
3.820 kelime · ~19 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, şu an sana Şirince'den sesleniyorum. Çünkü felsefe kampımız var burada ve bu hafta boyunca burada olacağım. O yüzden bu haftanın bölümünü burada kaydetmek istedim. Cırcır böcekleri arasında biraz sesli, yüksek tabanlı bir yerde çekiyorum. O yüzden biraz yankı da olabilir ama... Bol cırcırlı bir bölüme hoş geldin. Bu hafta çok önemli bir konuyu konuşmak istiyorum aslında. Hepimizin hayatını çok yakından etkileyen bir konu. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü gereğinden fazla önemsemek. Aslında hepimiz az veya çok yapıyoruz bunu. Daha önce kararsızlık bölümünde de yine insanların ne düşündüğünü gereğinden fazla önemsemek temasına biraz değinmiştim. Ve hepimiz az veya çok yapıyoruz diyorum çünkü biz insanlar olarak sosyal canlılarız. Yani birbirimizle ilişki içinde olmaya, birbirimizle bağ kurmaya eğilimliyiz. Aslında düşünürsek birilerinin ne düşündüğünü önemsemek de bu bağ kurma eğilimimizin bir sonucu oluyor. Yani başkaları tarafından kabul görmek, beğenilmek, onaylanmak hepimiz için önemli.
Ama tabi bir yere kadar. Çünkü hepimiz biliyoruz aslında. Bazen başkalarının hakkımızda ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini kafaya takmak mutluluğumuzun önüne bile geçebiliyor. Eğer çok fazla onaylanma korkusuyla hareket edersek veya bize dair beklentileri tatmin etmeye çalışırsak sürekli, yaşamımızı başkalarının belirlemesine izin verebiliyoruz ve bu sebeple de kendi isteklerimizi bir kenara bırakmamız gerekiyor. Ve Bukowski'nin çok güzel bir sözü var bu konuyla ilgili. İnsanların senin hakkında ne düşündüklerini önemsemeyerek ömrünü uzatabilirsin mesela der. Nasıl yani? İşte el alem ne dercilik.
Bu bizim kültürümüzde epey rastlanan bir durum aslında farkındasındır. Çünkü çoğumuz az veya çok el alem ne der düşüncesiyle ve telkiniyle büyütülüyoruz. Ve bu el alem ne der düşüncesiyle büyütülen kişiler hayatların ilerleyen dönemlerinde zaman zaman köşeye sıkışmış hissedebiliyorlar. Aslında iki bölüm önce kararsızlık hakkında konuşurken de bahsetmiştim. Hayatımızda verdiğimiz belli kararlarda diğer insanların hakkımızda yapacakları yorumları önceden tahmin etmeye çalıştığımız davranışlarımızla bu tahminlere göre seçmeye kadar gidebiliyoruz. Tam da bu konuyla ilgili romanı filozof Marcus Aurelius çok bahsettim bugüne kadar. 2000 yıl önce şöyle demiş, kendimizi diğer insanlardan daha çok severiz ama onların fikirlerini kendimizinkilerden daha çok önemseriz. Bu özellikle bizim gibi kolektif toplumlarda bireyselden çok, kolektif olan toplumlarda çok yaşadığımız bir şey aslında. Ama tabii bunun evrensel de bir sebebi var yani, bir tek. Bizim gibi toplumlarda değil, bütün dünyada görülen bir olgu bu. Peki o zaman, madem her insanda var bu ve belli boyutlara ulaştığında da bizi rahatsız ediyor,
O zaman önce kısa da olsa biraz bunu konuşmak istiyorum. Her şeyden önce evrim, evrim, evrim diyeceğim. Ne kadar çok şeyi evrime bağlayabiliyoruz aslında düşününce. Başkalarının hakkımızda ne düşünülür önemsemek de yine evrimsel bir adaptasyon aslında. Diğerleri tarafından kabul edilmek, sürünün, grubun ya da kabilenin bir parçası olmak çok önemli çünkü evrimsel düzlem de bizim için.
geçmişte daha da önemliydi. Çünkü hayatta kalabilmek için bir topluluğa ihtiyaç duyuyorduk. Yani bugün şimdi düşününce tabii ki hayatta kalmak için bir kabilenin parçası olma ihtiyacım yok gibi gözüküyor, biliyorum. Ama hala daha sosyalliğe ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü insanız ve bu bizim bir parçamız. Özellikle bugün içinde bulunduğumuz durumu düşündüğümüzde sosyal medya diye bir şey var. Mesela bir gerçeklik var artık bütün hayatımızı şekillendiren. Ve sosyal medyada belirttiğimiz en küçük düşünceyle veya paylaştığımız basit bir fotoğrafla bile
Aslında diğer insanların huzuruna çıkmış oluyoruz. Ve hatta biliyorsun, fark etmişsindir bir sürü kişi de bazen sosyal medyada düşünmeden yapılan bir paylaşım kartopu etkisiyle büyüyor ve sosyal medya linçine bile maruz kalabiliyoruz. Yani hem bu evrimsel temeller hem de hala içinde bulunduğumuz toplumsal ihtiyaçlar nedeniyle de başkalarının düşüncelerini önemsemeye devam ediyoruz. Evrimsel anlamda şöyle diyebilirim bu davranış kalıbının işlevi aslında sürüden dışlanan olmamak. Günümüzde de hala geçerli. Belki sürüden dışlandığımızda ölmüyoruz artık yani bir aslan gelip bizi yemiyor ama sosyal açıdan etkileniyoruz. Bunun etkilerini psikolojik olarak da yaşıyoruz. Şimdi psikolojik açıdan ele almışken eylemlerimizin çevremizdeki insanları nasıl etkilediğini önemsemenin anlamlı ilişkiler sürdürmeye de çok
önemli bir rolü var. Bunu kabul etmek lazım. Ama bazen de, hatta çoğunlukla diyeyim, başkalarının düşüncelerine belki haddinden fazla değer veriyoruz. Bunun ana nedeninin değersizlik duyguları, ahlaki olarak yargılanma korkuları olduğunu söyleyebilirim. Yani aslında kendi içimde hayatta ayaklarım yere basmıyor gibi hissediyorsam veya kararlarımın arkasında durabilecek içsel dinamiklerim zayıfsa başkalarının ne düşündüğüne haddinden fazla umursayabiliyorum. Ve onların ne düşündüğüne dair sürekli endişe beslemek.
sürekli taşıması çok zor bir yük gerçekten. Bu bizi bir güvensizlik, savunmasızlık kısır döngüsüne sürükleyebiliyor. Ve kendimizden ödün vermemize de neden olabiliyor. Burada da önemli bir konuya gelebilirim aslında, bağlanma türleri. Elbette yani çocukluktan öğrendiğimiz bağlanma türleri de insanların düşüncelerini önemsememiz konusunda etkili. Birçok ilişkimizde etkili olduğu gibi. Bağlanma teorisine yine burada uzun uzadıya girmek istemiyorum. Söz. Bir bölümde bunu çekeceğim başlı başına. Çünkü çok önemli bir teori.
Ama konuyla ilgili ufak birkaç bilgi verecek olursam bu bölüm için özellikle ebeveynlerimizle ilişkilerimiz nedeniyle bazılarımız kaygılı, bazılarımız kaçıngan bağlanma tarzına sahip olabiliyor. Ve bu kaçıngan ve kaygılı bağlanma türleri aslında ebeveynlerimizin ne düşündüğüne dair aşırı önem vermeye, onları sürekli memnun etme fantezisine de yol açabiliyor. Ve tabii bu bağlanma kuramına göre bebeğinle kurulan ilişki aslında hayatımızın ilerleyen dönemlerinde kurduğumuz ilişkilerin iskeletini belirliyor. Yani gelecek bütün ilişkilerimiz buradaki bağlarımızdan, burada kurduğumuz düşüncelerden yol alıyor diyebiliriz. Aile-çocuk ilişkisi gelecek ilişkilerimizin çerçevesi, bir arketipi yani. İşte bu yüzden kaygılı veya kaçıngan bağlanma tipine sahipsin ki insanları sürekli memnun etmeye, onların hakkımızda ne düşündüğünü haddinden fazla önemsemeye meyilli olabiliyoruz.
Peki bu tamamıyla kötü veya iyi bir şey mi diye sorarsak? Daha önce söylediğim gibi yani davranışlarımızın çevremizdeki insanları nasıl etkilediğini önemsemek toplumsal hayatta uyumlu olabilmemiz için önemli ve aslında işlevsel bir davranış. O yüzden tamamen kötü bir şey diyemeyeceğim buna. ve üzerine öyle karalayıp da atmamamız gerekiyor bu davranışın da haliyle yani. Evrimsel açıdan ve toplumsal açıdan önemli işlevleri var dedim zaten. Utanma duygusu ve utanma korkusu bizi çoğu zaman daha iyi bir insan yapabilir aslında. Ama bu davranış gereğinden fazla şiştiğinde, büyüdüğünde hayatımıza bir yük olmaya, işlevsiz sonuçlar doğurmaya başlayabiliyor.
O zaman hadi diyorum ki bu davranışta nasıl başa çıkabiliriz onu konuşalım. Başkalarının ne düşündüğünü önemsememek veya daha az önemsemek için birkaç farklı araç sunmaya çalışacağım size. Şimdi nasıl baş ederiz kısmına gelirsek. Her şeyden önce bir şeyi netleştirmek istiyorum. Bu çok önemli. Burası çok önemli yani.
İnsanların sürekli bizim ne yaptığımızı, yani eylemlerimizi değerlendirdiğini düşünüyoruz, öyle sanıyoruz. Ama insanlar aslında bizim hakkımızda sandığımız kadar asla düşünmüyor. Kendimizden düşünebiliriz bunu bir örnekle mesela. Kendini düşün. Bir başkasının davranışlarını ne kadar düşünüyor ya da eylemlerini ne kadar sıklıkla değerlendiriyorsun? Bunu düşün belki 15 dakika konuşuyorsun üzerine ve sonra unutuyorsun ve gününe devam ediyorsun. Yani bunu yaptığın zaman bile bu konuşmayı bunun senin üzerindeki etkisi ne kadar sürüyor? Aradan bir zaman geçiyor, zaman aşımına uğruyor ve tüm yargılarını bile unutabiliyorsun o insan hakkında. Aynı şey senin için de geçerli. İnsanlar belki 15 dakika seninle ilgili bir şey düşünüyor ki 15 dakika bile iddialı bir süre bayağı.
Sonra unutup geçiyorlar ve günlerine bakıyorlar. Yani aslında o kadar önemli değilsin onların hayatında. O zaman bunu cebe koyduysak ilk olarak en önemli maddelerden biri bence. İlk aracımıza geçelim. Şükran göstermek diyeceğim. Belki ben bunu defalarca ve her bölümde söyledim. Büyük bir klişe gelir biliyorsunuz ama bunun gerçekten üzerine yapılmış sayısız araştırma, beynin fotoğrafını görebiliyoruz, röntgenini görebiliyoruz ve burada şükran gösteren insanların üzerindeki etkilerini artık bilimsel bir açıdan da ele alabiliyoruz. O yüzden buna kulak ver derim. Bu sebeple de ilk aracımız olarak
Kendimize ve başarılarımıza şükran göstermek yani minnet duymak bundan dolayı ve bunu yapmak için de zaman ayırmak diyeceğim. Türkçe'de her zaman gratitude kavramı böyle şükran göstermek diye çevirince bazen bana da biraz değişik geliyor. Ama burada zaten açıklamasını yapıyorum. Neyi kastettiğimi anlatıyorum sana. Pozitif psikoloji araştırmalarına göre kendimize yönelik şükran pratikleri mutluluğumuzla çok alakalı. Minnettarlık, o olumlu duyguları hissetmene, deneyimlerin tadını çıkartmana, zorluklarla başa çıkmana, o rezilyans diye bahsettiğim şey önceki bölümlerde ve güçlü ilişkiler kurmana gerçekten yardımcı olabiliyor. Aslında çoğumuz, özellikle büyürken de böyle öğretiliyor bize ve biz modelleyerek öğrenen insanlarız her şeyi. Hem bize yardım eden birine teşekkür etmenin önemini de biliyoruz. Özellikle bizim toplumumuza da önemlidir bu teşekkür etme olgusu. Ama Journal of Happiness dergisinden çeşitli araştırmacıların yayınladığı araştırma var ve buna baktığınızda bakabilirsiniz bu arada. Ben burada çeşitli kaynaklar söylüyorum. Hepsine ulaşabilirsiniz.
Bu yayınlanan araştırmaya göre sadece çevremizdekilere değil kendimize de şükran göstermeliyiz. Aynı şekilde birine nasıl müteşekkir oluyoruz bir şey yaptığında? Bu bizi zihinsel olarak o kadar olumlu yönde etkiliyor ki kendimize de bunu yapmamız gerekiyor. Kendimizi de o konuma koymak, kendimize de teşekkür etmemiz gerekiyor yaptığımız şeyler için. Benim rutinlerimi takip ediyorsan Instagram'da ara ara paylaşıyorum. Şükran günlüğü tutmanın öneminden yine bahsedeceğim.
Yazmak sana göre olmayabilir bu arada. Alternatifler vardı o bölümde de mutlu olmanın dört yolunda anlatıyordum. Sana hangi alternatif iyi geliyorsa bunu uygulayabilirsin. Ben kendimde bunun çok etkili olduğunu gördüm. Yani düzenli bir günlük tutmayacaksan bile bir kalem kağıt alıp son birkaç yılda yaptığın her şeyi düşünüp bunlar için kendine yönelik hissettiğin şükran duygusunu yazıya dökebilirsin. Bunu rutin bir şekilde yapmana gerek yok dediğim gibi.
Ama şu an oturup bunları düşün sen. Yani 5 yıl öncesini düşün mesela. Bugün olduğun yerde miydin? Ya da bugün olduğun yere ulaşmak için ne gibi zorluklarla karşılaştın? Hangilerine göğüs germek zorunda kaldın? Bir sırtını sıvazdın kendine. Eminim zorluklar yaşadın. Türkiye'de yaşıyorsun yani. Sonuçta zorluklarla boğuşmamış olma ihtimalin düşük.
O yüzden bütün yaptıkların için kendine teşekkür etmek ve bu etkinliği yaptıkça da zaman içinde içsel bir özgüven inşa etmen için de faydalı olacak. Hem de mükemmelliyetçiliğe karşı aslında pek çok mükemmel olmayan davranışımızın da şükran sebebi olduğunu anlayacaksın. Yani bir şeyi mükemmel yapmana gerek yok dediğim gibi. O yolda adım atmış olman bile yeterli.
Hatta bu konuyla ilgili düşük beklentiler övgü yazısında James Parker şöyle söylüyor. Bir gün hayatın size getirdiklerinin anlamını daha iyi anlayacaksınız. İçtiğiniz çay, oturduğunuz kafe, masanızın üzerindeki hafif sıcaklık. Bir gün sadece bunlar yeterli olacaktır. Ve ilginç olan tabi biz bunların ne kadar farkında olabiliyoruz günlük hayatımızda.
yenilgilere odaklanıyoruz ve daha yargılayıcı bir yerden yaklaşıyoruz kendimize. O yüzden de Şükran'ın önemini özellikle burada bahsetmek istedim. İkinci maddeye gelelim. İkinci aracımız aslında bir aracı hayatımızdan zaman zaman çıkarmakla ilgili. Bundan da daha önce bahsettim çünkü bu da gerçekten önemli bir madde. Sosyal medyayı yani hayatımızdan zaman zaman çıkarmakla ilgili. Ben de kullanıyorum. Aktif bir şekilde kullanıyorum biliyorsun. Başkalarına pek bakmıyorum. Bu arada benim zamanım sosyal medyada geçen zamanım daha çok
Kendi hesabımda paylaşmak istediğim şeyleri paylaştığım, yazılar, kitaplar paylaştığım bir şekilde ilerliyor. Diğerini daha çok kısıtlamaya çalışıyorum kendime. Çünkü boş boş gerçekten sosyal medyada gezinmenin kimseye faydası yok aslında. Bunu destekleyen sosyal psikoloji alanında da bilimsel araştırmalar var zaten. Sosyal medya kullanımının insanların hakkımızda ne düşündüğünü apartmamıza neden olabildiğini gösteriyor. Yani şu an o çağda yaşıyoruz zaten, bunu kabul etmek lazım. Özellikle de zor bir dönemden geçerken sosyal medyayı ve
Instagram diyeceğim çünkü çok kişisel ve görsel bir mecra burası. Bunları sürekli kullanmak bizi diğerleriyle kıyasla nerede olduğumuzu sürekli hatırlattığı için sosyal karşılaştırma davranışımızı körükleyebiliyor. Çok basit bir mantığı var bunun aslında. Diyelim ki kötü hissettiğim bir günümdeyim ve mutsuz hissediyorum ve insanların beni bu halde görmelerini istemiyorum. Hani görseler ne düşünürler değil mi? Hani bunu düşünüyorum. Hepimiz geçtik bu yollardan. Hepimizin de bildiği bir histir bu eminim. Hani bugün evde geçireyim, pek ortalıkta görünmeyeyim diyorum mesela. Öyle hissediyorum. Ama sonra alışkanlık bu yani. Instagram'a giriyorum ve görüyorum ki insanlar mutlu anlarının fotoğraflarını paylaşmış. Çünkü Instagram'ın doğası da biraz böyle. Kimse ağlarken paylaşmak istemiyor. Bu durumda da ben içinde bulunduğum mutsuzlukla sosyal medyada gördüğüm insanların mutluluğu karşı karşıya geldiğinde içinde bulunduğum durumdan daha da çıkamaz hale gelebiliyorum. Mesela ne kadar sıkıcıyım diye yargılayabiliyorum kendimi. İnsanlar benim gibi sıkıcı biriyle vakit geçirmek istemez zaten gibi düşüncelere yoğunlaşabiliyorum.
Ve iyice insanlardan kaçınma neden olabiliyor bu. Çünkü karşıdan baktığımızda herkes tam. Yani herkesi tam olarak görme yanılgısına düşüyoruz. Sanki onlar bizim gibi acı çekmiyor, onlar bizim gibi zor dönemlerden geçmiyor. Onların her şeyi tamam. Ama ben eksiğim. Çünkü ben sadece kendi içimde yaşadığımı bilebilirim. Karşı tarafı bana yansıtmadığı sürece bu onda yokmuş yanılgısına düşebiliyorum.
Bunları da bu kadar yoğun yaşamamak için insanlarla iletişim kurmak, onlarla bağlı kalmak önemli olduğu kadar yeri geldiğinde bu bağlantıları kesmek de aynı oranda önemli. Ve özellikle insanların hakkında ne düşünülüğüne gereğinden fazla değer atfettiğimi düşünüyorsan zaman zaman lütfen kendinle yalnız kalacağın, internetten, sosyal medyadan uzak duracağın saat aralıkları yaratmaya çalış. Gerçekten o farkı göreceksin, o huzuru fark ettiğinde anlayacaksın aradaki farkı. Gelelim üçüncü aracımıza. Üçüncü aracımız bir farkındalık aracı aslında. Neyi fark edeceğiz peki? Kimsenin süper kahraman falan olmadığını kabul edeceğiz. Kendimiz de dahil yani. Hiçbirimiz süper kahraman değiliz. Çoğu zaman insanlarla karşılaştırma işine girdiğimizde karşımızdakini olduğundan daha yüksek hatta ulaşılmaz bir yere konumlandırabiliyoruz demin anlattığım gibi. Kendimizi ona affettiğimiz bu konu karşısında da değersiz hissetmeye başlıyoruz. Değimi yerindeyse o bir kahraman oluyor. Biz de önemsiz bir figüran oluyoruz.
Çünkü aynen anlattığım üzere ben onun içinde yaşadıkları eksikliklerini, değersizlik hislerini göremiyorum dışarıdan. Ve yansıtmıyor da. Ama bazen gözümüze mükemmel hayatlar yaşayan, mükemmel kararlar alan, mükemmel kişiler olarak gözüren kimseler aslında hayatlarının belki de hiç beklenmedik yerlerinde, beklenmedik hatalar yapan sıradan insanlar aslında. Herkes hata yapabilir. Herkes zaman zaman işleri eline yüzüne bulaştırabilir. İnsanız, insan olmak bu demek. Yani bu farkındalık
bizim de mükemmel olmadığımızı kabul etmemize ve olmamanın da normal bir şey olduğunu idrak etmemize yardımcı olabilir. Ben sosyal medya kullandığım için biliyorum ve hep şaşırırım ve özellikle de bunu paylaşmak isterim insanlar hani kimsenin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anlasınlar diye. Bana böyle zaman yönetimi nasıl yapıyorsunuz, şunu nasıl yapıyorsunuz? Hani sanki böyle insanlık dışı bir zaman yönetimim varmış ve her şeyi mükemmel yapıyormuşum gibi bir algı oluşsun. Hiçbir zaman istemem. Kesinlikle böyle bir şey yok. Ben de birçok kişinin bana baktığında hissettiği gibi eksiklik duygusu hissediyorum. Yetiştiremiyorum. Sabahladığım geceler oluyor. Bazen bakıyorum hiçbir şeye tam yetişemeyeceğim. Delirecek gibi hissettiğim oluyor.
Hayatımdaki en önemli görevim, yani annelik görevim var. Üç farklı çocuğa yetiştirmeye çalışıyorum. Evet, bazen de işler planladığım kadar programla gitmiyor. İşte sabahlanan geceler dedim, bunlar olabiliyor. Stres altında hazırladığım programlar oluyor. Her hafta bunu yetiştirmeye çalışıyorum. Hangi köşelerde çektiğime
İnanamazsınız yani böyle hani robotik bir şekilde uyanıp güne başlayıp dakika dakika ne yapacağı belli bir insan hiç değilim. Böyle gösteren kişilerin çoğunun da öyle olmadığını düşünüyorum. O yüzden hep bu algıları yıkmak istiyorum. Çünkü Instagram dünyası gerçekten bu algıların çok karşısında duran bir dünya. Yani o yüzden ne karşımızdaki süper kahraman, ne biz süper kahramanız. İnsanımız, eksikliklerimiz var. Böyle düşündüğümüz insanlar da aynı acıları, aynı eksiklikleri, aynı değersizlik duygularını, aynı önem atfetmeyi yaşıyorlar belki karşılığından onaya. Çünkü insanlık bu demek. Önemli olan da bunun seviyesi. Dediğim gibi yani bundan tamamen hiçbir zaman kurtulamayacağız. Yani kurtulmayalım zaten. işte evrimsel temellerini de anlattım. O zaman böyle hani sokaklarda gördüğümüz bazen sokağa düşmüş hani her şeyi boş vermiş kimse umurunda olmayan çok ayrı, çok ayrık bir hayat yaşayan bir insana da dönüşebiliyoruz yani bu çok ekstrem bir ucun. O yüzden neyse uzatıyorum bazen konu... Ben de böyle işte konudan konuya atlaya atlaya giden bir insan olarak ama önemli olan önem veriyoruz. Evet karşımızdaki insanların ne düşündüğünü ama bunun boyutu ne? Benim hayatımı ne kadar etkiliyor? Günün sonunda geldiğim nokta bu. Bunu ben muhtemelen bu bölüm sonuna kadar bir 10 kere daha söyleyeceğim. Çünkü önemli nokta bu yine dediğim gibi. Ama uzatmadan gelelim dördüncü aracımıza. Gevezelik yapmayayım daha fazla. Konuşmayı severim. Biliyorsun herhalde bölümlerimi dinliyorsan. Kendimi de yavaşlatmaya çalışıyorum. Çünkü hızlı konuşan bir insanım.
bölümler hızlandırılıyor mu diye soran olmuş ama gerçekten biraz hızlı konuşan bir insanım. Neyse, dediğim gibi gelelim dördüncü aracımıza. Bu maddede de kendi isteklerimize, kendi arzularımıza, ihtiyaçlarımıza, kendi iç sesimize odaklanmak diyeceğim. Çünkü bazen diğer insanların bize neyi istememiz gerektiğini söylediklerini fark edebiliyoruz. Bizim istediklerimizde ikinci plan atıp bizi kendi düşüncelerine, kendi duygularına uyacak şekilde yönlendirmeye çalışabiliyor insanlar.
Buna karşı nasıl bir direnç yaratabilirsin mesela? Hayatta önemsediğin değerlerin bir listesini çıkarabilirsin. Böylelikle bir şeye karar verdiğinde bunun gerekçesi olarak göreceğin bir değerler setin olur. Mesela diyorum ki adalet benim için çok önemli bir değer. Kendime böyle bir çerçeve çizdim. O zaman insanların ne düşüncelerine çok takılmadan bir seçim yaparken belki adil olan seçeneğe daha kolay yönelebilirim. Bu yüzden içsel değerlerimizi belirlememiz çok önemli. Kendi değerlerimiz çerçevesinde kararlar verebilmek, karşı tarafın düşüncelerine de çok büyük önem atfetmemek adına. Gelelim 5. maddemize.
Hiç düşündün mü başkaları bize güldüğünde neden kötü hissederiz? Ya da neden bazı kelimeler, ifadeler bizi özellikle çok rahatsız eder? Çünkü yine diyeceğim, insanız ve yargılanmaktan korkarız biz. Hatta öyle ki bu sebeple kendimizi de daha acımasızca yargılarız.
Üstelik bu da yetmez. Kendimize karşı eleştirilerimizi sanki bir başkası bizi yargılıyormuş gibi de görebiliriz. Ve çok ilginç yapılan araştırmalar şunu gösteriyor. Biz genelde insanlar tarafından yargılandığımızı düşündüğümüzde aslında kendimizi acımasızca yargıladığımız durumlar oluyor bu. Yani kendi yargımızı aslında başkalarına yönlendiriyoruz. Yani onlara yansıtıyoruz. Yani bir başka deyişle çoğu zaman bir başkasının eleştirileriyle değil kendi öz eleştirimizle boğuşuyoruz. Bir de tabii başkalarını sık sık zihnimizde yargıladığımız için kendimizin de yargılandığını düşünüyor olabiliriz. O yüzden insanların hakkımızda görüşlerini de çok önemsiyor olabiliriz tekrar. Yani hani vardır ya kişi kendinden bilir işi gibi. İşte eğer başkalarını yargıladığını düşünüyorsan
Belki bir alıştırma olarak kendin dahil kimseyi yargılamadan yalnızca gözlemlemeyi de deneyebilirsin. Benim mesleki anlamda da beni çok değiştiren bir şey oldu. Bir de hayat tecrübeleri de böyle oluyor tabii ki. O kadar şeyler görüyoruz ki yaşadıkça. Kendi başımıza gelen, hiç beklemediğimiz insanlar beklemediğimiz şeyler yapıyor. Biz hiç beklemediğimiz şeyler yapıyoruz. O zaman anlıyoruz ki zaman zaman.
psikolog olunca hani böyle hikayeler dinleyince onlara şahit olunca aslında yargılamadan bir yerden bakmayı insan öğreniyor. O yüzden de genel hayatında da bu bence insanı gerçekten yatıştıran, iyi gelen bir şey. Kendine de daha çok şefkat göstermeye başlıyorsun başkanın yargılamadığında. O yüzden sen de böyle bir sorunun olduğunu düşünüyorsan ilk önce kimseyi yargılamadan yalnızca gözlemlemeyi dene.
Gelelim şimdi 6. maddemize. Yine bir farkındalık aracından bahsedeceğim. O da yine çok önemli diyeceğim. Her maddedeki gibi. O da herkesi mutlu etmeye çalışmanın imkansız bir fantezi olması. Hatta herkesi bir kenara bırak, bir kişiyi bile %100 mutlu etmek çoğu zaman mümkün değil. Çünkü o bir sürü kendi içlerindeki dinamikle de ilgili. Zaman zaman kişilikler çatışabilir, görüşler farklılık gösterebilir ve bu çok normal bir şey. İnsanlar kararsız olabilir, tıpkı senin gibi kendi önceliklerine sahip olabilir.
İnsanları mutlu etmek için kendi yargılarından, olduğun kişiden ya da düşüncelerinden vazgeçme. Başkasından karşı bir hata yapınca dünyanın sonu gelmiş gibi hissedebilirsin ama aslında buna hiç gerek yok. Hayat devam ediyor. Olanlar unutuluyor, affediliyor. Herkese her an mutlu etmeye çalışmak dünyadaki hiç kimsenin yapamadığı bir şey zaten. Ve yedinci maddeye geliyorum bununla beraber. O da son ama az olmayan. Last but not least diye bir söylem vardır ya son ve az olmayan.
Son ve çok önemli. Hepsine önemli dedim. O yüzden hiç önemli kelimesinin bir anlamı kalmadı. Ama hakikaten hepsi önemli. Son maddemiz de itsel bir özgüven inşa etmek. Bazıları benlik saygısını ya da özgüvenli olmayı ben merkezce bir şeymiş gibi görebilir. Ama bunlar aslında birbirinden çok farklı şeyler. Bizim kültürümüzde özellikle bahsettiğim bir konu bu diğerkamlık, kendinden çok vermek, kendini başka bir işe feda etmek gibi bir kavram var ve böyle büyüyoruz.
Ama benlik saygısı ya da özgüven farklı şeyler. Sağlam bir özgüvene sahip olman, düşüncelerini, ihtiyaçlarını ortaya koymana, kararlar vermene, kararlarında daha gerçekçi olmana yardımcı olabilir. Ve sen eğer güçlü yönlerinin, yeteneklerinin farkında olursan, başkalarının senin hakkında neler düşündüğünü umursamadan, kendin hakkında daha gerçekçi yargılara da varabilirsin. Bunun için ne yapabilirsin mesela? Sık sık kendine şunu sorabilirsin. Ben kimim? Neleri umursuyorum? Nelerden zevk alıyorum? Kim olduğunu bilirsen ya da en azından bir miktar fikir sahibi olabilirsen zor durumlarla başa çıkman daha kolaylaşır. Bu çok ilginç. Benim kendi bir hocamla konuştuğum bir şey. Uzun yıllarda terapi veren bir hoca. Çok saygıdeğer.
en yüksek konumda yani en iyi okulları bitirmiş, çok iyi yerlerde çalışan işte hayat standart belli bir hayat standartını yakalamış insanlara kimsin ve ne yapmak istiyorsun diye sorduğumda bazen böyle yanıtsız bakıyorlar dedi. Hani insanlar gerçekten aslında hiç oturup bunu düşünmüyorlar. Çok ilginç. Yani neler umursuyorum ben, nelerden zevk alıyorum. Şimdi ben bunları bilirsem başkanın yönlendirmelerine bu kadar kolay kanmayabilirim, bu kadar umursamayabilirim bir şey eleştirdiklerinde.
Peki bu 7 maddeyle beraber Doğan Yüceloğlu'nun çok güzel bir sözüne gelmek istiyorum. Yaşamını kendi özgür iradesiyle yönlendiremeyen kişi başkalarının beklentilerinin esiridir diyor. İşte tam anlatmaya çalışacağım konu biraz da bu aslında. Dışarıdan gelen eleştiriler onları doğru yorumlayıp sağlıklı bir şekilde içtenleştirdiğinde hayatına önemli katkılarla bulunabilir ve seni daha ileriye götürebilir aslında.
Ama bunu yapabilmek için dışarıdaki eleştirilere karşı direnebilecek bir içsel motivasyona da ihtiyacım var. Bu yüzden de kendine karşı eleştirilerin hangisi adil, hangisi çok çarpık, adaletsiz bir yerden geliyor, hangisi daha acımasız, hangisi aşırı olduğunu tespit edebilmen için Kendine duyduğun güveni sağlam temellere oturtman çok önemli. Bunun için de şunları hatırlaman gerekiyor sırayla. 1. Mükemmel olmak zorunda değilsin. 2. Sen sensin, o da o. Yani herkes aynı olmak zorunda değil. 3. Ayrı görüşlerde olmak. Mesela ayrı görüşlerde senin düşüncenin veya onun düşüncesinin yanlış olduğunu göstermiyor ayrı görüşlerde olman. 4.
Herkesi ve her şeyi kontrol etmek mümkün değil. Hayatta kontrol edemeyeceğimiz şeyler her zaman olacak. Her şey bizim kontrolümüz altında olamaz. 5. Herkesi memnun etmek zorunda olmadığını kendine hatırla. Herkesi memnun edemezsin. Herkesin zevkleri farklı, istekleri farklı, beklentileri farklı. Onlara göre yaşayamazsın. Yani kimseyi memnun etmek zorunda olmadığını unutma. Kendinden başka yani. Özellikle bunu bencil bir yerden de anlatmıyorum tamamen. Tabii ki hayatındaki insanların
tercihleri, düşünceleri önemli. Tabii ki onlardan fikir alabilirsin ama kendin pahasına başkalarını mutlu etmeye çalışma demeye çalışıyorum. Memnun etmeye çalışma. Yani bu da başka bir maddeye getiriyor beni. Başkalarını mutlu etmeye çabaladığın kadar kendin için de çabala. Arkadaşlarına veriyorsun, sevgiline veriyorsun, çocuklarına adıyorsun kendini, herkes mutlu olsun istiyorsun, annene babana değer veriyorsun, onların isteklerini gerçekleştirmeye çalışıyorsun. İşte onları mutlu etmeye çabaladığın kadar kendin için de çabala.
Bir diğer madde, artık kaç derim bilmiyorum, sıraladım öyle. Yine konudan konuya geçerken, ben düşüncelerime kaptırmış giderken. Bir maddem de kendin olmaktan vazgeçme diyeceğim. Çünkü başkalarının değerlerini üzerimize almak çok kolaydır. Biz öyle öğrenen canlılarız. Kendi arzularımız, isteklerimiz bile aslında başkalarının aynısı. Bize önümüze konmuş istekler olabiliyor. Ama kendin olmaktan vazgeçmemek bu yüzden önemli. Kim olduğunu anlamak, daha önce anlattığım gibi ben kimim, ben ne istiyorum farkında olmak. Ve son olarak da düşüncelerini, hislerini açıkça ortaya koyabilirsin. Onlar sana ait. Bunu unutma. Bunlar senin özgünlüğün. Onlar senin ruhun. Herkesle aynı olmak zorunda değil. Onlar seni sen yapan şeyler. Eric Fromm çok severim. Çok referans yapar biliyorsunuz. Eric Fromm da der ki yaşanmamış yaşamlar dünyadaki bütün savaşların, kötülüklerin temelidir. Yani yaşanmamış bir hayata sahip olma insanlar ne der diye.
Ne olacak herkes ölüp gidecek sonunda. Bu dünyadan yok olup gideceğiz. E ne oldu ne dedilerse dediler. Yani kendin yaşadın mı istediğin hayatı? Daha sağlam bir öz saygı ve mutluluk duygusu geliştirmen için el alem ne der kısmına takılmaman gerekiyor. Zor biliyorum. Senin için de zor. Benim için de zor emin ol. Ama bunu en azından kademeli kademeli azaltmak gerekiyor. Çünkü böyle yetiştirildik ama bununla başa çıkmayı öğrenebiliriz. Peki bölümün sonuna gelirken sana sormak istediğim soru da şu. Senin hayatında şu an senin hakkında ne dediğini önemsediğin biri var mı? Tahmin ediyorum mutlaka vardır. Peki eğer varsa o kişi kim? Ve sen onun için neler yapıyorsun? Yani kendinden verdiğin durumlar var mı? Kendinden vazgeçtiğin durumlar var mı? Bunu düşünmeni isterim. Bir sonraki patikada görüşünceye kadar da senin adımlarının onu değil, seni bir yere götürdüğünü hatırla lütfen. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.