Podcast

Kitap Nasıl Okunur 1: Genel Yaklaşım (2023 Versiyonu)

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Okumanın çoğu okuyarak yapılmaz." Üç yıl önceki popüler bir bölümün sıfırdan kaydedilmiş ve genişletilmiş hali

.

Konular:


(01:11) Orijinal bölüm (Yazı)


(03:36) Okumak mı izlemek mi dinlemek mi

(08:40) Ekran mı kağıt mı?

(10:11) Odaklanma periyodu

(13:15) Alışkanlık oluşturmak

(14:50) Mortimer Adler'e dönüş

(21:42) Tekrar tekrar okumak


.

Kaynaklar:


Yazı: Why we remember more by reading – especially print


Yazı: Reading vs Watching Videos: What Science Says


Video: The Ideal Length of Time for Focused Work | Dr. Andrew Huberman

Kitap Listesi: Mortimer J. Adler's reading list








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.403 kelime · ~17 dk okuma

Okumanın çoğu okuyarak yapılmaz. Ölüm bu kadar. Ben diyeceğimi dedim, siz bulun anlamını. Aslında dikkati çabuk dağılan gençler için böyle tek cümlelik podcast serisi yapma fikri hiç fena değilmiş.

Ama yok, ona bugün başlamayacağız. Bugün fullarsız yaz kursuna biraz ara verip, okumanın çoğu okuyarak yapılmaz cümlesinin manasını anlayacağız. Gerçi podcastin düzenli dinleyicileri bunu şimdiden tahmin etmişlerdir. Yaklaşık 3 sene önce ''Kitap Nasıl Okunur?'' diye bir bölüm yapmıştım.

Halen de podcastin en popüler bölümlerinden biridir. Bu bir yandan yüreklendirici bir şey. İnsanların bu konudaki açlığını gösteriyor. Bir yandan da üzücü ama.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü bizim bu konuları bu yaşımızda öğrenmiyor olmamız lazımdı. İlk öğretimde beynimize kazınmış olması lazımdı bunların. Lakin okul bize okumanın sadece ilk seviyesini öğretiyor. Yani kelimeleri, biraz da cümleleri anlamayı.

Paragrafları anlamayı öğretmiyor. Öğretilmiş gibi yapıp onu test ediyor. Okuduğunu anlamak adı altında. Paragrafların ötesine geçtiğimizde bir metnin bütününü nasıl okuyup anlayacağımıza ise bence hiç değinmiyor.

Sanki kitap kelime kelime anlaşılacak bir şeymiş gibi çıkıyoruz okuldan. Geçenlerde bu kitap nasıl okunur bölümünü tekrar dinleyince bunlar aklıma geldi. Mır mır mır söylenmeye başladım. Hatta hızımı alamadım kendime de söylenmeye başladım.

Çünkü işin açıkçası bölümün yapısını pek beğenmedim ben. Bugün yapsaydım farklı şekilde yapardım diye düşündüm. Bakın şu akışa bakın Allah aşkına. Hem bu vesileyle konuyu da hatırlamış olursunuz.

Kitap sayısı fetişi diye bir şey var, onu eleştirerek başlamışız. Zaten çok sayıda kitap okumak da zor bir şey değil. Sosyal medyada senede 600 saat harcarken bunun sadece yarısıyla haftada bir kitap okunabilir. Bu da ortalama bir CEO'nun yaptığı okumaya denk.

O yüzden mesele çok kitap okumak değil, nitelikli okumak. Tabii aradan geçen zamanda bu 600 saat istatistiği epey eskidi. Şimdi 2022 verilerine baktım, Türkiye'de günlük sosyal medya kullanımı 3 saatmiş. Senede 1000 saati aşıyor.

Neyse, nitelikli okuma diyorduk. Mortimer Adler'de nitelikli okuma işinin kitabını yazmış biri, kelimenin tam anlamıyla. Giderek karmaşıklaşan 4 seviyeden bahsediyor. Okuma yazmayı bilmek, üstün körü okumak, analitik okumak ve karşılaştırmalı okumak.

Bunları anlatıyorum sonra hop odaklanmaya atlamışım. İronik olarak odaklanamamışım. Oradan da ezber konusuna geçmişim. Sonra o noktada romanlara hiç değinmediğimi fark etmişim.

Birkaç cümle ondan bahsedip tekrar bağlantı kurma konusuna dönmüşüm. Bağlantı kurmak için de uykunun rolü önemli. Bazı sentezleri bilinç dışımız uyku sırasında yapıyor. O konu da bitiyor.

Oradan da bir kitabı veya bir filmi neden beğenip beğenmediğimizi anlatmanın, bunu bir başkasına doğru düzgün bir şekilde aktarabilmenin önemine geçmişim. Adler'in analitik okuması bunu mümkün kılıyor. Yoksa sadece öyle bomboş kitaptı, bomboş filmdi deyip kalıyoruz. Dinlerken bu kadar bölük pörçük gelmiyor da işte planını çıkarınca durum bu.

Evet, bugün yapsaydım farklı olurdu. E öyleyse bugün niye yapmıyorum? Aynı konuyu iki kez işleyemeyiz diye bir kural yok. Özellikle de bu kadar zamansız konuları.

Dolayısıyla bugün size teklifim şu. Eski malzemeyi biraz daha mantıklı bir sıraya koyalım. Lüzumsuz kısımları atalım. Önemli kısımlarında iyice detaya girelim.

Yeri geldiğinde de yepyeni konular ekleyelim. Okumanın izlemeyle kıyası gibi, iç ses gibi, not kartları sistemi gibi. Evet, 2023 model nasıl kitap okunur? Hayırlı uğurlu olsun.

Yeni kitap kokusu şimdiden burnunuza gelmiştir. Nasıldan önce niyeyi, yani teknikten önce işin felsefesini konuşmak, genel bir çerçeve çizmek önemli. Öncelikle benim kafamda böyle bir entel kuntel işler hiyerarşisi yok. Hani zirvede opera vardır, sonra heavy metal eşliğinde gladiyatör dövüşleri vs.

Böyle bir şey yok. Hele hele kitap formatının ayrıcalıklı bir konumu olduğunu hiç sanmıyorum. Artık bunu söylemeye yetkim olsun biraz. Neredeyse 550 sayfalık bir kitap yazmıştım.

Sonraki edisyonlar daha kısaydı ama ilk çıktığında o kadardı. Böyle tuğla gibi kitapların ekstra bir önemi yok. Birtakım ekonomik kısıtlar sonucu oluşmuş bir format. Teknoloji ve ekonomik ilişkiler daha farklı olsalardı belki daha kısa metinler daha saygın bir konumda olacaklardı.

Sanırım hiçbirimizin okumanın önemi konusunda bir şüphesi yoktur. Diğer şeyler onun yerini tamamen tutamıyor. Okuyunca çünkü beynin farklı bölümlerinde farklı aktiviteler meydana geliyor. Ama tam olarak okumanın önemini açıklamakta zorlanabiliriz.

Aslına bakarsanız okumak diğer iletişim metotlarına kıyasla en yapay olanı. Kulaktan kulağa geçen hikayeler veya dedikodular on binlerce yıldır bizde varlar. Şarkılar ve görseller de çok doğal biçimde işleniyorlar. Ama okumak fazladan bir katman koyuyor araya.

Önce bir takım acayip sembolleri yorumlamamız lazım. Bunun için dikkatimizi vermemiz lazım. Sonra anladıklarımızı gözümüzde veya kulağımızda canlandırmamız lazım. Eğer insanlar hakkında hiçbir şey bilmeyen bir uzaylı olsaydım, bunlara bakarak en verimsiz iletişim şeklinin yazı ve okuma olduğunu ileri sürerdim.

Bir araba bilirsel yüke rağmen daha az veri transfer ediyoruz. Ama işte uzaylıya da pek kulak vermemek lazım. Biz pasif biçimde veri indiren makineler değiliz. Gelenleri sürekli yorumluyoruz.

Şimdi ben okumayı böyle saatlerce güzellemek istemiyorum. Edebiyat hakkında edebiyat yapmayalım. Özellikle video ve podcast ile okumayı kıyaslayan bazı çalışmalar var. Onları paylaşmak istiyorum.

Bu arada video derken televizyonu hiç hesaba katmıyorum bile. Tamamen çöp bir ortam. Ben bu podcaste size çok nadiren direkt hayat tavsiyesi veririm. Hayat karmaşık ne de olsa.

Ama bu konu çok net. Televizyon izlemeyin. Arada sırada birinin evine gidip normal bir yayın akışına maruz kaldığımda inanamıyorum milletin buna para verdiğine. Bir zamanlar ben de para veriyordum.

Annemlerdeyken mesela bir hayvan belgeseli izleyeceğiz. Öyle bir entel bir evimiz var. Sadece belgesel izleriz. O kadar çok reklam ve promosyon mesajı giriyor ki araya.

Hayvanlar büyüyor resmen gözümüzün önünde. Evrim gerçekleşecek. O yüzden video derken YouTube gibi platformlar daha makul. Zaten gençlere sorduklarında da sizin için en önemli öğrenme kaynağı neresi dediklerinde YouTube genelde bir numara çıkıyor.

MIT'nin bir araştırması var birkaç sene öncesinden. Çok basit bir fikir. Öğrencileri iki gruba ayırıyorlar. İlk grup bir konuyu sırf video ile öğreniyor.

İkincisi ise aynı videonun transkriptini okuyor. Birebir aynı içerik yani. Birkaç tane de diagram eşlik ediyor yazıya. Sonra bir sınava giriyorlar.

Yalnız bir de ankete giriyorlar. Anket, öğrencinin maruz kaldığı öğrenme metodunu sevip sevmediği ile ilgili. Sınav ise tabii ki öğrendiklerini test ediyor. Şimdi her araştırmanın başlangıcında bir hipotez vardır.

Buradaki araştırmacılar da gençlerin videoyu tercih edeceklerini ve muhtemelen kısalan dikkat süreleri yüzünden video grubundakilerin teste daha başarılı olacaklarını düşünmüşler. Ama sonuçlar tam tersini göstermiş. Hem metin daha çok tercih ediliyor hem de daha etkili oluyor. Ve dikkat edin, öğrencilerin hiçbirinin ileri okuma tekniklerinden filan haberi yok, düz okuyorlar.

Elbette bu sonucu genelleyemeyiz. Bazı konularda video çok daha etkili. Favori kanallarımdan mesela bir tanesi, 3Blue1Brown. Burada da onun çok reklamını yapmışımdır.

Senelerce ders kitaplarından öğrenemediğim bazı teknik şeyleri, onların görselleri sayesinde şıp diye anlıyorum. Yani biraz karmaşık konulara bir kanca atmak için videolar, animasyonlar eşsiz değerde. Ama diğer birçok senaryoda okumak daha etkili. Bir de podcastlerle kıyaslayalım.

Aynı içeriği okuyan ve dinleyen gruplardan hangisi daha çok detayı hatırlar sizce? Evet, ne yazık ki okuyanlar daha çok detayı hatırlıyor. Özellikle podcast dinlerken insanlar başka düşüncelere, başka konulara dalıp gidebiliyorlarmış. 30 saniye, 60 saniye sonra geri dönüyorsun mesela.

O arada söylenenler kaybolup gidiyor. Belki bu cümlede öyle kaybolup gidecek. Sesli kitaplar için de bu geçerli. Ben geçenlerde Stephen Fry'in seslendirdiği Victorian Secrets kitabını bitirdim.

Adamın sesine bayılıyorum zaten. Kitabın konularına da bayıldım. Çok güzel hikayeler, gerçek hikayeler. Hiçbir şikayetim yok yani ama hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum.

Çoğunda başka şeyler düşünüyordum çünkü. Bazıları da kitap hakkında bildiğin, yani adam orada bir yeri betimliyor mesela, bir muhabbet dönüyor. Ben orada o diyaloğu alıp başka yerlere gidiyorum kendi kafamda. Geri döndüğümde oraları çoktan geçmiş oluyoruz.

Bu da çok esrarengiz bir sonuç değil. Zaten okuma yapamayacağımız zamanlarda dinliyoruz. Araba sürerken, ev işi yaparken, spor yaparken bir eyleme eşlik ediyor hep dinleme. Okumak bu açıdan bir lüks.

Başka hiçbir şey yapmak zorunda olmayınca okuyabiliyorsun. Tüm dikkatini verebiliyorsun. O yüzden de zaten okumak insanları rahatlatıyor deniyor. Ölçülebilecek şekilde rahatlatıyor.

Yani tansiyonları düşüyor, stres hormonları düşüyor. Diğer platformlarda bu etki gözlemliyor, içerik aynı olsa bile. Son bir kıyas, değişik şekillerde okumayı kıyaslayalım. Yani dijital okumayla fiziki bir şey okuma arasında fark var mı?

Yine beklentilerden başlarsak, öğrencilere sorduğunuzda dijital okumanın daha verimli olduğunda hem fikirler, bir sınava girerken o şekilde hazırlanmanın daha iyi puan getireceğini düşünüyorlar, Ama her zamanki gibi araştırmalar tersini gösteriyor. Özellikle de analiz seviyesi arttığında iki gruba aynı metni okuttuk. Biri bilgisayardan veya Kindle gibi cihazlardan okudu, biri kağıttan. Sonra bunlara metnin ana fikrini sorduk diyelim.

O zaman bir performans farkı yok. Ama daha soyut sorulara geçince, argümanları sorunca, o fikirlere kendi cevaplarımız sorulunca kağıttan okuyanların performansı öne geçmeye başlıyor. Bu fark için iki olası açıklama varmış. Biri daha fiziki, kağıttan okuduğun bir şeyi, mesela bir tanımı kısa dönem hafızana geçirirken kağıttaki konumuyla birlikte geçiriyorsun veya paragrafın şekliyle.

Kısacası görsel tasarım verileriyle beraber geçiriyorsun hafızaya. Daha canlı oluyor, daha kolay hatırlanıyor. İkinci açıklama biraz daha kapsamlı bir etki, psikoloji merkezli bir etki. Dijital içeriğe daha ciddiyetsiz yaklaşıyor insanlar.

Buna sığlaşma hipotezi adını takmışlar. Çünkü dijitalde tükettiğin diğer içerikler, sosyal medya gibi, yüzeysel içerikler ve o yüzeysellik tüm platformla ilişkilendiriliyor. Zihnini o şekilde hazırlıyor. Fiziki okumanın ise bir ağırlığı var.

Bence hak etmese de ekstra bir saygınlığı var. O da ister istemez insanın dikkatini arttırıyor. Daha çok enerji harcatıyor. Hazır dikkatten bahsediyorken odaklanma konusuna da odaklanalım.

Tamam, anladık. Okumak iyi, güzel. Her durumda değil ama çoğu durumda, çoğu zaman daha çok şey özümseyip onları daha iyi hatırlamamızı sağlıyor. İyi de bu avantajları edinmek için okumaya başlamamız lazım.

Tercihen fiziki bir kitabı, bir dergiyi açıp nasıl oturacağım başında saatlerce? Bir kere saatlerce oturmayacaksınız. Öyle odasına kapanıp ertesi güne kadar çıkmadan bir gecede kitap hatmeden insan betimlemesi, filmlerde çok karşılaştığımız bir betimleme. Çünkü dramatik geçişleri olanak sağlıyor.

Bir kitap elime aldım ve bırakamadım. Hayatım değişti. Ben şimdi size inanılmaz entel bir itirafta bulunacağım. Hayatımda elime alıp da bırakamadığım bir kitap oldu.

En azından şimdi aklıma gelen bir kitap. O da Chopin A... Yok ya ne Chopin A... Dan Brown'un Da Vinci şifresiydi ya.

Ya bunu Cihangir'de söylesem sokak ortasında herhalde fularla boğarlar beni. Da Vinci şifresi dandik bir kitap ama adam formülünü bulmuş. Bölüm sonunda kancayı atıp okutturuyor sana. Çok daha güzel, çok daha derin, beni daha çok etkileyen bir sürü kitabıysa elimden gayet bıraka bıraka okudum.

Ve zaten bu daha da iyi. Yani Da Vinci şifresi tarzı bir okuma. Hafif bir diziyi bir oturuşta bitirmekten neredeyse farksız. Diğer birçok içeriği ise istesen de o tempoda işleyemezsin, hazmetmen lazım ara verip.

O içerikle karşılıklı muhabbete girmen lazım. Peki bu aralar ne kadar olmalı? Bir oturuşta dikkatini bir şey üstüne ne kadar tutmak lazım? Tek seferde ne kadar kitap okumak lazım mesela?

Anladığım kadarıyla bu konuda bir fikir birliği yok. Orjinal bölümde Pomodoro tekniğinden bahsetmiştim. Orada 25 dakika çalışma artı 5 dakika dinlenme şeklinde döngüler vardı. Birkaç döngü sonra da daha uzun bir dinlenme seansı.

Andrew Huberman var. Bu konularda bir anda guru haline geldi nedense. Aşırı popüler. Onun podcastinde 90 dakika deniyor.

Yani 90 dakikalık dikkat döngüleri var gün içinde. Ama bunu bir üst limit olarak söylüyor. Zaten birçok araştırma daha kısa aralıklar bulmuş. 50 dakika, 30 dakika neyse.

Kısacası öyle sihirli bir sayı yok. Oturup da şu kadar dakika okuyacaksınız, çalışacaksınız gibi. Bence en önemli detay bu periyodlara başlarken maksimum verimlilikte olmayacağınızı bilmeniz. Motoru ısıtmak gerekiyor yaklaşık 10 dakika kadar.

Kurgu eserleri için de bu geçerli. Hayal gücünüzü çalıştırmak için de böyle belli bir süre lazım. Zor bir şey anlamak için de. İkinci önemli detay da ara verdiğinizde hakikaten ara vermeniz lazım.

Beyniniz bir koynunki kadar rahat ve özgür olmalı. Ben bunu yapamıyorum. Mesela şu anda bu bölümün araştırmalarını düzenlerken sık sık ara veriyorum. Telefona falan da bakmıyorum.

Kalkıp yürüyorum, esniyorum. Çok güzel. Ama aklıma hala bir sonraki cümle, bir sonraki paragraf geliyor. Son okuduğum şey hakkında muhabbete giriyorum içimde.

Normalde faydalı bir özellik bu. Ama zamanlaması kötü. Çünkü beynimi yormaya devam ediyorum dinleneceğim yere. Beyinde bir kas gibi, dikkatte bir kas gibi kullandıkça yoruluyor.

Ve gerçekten fiziki bir yorgunluktan bahsediyoruz burada. Beyin deli gibi kalori harcıyor. Bir şeyleri ciddi ciddi düşündüğünde hakikaten bitkin düşüyorsun. O yüzden aralar hakikaten ara olmalı.

Yalnız eğer probleminiz uzun süreler okuyamamak değil de, daha da önceki adımsa yani okumaya başlayamıyorsunuz. Bunun çözümü her şeye başlamanın çözümü zaten. O işi bir alışkanlık haline getirmek. E tamam bu kulağa güzel geliyor da nasıl yapacağız onu?

Zaten sorun o. Oradaki hile şu. Mesela boş zamanında okurum dersen kitabı ve alışkanlığın, boş zamana dair alışkanlığın telefonu eline alıp takılmaksa telefon kitabı ezecektir her seferinde. O kitap hiç okunmaz.

Ben podcast araştırması yapacaksam mesela telefonu uzakta tutuyorum. Ne diye irademi test edeyim durduk yere? Her seferinde yeniliyor zaten. Tabi okumak için kendine bir zaman ayırmak, ayrıyeten bir zaman ayırmak lüks.

Sadece zamanı değil, yeri de ona göre ayarlamak lazım. Normalde başka şeyler yaptığın bir yerde yeni bir alışkanlık yaratmak zor. Kanepede genelde bira açıp TV izliyorsan, elinde kitapla oraya oturduğunda yine aklının bir köşesinde o alışkanlık olacak. Orijinal bölümde şöyle demiştim.

Çalışma odası sadece çalışmak için olmalı. Eğer ayrı bir odanız yoksa şöyle bir tavsiye vereyim. Ufak bir masa lambası alın, üstüne çalışma lambası etiketi yapıştırıp kendinizi böyle kandırın. O lambayı masaya koyup yaktığınızda odanız çalışma odasına dönmüş olur veya kitap okuma odası.

Kısacası yaptığınız işe kendinizi şartlandırmış olursunuz. Bu deneyde hem Pavlov'un köpeğisiniz hem de Pavlov'un kendisisiniz. Orada demek istediğim şu, ortamın şartlarını değiştirerek kendi davranışımızı da değiştirebiliyoruz. İlk denemeler zor olacak ama birkaç kez bunu becerdik mi beyin de kendini ona göre yeniden şekillendiriyor.

Sonraki denemeler daha rahat oluyor. İşte alışkanlık dediğinde o. Şimdi bu noktada okumanın önemini gördük. Buna ikna olmuş insanlara o ilk engeli aşmaları konusunda tavsiyeler verdik.

Odaklanma meselesine değindik. Tamam, artık kitap önümüzde. Okuyoruz ama nasıl okuyacağız? Geldik konunun kalbine.

Ben de bu noktada 70'lere dönüş yapıp Adler'in klasik kitabının detaylarına dalayım. İlk bilmemiz gereken şey, iyi okumayı hali hazırda bilmemizin neredeyse imkansız oluşu. Bunu kimse bize öğretmiyor. O yüzden utanmayın.

İyi okumak zordur ve zamanla gelişen bir yetenektir. Çok az insan kitapları iyi okuyor, okumasını bilen de çoğu kitabını öyle okumuyor zaten. O yüzden gerçekten iyi okunmuş kitap sayısı az. Bizim de amacımız yüzlerce kitabı iyi okumak değil, birkaç kitabı iyi okuyabilmek.

İkincisi, bir kaynaktan bilgi edindiğin, bilgi indirdiğin tek taraflı okuma modeline gıcık oluyor Adler. Bu modeli tabii ki kullanmamız gerekiyor zaman zaman. Mesela 1. Dünya Savaşı'nın tarihlerini bilmemiz lazım, kimlerin katıldığını bilmemiz lazım.

Ama esas okuma modeli, bilgiden ziyade anlayışı merkeze alan bir model, bu da ancak yazarla muhabbete girerek olur. Yani iyi okuma aslında bir diyalogdur. Bu çok merkezi bir fikir. Hem sayfadaki fikirler üstüne hem de sayfada görmediğin, belki bilerek atlanmış, belki unutulmuş fikirler üstüne girilen bir diyalog var.

Eğitim kavramını düşünüyor Adler. Eğitilebilir sıfatını düşünüyor. Çoğu insan eğitilebilirliği pasiflikle, kolayca şekillenmekle ilişkilendiriyor. Böyle insanlar terbiyelidir, kendine denileni yaparlar, anlatılanı dinlerler, not alırlar, hatırlarlar falan filan.

Halbuki bu özellikler sınırlı bir beceriyi öğrenmek için gereklidir. Parke döşemek gibi mesela. Basit bir iştir demiyorum. Şimdi parke döşemecileri birliği bana saldırmasın ama belli sınırları var.

Adım adım öğretebiliyorsun. Anlayış gerektiren eğitim ise çok aktif, çok eleştirel bir süreç gerektiriyor. Bir mücadele gerektiriyor, bir çekişme gerektiriyor. Bunu kotarabilince sonunda yazarla aynı seviyede gelmiş oluyoruz o konuda.

Yani daha ilk satıra başlamadan önce kitap kavramına yaklaşmamız bu yönde değişmeli. Ben bir dizi bilgiyi hatmetmeye gelmedim, yazarla konuşmaya geldim. Onu anlamaya ve ona kendimi anlatmaya geldim. O yüzden de acelem yok.

Hele ki iyi yazarlardan, klasik kitaplardan bahsediyorsak, niye koşar adım okuyayım? Niye bu müthiş akıllarla muhabbetimi kısa tutayım? Diğer okumalarımı hızlı yaparım, buna vakit ayırırım. Bu bir zevk.

Bu anlayışı bir kere oturttuktan sonra okumanın seviyelerine geçiyoruz. Temel seviyemiz okuma-yazma. Kelimeleri, cümleleri anlamak yani. Burada ilginç bir şey yok.

İkinci seviyemiz daha ilginç. Üstün körü okuma. Inspectional reading. Benim son birkaç senede fikrim değişti bu konuda.

Bence en önemli, en kritik seviye bu. Sadece okurken değil, herhangi bir şeyi iyi bir şekilde üstünkörü biçimde yapmak çok mühim. Çünkü bir filtre işlevi görüyor. Eskiden filtreye gerek yoktu bu kadar.

500 sene önce yaşamış bir insanı düşünün, evinde muhtemelen kitap yoktu, olanında tüm köylü ortak kullandığı 3-5 kitabı vardı. Böyle bir hayat yaşıyorsan filtreye ihtiyacın olmaz. 500 sene öncesini bırak. Benim çocukluğumda gazete kuponlarından ansiklopedi alınıyordu.

Bazen ben de oturup sıradan okuyordum. Şimdi olsa delilik derim. Kim oturup ağdan başlayıp ansiklopedi okuyacak? Çok içerik var çünkü.

Çok da güzel içerikler var. Üstün körü okuma bu dünyadaki, bizim dünyamızdaki en önemli beceri olabilir. Neyi cevaplıyorum bu okumayla? Şunları cevaplıyorum.

Bu eser ne hakkında? Ne kadar detaya giriyor? Önemli bir kitap mı? Yapısı nasıl?

Adım adım parça parça ilerleyen bir akışı var mı? Hangi bölümlere daha çok dikkat vermek gerekecek? Bu tip sorulara cevap buluyoruz ve gerekirse kitabı okumuyoruz. Yahut şu bölümü dikkatle okuyayım, gerisini sallayayım diyebiliyoruz.

Kritik nokta şu yalnız, okuyacağından emin olduğun metinler için dahi bir üstünkörü okuma yapmak önemli. Önceden kafanda bir iskelet oturunca derin okuma yapmak kolaylaşıyor. Şimdi üstünkör ne demek tabi? Bunun bir formülü yok.

Esere göre değişiyor. İçindekiler kısmı da olabilir. Her bölümün başlangıcı ve sonu da olabilir. Kısa bir metinden bahsediyorsak her paragrafın ilk iki cümlesi olabilir.

Benim dinlediğim bir hızlı okuma dersinde bunun bahsi geçiyordu. Her paragrafın ilk iki cümlesini okuyanlar diğer teknikleri uygulayanlara kıyasla metin hakkında daha doğru cevap vermişler. Aklınızda bulunsun. Sonuçta üstün körü okuma bir kitabı tatmak gibi.

Hatta bir alıntı yapıyor Francis Bacon'dan. Bazı kitaplar tadımlıktır, bazıları yutulmalıdır, bazıları ise iyice çiğnenip hazmedilmelidir. 400 sene önce yazmış bunu aynı şeylerden bahsediyor. Esas kısıtlı kaynağımız da zaten çiğneyip hazmetmek.

O kadar zamanımız ve enerjimiz olması. O seviye analitik okuma. Çünkü bu sadece bir okuma değil. Podcast'in başında da söylediğim gibi bu kısmın çoğu tartışma, çoğu yazma.

Adler bu kısımda adım adım gitmiş. Önce kitap ne hakkında? Ana kısımları nedir? Akışı nasıldır?

Yazar hangi problemi çözmeye çalışmış? Bu bilgileri üstün körü okumadan edinmediysek burada ediniyoruz. Özellikle son soru hakkındaki bilgileri. Daha sonra içerik hakkında derinlemesine fikir edinmemiz lazım.

Burada bir argüman yapısı izliyor Adler. Öncelikle yazarın kullandığı terminolojiyi anlamamız lazım. O terimlerle kurduğu önermeleri anlamamız lazım. Bu önermelerin oluşturduğu argümanları, sonra da bu argümanların ölçeği nedir?

Yani hangi soruları cevaplamışlar, hangileri cevapsız kalmış? Yazarla iyice muhabbete girdiğimiz yer burası zaten. Sonra da kitap yorumlamanın kurallarından bahsediyor. Yani içeriğini anladığımız bir şeyi birilerine aktarmamız lazım.

Kimseyi bulamıyorsak kendimize aktaracağız. Gelecekteki kendimizi aktaracağız mesela not alarak. Bunun bir takım kuralları var işte. Mesela eleştiriye başlarken her şeyi okumak zorunda değilsin ama kitabın genel akışını anlamış olman lazım.

Eleştiri yaparken bilgi ile fikir ayrımını iyi yaptığından emin ol. Bu farkındalık üstü bunu da yumuşatacaktır otomatikman. Ve tabi yazarla karşıtlığının tam doğasını anlaman lazım. Yazar bir konudan habersiz mi?

Haberi var da yanlış bilgilerle mi yüklenmiş? Bilgisi doğru da mantıksal çıkarımları mı yanlış? Yoksa niyeti mi kötü? Bunları aynı kefeye koymamak lazım.

Analitik okumanın hedefleri bunlar. Özetlersek ilk seviyede kitabı tarif edebildik, sonra anlayabildik, sonra eleştirip anlatabildik. Son bir seviye kaldı, o da artık kitabın ötesine geçip o konudaki veya farklı bir konuda olan ama aynı temaları işleyen diğer eserlerle olan ilişkisine bakmak. Kitabın diğer kitaplarla oluşturduğu fikir ağı nasıl?

Bu tabii zor bir şey. Öncelikle bir bibliografi oluşturman lazım. Benzer kitapları seçeceksin, ortak bir zemine oturtmaya çalışacaksın. Elbette her eserin kendine özgü tarafları vardır ama seçtiğimiz eserler belli ortak sorulara nasıl cevap veriyorlar?

Anlaşmazlıkları neler? Hangisi bir konuda bariz biçimde taraf oluyor? Hangisi nötr kalmaya çalışıyor? Hangisi nötrmüş taklidi yapıp aslında taraf tutuyor?

Bunları özetlemen lazım. Çoğu insanın bunu yapmasına gerek yok. Akademisyenlerin iş tanımı diyebiliriz. Ben de kitap yazarken bunları kısmen yapmak zorundaydım.

Epey zaman alıyor. Adler kitabın kalan kısmında değişik tipteki eserlere özgü bazı tavsiyelerde bulunuyor, bir de bir okuma listesi veriyor. Hatta öyle tek seferlik değil, tekrar tekrar okunabilecek kitaplar listesi bu. Birçok kitaba yıllar sonra döndüğünüzde bir hayal kırıklığı oluşur.

Kitap değişmemiştir tabii. Siz değişip büyümüşsünüzdür. Zamanında çok derin gözüken o sular artık size sığ geliyordur. Bir grup kitap ise, ki çok az kitap bu gruba dahil, sizinle birlikte gelişir, hayatınızın her döneminde yeni bir şeyler yakalayabilirsiniz.

Böyle kitapların listesini vermiş, ben de açıklamaları ekledim. Artık bu noktada birkaç teknikten bahsedebiliriz. Özellikle de aktif okumaya odaklanarak yani anladık varmamız gereken hedefleri tam olarak nasıl yapacağız? Kitabı çizecek miyiz?

Yanına not alacak mıyız? Özetini nasıl çıkaracağız? Ne kadar zamanda bir tekrarlayacağız? Kendimizle muhabbete girecek miyiz?

Kitabı yüksek sesle mi okumamız lazım? Bu konularda devam bölümünde dalalım. Aslında her şeyi tek bir bölümde yapmak istemiştim ama yani şu anda o kadar saçma bir kayıt ortamım var ki. Ayıptır söylemesi deniz kenarındayım.

Allah'ın unuttuğu bir yerde ne Airbnb'de var ne Booking.com'da var. Arkadaşın arkadaşı vasıtasıyla bir ev bulduk. Birkaç aile onu kiraladık.

Ortamda 7-8 tane bebe var sürekli koşturan. Yani şikayet edilecek bir durum değil. Cup diye denize giriyoruz sabah uyanıp da. Ortam 24 saatin 23'ü anaokulu gibi.

Bu 1 saat bana kalmıştı. Hepsi topluca başka bir yere gittiler. Ama bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Şimdi duyuyorum seslerini geri dönmüşler.

Bir de evde klima da yok yani piştim şu anda ter akıyor üstümden. Gördüğünüz gibi podcastin amatör ruhunu kaybetmedik. Ben şimdi çıkıp bir duş alayım. Önümüzdeki 1-2 gün içinde kalan kısmı da kaydedip yayınlarım.

Sonra da yaz kursuna kaldığımız yerden devam edeceğiz para konusuyla. Patronlar beni affedin isimlerinizi sayamıyorum. Gelecek bölümde telafi edelim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)