü ve çekişme belirtisi olarak görmek de, onu çok yüceltmek de yanlış. Araştırmalar kıskançlığın birine derinden aşık olmanın bir işareti olabileceğini de gösteriyor çünkü. Duygusal bağlılığı ve yatırımı işaret ederek ilişki duymuna katkı sağlayabiliyor bu kıskançlık. Bağlarımızı daha fazla beslemeye, birlikteliğimizi aktif bir şekilde korumaya da teşvik ediyor bizi. O yüzden ilişki istikrarına da aslında katkıda bulunabiliyor. Ama buna karşı kıskanmak genelde böyle düşük, özgüven, terk edilme korkusuyla birlikte bağdaştırılan bir his olduğu için de insanlar aslında partnerlerini kıskandıklarına bu duyguyu yok sayabiliyorlar. Ama işte hep dediğimiz bu hissedilmeye izin verilmeye yani bastırılan her duyguda olduğu gibi
Kıskançlık da öfkeyle beraber davranışlarımıza bu sefer başka şekilde yansımaya başlıyor. Bunu birçok davranışta görebiliyoruz. Mesela bir sevgili diğerini kıskandığında olmadık yere başka bir sebepten kavga çıkartması ya da tam tersi kendisi onu kıskandırmaya çalışması gibi böyle bir misilleme yapması gibi yani pasif agresif bir tutum içine de girebiliyoruz mesela. Bu da ilişkilerimiz baltalıyor. Yani aslında kaybetmekten korktuğumuz kişiyi kendi elimizle uzaklaştırmış oluyoruz kendimizden.
Bu yüzden kıskançlık baş gösterdiğinde aslında en doğrusu bu duyguyu ne seven kıskanır klişeleriyle göklere çıkarmalı ne de kıskançlık sevgiyle ters bir duygu deyip lanetlemeli. Haset için geçerli olan her şey kıskançlık için de geçerli. O sana sevdiğin kişiden çok seninle ilgili bir şey anlatıyor aslında. bağlanma tarzın, geçmiş ilişkilerin, aşkların, ailenle ilişkilerin, ebeveynlerinin birbirlerine karşı davranışları gibi birçok şeyi anlatıyor. Aynı zamanda bu arada karşındakini ne kadar sevdiğin, onu kaybetmekten ne kadar korktuğun, ona ne kadar değer verdiğini de gösterebilen işaretler bunlar. Ve tabii bütün bunların nasıl bir kültürel bağlamın içinde gerçekleştirdiğinle ilgili de ipuçları bunların hepsi. Bu yüzden kıskançlık duyduğunda
Önce kendine sorabileceğin şey. Geçmişinde yaşadığın bir aldatmadan ya da anne babanın davranışlarından mı öğrendin bunu? Hatırlaman gereken ilk şey de şu anda hayatında geçmiştekiler değil yani onlardan farklı birisi var. Ve hayal gücünü yok yere kullanıp o şimdiki ilişkini geçmiştekilerle aynı kadere mahkûm etmene gerek yok. Ama bunu yapmamak için de öncelikle kendinde nereden kaynaklandığını bulman gerekiyor bu duygunun.
Karşındakine gelince ona bir şey veremediğini mi düşünüyorsun? Bu da seninle ilgili bir şey anlatıyor aslında. Sence kendinde bir eksiklik mi var? Hangi alanda ne sebeple tehdit hissediyorsun? Onu tespit edip onun üzerine çalışabilirsin. Yoksa mesela kişi sana güven mi vermiyor? Bu da bir ihtimal. Hep diken üstünde mi hissettiriyor?
O zaman da bu belki de sana bu kadar da iyi gelen bir ilişki değil. Bunu da sorgulamak gerek belki. Çevrene gelince, seven kıskanır diyerek kıskanıyorsan, o zaman da çevrene bak. Kıskançlığını nasıl dışa vuruyorsun? Öfkeli misin? Nereden geliyor bu öfke? Korkma bu konuda. Kimse seni aldatarak seni aptal durumuna düşürmüş olmuyor aslında. Bu senin kimliğinden, varlığından bir şey götürmüyor.
Bu üç bağlamda haset ve kıskançlığı sorguladığımızda birer duygu olarak aslında karşımızdakinden çok bu duyguyu hisseden bize dair önemli ipuçları veriyorlar. Kendimizi tanımak için bize bir fırsat sunuyorlar aslında. Bu duyguları reddetmeyip onlarla baş başa kaldığımızda doğru soruları sormayı öğrenirsek kendimize, kırılganlıklarımıza, arzularımıza, hayallerimize dair önemli ipuçlara edinebiliriz. Peki, şimdi bu bölümün sonuna gelmişken sana soru sormak istiyorum her zamanki gibi.
Sen hayatın hangi alanında kime karşı kıskançlık hissediyorsun? Bunu hiç düşündün mü? Ya da mesela haset duyduğun biri hiç oldu mu? Peki sence bu duygular seninle ilgili neyi anlatıyor olabilir? Bir sonraki bölümde görüşene dek her duygunun bizim bir parçamız olduğunu kabul ederek geçirdiğin güzel günlerin olsun. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.