
3.333 kelime · ~17 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bu bölümü yine Şirince'deki felsefe kampından çekiyorum. Hala buradayım. Ne konuşacağım dersen bilemiyorum. Böyle akışta gideyim dedim. Aklıma ne gelirse konudan konuya geçerek konuşalım istedim. Çünkü zaten zihnim çok dolu, çok verimli bir kamptı benim için. Birçok şey öğrendim. Bir şeyler öğrettim. Hem öğretmen hem öğrenci olarak yer aldım. Umarım bir daha da yolum hem burayla hem buradaki eğitmenlerle kesişir. Gerçekten çok keyifliydi.
Ben de diğer eğitmenler gibi oturumlar yaptım bu kampta dediğim gibi ve önce kıskançlık ve haset üzerine bir konuşmayla başladım. Amacım bu iki duyguyu birbirinden ayırmaya çalışmaktı. Sonrasında da, bir sonraki oturumda da farklı bağlanma stillerinin kıskançlıkla ilişkisini inceledim ve bilissel davranışı terapide bu duygularla nasıl çalışılır biraz bunu anlatmaya çalıştım. Bu süre boyunca da stoğada kaldım. Hala kalıyorum hatta. Stoğacılıktan çok bahsettim bu podcast serisinde.
Tahmin edeceğin üzere de Antik Yunan mimarisinden geliyor bu kelime yani kaldığım yerin adı ve pek tabii Stoacılık da aslında bu kelimeden türemiş bir şey. Stoa ne dersem böyle bir sokak ya da agoranın yanında yer alan üstü kapalı stümlü galeriye deniyor. Yani daha kolay tarif etmem gerekirse hayal etmen için bir hol düşün. Sağlı soluda bir stüm dizisi var ve bunların da üstü kapalı işte bu alana Stoa deniyor. Genelde de bir agora içinde konumlanıyor yani kent meydanında ve halka açık yerler oluyor bunlar.
Stoacılık da bildiğin gibi, Antik Yunan'da, sonra da Roma'da dönemin önde gelen felsefe okullarından biriydi. Adını da aslında tam buralardan alıyor. İlk kuşak, stoacılığın ilk dönemindeki filozofların bir araya gelip ders verdiği sundurmalarmış bu stoalar. Sonradan da bu felsefenin adı stoacılık oluyor buradan yola çıkarak. Yani aslında konuştukları yerden türüyor sistemin adı.
Burada kaldığımız yerde özellikle derslerin verildiği salonun yolu, tam böyle yürüyerek geçtiğimiz bu stoğaları andırıyor. Yani burada da tabii filozoflar olmasa da eğitmenler aynen bu antik Yunan'daki gibi bir araya gelip dersler veriyorlar. O yüzden de böyle bir isim koymuşlar. Çok da yakışmış bence. Tabii bu arada aradan geçen yüzyıllarla birlikte bu filozofların ders verdiği stoğalar tabii ki zamana, depreme yani doğal afetlere yenik düşmüş, yıkılmış.
Ama tabii düşünce okulu olarak stolacılık hala varlığını sürdürüyor günümüzde. Hatta yani altın çağını yaşadığı Antik Yunan Roma'yı saymazsam şimdi her zamankinden daha popülerdi diyebilirim. Baya konuşuluyor artık. Hatta şimdi terapistlerin yaygın olarak başvurduğu, işte hep konuşurum ben de anlatırım, işsel davranışı terapinin kökü de aslında. Bir anlamda stoacılık prensiplerine dayanıyor diyebilirim. Yani şöyle ki, artık günümüzde bizi düşünmeye yönlendiren fizyolojik eylemlere ilişkin anlayışımız baya gelişti eskiye göre. Ama hala düşüncelerin nereden ortaya çıktıklarına dair bir belirsizlik var. Kesin bir şey diyemiyoruz. Mesela Freud, düşüncelerin bilinçaltı düzeyde işlediğine inanıyordu. Yani bastırılmış dürtüler ve arzularımızın bizi kontrol ettiğini söylüyordu.
Şimdi modern psikoloji ve nörobilimin dışında biz bu fikre biraz daha farklı bakıyoruz artık. Yaşadığımız deneyimler, tecrübeler, düşüncelerimiz için taslak görevi gören izler yani anılar bırakıyor bize. Bu şekilde aslında şekilleniyor bizim hayatımızda diyoruz. Bilişsel davranışlı terapiyi de şöyle özetleyebilirim. Bilişsel çarpıtmaları önlemeyi ve duygularımızı düzenlemeye yardımcı olmayı amaçlı bir terapiye koyuluyor.
Buna göre de 3 de yani duygu, düşünce ve davranış etkileşim halinde sürekli. Düşündüğümüzü hissederiz der hatta bu ekol. Burada psikoterapinin amacı da danışan olumsuz düşüncelerine odaklanıp düşüncelerinin duygularını nasıl etkilediği konusunda olan farkındalık kazandırmak. Yani bir şeyler düşünüyor. Bu sayede mutlu olabiliyor, mutsuz olabiliyor. Genelde de maalesef negatif düşüncelerin içine girme eğilimimiz oluyor. Bundan dolayı da daha negatif duygular hissediyoruz. Bunun farkına varmak çok önemli. Farkına vardığımız zaman da bu olumsuz düşüncelerin değiştirilmesi yönünde ilerleyebiliyoruz. Yani terapist ve danışan beraber bir ilişki içinde bu olumsuz düşünceleri değiştirmeye çalışıyorlar.
Bunu da şimdi ve yani şu ana odaklanarak yapıyorlar. Bu sebeple hatta bilişsel davranışlı terapi güncel problemlerimizle ilgilidir deriz. Aslında tam da bu konuyu konuştuk biz kampta da. Hatta kapının iç konuşmasında Alper Hoca buna yer verdi ve bence çok anlamlıydı. Geri dönersem şimdi BDT'ye çünkü rüzgar beni nereye götürürse demiştim. Her ne kadar şu an dışarıda oldukça sıcak ve sıfır rüzgar olsa da benim zihnimin rüzgarları her dönem baki. Çok güzel böyle şiir, şiirsel konuşmalar. O yüzden bir yerden bir yere atlıyorum ama. Şimdi BDT'ye dönersem, bu kurucular Aaron Beck, hatta rahmetli birkaç sene önce vefat etti. Ne çok değerli bir insan. Ve Albert Ellis beraber çalıştı işte.
Genel onları yönlendiren şeyin o geleneksel psikolojiden ziyade Doğu ve Batı felsefesi olduğunu söylediler zaten hep. Yani BDT'nin özü çeşitli tekniklerle olumsuz tutumları olumluya, yani en azından olumsuz olmayan tutumlara dönüştürmek. Bu da Stoicilerin olumsuz zihinsel tutumların mantık ve muhakeme yoluyla değiştirmek hakkında söylediklerine çok benziyor. Hatta tüm zamanların en meşhur Stoicilerinden Marcus Aurelius'u, biliyorsun Roma İmparatoru, O der ki hayatınızın mutluluğu düşüncelerinizin kalitesine bağlıdır. Ki biz bugün de terapide aslında aynı şeyi söylüyoruz felsefeden yararlanarak. Zaten Boyden Socrates ve Epicure'de felsefenin tedavici olduğuna inanır. Bundan bahseder. Hatta Epicure'dan kalan fragmanlarda da rastlıyoruz biz bu düşünceye. Şöyle bir sözü var, filozofun okulu bir doktor kliniğidir der Epicure.
Biz de günümüzde felsefenin iyileştirici, sorgulatıcı gücünden birçok alanda faydalanıyoruz dediğim gibi. Tabi bugün Marcus Aurelius bunu sosyal medyadan paylaşsaydı, hani hayatınızın, mutluluğun, düşüncelerinizin kalitesine bağlıdır diye böyle bir post çıksaydı, muhtemelen sen ne anlarsın, senin tuzun kuru, işte Roma İmparatorusun sen zaten, mutluluk hakkında konuşamazsın gibi şeyler derlerdi diye tahmin ediyorum, kendimden biliyorum çünkü. Yani tabi belli fikirleri üretebilmek için entelektüel zekanın da bolca zaman hatta eğitim de gerekli olduğu için tabi burada eğitimden kastım. İlle günümüzdeki standart eğitim sistemi değil, işte mentorluk diyebiliriz, usta çırak ilişkisi diyebiliriz buna. Yani biraz daha bu olanaklara sahip olmak gerektiği için eskiden de
50 konumdaki kişiler bu yolda ilerleyebiliyorlar. O yüzden de canımız Marcus Aurelius'a yani o hayat sana güzel Marcus diyecek olanlar ya zaten tarih boyunca sıra gelmiş birçok düşünürü, psikanalisti, yazarı da hani bu şekilde eleştireceklerdi herhalde diye düşünüyorum. Ya aslında bu tam da bu hafta işlediğimiz konu. O kadar çok haset ve kıskançlık konuştuk ki artık konu hep dönüp dolaşıp oraya varıyor bende bu hafta. İkiye'ye ayırmıştık haseti de işte. Gıpta'da özen ve ilham alma var aslında. Bu çok güzel bir şey. Gıpta etmek birine çok güzel, geliştirici bir şeydir.
Ama hasette de aşağı çekme var. Ki bu bizim kültürümüzde çok baskın bir durum. Burada verdiğim örnek de buna benziyor. Hani ben yapamadım, o da yapamasın. Yani ben oraya çıkamıyorum, o zaman onu da aşağı çekeceğim. Bu hep böyle haset buradan çıkar zaten. Ve tabii biz böyle düşününce Köle Epiktetus'a da, İmparator Marcus Aurelius'a da bayılıyoruz konumlarından bağımsız olarak. Ve dünyaya, düşünce sistemine katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.
Bu arada ben bu tutum yüzünden bu toplumda gerçekten kendini ortaya koyma cesareti taşıyanları alkışlıyorum. Çünkü zor. Taşlanacağını bile bile bazı topların altına girmek gerçekten zor. Sert bir kabuk geliştirmek gerekiyor bunun için ve cesaretli olmak gerekiyor. Bunu özellikle şunda fark ettim. Kamptaki eğitmen arkadaşımdan biri ne kadar heyecanlı olduğundan bahsediyordu. Böyle elim, ayağım soğuk, böyle taş kesiliyorum bu konuşmalara çıkmadan önce diyordu.
Ve bunu düşündüm. Ne kadar değerli bir şey yapıyor. Orada onu yapmaması için bütün kaygı birleşenleri hazır bekliyor. Korkuyor belki kendini ortaya koymaktan ama ne olursa olsun ben bunu yapacağım diyor. Ortaya çıkıp kendini ortaya koyuyor. Bu gerçekten çok değerli.
Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim bu durumda. Benim hiçbir zaman böyle bir sahne korkum olmadı. İnsanların önüne çıkma korkum olmadı. Çocukluğumdan beri böyle konuşma yapmak kolay gelir bana normalde. Zorludaki oturumumda da ben bunu hissetmiştim. Hani 600 kişi önüne çıktığımda çok rahat hissediyordum.
Ama orada şöyle bir durum var. Ben de bunu öncesinde yaşadığımı tekrar tekrar deneyimliyorum. Şöyle ki hiçbir zaman kaygı hissediyormuşum gibi gelmiyor. Ama kamptan önce hazırlanırken o kadar saatlere oturup yazdım ki hatta böyle herkes bana takılıyordu. Kızım yeter artık yani hala yazıyor musun diye böyle gerçekten herhalde ilk bir iki gün sekizler saat falan oturdum bilgisayarın karşısında ve yazı yazdım. Hatta böyle Nesim Matematik Köyü'ne bitişiyiz biz burada tiyatro medresesinde.
Onu bile böyle son günden bir gün önce gördüm. Fırsat olmadı yani oturduğum yerden kalkmaktan. Bu da aslında düşünüp baktığımda yani böyle her şeye çok iyi şekilde hazırlanmış olmak, hani biliyor olmak. Bu da aslında yüzeye çıkmasa da, bir şekilde bana hissettirmese de bir kayganın dışı vurumu oluyor. Saatlerce bu yazıyı yazmak. Hatta ilk gün şöyle diyeyim, 20 küsur sayfa yazı yazdım. İkinci gün için 10 küsur sayfa. Yani 30 küsur sayfalık bir yazı hazırladım.
Hani sadece de bunlar notlar bu arada, bullet points yani böyle aklımda olacak şeyler. Bir de o notların anlatıyorum da yani açılımını siz düşünün. Tabii ki anlatmam mümkün değildi bu kadar çok konuyu. Yani ben bunları bir senelik ders olarak verebilirim elimdeki bilgiyle. Neyse ki hani podcast hazırlıyorum, neyse ki kitap yazıyorum. Bir şekilde yazdığım şeyleri bir yerde kullanabiliyorum zaten. Hani kullanmasam da hoş yani benim adıma yazmanın hiçbir zararı yok ama
Şunu diyorum, kendimi durduramıyorum. Hatta öğrencilerden de gelenler oldu. Nasıl bu kadar uzun saatler oturup yazıyorsunuz diye. Gözlemlemişler orada açık herkesin içinde yazdığım için. Dedim ki kendime engel olamıyorum. Artık bırakmam lazım. Sürekli bir şeyler ekliyorum, sürekli yazıyorum. Ama aslında dediğim gibi kaygı hissetmiyorum. O sahneye çıktığım andan itibaren benim için sıfır oluyor bütün kaygı. Ama öncesinde bu da benim bir dışa vurmam diyebiliriz bu hisleri. Deliler gibi, çılgınlar gibi hazırlanmak aslında bir şeylere.
Yani kısacası demeye çalıştığım kendimizi ortaya koyma cesareti bir şekilde hayatımızda kaygı olarak ortaya çıkıyor. Bazılarımızda daha belirgin oluyor. Bazılarımızda o kadar yüzeyde olmasa da belli bir cesarete sahip olmak gerekiyor bunun için. Özellikle bizim gibi aşağı çekmeyi seven toplumlarda dediğim gibi ben bu insanları alkışlıyorum ve bu sebeple de bunu söyleyen arkadaşım için orada çok Çok böyle sıcak duygular hissetmeye başladım onu dediği an. Hani biraz sarılmak istedim. Biliyorum hani kaygılısın ama her şey iyi gidecek demek istedim ki. Nitekim çok da iyi gitti. Çok keyifliydi sınıfı. Bu kendini ortaya koyma cesaretiyle ilgili de Joseph Campbell'ın bir sözü var. Herkes kahraman olmak ister ama kimse teninde yaraya tahammül edemez der. Ben çok sevmiştim bu sözü ilk duyduğumda. Yani herkes saygı görmek, belki alanında bilinirliğe sahip olmak. Hani söz hakkı olsun ister tabii ki.
Ama kaç kişi o emeği ortaya koyuyor ve hak ediyor bunları gerçekten? Yani aslında önemli soru da bu. Hele Türkiye'de. Geçen hafta Zülfü Livanen'in bir yazısını okudum, Oksijen Gazetesi'nde. 185 bin akademisenin olduğuna dair bir yazısı vardı Türkiye'de. Yani herkes profesör, dolayısıyla ünvanların içi boşaltılıyor sistematik bir şekilde.
Ama gerçekten bu değeri, bu unvanları, saygıyı kim hak ediyor? Yani ortaya emeğini ve kendini gerçekten kim koyuyor? Önemli soru da bu. Yani özellikle kendini ortaya koymak bu işin en zor kısmı aslında. Birdman izledim yakın zamanda. Müthiş bir film bu arada. Evet, biraz eski. Ben geç izledim. İlk sefer biz bunu İlhan'la izliyorduk aslında. Benim çok yorgun olduğum, bayağı çalıştığım bir dönemdi. O yüzden de akşamları film koyar koymaz ben uyuyakalıyordum.
Uyuduğumu da çaktırmamaya çalışıyordum böyle. Pınar uyudun mu falan diyorum. Yok işte hayır işte şöyle oldu falan diye atıyorum gözümü açıp. Neyse ben bir şekilde itiraf edemez hem de bu filmi kaçırmıştım o yüzden bir daha da diyemediğim için izleyemedim. Seneler sonra şimdi çok sevdiğim bir arkadaşımın önerisiyle, Nurhak'ın önerisiyle izledim tek başımayken. Orada da film bir sözle başlıyor. A thing is a thing and not what is said of that thing diye bir söz var başlangıcında. Yani bir şey bir şeydir, o şey hakkında söylenen şey değildir diye çevireceğim ne kadar çok şey dedim. Yani kısaca bir şey hakkında gerçek başkalarının onun hakkında söyledikleriyle tanımlanmaz. Çünkü onların ifadeleri onların algılarına, önyargılarına ve kişisel görüşlerine tabidir diyebiliriz. Ama tabii bunu söylediğinde her ne kadar hepimize, sana da bana da doğru gelse de
Biz ona ihtiyacımızdan, sevilmekten, gruba ait olma kaygılarımızdan dolayı korkarız bizi yanlı bir şekilde tanımlayacaklar diye. Ve kendimizi de kolay kolay ortaya koyamayız. Çünkü düşününce konfor alanının sıcaklığında yaşamak güvenli ve tanıdık bir şey. Genellikle kabul etmek istemeyiz bunu ama aslında konfor alanından dışarıya adım atmak için motivasyon bulmak zor gelir.
Ama konfor alanımın sınırlarına ne kadar sıkışırsam kendimde daha fazla deneyimi açma fırsatını, daha fazla deneyimin parçası olma fırsatını da o kadar kaçırırım. Konfor alanımı genişletme yolunda attığım her adım beni kişisel gelişime, öğrenmeye ve insan olmaya götürür. Bu tanıdık alanın içinde yani konfor alanının içinde de hiçbir zaman böyle yepyeni alışılmada, deneyimlerde yaşayamam mesela. Ya da işte konforlu bir alan olduğu için Hiçbir zorlukla da karşılaşmam. Kimse beni test etmez, kimse zorlamaz. Bu yüzden konforludur zaten adı üstünde. İşte konfor alanı. Zaten bildiğim ve güvende hissettiğim şeyleri yaparım bu alanda sadece. Her şey kontrolüm altındadır. Şunu kabul edelim öncelikle. Sen de, ben de hepimiz başkalarının önünde bir şey ortaya koyacağımız zaman kaygı hissederiz. Ve aslında bu çok normal.
Mesela bir sunum yapacağını düşün. Sonuçta sahneye çıkıyorsun. Karşındaki gözlerini sana dikmiş insanlar dikkatle seni izliyorlar. Bir şey söylemeni bekliyorlar. Bunu anlatırken bile heyecanlanıyor insanlar bazen. Genellikle de bu yüzden yani izlenmekten hoşlanmadığın için tüm dikkatlerin üzerinde olmasını, o sahne ışıklarının sana yönelmesini istemiyor olabilirsin. Bundan çekinmen gerçekten çok doğal. Çünkü bu durumda da böyle bütün ışıklar sana döndüğünde de her an hata yapabilirim kaygısı ortaya çıkıyor. Peki ne yapabilirim bu konuda mesela böyle hissediyorsam?
Aslında karşımdaki insanları sanki hata yaparsam benim üzerime çulanacaklarmış gibi algıladığımda bu stres yaratıyor. Yani herkes beni yargılıyor ya da ya rezil olursam gibi şeyler düşünürsem stresim de buna bağlı olarak doğal olarak taban yapıyor. Ve bu duygular da tam o performansa sergilemeden hemen önce yaşanan duygular aslında. İşte o sahneye çıkmadan önce diyeyim. Sahne tabirini birçok şey için kullanıyorum bu arada. Yani insanların önüne çıkmak diyeyim. Mesela tam insanların önüne çıkmadan önce işte bu kaygıları bastırdı. Benim bu arkadaşımın bana söylediği gibi. Ne yapabilirdi böyle bir zamanda? Hani zihnini yeniden odaklamaya çalışabilirdi. Onu izleyenleri veya dinleyenleri düşünüp onlara yardım etmek, bir şeyler vermek için orada olduğunu aklına getirebilirdi mesela. İşte kendine bu benimle ilgili bir mesele değil karşımdaki insanlara bir şey vermek, hani onlara yardım etmekle ilgili bir durum diye telkinlerde bulundursa
Belki odağını kendi başarısızlığından uzaklaştırabilirdi. Yani asıl meseleye daha çok odaklanabilirdi böyle bir durumda. Ayrıca böyle zamanlarda şunu takılda tutmak iyi gelebilir. Aslında endişe ve gerginlik her zaman ortada bir sorun olduğunun göstergesi de değil. Bu duygular hem de önemli bir şey yapmak üzere olduğunun da işaretleri. Önem verdiğin, önemsediğin bir şey yaptığın için gergin hissediyorsun.
Önem vermeseydin zaten senin için anlamsız bir şey olsaydı performans kaygısı yaşar veya gerilir miydin öyle düşün. Bu yüzden de bu gerginliğe eyvah bir sorun var şeklinde düşünmek yerine benim için önemli olan bir şey yapıyorum şeklinde de çerçeveleyebilirsin. Bir de şunu da unutma lütfen, karnında uçuşan kelebeklerin yarısı endişe, gerginlikse diğer yarısı da heyecan ve meraktan kaynaklanıyor aslında. Yani o kelebeklerin yarısı olumlu duygulardan kaynaklanıyor diyebiliriz. Belki de o kelebekleri sevmeye de çalışabilirsin. Sonuçta şöyle düşün, hayatta ne kadar heyecanımız var ki, rutin bir hayat yaşarken, belki her şey rutine bağladığında çok ani düşüşler yaşamıyor olabilirsin.
Ama o çıkışlarda yaşayamıyorsun. O yüzden bu heyecanlar aslında hep hayatın güzel tarafları. Atlattığın zaman da inanılmaz bir coşku hissettirir insanı hatta böyle şeyler. Hani başarıyla atlattığın zaman çok güzel, çok tatminkar bir huzur yayılır. Ama onu da unutma yani bu heyecan sana hayatın bir lütufu, bir hediyesi bir anlamda.
O yüzden bir şeyler kötü gitse bile umutsuzluğa kapılmayacağız. Umutsuzluğa rağmen ilerlemeye çalışacağız. Hatta bu Rolla May'in çok güzel bir sözü. Varlışı psikotepinin en önemli isimlerinden duymuşsundur diye tahmin ediyorum. Onun Çok Güzel Yaratma Cesareti diye bir kitabı var. Orada cesaretin umutsuzluğun yokluğu olmadığını aksine umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisi olduğunu söyler. Yani biz de her koşulda ilerleyeceğiz. İlerlerken de umudumuzu kaybetmeyeceğiz. Hatta umudumuzu kendimiz yaratacağız bu yolda.
Çünkü eğer umudumuzu kaybedersek o zaman mazeretler koymaya başlayacağız önümüze. Çok çok sevdiğim ve keşke hayattayken tanışmış olsam dediğim Engin Geç'ten hep bahsederim. İnsan olmak kitabını okumadıysan ne olur oku. Müthiş bir kitap, müthiş bir beyin Engin Geç'ten bence. Yenilgiyle yüzleşme korkusunu tutsak olmak daha büyük bir yenilgidir, der Geçten. Bizler yapamam, beceremem gibi gerekçeler önüne süreriz eyleme geçmekten vazgeçerken. Ama bir şey denemeden beceremeyeceğimizi zaten nasıl bilebiliriz ki? Yenilgiyle yüzleşmekten korkmaktan aslında daha en başta oyunu yenildiğimizi kabul ediyoruz biz. Çünkü ona tutsak olmak, Geçten'in dediği gibi, aslında en büyük yenilgi.
Çünkü gerçekten de çok doğru. Yapamam ki gerekçesiyle gerçekleştirmekten kaçındığımız davranışların çoğu aslında yapmak istediklerimiz. Yapmak istemediklerimiz zaten aklımıza bile gelmez. Ve günün sonunda acısız ama belirli sinirlerin içine hafif solmuş, dümdüz, sıradan bir hayat yaşamaktansa düşüp kalkmayı, kanamayı, acıyı da, mutluluğu da en yükseklerde yaşamayı tercih ederim her zaman. Zaten aksi yaşamak mıdır, günleri doldurmak mıdır?
Yaşamak bence bazı şeyleri gerçekten göze alabilme cesareti göstermek. Her an mutlu olamayız çünkü zaten. Yani bunun farkında olmalıyız. Hatta bölümün sonuna yaklaşırken şimdi ben Alper Hoca'nın kapanış konuşmasından bahsetmek istiyorum. Tam da bu konuyla alakalı. Biz bunu daha önceleri de konuşurduk onunla.
Arzularımızın peşinde koşmalı mıyız? Koşmamalı mıyız? Yani arzularımıza nasıl başa çıkmalıyız? Bunu merak ediyorum diye sordu bir katılımcı. Aslında önümüze öyle arzular konuyor ki, o arzular bizim mi? Başkalarına mı ait? Onları elde ettiğimizde gerçekten tatmin olacak mıyız? Huzurlu bir hayatımız olacak mı? Hiç sorgulamıyoruz bunları tabii.
Ama işte bu arzular üzerinden mutlu olmanın formülü merak edildiğinde Alper Hoca dedi ki, hedonik mutluluk yani anlık hazar peşindeki mutluluk başka bir şey ve sürdürülebilir değil. Yani bize pazarlanan mutluluk bir ütopya aslında. Mutlu bir yaşam diye bir şey yok. Mutlu anlar var sadece. Daha önce bahsettiğim antik Yunan filozofu Epikür de buna benzer bir görüşe sahip aslında. Bunu Eric Fromm sahip olmak ya da olmak kitabında çok güzel anlatır.
Epikür safhazlığı yaşamın en yüce amacı olarak tanımlayan bir filozof. Ama Epikür'ün bahsettiği haz, o arzularını sürekli tatmin etmek anlamına gelmiyor şu an düşündüğümüz gibi. Epikür'e göre tutukların tatmin yoluyla ulaşılan duyup yaşamın amacı olamaz. Çünkü her tatmini ve hazlı doğal olarak bir isteksizlik ya da sıkıntı izler. Epikür'e göre insanın arzuları bitmez tükenmez olduğu için sürekli arzuları tatmin ederek haz peşinde koşmak bizi gerçek amacımız olan ruhun dinginliğinden uzaklaştırır.
Bu yüzden Epicure'un haz olarak tarif ettiği şey daha çok acıdan uzaklaşma ve ruh dinginliğiydi. Belki de radikal hazcılığın yerine bu anlayışı geçirmemiz gerekiyordur. Kısacası evet mutlu anlarımızı artırabiliriz belki ama hayatta yalnızca mutluluk olduğunu düşünmek, acıyı kabullenmemek, gerçek acının sebebi aslında insan olmak acının var olduğunu, eksik olduğumu, kalbimin kırılacağını, düşeceğimi, kanayacağımı kabul etmek bir anlamda ve buna rağmen yaşamayı göze almak. Peki o zaman bu kadar mutluluk tanımı yapmışken mutlu hayattan Bunun kastı ne bütün bu filozofların düşünürlerine? Yıllar boyu bunu tartışıyorlar ama neye ulaşmaya çalışıyorlar? Ödemonya dediğimiz bir kavram var. Daha önce de bahsetmiştim bundan. En kabul edilen tanımı Ariston'un Nicomachos'a etik kitabında görüyoruz. Nicomachos, Ariston'un oğlu bu arada. Bana terapistim tavsiye etmişti okumam zamanında.
Aristo aslında bu kavramı arzuların sürekli tatmini yoluyla alınan anlık hazar anlayışına karşı bir yere konumlandırıyor. Yani anlık hazardan ortaya çıkan mutluluk yerine daha sürdürülebilir, uzun erimli bir yaşam tarzını ifade ediyor Odeumanya. Peki ne demek tam olarak bu? Aristo'ya göre insan hayatının amacı en yüksek iyiye ulaşmak. Hatta bunun için çiçek örneğini verir. Nasıl ki bir tohum doğru koşullarda toprağa ekilir, doğru şekilde sulanır, beslenirse rengarenk açmış bir çiçeğe dönüşebiliyor. İnsan da doğru prensiplerle sürdürülmüş bir hayatın sonunda kendi amacını gerçekleştirmiş olur diyor Aristo.
İşte bu yüzden ödemonya dediğimiz şey kişinin potansiyelini gerçekleştirmesi, eldenli davranışlar sergilemesi ve anlamlı bir yaşam sürmesi anlamına geliyor. Bununla ilgili de içsel tatminimiz, kişisel gelişimiz ve toplumsal sorumluluklarımız üzerinde duruyor. Ödemonya sadece anlık az veya keyif değil, daha derin, kalıcı bir tatmin hali hedefliyor aslında. Belli ki ödemonyaya ulaşmak için kendimizi ortaya koyma cesaretine de sahip olmamız gerek.
Bu bölümde bu yüzden biraz da bunu anlatmak istedim. Çünkü Rollo May'in yaratma cesaretine dediği gibi, kendi özgür fikirlerimizi ifade etmezsek, kendi varlığımızı dinlemezsek, kendimize ihanet etmiş oluruz. Bütüne katkıda bulunmadığımız için ihanetimiz toplumumuza da karşı olur. İşte bu noktada da topluma katkısıyla, kendi fikirlerini ifade etmesi, kendini ortaya koymasıyla saygı duyduğum hocam, Halper Asanoğlu da mutluluk sorusu için şöyle dedi.
Mutluyum diyemem ama tatminim ve huzurlu olduğum bir hayatım var. Sanırım bir kişinin gelebileceği en iyi nokta da bu. Anlamlı amaçların peşinde tatmin olunan bir hayata sahip olmak. Bunu her insan için dilerim pek mümkün olmasa da. Peki bölümün sonuna gelirken sormak istiyorum. Senin için anlamlı bir hayatın şartları ne olurdu? Hangi hedef uğrunda ilerlemek seni tatmin ederdi?
Bu yolda yürüyebilmek için bir şeyler değiştirmeyi planlıyor musun? Bir sonraki patikada görüşene dek ödemenik mutluluğa sahip olduğun anlamlı bir hayatın olsun dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.