
4.017 kelime · ~20 dk okuma
Selam flarsızlar. Son iki haftadır kitap nasıl okunur diyorduk. Umarım birkaçınızın işine yaramıştır o içerikler. Sosyal medyadan biri sormuş geçenlerde podcast nasıl dinlenir de gelir mi diye.
Ona hemen kısaca cevap vereyim. Kitap için söylediğim her şey dergi, blog, podcast, video, vahiy tükettiğiniz tüm içerikler için geçerli. Podcast'e özgü ne var diye düşünüyorum. Onun avantajı aynı zamanda en büyük dezavantajı.
Başka bir iş yaparken dinleyebilmek hem dikkati dağıtıyor hem de not almayı zorlaştırıyor. Yine de durumu mutsuz değil. Ben bazı podcastleri durdurup kafamda tartışmalara giriyorum. Kendi metri hatları atıyorum.
Bunların çoğu çöp oluyor da bazen bir iki cümlelik not alıyorum oracıkta. Air gibi podcastleri özgü bookmarking uygulamaları var. Ben kullanmadım. Çünkü önemli olan o kaydın o kısmını saklamam değil.
Düşüncelerimi not etmem. Onun yerine basit şeyler kullanıyorum. Google Keep'in ses notlarını kullanıyorum mesela. Ana sayfadan tek tuşla kayıt, sonra yine tek tuşla podcast'e devam.
İşin kolay kısmı bu. Zor kısmı, fazla ara vermeden bu ses notlarını düzenlemek. Yazılı arşive eklemek. Bazen buna çok üşeniyorum.
Zamanında yapamıyorum. İşlenmemiş bir sürü ses notum var öyle. Şimdi dinlesem de anlamam dediklerimi. Ama çok da kafaya takmıyorum.
Verimlilik delisi olmamak lazım. Bazı şeylerin o anda verdikleri zevk veya o anda sağladıkları rahatlama dışında herhangi bir değer sunmaları şart değil. Boşa gitmiş olmuyorlar yani. Şöyle düşünün.
Haftada 10 tane podcast bölümü dinliyorsanız mesela. Sadece bir tanesinin size kalıcı bir katkısı olsa bile yine gayet iyi. Her hafta ilerlemiş oluyorsunuz işte ne güzel. Velhasıl bugün flarsız yaz kursumuza dönüyoruz.
Kurs derken aslında daha önce denemediğim bir şeydi bu. Yani kısmen belli bir içerik hakkında konuşuyorum. Kısmen de o içeriği sınıfta nasıl sunduğumu anlatıyorum. Öğretmenlere yönelik.
İlk bölümde her gencin rüyası start-up kurup milyar dolara satmak olduğu için iş nedir, şirket nedir, şirketin amacı kar mıdır, sosyal sorumluluk mudur, bunlarla başlamıştık. Devamında da girişimciliğe, psikolojik açıdan yaklaşıp yanlış beklentilerden bahsettik, biraz da pratik yönüne yani iş planına, finansmana baktık. Tamam, en güzel girişimci sizsiniz. Planınızı yaptınız, şirketinizi kurdunuz, piyasaya girdiniz.
Orada kimi büyük kimi küçük başka balıklar da var. Şimdi ne olacak? Aslında piyasa diye tek bir şey yok. İlk ilüzyon orada.
Siz çaktırmadan iki piyasaya birden girdiniz. Bir tanesinde malınızı, hizmetinizi insanlara satıyorsunuz. Tabii mal ve hizmet ağaçta yetişmiyorlar. Onları yaratmak için gereken kaynakları, yani iş gücünü, toprağı, doğal kaynakları, üretim araçlarını, girişimci ruhunu, bunları bir yerden bulmanız lazım.
Onları da insanlar size satıyorlar. Mal piyasasında para size akıyor, kaynak piyasasında insanlara geri dönüyor. O yüzden de buna dairesel akış modeli deniyor. Ne dendiğinin pek önemi yok gerçi.
Bildiğiniz gibi tanımlar terimler ikinci planda bizim için. Önemli olan kendi işletmemizin ötesindeki ilişkiler ağına geçmiş olmamız artık. Bir başka de işte tek tek balıkları bıraktık, akvaryumun kendisini incelemeye başlıyoruz. Ekonomi denince aklınıza ne geliyor?
Herhalde arz-talep dengesi, faiz-enflasyon ilişkisi, çıkar telefonunu göster yaklaşımı gibi şeyler geliyordur. Hepsi ekonomi kümesinin içindeler. Ama kümenin tamamı hakkında bir şeyler söyleyebilir miyiz? Ta 130 sene öncesinden bir ders kitabında kullanılan bir tanımı sizinle paylaşmak istiyorum.
Diyor ki ekonomi insanın nasıl kazanıp nasıl harcadığını soruşturur. Dolayısıyla bir yandan zenginliğin bilimidir ama ondan da önemlisi insanın bilimidir. İşte o son kısım kritik. Zaten bu sebeple alakasız gözüken birçok konuya da el atıyor ekonomistler.
Eğitim politikaları, halk sağlığı, ceza reformları ne ararsan var ilgi alanlarında. Çünkü temelinde insan seçimlerini inceliyorlar. Diyeceksiniz ki psikoloji de insan seçimlerini inceliyor, antropoloji de, siyasal bilimler de. Hepsi farklı farklı açılardan bakıyorlar.
Ekonomiyi bunlardan ayıran ne? Öğrenciler için güzel bir soru aslında. Belli bir doğru cevabı da yok bence, ucu açık. O yüzden ne diyeceğimi unutmuşsam... Buyurun tartışın diyorum.
Böyle şarkı sözünü unutan solistlerin kalabalığa mikrofon uzatmaları gibi biraz zaman kazanıyorum. Benim aklıma gelen en önemli fark tıpkı tarih gibi ölçeğin çok değişken olması. Yani insan davranışından, insan seçimlerinden kasıt bireysel bir karar da olabilir. Çocuğunuzu özel okula verip vermemeniz gibi binlerce kişilik bir kuruluşun stratejisi de olabilir.
Koca bir sektör de olabilir. Hatta milyonları, milyarları etkileyen devlet politikaları da. Nitekim dairesel akış modelinin en basit halini görmüştük demin ama gerçekte o dairenin ortasında, o akvaryumun ortasında devlet denen bir balina var. Farklı piyasalarda hem alıcı hem satıcı devlet.
Mesela kaynak piyasasında tıpkı bir şirket gibi iş gücü alıp kullanıyor, memur istihdam ediyor ve bir yandan da şirketlere kaynak satıyor çünkü bazı şeylerin kontrolü onda. Bir ülkedeki haberleşme frekansları bunları devlet veriyor. Mal ve hizmet piyasasında da çift rollü. Hem tüketici gibi şirketlerden alım yapıyor hem de kendisi bir takım özel hizmetler üretiyor.
Savunma, sosyal güvenlik, altyapı gibi. Bunlar özel hizmetler çünkü birincisi bunları kullanarak tüketemiyoruz. Senin savunma hizmeti alman beni daha savunmasız hale getirmiyor mesela. Altyapı biraz farklı.
Senin onu kullanman altyapıyı aşındırıyor biraz. Ama çok da değil. Ne demişti üstadımız? Yollar yürümekle aşınmaz.
Devletin hizmetlerini özel kılan ikinci şey de normal bir piyasadaymış gibi satılmamaları. Herkese zorla satılıyorlar. Çünkü ister istemez herkes onlardan faydalanıyor. Satış ücreti de vergiler.
Yalnız devlet bu vergilerin hepsini aldığı gibi harcamak yerine bir kısmını yardım veya teşvik adı altında belli insanlara, belli şirketlere geri aktarıyor. Dolayısıyla o basit döngüsel akışımızı epey karıştırıyor devlet. Bunları bir yandan tahtaya çizerken her tarafı oklarla dolduruyorum. Bu noktada Artık modern bir sanat eserine benzemeye başlıyor.
Fakat durmak yok. Modeli biraz daha karmaşıklaştıralım. Yardımları dağıttıktan sonra kalan vergi geliri devletin giderlerini karşılamaya yetiyor mu? Bazen bütçesi denk olan, bütçe fazlası veren yerler var.
Çoğu zaman yetmiyor ama. o farkı borçla kapatıyorlar. Dünyada borçsuz devlet yok bu arada. Bütçe fazlası verenlerin dahi birikmiş borçları var.
Burası da ufak bir tartışma için uygun bir durak. Çünkü birçok genç borcu kötü bir şey olarak kodlamış halde geliyor kafalarında. Halbuki ucuza bulabiliyorsan ve onu akıllıca harcayabiliyorsan borç iyidir. Borç harikadır.
Ben faizler düşükken borca girip gayrimenkul almaya çalışmıştım. Ama podcast gelirimi beğenmedikleri için uzamıştı o süreç. Ve o arada faizler coştu, bizim projede kaynadı. Şimdi %2-3 faizden morgaj bağlamak, elinde nakit olsa da harika bir şey.
Çünkü o nakti muhtemelen %2-3'den daha iyi değerlendirebileceksin. Vize geçmiş olsun. İnşallah aranızda düşük faiz döneminden faydalanmış olanlar vardır. Devlete kim borç veriyor peki?
Bir kısmı dışarıdan gelse de genelde çoğu yine halktan geliyor. Ama halktan geliyor ne demek yani? Biz borç verirken devlete her seferinde gidip hazine bakanıyla pazarlık yapmıyoruz. Bir aracı kullanıyoruz.
Finansal kurumlar aracılık ediyorlar. Nasıl ki mal ve hizmetlerin ayrı piyasası, iş gücünün ayrı piyasası var. İnsanların birikimlerini alıp devlete borç olarak vermenin de yahut birbirimize borç vermenin de yahut şirketlere yatırım yapmanın da ayrı bir piyasası var. Finansal kurumlar parayı her yerden her yere aktarabiliyorlar.
Eserimizdeki fırça darbeleri iyice arttı. Paranın bir kısmı dışarıdan geliyor demiştik. Madem öyle dış dünyanın hakkını verelim, ticaretin etkisini de katalım. Nedir bu etki?
Hane gelirimizin bir kısmı dış dünyaya akıyor İtal ürünler yüzünden. İhracat yüzünden de şirket gelirlerinin bir kısmı dış dünyadan geliyor. Artık dairesel akış modelinin pek dairesel bir yanı kalmadı. Karman çorman bir şey oldu.
Ama ekonominin ne kadar farklı ölçeklerdeki seçimlerle ilgilendiğini anlamak için bence işimize yaradı. O model içinde benim marketten domates almam da var, ABD'nin 32 trilyon dolara dayanan milli borcu da var. Tüm olası kararları tek tek incelemeyeceğiz tabii. Ama şunu aklınıza kazımanızı istiyorum.
Her seviyedeki ekonomik kararın bir maliyeti var. Kaynaklar sınırlı olduğu için bir şey yapmak demek, diğer şeyleri yapamamak demek. Benim çok domates almam demek, yeterince soğan alamam demek. E nasıl menemen yapacağım?
Soğansız olmaz. Daha büyük ölçekte bir karar düşünelim. Parayı değersiz tutarak ihracatçılara avantaj sağlamak demek, ithalatçıları zor durumda bırakmak demek. Fazladan borçlanmak, yarın alınacak borcun daha pahalı olması demek.
Ve tabii ki size bugün borç verenlerin de o parayı başka şeylere harcayamaması demek. Birey, şirket, devlet fark etmiyor. Maliyetsiz karar yok. Dolayısıyla tanımımızı daha belirgin bir hale getirebiliriz.
Ekonomi, kıt kaynaklar arasında yapılan seçimlerin bilimidir. Ana akım ekonomi denen şeyin temeli bu anlayış. Bu maliyetin altını iyice çizmek için bir egzersiz yapıyorum. Öğrencilerin kendi hayali şirketleri var.
Ya önceki derslerden getirdikleri veya o anda uydurdukları. Bütçelerinin yüzde şu kadarını RG'ye harcıyorlar, şu kadarını pazarlamaya, şu kadarını satışa ayırmışlar. Öyle uyduruk bir harcama pastamız var. Derken ortaya farklı senaryolar çıkıyor.
Onlarla baş etmek için değişik değişik adımlar atmaları lazım. Dungeons and Dragons oynar gibi sürekli zar sallayıp kriz üretiyorum. Mesela en büyük rakipleri finansman buldu. Pazarı ele geçirmek için zararına satışa başladılar.
Sizden daha ucuza satıyorlar artık. Ne yapacaksınız? Siz de mi zararına satacaksınız? Yoksa yeni bir müşteri profiline mi kayacaksınız?
Ki bunun içinde pazarlama bütçesi lazım vs. vs. Efendim, vergi artışı geldi. Çevreci düzenlemeler geldi.
Bunları ek yük bindirdiler. Zarar etmemek için nereden kısacaksınız? CEO'nuz kara para aklamayla suçlandı. Davası başlayacak yakında.
Borsa değeriniz çakıldı. Borç alamıyorsunuz. Ne yapacaksınız? Türlü türlü senaryolar.
Bunları kısaca geçebilirsiniz de üstünde saatlerce vakit de harcayabilirsiniz. Mühim olan her yaptıkları seçimde başka bir yerden kan kaybettiklerini anlamaları. Bilimkurgucu kardeşlerim bilir Kobayashi Maru eğitimi aslında bu. İsmi ilk defa Wrath of Khan'da geçmişti.
Star Trek filmlerinin en iyisidir. Bir eğitim simülasyonunda Kobayashi Maru isimli sivil uzay gemisi bozulup düşman bölgesine kayıyor. Eğitimdeki kaptan adayı da bir seçim yapmak zorunda. Gemidekileri ölüme mi terk edecek?
Tehlikeli bir kurtarma görevine mi girişecek? Her aday tabii ki kurtarmayı seçiyor ve akabinde saldırıya uğruyorlar. Öğrencilerin bilmediği şey o muharebeyi kazanmanın imkansız oluşu. Ne yaparlarsa yapsınlar, kararlarının maliyeti birikiyor birikiyor ve sonunda mürettebatın ölümüne sebep oluyor.
Simülasyonun amacı, bir kaptan olarak bazen kazanılamayacak durumlarda da karşılaşabileceğini anlamak ve karakterini test etmek. Ben bunları direkt söylemiyorum tabii. Kendi egzersizimizden sonra Star Trek filminden ilgili sahneleri gösteriyorum. Bazılarında ampul yanıyor, hoşuma gidiyor.
Bu noktada diyebilirsiniz ki biz fırsat maliyeti kavramını daha önce birçok kez konuşmuştuk. Aslında genel olarak ekonomi hakkında epey konuştuk. Tek tük yaptığımız atışların yanında ekonomi odaklı serilerimiz var. Dördüncü dalga serisinde mesela podcastin ta başlarında gelir adaletsizliğini, otomasyonu, evrensel temel geliri ele almıştık.
Blockchain serisinin yahut Borsa 101 bölümlerinin konuları malum. Spor ekonomisi de uzun bir seriydi. Kartelleşmeden sendikaları, piyasalaşmadan kaldıraçlı satın alıma kadar birçok değişik konuyu işlemiştik. Ama sanırım ekonomi konusundaki en yoğun içerik kapitalizm öldümü serisiydi.
Bu arada gerçekten birkaç saniye öncesine kadar ben bunu geçen sene yaptığımı sanıyordum. Aklımda taze kalmış. Meğer 3 sene olmuş ya. 2020 yazında bitirmişiz.
O yüzden düzenli dinleyiciler unutmuş olabilirler. Biraz onun gidişatını takip ederim çünkü bazı öğeleri derslerde kullanıyorum. Nasıl kullandığımı anlatacağım. Biz o seriye mülkiyetle başlamıştık hatırlarsanız.
Ben de sınıfta ilk büyük tartışmayı bu konuyla açıyorum genelde. Özel mülkiyet konusuyla. Ama özel mülkiyet iyi midir, kötü müdür, süreniz 15 dakika gibi tembel bir soruyla değil. Farklı mülkiyet tiplerini düşünmelerini istiyorum.
Mesela kişisel mülkiyetle özel mülkiyet arasında fark var. Kanun bunları ayırmış ama biz özellikle Marksist düşüncedeki ayrımını önemsiyoruz. Orada kişisel mülkler genelde taşınabilir olan ve sadece kişinin kullanabildiği şeyler olarak düşünülüyor. Kıyafetlerimiz, eşyalarımız.
Tabii teoride her şeyin kullanımını paylaşabilirsiniz de. Pratikte devletin bunları da elimizden alıp merkezden dağıtmasını, kendi malı yapmasını savunan insan epey azdır. Sonuçta diş fırçalarının mülkiyeti kritik bir şey değil. Bu bağlamda özel mülk ise sahibi bir şey yapmasa da ona para kazandıran araçlar olarak düşünülüyor.
Toprak, fabrikalar, madenler. İlla da gayrimenkul olması şart değil. Büyük bir makine de olabilir. Köle bile olabilir.
Sonuçta başkası çalışıyor, başkası değer yaratıyor ama mülkiyette hakları olmuyor. Bu tip bir mülkiyetin özel kalmamasını, kamulaştırılmasını isteyen çok insan var. Peki bu ayrım ne kadar sağlam? Mesela eviniz kişisel mülk mü, özel mülk mü?
Ailenizle kullanıyorsunuz kişisel ama kiraya verirseniz iş yapmadan gelir ediniyorsunuz. İyi bir paraya kira vermenizi sağlayan şey belki o ev üstünde çalışıp onu güzelleştirmenizdi, ne bileyim bahçesine harcadığınız emekti. İşler biraz karışıyor. En ilginci paranın kendisi.
Gerçek bir değiş tokuş aracı ise yani gidip diş fırçası da alabiliyorsam, makine fabrikada alabiliyorsam o zaman kesin bir ayrım yapamıyorsun. Tartışmasız biçimde özel mülk olan fabrika gibi şeyleri düşünelim. Bunları da ayrıştırmalarını bekliyorum. Örneğin bir cep telefonu fabrikasıyla bir petrol rafinerisi aynı statüde mi?
Onları kamulaştırmak için argümanlar aynı mı? Madalyonun diğer yüzü de ilginç. Özel olmayan her şey illa kamulaştırılmak zorunda değil. Yani devlet kontrolünde olan şeyleri hayal etmek kolay da.
Peki ya bir fabrika orada çalışanların malıysa? Bir çiftlik orada çalışan 50 kişinin malıysa? Özel de değil, devletin de değil. Kollektif mülkiyet.
Yine bu ayrımları iyice belirsizleştirmek için hissedarlığı örnek gösteriyorum. İçinde bulunduğumuz düzende birçok şirket çalışanlarına hisse dağıtıyor. Çalıştıkça şirketin daha fazla sahibi oluyorlar. Tabii ki şirketin kurucuları genelde en büyük pay sahibi ama onlar bile çoğunluk değiller, yüzde elli değiller.
Şimdi bu özel mülk müdür, kollektif mülk mü? Daha da karıştıralım işi. Ya bu şirket sanayi robotları tasarlıyorsa yani üretim araçları üreten bir şirketse? O zaman kamulaştırmamız lazım mı diyecek devlet?
Bakın özel mülkiyet iyi midir, kötü müdürden nerelere geldik? Konuyu bu şekilde veya buna benzer sorularla çerçevelerseniz tartışmalar çok daha zevkli oluyor. Bu arada daha önce de dedim ben bu tartışmaların ortasına girip doğrusu şudur diye yönlendirmiyorum. Bu konularda zaten kuvvetli bir ideolojim de yok benim.
Çocuklara illa komünist yapacağız veya serbest bir yasacı yapacağız diye. Meraklanıp tartışmaları gaza gelmeleri, ha bunu daha önce düşünmemiştim diye ampul yanması benim orada aradığım tek ödül. Kapitalizm serisinde mülkiyetten sonraki durağımız ticarette. İnsanlar da, topluluklar da zaman içinde uzmanlaştılar.
Belki bir topluluğun bazı kaynaklara ulaşımı daha kolaydı. O yüzden onları işleyebildiler. İşledikçe daha çok beceri kazandılar. O alanın uzmanı oldular.
Uzmanlık belli bir şeyi daha iyi, daha hızlı, daha kaliteli bir şekilde üretmeyi sağlıyor. Ama sizi zenginleştirmiyor bu. Evinizde iki tane sandalye ihtiyacınız var. O topluluktaki en iyi marangoz olmanız ve günde 20 tane sandalye üretmeniz pek işinize yaramayacak.
Nereye koyacaksın sandalyeleri? Uzmanlaşmanın potansiyelini gerçeğe dönüştüren şey ticaret. Gerek kişiler arasında, gerek topluluklar arasında ticaret olursa, üretim fazlası bir işe yaramış oluyor. Başka şeyleri alabiliyoruz, zenginleşiyoruz.
Burada Sezgilerimiz'e ilk bakışta ters gelen bir detay var. Karşılaştırmalı üstünlük kuramı deniyor. Diyelim ki siz her konuda benden daha iyisiniz, her şeyi daha verimli biçimde üretebiliyorsunuz. Bu durumda bile benimle ticaret yapmanız lehinize olur.
İki tarafın da lehine olur. Fırsat maliyeti burada devreye giriyordu. Siz her şeyi benden daha iyi yapabilirsiniz ama her şeyi aynı oranda iyi yapmıyorsunuz. Ben de her şeye aynı değeri atfetmiyorum.
Ona göre bakacaksınız, kendi fırsat maliyetinizi minimumda tutacak ürünlere yoğunlaşacaksınız. Onları satarak diğer ihtiyaçlarınızı benden ithal edeceksiniz. Bu daha verimli. Şimdi bunu da bir tartışmaya dönüştürmek güzel.
Önce Ricardo'nun fikrini matematiksel bir örnekle gösteriyorum ki millet iyice ikna olsun. Sonra eleştirmelerini istiyorum. Aslında eleştiri epey kolay. Ricardo'nun modelinde sadece iki ürünün değiş tokuşu ele alınıyor.
Gerçek dünyada bir sürü ürün var. Efendim sadece iş gücü maliyeti ele alınıyor. Gerçek dünyada bir sürü maliyet var. Ben illa adamın yazdıklarına değil de genel fikre eleştirel bakmalarını istiyorum.
Mesela aynı kabiledeki iki kişinin de iş dokuşu kolay olabilir. İki uzak topluluk arasında nasıl olacak? Demek ki ulaşım maliyetini çıkarmamız lazım. Ya ulaşım maliyeti sonsuza yakın sarsa?
Covid gibi bir senaryo ortaya atıyoruz. Yahut savaş? Ticaret yapamadığın durumlarda ne olacak? Normalde Çin'e danışmanlık hizmeti satıp onların devasa fabrikalarından ucuza ilaç satın almak çok verimli bir seçenek olabilir iki taraf açısından.
Ama bir gün ilaç ticareti kesildiğinde dışa bağımlılığımızın cezası yüksek olur. Onlar da danışmanlık hizmetimizden mahrum kalacaklar da her ihtiyacın aciliyeti aynı değil. Biz bu noktadan sonra keşifler çağına gelmiştik. Bu dönemdeki ticaretin bizim anladığımız ticaretten çok daha farklı olduğunu anlatmıştım.
Bir sömürgede üretilen şeyler belliydi. Kendi aralarında ticaret yapamıyorlardı. İlla Avrupa'ya getirecekler ürünlerini. Orada da İstedikleri limana değil, belli limanlara getirebilecekler, belli sürelerde tutabilecekler.
Bazı malları belli bir fiyattan sadece belli kişilere satabileceklerdi genelde saraya. Bütün bu kuralları kim belirliyor? O da saray. Saraydan kastım kral ve ona yakın kodamanlar ki sömürgelerdeki ana mülkiyet sahipleri de onlar.
Kapalı devre saçma sapan bir sistem. İşte Adam Smith böyle bir ortamda ortaya çıkıp serbest piyasayı savunmuştu. Şimdi buradaki merkezi kavramı olan fiyatlar hakkında size bir sorum olacak. Birkaç sorum olacak aslında.
Standart açıklamaya göre piyasa yeterince şeffaf ve rekabetçi olduğu sürece fiyatlar da üretim maliyetini yansıtır. Bir başka de işte israf yoktur. İsraf eden zaten piyasadan elenmiştir çoktan. Geriye kalanlar da bize belli kalitedeki ürünleri en ucuz şekilde ulaştırıyorlar.
Fiyatlarda tabii oynamalar olabiliyor. Bu oynamalar bir sinyal görevi görüyorlar. Neyin nerede, ne seviyede olduğunu gösteren sinyaller. Mesela belli bir bölgede buğday fiyatı artmışsa orada bir çeşit kıtlık olmalı.
Ama bu sinyalin önemi ne? Bu sinyal devlete gitmiyor. Kime gidiyor? Batman'e mi gidiyor?
Buğday kıtlığı gerçi biraz uç bir örnek. Devlet veya Batman müdahale edebilir. Başka şey düşünelim biz çikolata fiyatlarını. Çikolata pahalılığı piyasanın kendisine giden bir sinyal.
Tüketimi kısabilecek olan kısıyor, üretimi arttırabilecek olan da arttırıyor ki daha çok para kazanabilsin. Eğer üretim gereğinden fazla artarsa, kısa süre içinde kıtlık yerini bolluğa bırakıyor, fiyatlar düşüyor, üreticiye tamam artık başka şeyler üret sinyali yolluyor. Böyle böyle milyonlarca farklı şeyin milyonlarca fiyatı var, hepsi sürekli değişiyor. Herhangi bir merkezi otoritenin bu bilgi akışını başka yollardan takip etmesi, hepsi için daha doğru fiyatlar belirlemesi mümkün değil.
Peki fiyatların doğru sinyali vermediği durumlar olabilir mi? Bunlar neler? Tekrarlayayım, illa belli bir cevap aramıyorum ama öğrencilerin şunlardan bazılarını akıl etmeleri iyi olur. Bir kere her piyasa kusursuz derecede rekabetçi kalmıyor.
Bazılarında monopoliler, karteller oluşuyor, fiyatları belirleme güçleri olan yapılar. Fiyat belirlenebiliyorsa bilgi taşıma özelliğini yitirir. Zaten başka üreticiler o sektöre girip girmemeyi, üretimlerini arttırıp arttırmamayı fiyatlara bakarak karar vermiyorlar. Monopoly onları dışlıyor, kartel onları dışlıyor veya kartele haraç ödeyecekler, onun bir parçası olacaklar.
Tüketicilerin kararı birazcık fiyatla alakalı. Çok pahalıysa onu satın almama seçimleri var. Ama o da malına, hizmetine bağlı. Bir noktada mahkum oluyorsun.
Bu halk hiç mi çikolatayı yiyemeyecek? Hiç mi bisküvit yiyemeyecek? Bazen fiyatlar üretici tarafından değil, tüketici tarafından belirleniyor. Yani monopoli değil, bilene eksi 10 puan yazıyorum.
Çünkü ne demiştik? Terim ve tanım yok. Monopsoni deniyor bu da. Piyasada tek alıcı olması.
Hatırlayın, kaynak piyasasında şirketler alıcıydılar. İş gücü arıyorlar mesela o piyasada, onu almaya çalışıyorlar. Şimdi bir kasaba düşünelim. Oradaki her şeyin sahibi bir demiryolu şirketi olsun.
Bu örnek biraz eski oldu gerçi, yaklaşık 150 senelik. Diyelim ki Amazon gitti bir yere, devasa bir veri merkezi inşa etti. Binlerce kişi geldi oraya, bunlar yıllarca çalıştılar, aile kurdular, on binleri buldular. Orada bir hayat oluştu.
Her şeylerini de Amazon'dan alıyorlar. Market alışverişleri, saç kesimleri, neyse her iş yeri Amazon'un bir alt şirketi. Buradaki iş gücünün gerçek bir seçim şansı yok. O yüzden iş gücü piyasasındaki fiyatları tek alıcı olan Amazon belirliyor.
Company Town denir böyle yerlere. Fiyatlarla ilgili söylenecek başka bir şey de spekülasyon. Spekülatör denen şey günlük kullanımda negatif anlamlı olsa da piyasanın gerekli bir aktörüdür. Fiyatının kısa zamanda yükseleceğine inandığı şeyi alıyor veya kısa zamanda düşeceğine inandığı şeyi short ediyor.
Bir denge oluşturuyor. Normal yatırımcıdan farkı her zaman belli olmuyor. Öyle net bir çizgi yok aralarında. Ama o şeyin temel değerini pek umursamaması, sadece kısa dönem fiyat hareketlerine göre davranması bizim için yeterli bir ayraç.
Negatif anlamı da buradan kaynaklı zaten. Aldıkları şeyin fiyatı iyice şişsin diye, temel değer ölçütlerinden alakasız noktalara gelsin diye yalan yanlış haber yayabiliyorlar. Ama bunu yapmasalar da, piyasada yalan haber dönmese de, sırf fiyattaki oynamalar diğer yatırımcılara bir sinyal yolluyor. Birileri bir şey alınca fiyat oynuyor, fiyat oynadıkça başkaları bakıyor, ben bunu alayım mı diye.
Normalde uzun vade olan yatırımcı da FOMO yüzünden spekülasyona başlıyor. zombi salgını gibi hepimiz zombiye dönüyoruz ve bir noktada fiyatların sağladığı esas bilgi kıtlıktı, bolluktu, üretim maliyetiydi falan değil, piyasa aktörlerinin irrasyonelliği oluyor. YouTube'da bu konuda bir tartışma var. Daha genel bir tartışma aslında.
Piyasalar verimli midir başlıklı? Efficient market hipotezinin lideri Eugene Fama ile davranışsal ekonomi uzmanı Richard Taylor'ın arasında, ikisi de Nobel ödüllü tipler, ağır abiler, sakin sakin konuşuyorlar. O verimli piyasa hipotezine göre özellikle borsalardaki fiyatlar tüm ulaşılabilir bilgiyi aktarıyorlar. Zaten bu yüzden de istikrarlı olarak piyasayı yenemiyorsun.
Çünkü senin piyasayı yenmek için kullanacağın herhangi bir bilgi, insider trading falan yapmıyorsan tabii yasadışı, eninde sonunda diğer aktörleri de malum olacak. Fiyat ona göre ayarlanacak. Taylor ise buna karşı büyük salınımları argüman olarak sunuyor. %50, %100, %1000 seviyesinde oynayan fiyatlar var mesela.
Bunun manasını sorguluyor. Hangi bilgiyi yansıtıyor bunlar? Fiyatlanan varlıklarda gerçek bir değişim olmuyor. Sonuçta şirketin aynı sayıda fabrikası var, aynı sayıda çalışanı var.
Piyasası değişmemiş, göktaşı düşmemiş. Nedir yani bu tantana? Bu tip oynamaların sürü psikolojisi benzeri bilissel yanlılıkları yansıttığını, gerçek dünya hakkında bir bilgi taşımadığını söylüyor. Videoyu linkledim.
40 dakikanız varsa ayırın. Fiyatlar hakkında son bir konu var yalnız. Şeffaf ve rekabetçi ortamları düşünelim. Burada fiyatlar işe yarar bilgiler taşıyorlarsa neden her şeyin bir fiyatı yok?
Ya da her şeyin bir serbest piyasası olmalı mı? Düzenlenmiş, rekabeti, şeffaflığı, devlet veya başka kurumlar tarafından sağlanmış serbest piyasa her alanda hakim olmalı mı? O kadar çok örnek var ki düşünülebilecek. Bunu öğrencilere soruyorum zaten.
Kendim söylemiyorum ilkin ama. Mesela çocukları olmayanlar için taşıyıcı annelik yapmak isteyenler var. Bu birçok yerde yasak. Yasal olan yerlerde dahi serbest piyasası yok.
Neden anneler kendi fiyatlarını belirlemiyorlar? Neden çiftler bunlar arasında seçim yapmıyorlar? Aralarında kontrat imzalamıyorlar. Veya organ nakli.
Organ nakli ihtiyacı olanlar için de bir piyasa yok. Fiyat var. Yani bir para ödeniyor. Bedavaya nakil olmuyorsunuz ama alıcıların, satıcıların bir araya geldiği bir yer yok.
Bu tabii mide bulandırıcı geliyor bana ama mevcut durumun ne kadar mide bulandırıcı olduğunu düşünmüyoruz. Piyasasız durum da rezalet. Bir kere yasaklanan her şeyde olduğu gibi bunun da bir yeraltı piyasası oluyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre her sene 10 bin tane böbrek bu yolla alıcı buluyormuş.
Milyar dolarlık sektör. Oradaki korkunçlukları hayal bile edemeyiz. Biz yer üstünde olan bitene bakalım. Türkiye'de 20 bin küsur insan sırada bekliyor çoğu böbrek için.
Herkesde iki tane olan bir şey, herkesin bağışlayabileceği bir şey. 80 milyonluk ülkede yıllarca sıra bekliyorsunuz. Bu süreçte bir kısmı eziyet çeke çeke ölecek. Dünyada da böyle bu.
Türkiye'ye has değil. ABD'de ortalama böbrek sırası 4-5 sene. Pankreyas 2 sene, ciğer 1 sene. Kasaba dönmeden durdurayım örnekleri.
Bunlara rağmen dünyada organ alım satımı yasak. Yani tamamen yasak. Dünya Sağlık Örgütü de yasağı savunuyor. Sadece bir ülkede organ alım satımı yasal.
Onu da hayatta tahmin edemezdim. İran. Düzenlenmiş bir piyasa tabii. Yani öyle herkes kafasına göre alıp satamıyor.
Yabancılara yasak mesela bu işin turizmi olmasın diye. Yine de bir iç piyasa var. Satıcı hem devletten vergi yardımı alıyor hem de doğrudan alıcıdan para alıyor. Kara borsada bulmak isteseniz ülkesine göre değişiyor tabii.
Hindistan'da 20 bin dolar, Çin'de 40 bin dolar, İsrail'de 160 bin dolara ihtiyacınız var. Fakat o paranın neredeyse tamamı aracılara gidiyor. Organ sahibinin aldığı 3-5 bin olsa iyi. Bazıları 1000 dolar alıyormuş sadece.
Tabi serbest piyasa demek özgür seçimler demek değil illa. Tahmin edeceğiniz gibi İran'daki satıcıların çoğu fakir. Hayat onları buna zorlamış. İşin mide bulandırıcı kısmı da bu.
Fakirlik yüzünden emeğini, onurunu hatta bazen vücudunu kiralamaya alışmışız. Ama vücudun bir parçasını kesip satmak daha da korkunç. Bu konu zaten yeterince güzel tartışmalara yol açıyor öğrenciler arasında. Özellikle de ters teşvik kavramını keşfedebilirlerse süper.
Bunun klasik örneklerinden biri, belki bahsetmiştik daha önce, 1902 yılında Vietnam'daki Fransız sömürgesinin sıçan problemine yaklaşımı. Her yeri sıçan basmış, bunlar da yerli halktan yardım istiyorlar. öldürdükleri her sıçan için para vermeyi akıl ediyorlar. Kanıt olarak da kuyruk getireceksin.
Yani sıçan kuyruğunun yapay bir piyasası oluşuyor. Tek alıcısı olan bir piyasa. Yerli halk ne yaptı? Kuyrukları kestiler, sıçanları bıraktılar.
Üretsinler de daha çok kuyruk olsun ileride diye. Hatta bazıları sıçan besleyip üretmeye başladı. Belki onun da ikincil bir piyasası oluşmuştur tahmin ediyorum. Sonuçta aynı insan ayda 100 tane 500 tane kuyruk getirirse millet şüphelenir.
O yüzden daha ucuz bir fiyata kuyrukları halka satmıştır. Onlar da gidip tek tek Fransızlara. Bunun bir diğer versiyonu da Hindistan'daki İngiliz sömürgesi için anlatılır. Orada sıçan değil de kobra yılanı var.
Millet kobra yetiştirmeye başlamış. Yönetim bunu fark ediyor, teşviği kaldırıyor. İnsanlar da kobraları sokağa salmışlar. Sorun daha da büyümüş.
Buna pek inanmadım ben bu arada. Köylü niye kobra'yı kendi bahçesine salsın değil mi? Hele pişirip yemek dururken. Evet, kobra eti yeniyormuş, araştırdım.
Daha yeni bir örnek vereyim. Bireysel silahları azaltmak için silah toplama kampanyaları yapıyor bazı hükümetler. Silahlarını teslim edenlere ufak bir para veriyorlar. Adamın teki de üç boyutlu yazıcıdan yüzlerce silah basıp zengin olmaya çalışmış bu yolla.
Sonuçta bir şeyi fiyatlamak bazı durumlarda sorunu iyice derinleştiriyor. Ve fiyatlamayı durdurduğunuzda da o sorun eski haline gelmiyor. Bu tip örneklerden oluşan bir seri güzel olurdu aslında. Not alayım bakayım ilerisi için.
Sizin de bildiğiniz ilginç örnekler varsa kesin beklerim. Ben bugün burada durayım artık. Şöyle bir dönüm kısaca bakalım. İşletmeden ekonomiye geçiş yapmış olduk.
Dairesel akış modelini görmüş olduk. Farklı aktörleri ekleye ekleye o modelimizi büyütmüştük. Bir modern sanat eseri yapmıştık. Kıtlık ve fırsat maliyeti temel kavramlardı.
Son olarak ticaret, özel mülkiyet ve piyasa hakkında ilginç sorular sormaya çalıştık biraz beyni kurcalayan. Sonuna kadar dinlediyseniz hepinize teşekkürler. Özellikle de öleceğini bile bile Kobayashi Maru'daki sivilleri kurtarmaya giden fedakâr patronlarıma teşekkür ederim. Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Emine Tekerek.
Fedakârlığınız asla unutulmayacak.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.