Podcast

Kitap Nasıl Okunur 2: Teknikler (2023 Versiyonu)

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Okumanın kutsal öğretilerine, CIA’in bilmenizi istemediği sırlarına kaldığımız yerden devam. Bugün işin teknik taktik kısmına dalacağız, pratiklerine bakacağız.

Konular:


(00:00) Geyik: Ağustos böcekleri.

(02:10) Okumak diyaloga girmektir.

(02:50) Beklentileriniz yazın.

(03:27) Kitabı mundar edin.

(04:33) Özet çıkarın.

(07:00) Hiyerarşik not tutmayın.

(08:35) Not kartları kullanın.

(11:00) Commonplace Book.

(11:50) Zettelkasten.

(15:22) A Syntopicon (Patreon).

(16:33) Hızlı Okuma Teknikleri.

(18:00) Subvocalization: İç Seslendirme.

(19:00) Kurgu Nasıl Okunur.

(22:54) Patreon teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Patreon: A Syntopicon: Kimsenin Bilmediği En Önemli Kitap


Video: Ryan Holiday's 3-Step System for Reading Like a Pro


Yazı: A Beginner’s Guide to the Zettelkasten Method


Yazı: IMPLEMENTING ZETTELKASTEN IN ROAM: A PRACTICAL GUIDE


Kitap: Great Books of the Western World (1952)

Kitap: A Syntopicon (1952)

Yazı: How subvocalization makes you a better reader


Yazı: HOW TO START READING FICTION (WHEN YOU ONLY READ NONFICTION)


Yazı: How To Read A Book (Of Fiction), According to Mortimer J. Adler








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.378 kelime · ~17 dk okuma

Selam fularsızlar. Okumanın kutsal öğretilerine, kadim öğretilerine, CIA'in bilmenizi istemediği sırlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama kaldığımız yerdeki kalış şeklimiz de iyiydi ha. Ay arkadaşlar geldi ben kaçıyorum diye podcast bitirdik resmen.

Biraz açıklayayım durumu. O an hakkını veremedim tam. Ufak bir apartmandaydık. Tek başına duran bir apartman binası.

Zeytin ağaçları arasında. Kocaman bir bahçe içinde. Önü deniz, karşı da dağlar. Yani ortamda 2-3 milyon daha az sivrisinek olsa tam cennet olacaktı.

Transkriptin tamamını oku

Hiçbir yerde ilan vermemelerine rağmen tüm yaz dolular çünkü müşterisi sabit. Komşu dairedeki çift 40 senedir gelip kalıyormuş. O kadar kıdemliler ki zaten tüm yaz programı onlara göre ayarlanıyor. Buranın müdavimlerinden biri arkadaşımız bu sene yerini bize verdi de öyle araya girebildik.

Yoksa almıyorlar. Hani Seinfeld'teki Subnazi vardı ya, onun gibi bir aile işletiyor resmen. Bazen sezonu erken başlatıyorlar, bazen erken kesiyorlar. Kafalarına göre.

Ve tüm bu popüleriteye rağmen en yoğun sezonda adam başı 20 euroya kaldık. Ben anlamadım bu iş modelini. Bir gün dedim ki şuraya klima taktırıp biraz tadilat yaptırsan çok iyi yatırım olur. Adam bana neredeyse iğrenerek baktı.

Neyse uzatmadım hiç. Beni fişlerse seneye almaz. Tabii bunun bir kötü tarafı da var. Pek özel alanımız yok bu ortamda.

Zaten ev eski olduğundan üçüncü katta bir kapıyı çarpıyor, alt kattaki tablo düşüyor. Öyle bir yer. Kayıt için uygun değil. Bahçeye çıkayım dedim.

Sizin için sivrisineklere göğüs germeyi bile göze aldım. Ama orada da ağustos böceği engeli vardı. Artık nasıl bir şiddette ve frekansta ses çıkarıyorlarsa, kullandığım yazılımın noise cancellation özelliği işe yaramadı resmen. Farkındayım saçma bir bahane.

Ödevimi köpeğim yedi seviyesinde bir bahane. Ama hakikaten de öyle ağustos böceği yüzünden kayıt yapamadık. O yüzden şansını herkesin başka bir yerde olduğu, bütün apartmandaki herkesin dışarıda olduğu bir an yakalayınca kendimi en dipteki, en sessiz, en sıcak odaya kapatmıştım. Orada basılana kadar kitap okumaya genel yaklaşımı, bir nevi kitap okuma işinin stratejisini konuşmuştuk.

Bugün biraz daha sessiz bir yerdeyim ve bu sefer de işin teknik kısmına, taktik kısmına rahat rahat dalabiliriz. Eğer geçen bölümden bir tek fikir hatırlamanız gerekirse o da şu olsun, kitap okumak yazarla girilen bir diyalogdur. Dolayısıyla hızlı hızlı çok kitap okumak da her yazarla anca havadan sudan konuşabilmek gibi. Bir davete gidiyorsunuz, yüzlerce kez havadan sudan konuşmanın size kazandırdığı pek bir şey olmayacak yani bundan övülmezsiniz.

İyi okumaksa derin bir muhabbete dalmak gibi. Üstelik sadece yazarla değil kendinizde de. Bu konudaki iyi-kötü tüm teknikleri değerlendirirken esas amacın böyle doyurucu bir diyalog olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Basit bir not kartı sistemiyle başlayalım.

Arkadaş tavsiyesine güvendiniz, yorumları okudunuz veya üstünkörü bir okuma yaptınız, elinizdeki kitabı derinlemesine okumaya karar verdiniz. İlk adım, kitabın ilk sayfasına ne zaman ve ne beklentilerle okumaya başladığınızı yazmak. Sonradan bakınca eğlenceli oluyor. Elbette arka kapakta genelde bu beklentiler sıralanır zaten.

Bu kitabı okuyunca şunları şunları öğreneceksiniz diye. Onu kopyalamayın. Sizde yaratacağı değişimler üstüne beklentilerinizi yazın. Bir konuda yeni ayrıntılar mı öğreneceksiniz?

Ayrıntıların ötesinde toptan bakış açınız mı değişecek? Yeni alışkanlıklar mı edineceksiniz? Günlük hayatınız mı değişecek? Böyle tahminler yürütün.

İkinci adım, kitabı mundar etmek. Altını üstünü çizin, notlar alın, post-itler yapıştırın, ne bileyim sayfaları kemirin. Kitap zihninizle çarpışmasının izlerini taşımalı. Eskiden bu çok ayıp bir şey sayılırdı tabii.

Kitap kıttığından herhalde. Nasıl ki elden ele dolaşan kıyafetleri bir sonraki kişiye kirli bir halde vermiyorsun, kitapları da bulduğun gibi bırakmalıydın. Artık böyle kısıtlar yok. Fiziksel kitap bulamayana elektronik hali var, korsanı var.

İsteyene kitap var yani. O yüzden elinizdeki ortak bir mal değil. Temiz bırakmanıza gerek yok. Temiz kitap havadan sudan konuşmanın ötesine geçilmemiş bir diyalogdur.

Notlarınızı anlaşılır kılmaya lüzum yok. Bunu bir sonraki adımda yapacağız zaten. Şimdilik akışı bozmadan, havanızı bozmadan kafanızda çakan kıvılcımları yakalamaya çalışıyorsunuz. Benim kitap kenarlarında neredeyse hiç tam cümle olmuyor.

En azından düzgün cümleler olmuyor. Araya fazla zaman girmeden onları toparlayacağımı biliyorum. Yalnız mesela bir yerin altını çizmişseniz, onu neden çizdiğinizi de kısaca yazın ki sonra aynı eforu tekrarlamayın. Bazen ertesi gün bile unutuyorum çiziklerin manasını.

En sinir bozucu şey, bir ara önemli bulduğunuz bir şeyi, neden önemli bulduğunuzu unutmak olmalı. Geldik üçüncü adıma. Kitabın uzunluğuna göre ya en sonda ya da bölüm sonlarında bu hızlı notları toparlayıp temizce özetlemek iyidir. Bazı notlarınızın artık geçersiz olduğunu, bazılarının da derinleştirilmesi gerektiğini göreceksiniz.

Ne yaparsanız yapın, en önemli detay notları el yazınızla ve kendi kelimelerinizle almak. Yazarın sözleri kitap için kalıcı, sizin için geçicidir. Onları sizin için de kalıcı yapacak şey, yani gerçekten sizin düşünceleriniz yapacak şey, kendi kelimeleriniz. Sonradan alıntılamak isteyebileceğiniz bir kısım varsa elbette onu yeniden yorumlamanın manası yok.

Ama o zaman da o alıntıyı niye önemli bulduğunuzu yazın. Yani bağlama oluşturmanız lazım. Bu çaba alıntıyı da içselleştirmenizi sağlar. Bu bence en kritik adım.

Genel olarak üçüncü adım yani. Başka hiçbir şey yapmasanız, sadece not alıp sonra bunları kısaca yorumlasanız hem kitaplardaki bilgileri hatırlama başarınız hem de fikirleri anlama, belki yeni fikirler sentezleme beceriniz ilerler. Bundan sonraki her şey ekstra benim için. Beraber keşfedelim.

Şimdi kitabı bitirdikten sonra onu bir köşede biraz demletebilirsiniz. Bir hafta, bir ay size kalmış. Bu süreçte kitabın verdiği bilgiler, uyandırdığı fikirler, bunların birçoğu kısa dönem hafızanızdan dökülüp gidecek. Arada başka şeyler okuyup öğreneceksiniz.

Biraz daha farklı bir insan olacaksınız yani. Enerjinizin yüksek olduğu bir gün kitabı tekrar açıyorsunuz ve eski notlarınıza eğer yapmışsanız bölüm sonu özetlerine tekrar bakıyorsunuz. Diyeceksiniz ki ya bu aralıklı ders çalışma tekniği işte. Bir şeyi çalış, bir hafta sonra özetini tekrar et, bir ay sonra bir daha böyle giderek artan aralıklarla yapılan tekrar o şeyi beyne kazıyor.

Evet ama burada kitabı açıp bakmakla yetinmiyoruz. O notlarımızı tekrar dönüştüreceğiz. Ve bu sefer onları kitaptan çıkaracağız. Zaten artık bir şey yazacak yer kalmadı kitapta.

Tam olarak nasıl ve neye dönüştüreceğimiz konusunda bir fikir birliği yok. Önce size kolay yolu anlatayım. Benim de takip ettiğim tembel versiyonu bu. Doğrudan elektronik arşivleme adımına geçiyorum ben.

Yani bölüm özetlerini aradan geçen zamanın kazandırdığı yeni bakış açısıyla bilgisayarda tekrar yazıyorum. Dolayısıyla aynı fikrin üçüncü kopyası oluyor. Okurken gerçek zamanla aldığım notlar, bölüm özetleri ve şimdi arşiv notları. Her notun bir fikir olmasına da gerek yok bu arada.

Bazıları şunu şunu araştır, bu konuda tersini söyleyen bir kaynak bul gibi şeyler oluyor. Yani kitap dışındaki kaynakları gerektirecek şeyler, onları da bu adımda hallediyorum. İlgili ne varsa bilgisayara öyle geçiyorlar. Yalnız ben yıllar sonra şöyle bir hata yaptığımı fark ettim ve bundan da henüz tam dönemedim, alıştığım için.

Bu notları hiyerarşik biçimde alıyorum. Ne demek bu? Nasıl kitap okunur, kitabını ele alalım. Meta bir örnek olsun.

O isimle bir klasör yaratıyorum. kitaptan çıkardığım tüm notlar onun altında. Klasörün içi düzenli olabilir, güzel güzel başlıkları ayırmış olabilirim ama sonuçta bir klasör. Oradaki fikirlere bir daha nasıl ulaşacağınızı düşünün.

Ya zihinsel hammallık yapıp yeri geldiğinde çat diye hatırlayacaksınız ki okuduğunuz kitap sayısı arttıkça bu zorlaşacak ya da yeri geldiğinde o klasöre bakmaya akıl edeceksiniz. Ama bu seferde hangi fikrin hangi klasör altında olduğunu hatırlamanız lazım. İlla bir hamallık var işin içinde, zaten büyük ihtimalle aynı fikir başka bir kitapta da işlenecek biraz farklı açıdan. O klasör altında da olmuş olacak.

Bunları birbirine bağlamanın bir yolu olsa, birinden başlayıp adım adım diğerlerini gezebilsek çok daha faydalı olurdu. Bence biz bir adım geriye atıp ne yapmaya çalıştığımızı kendimize soralım. Kitap okurken notlar almanın yazarla diyaloğa girmek olduğunu biliyoruz. Bu notları daha sonrası için kullanılabilir kılmaksa, farklı yazarlar arasında dönen bir muhabbete ortak olmak gibi.

Her yeni kitaptaki her yeni fikir, önceki bir diyaloğu zenginleştirebilir. Ve kritik bir eşiği aşınca, sizin de yeni bir şeyler söylemenize, muhabbete katkı yapmanıza vesile olabilir. Tüm numara bu. Yoksa öyle ortamlarda bir kitabın adı geçince hemen bir iki alıntı yapıp alkış beklemek değil.

Ha, alkış beklemeye de karşı değilim, böyle yüzeysel faydalara karşı değilim ama işin bonus kısmı o, esas faydası değil. Bu bakış açısıyla hata yaptığım noktaya geri dönelim ve yeni bir teknik deneyelim. Kitabı biraz dinlendirmiştik, sonra açtık, notlarda gördüğümüz ilginç şeyleri kitaptan dışarı aktaracağız. Bunların her birini ayrı bir ufak not kartına yazıyoruz.

Bire bir kopyalamıyoruz ama. Fikirleri ayrıştırıyoruz. Atomize etmek de diyorlar buna. Yani bir kartta 3-5 tane ayrı fikir olmayacak.

Oraya öyle kompozisyon yazmayacağız. Öte yandan aynı fikri işlemiş farklı notlarda ayrı ayrı kartlara gitmiyorlar, bir kartta toplanıyorlar. Mesela kitap okumanın yazarla diyalog olduğu fikri. Bunun hakkındaki düşünceler bir kartta, hızlı okuma hakkındaki notlar başka bir kartta.

Eğer konu uzarsa, içeriği farklı farklı kartlara dağıtmamız mümkün. Hızlı okumaya karşı oluşum, felsefi karşıtlık diyelim, hızlı okumanın yararlı olabileceği durumlar, hızlı okuma teknikleri, bunlar ayrı ayrı kartlarda. Yalnız bu atomlar tek başına durmuyorlar, birbirlerine referans veriyorlar ki sonradan tekrar onlara döndüğümüzde binlerce not arasında kaybolmadan ve aynı bağlantıları yeniden keşfetmeye gerek kalmadan fikirler arasında rahatça ilerleyebilelim. Dolayısıyla bu adımın önemi fikirleri veya bilgileri değil de ilişki ağını berraklaştırmak.

Ben bunu kısıtlı bir ölçüde denedim. Yine tabii kolay yolu seçip dijital ortamda yaptım. Etiketler ve linkler yoluyla bir takım bağlantılar kurdum. O saatten sonra artık klasör ismini değil de direkt kavramın ismini hatırlamam yeterli.

Mesela hızlı okumayı araştırayım deyince farklı farklı kaynaklardan toplanmış bilgiler, yorumlar, araştırma soruları vs. ama hepsi aynı standartta birbirine bağlı biçimde ulaşılabilir oluyor. Böylece zihnimi hammallıktan kurtarıyorum. Yaratmaya, sentez yapmaya adayabiliyorum.

İdeal senaryo bu en azından. Lakin bazıları daha analog bir yöntem takip ediyorlar ve fiziksel kartlara elle yazıyorlar. Yani kitaba yazdığımız şeyleri bu sefer ufak tefek kartlara yazıyoruz. Etiketlemeyi de o kartların bir köşesine yapıyorlar.

Ve bir dosyanın içine, bir kutunun içine koyup onları orada düzenliyorlar. Benzer konudaki notlar beraberler, birbirlerine yakınlar ama farklı konulara da referans verebiliyorlar. Zihninin bir kısmını fiziksel olarak dışarıda yeniden oluşturmuş oluyorsun. Bu kart kutusu yöntemi yeni keşfedilmedi.

Zetterkasten ismini duymuş olabilirsiniz. Tam da not kartı kutusu anlamına geliyor. Almanca'da zaten her şey motomot böyle. İsmin kendisi ne olduğunu anlatıyor ve bu yöntemin tarihi asırlar öncesine dayanıyor.

Kutulardan ve kartlardan da önce defterler vardı. Commonplacebook denen bu defterlere çeşitli notlar, alıntılar, şiirler, bilgiler, tarifler yazılıyor veya kesilip yapıştırılıyor. Düzensiz bir inbox düşünün. Her şey var.

Zamanla bunu organize eden yöntemler ortaya çıktı. Mesela John Locke 17. yüzyılda bu konuda öğüt vermiş. Herkesin yazdığı yaygın konular için başlıklar olsun, defter ayraçları olsun, millet orada biriktirsin notlarını.

Öyle başlıklara sahip defterler basılmaya başlanmış sonra. Sırf bu iş için tasarlanmışlar yani. Daha sonraları da standart boyutta kartlar ortaya çıkınca, bunlar defterlere sığmadıklarından devlet dairelerinin olmazsa olmazı dosya dolaplarına yerleştirilmeye başlanmışlar. Oradaki notları organize etmenin sonsuz yolu var.

Herkes kendine göre bir şeyler denemiş. Fakat bu alanda yazanlar tarafından sürekli öne çıkartılan bir isim var. O da Alman sosyolog Niklas Luhmann. Sistem teorisi üstüne çalışmış bir abimiz.

O yüzden bu konulara kafa yormuş olması da doğal. Ama bir akademisyen için bile sıra dışı bir üretkenliği var. Hayatı boyunca 70 kadar kitap ve yüzlerce makale yazmış. Tüm bu üretkenliğini de biriktirdiği 90 bin kadar karta borçlu olduğunu söylemiş.

Yani diyor ki ben düşünmüyorum bunları. Düşünme işini zaten o sistem kendi kendine yapıyor. Ben sadece o düşüncelerinin izini sürüyorum, yeniden sıralıyorum, ortaya kitap çıkıyor. O yüzden de üretkenlik konusunda kafayı bozmuş insanların kahramanı bir nevi.

Luhman, notlarını belli kategorileri altında toplamakla yetinmemiş, aralarında bağlantılar kurmuş. Demin söylediğim gibi, kütüphanelerdeki referans sistemine benzer bir sistemle. Başta da bir fihrist var, oradan gerekli yerlere atlama yapabiliyor. Bunların detayını merak etmiyorum pek, çünkü kendi de zaten hayatı boyunca yeni yeni sistemler deniyor.

Önemli olan, bağlantı yapmakla yetinmeyip, bağlantı sebebini de belirtmek. Bu sayede orası gerçekten bir dışsal beyne dönüşüyor. Not sayısı arttıkça onlar arasında gezintiye çıkıp yeni yeni patikalar keşfedebiliyorsun. Yani sistem büyüdükçe faydası artıyor.

Her patika bir makale veya bir kitabın omurgasını oluşturuyor. Tabii kalan kısımları da başka kaynaklardan yaptığı araştırmalarla tamamlamış. İşin hammallık kısmından kurtulmuş. Bunun modern örnekleri arasında kaybolmanız çok olası.

Herkesin kendine göre bir yorumu var. Ortak noktalardan biri, birkaç farklı not çeşidine dikkat çekmek. Genelde üç çeşit nottan bahsediliyor. Geçici, edebiyat ve kalıcı notlar.

Geçici notlar gün içinde aklınızda kalan fikirlerden oluşuyor. Kitap okurken veya okumazken fark etmez. Bir anda kafanızda çakan şimşekler bunlar. Birkaç saniye içinde yitip gidebilirler.

Hepsinin toplanacağı bir kutu lazım, bir inbox. Fiziki bir not defteri olabilir, telefonda bir uygulama olabilir. Fark etmez. Görevi arşivdeyiz zaten.

O fikri unutmamanızı sağlamak. Gün sonunda veya belli aralıklarla o kutuyu işleyip boşaltacaksınız. Edebiyat notlarıysa okurken veya izlerken, dinlerken alınan notlar. Bağlamıyla beraber.

Yani neden bu notu aldım, neden altını çizdim gibi yardımcı bilgiler içiriyorlar. Kalıcı notlar da diğer notların işlenmiş halleri. Yazarın fikirlerini özetlemek yerine kendi fikrinizi ön plana alıyorsunuz. Bunu doğrudan kitap üstünde de yapabilirsiniz bu arada.

Özet kısımlarına mesela. veya kutunuzu aktarırken. Fark etmez. İşin açıkçası ben bu ayrıntılara kafayı takmayı biraz lüzumsuz buluyorum.

Ama şu tavsiyeyi çok tuttum. Herhangi bir notu organize ederken onu nerede görüp aldığınızdan çok tekrar nerede kullanacağınıza odaklanın. Yine benim yaptığım hatalardan biridir. O notu aldığım kitabı yazarım.

Belki zamanını, konuyu vs. Ama hangi tip bir makalede, hangi tip bir podcastte bunu kullanabileceğimi yazmam. Oysa haftalar sonra, aylar sonra tekrar ararken o şekilde arayacağım. Sonuçta bir şeyi gerçekten öğrenmem için onu kullanmam lazım.

Amaç bu olmalı, bunu kolaylaştırmak olmalı. Günlük hayatımda olur, eserlerimde olur, bir şekilde kullanmam lazım. Sadece özetleyip arşivlemek, öğrenmek değil. Şimdi ben Luhman'ınki gibi fiziki bir sistem kullanmadığımdan anca tahmin yürütüyorum.

Sanırım bu işi fiziksel bir şekilde yapmanın eşsiz bir yanı var. Dijital sistemlerde anahtar kelimelerle arayabiliyorsun, bağlantı haritaları görebiliyorsun, bir sürü avantajı var ama bir kutu, bir çekmece, bir sandık, bir kavanoz işin içine dahil olduğunda sanırım insanı motive ediyor. Rutin yaratmak daha kolay oluyor. Aşılması gereken en önemli eşlik de o zaten, rutin haline getirmek.

Bu sistemi kullanmak için kendinizi zorlamak zorunda kalmamak. Her halükarda yöntem konusunda fanatik olmamak lazım. Fiziki, dijital, herkes kendine yakışanı kullansın. Bu arada Mortimer adleri hatırladınız.

Nasıl Kitap Okunur kitabının yazarıydı, bu konunun onunla da ilgisi var. Çünkü onun en büyük projesi o kitap değildi. 1940'larda düzinelerce araştırmacıyla beraber kendilerince bir zettelkasten süreci oluşturmuşlar, birbirine bağlı sayısız not kartı yaratmışlar. Ne için?

Bir büyük fikirler fihristi için. Batı edebiyatında işlenmiş tüm büyük fikirleri, temaları gruplayıp aralarında bağlantılar kuracak, referanslar verecek giriş niteliğinde bir rehber hazırlayacaklardı. Yani ilginçtir. Yapmaya çalıştıkları şey, hayallerindeki liberal eğitimde kullanılacak üst seviye bir zetler kasten oluşturmak.

Herkes için işe yarayacak bir dış beyin. Bu eseri merak edenler için ismi Sintopicon, Patreon'a bir bonus kaydı koydum. 4-5 dakikalık çok uzun değil. Belki sonra burada ayrı bir bölüm olarak işleriz.

Önceki bölümün başında neden okumanın çoğu okuyarak yapılmaz dediğimi şimdi daha iyi anlamışsınızdır umarım. Tüm bunlar çünkü iş. Oturup uğraşman lazım. Her okuduğunuz şey için de bu işi yapın demiyorum.

Tam da bu yüzden üstün körü okumayı önemli bulduğumu söylemiştim. Ama iyi okumak demek, okumaktan çok yazmak ve düşünmek demek. Yazarak düşünmek demek. Aynı sebepten ötürü hızlı okumanın manasızlığı da gözünüze çarpmıştır.

Birçok hızlı okuma programının tanıtımında dakikada okuduğunuz kelime sayısıyla öğrenme hızı aynı şeymiş gibi anlatılıyor. Öğrenmenin okumak değil, arşivlemek de değil, yeniden yorumlayıp kendinizce kullanmak olduğunu tekrar hatırlatıyorum. Asıl darboğaz orası. Yeri gelmişken en azından üstünkörü okuma hızını arttırmak için bir iki bilgi paylaşayım.

Dakikada 500 kelime okuma hızının teorik üst limiti olarak gözüküyor. Gözünüz daha hızlı çalışamıyormuş zira. 500 kelime de ortalama okuma hızının iki katı sadece. Yani çok büyük bir kazanım beklemeyin.

Dahası göz hareketlerinin önemli bir kısmı kontrolümüzde değil. Bazen önceki kelimeleri önceki satırlara atlıyor göz. Yani teorik kapasitenin de bir kısmını bu şekilde israf ediyoruz. Bu tip atlamaları, zıplamaları önlemek için bir imleç kullanmayı öneriyorlar.

En basitinden parmağınızı takip etmenizi. Biz okumayı sökerken parmak takip ettirirlerdi. Onu biraz uzatan varsa dalga geçerdik. Hala parmağınla mı okuyorsun diye.

Halbuki yararlıymış. Neden bıraktık bilmiyorum. Bunun dışında her kelimeyi okumanıza da gerek yok. Hız karşılığı, kavrayışı feda ediyorsunuz.

O yüzden bazı kelimelerin arasına odaklanıp tek seferde iki kelimeyi okumayı salık veriyorlar. Yahut sayfanın farklı noktalarına daha çok dikkat ayırmayı salık veriyorlar. Sayfada mesela V şekli çizeceksin gözünle veya U şekli çizeceksin. Neyse artık.

Benim gördüğüm kadarıyla onlar işe yaramıyor. Onun yerine paragrafların ilk bir iki cümlesini okumak diğer taktiklere göre daha verimliymiş. Tüm bunlar arasında benim en çok ilgimi çeken bir kavram var. Sub vocalization denen iç seslendirme diyebiliriz.

Hepimiz değil ama çoğumuz bir iç ses eşliğinde okuyoruz. Kelimeler beynimizde yankılanıyor. Ben yapıyorum mesela. Bunu yapmadan okuduğumu hatırlamıyorum bile.

Dudak oynatmak bunun en bariz semptomu. Ama bunu yapmasak bile bizim fark etmediğimiz bir seviyede ağzımızdaki, boğazımızdaki kasları oynatıyoruz okurken. Makinalarla ölçebiliyorlar. Fiziksel bir karşılığı var yani okumanın.

Bu yüzden de birçok hızlı okuma tekniği iç seslendirmeyi düşman belleyip azaltmaya çalışıyor. Çünkü iç ses eşliğinde okumak demek, okuma hızının konuşma hızıyla sınırlanması demek. Fakat bunun bir kaybı var. İç ses, öğrenme sürecinde önemli bir rol oynuyormuş.

Tüm o ufak tefek kas hareketleri sayesinde sayfadaki kelimeler beynimize daha derin biçimde kazanıyor. O kas hafızasını da kullanıyoruz. Eğer o hareketleri çeşitli tekniklerle kısıtlarsanız, tamamen bitirmek imkansız ama kısıtlarsanız, okuduklarınızı hatırlama beceriniz de düşüyor. Son olarak flarsızlar gelelim kurgu eserlere.

Aslında çok da farklı şeyler söylemeyeceğiz. Bir dereceye kadar aynı yaklaşım, aynı süreçler. Onlarda da kafanda bir dolu fikir çakıyor, şimşek gibi duygular yaratılıyor. Hatta birçok eser kurgu ve kurgu dışı ayrımına da pek izin vermiyor.

İkisi arasında gidip geliyorlar. Ama yine de klasik kurgulara özel bazı ekstra sorular var. Bunlar arasında bence en önemlisi de yazarın kullandığı tekniklere biraz dikkat etmek. Yani genel kurgu tekniklerini önce öğrenin.

Sonra onlara göre belli sorular sorun. Hikaye nerede geçiyor? Ne zaman geçiyor? Eğer gerçek bir yer ve tarih kullanılmamışsa, bunun sebebi ne olabilir?

Yazar için gerçeklik önemsiz mi mesela? Başka bir soru. Kullanılan dil nasıl? Bazı bölümler ağır ve ağdalı bir dille yazılmışken bazıları hafif mi?

Bu neyi yansıtıyor? O bölümler kimin hakkında? Karakterler bir metinden okur gibi hatasız mı konuşuyorlar yoksa günlük hayattaki gibi konuşmalar mı var? Hikaye kimin ağzından yazılmış?

Bir karakterin mi, yazarın mı, bambaşka bir dış sesin mi? Bazen bu bölümden bölüme değişebiliyor. Yazar niye bu seçimi yapmış, ne anlatıyor olabilir? Yine bununla alakalı anlatıcı her şeyi biliyor mu?

Karakterlerin iç dünyasına girip çıkabiliyor mu istediği gibi? Yoksa onun da bilgisi bizim gibi sınırlı mı? Beraber mi keşfediyoruz dünyayı? Yahut bilgisinden bağımsız olarak ona ne kadar güvenmeliyiz?

Bize doğru şeyleri aktardığından emin miyiz? Güvenilmez bir anlatıcı kullanmanın amacı nedir? Karakterleri nasıl tanıyoruz? Anlatıcının tasviri yoluyla mı?

Başka karakterlerin tasviri ve yargısı yoluyla mı? Kendi eylemleri yoluyla mı? Girdikleri diyaloglar yoluyla mı? Bunların hepsi farklı farklı şeyler söyleyecek.

Karakterler genelde en akılda kalıcı öğe oluyorlar. Bunu göz önüne alarak hayal gücünüze yardımcı olmak için mekanları ve karakterleri betimleyen kolajlar yapabilirsiniz. Ben yapmıyorum ama basit bir mood board karakterle olan bağınızı güçlendirebilir. Hatta mid-journey gibi araçlar kullanılabilir.

O dünyayı daha gerçek yapabilirsiniz. Son olarak, eğer elinizde syntopikon yoksa, temaları, konuları soruşturabiliriz. Yalnız burada sadece hangi temalar işlendiğine odaklanmayalım. Onu bulmak kolay.

Nasıl işlendiler? Yani yazar bir takım semboller mi kullandı? Doğrudan pat diye konuya mı daldı? Hangi bakış açılarını sundu?

Bariz bir biçimde taraf mı tuttu? Bunlar önemli. Unutmayın ki insanlar romanlarını illa zamansız olsunlar diye yazmıyorlar. Daha doğrusu bunu isteseler bile beceremezler.

Her yazar ve her eser çağının şartlarının bir ürünü. Bu şartlar kişisel de olabilir. Mesela kumarbaz romanı Dostoyevski'nin kendi kumar bağımlılığını içeriyor. Daha da komik, romanı çok kısa bir süre içinde yazmak zorundaydı kumar borçlarını ödeyebilmek için.

Bu ufak bilgi bakış açınızı değiştirecektir. Yahut şartlar daha büyük, daha dönemsel de olabilirler. Voltaire'in Candid eseri aklıma geliyor. Leibniz felsefesini eleştirmek için yazmış.

Dönemin savaşlarını ve Lisbon'da yaşanan büyük bir depremin yarattığı yıkımı, olabilecek dünyaların en iyisini de yaşıyoruz, görüşünü hicvetmek için kullanmış. Bu tarihsel arka planı bilmeden okuyunca yine bir keyif alırsın ama kısıtlı olur. Neyse ki tüm önemli eserler için en azından birazcık bir arka plana ulaşmak birkaç dakikanızı bile almaz. Saatlerce dönem tarihi araştırmamıza gerek yok, bilmemiz gereken bariz bir şeyler var mı onu bir kontrol edelim başlamadan.

Belki sizin zihniniz farklı çalışıyordur ama çoğumuz için tüm bu soruları yattığımız yerden hakkını vererek düşünmek zor. O yüzden yazarak düşünmek demiştim. Yazı düşündüğünüzü bilmediğiniz düşüncelerinize de alan açar. Mümkünse bu cümleyi alıntılamayın.

Pek düşünmeden yazdım. Yani kafanızdaki hazır düşünce baloncuklarını kağıda geçirmiyorsunuz. Bilakis siz yazdıkça o baloncuklar oluşacak. İlla müthiş teoriler bulmak zorunda da değiliz.

Zaten öyle bir şeye hayatımız boyunca bir kere, iki kere belki rast geliriz. Yazıyla kastettiğim şey en azından eserin sizin üstünüzdeki etkileri hakkında bir iki satır yazın. Günlük hayatınızın bir parçası yapabilir misiniz? Bunu düşünün.

Kısacası, her zaman dediğimiz gibi, diyaloğun bir parçası olun. Evet arkadaşlar, umarım bu teknikler taktikler işinize yaramıştır. Belki de daha önemlisi kitap okumaya ve yazmaya dair genel bakış açınız değişmiştir. Başka tavsiyeleri olan varsa da mutlaka dinlemek isterim.

E-mail atın, yoldan geçerken mendil düşürün, bir şekilde iletişime geçin. Hepinize teşekkürler ama özellikle de Gökhan Kazcılar, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyer, Ömür Uluaşk, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Bülent Boyacı ve Zafer Faydalı'ya teşekkürler. Hepinize iyi okumalar.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)