
8.652 kelime · ~43 dk okuma
Selam flarsızlar. Birazdan dinleyeceğiniz sohbet aylar öncesinden gerçekleştirilmişti. Güncel bir şeylerden konuşmamıştık zaten o yüzden biraz demlensin istedim. Uygun bir zamanı kolladım.
Bildiğiniz gibi ben burada konuk aldığım zaman onları neredeyse hiç profillemiyorum. Yani kimdir, necidir, neler yapmıştır, bir günü nasıl geçer? Bunlar işin %1'i bile olmuyor. Aynı durum bugün de geçerli.
Konuğun Barış Özcan'ın özgeçmişine oturup okumayacağız. Kendisi bir YouTuber. Ama böyle de deyince çok kelek bir tanım oldu. Şöyle diyelim.
Sanat, tasarım ve teknoloji alanında herhalde en popüler içerik üreticisi. Bilerek bu sohbeti fazla planlamadım. Muhabbetin nerelere gideceğini merak ettim. Konu konuyu açtı.
Aktif müzik dinlemeden tutun hikaye anlatıcılığına, erteleme hastalığına, serendipiti denen kavrama, filmlerin neden 2 saatlik olduğuna, kitapların neden 300 sayfalık olduğuna, zeka hakkındaki fikirlere, izleyicinin beklentisine uymaya, bunlara doğal bir şekilde yelken açtık. Benim aklımda olan tek şey, içerik yaratım süreci hakkında bilgi edinmekti. Sonuçta benzer işleri yapıyoruz ama o daha zor bir formatta. Video da çalışıyor ve tabi azıcık da olsa daha popüler.
Yani biraz. Şimdi baktım 6.3 milyon abonesi varmış kanalında. Neyse ben kendimi kıyaslamıyorum insanlarla.
Psikolog Beyhan Budak dışında. Ondan daha popüler olmamız lazım. Başka bir şey istemiyorum. Şimdi ben ilk defa PodB'nin stüdyosundayım.
Buradan kayıt yapıyorum. Ama bu sefer de konuk ortada yok. Çünkü ABD'desin. Barış Özcan'la beraberiz.
Hoş geldin Barış. Hoş bulduk. Selamlar. Seni hiç tanıtmıyorum.
YouTube'da yaptığın işleri herhalde bütün dinleyiciler biliyordur. Fakat belki bilmedikleri biz PodB ağında podcast kardeşiyiz. Senin de burada 111Hz diye bir podcast'in var. Nasıl gidiyor o?
Gayet güzel. Aslında tahminlerimin ve beklentilerimin ötesinde gidiyor diyebilirim. En azından performans ve sıklık anlamında. En azından belli bir olgunluğa erişinceye kadar tutarlı bir şekilde sürdürme şeyini çok önemsiyorum.
Daha YouTube öncesinde de ben podcast yapmayı hep hayal ediyordum. Bana ilham veren şey de podcastler olmuştu ilk başlangıçta. Benim YouTube maceram aslında bir podcast olarak başlayacaktı. Fakat o yıllarda henüz podcast kavramı özellikle Türkiye'de çok fazla bilinmiyordu açıkçası.
Böyle bir alışkanlık kazanılmamıştı. Hoş YouTube'da çok fazla bilinmiyordu belli bir yaş grubu dışında. Önce bir sesli denemeler falan yaptım hatta. Hazır kaydetmişken üzerine birazcık da görsellik ekleyeyim, biraz da kendim konuşayım falan derken o bir YouTube videosuna evrildi doğal olarak.
Podcast uzunca bir süre rafa kalktı. Neyse yıllar sonra işte özellikle de senin podcast'inin verdiği bir motivasyonla da ya işte ne güzel bak Türkiye'de de ya da Türkçe içerikli podcast dünyasında da güzel şeyler yapılmaya başladı. Hadi bakalım ben de başlayayım diye bir buçuk yıl kadar önce başladık. Şimdi de 50'li bölümleri geçtik.
Hızla devam ediyoruz. Bundan haberim yoktu. Bir kere teşekkür ederim. Bunun da bir muadili var benim tarafımda.
Beni podcast'ta iten arkadaşım beni gaza getirmeye çalışıyor. İlham kaynaklarından biri de sendin. Bak Barış Özcan diye biri var. O zamanlar hatırlıyorum 1 milyon, 1,5 milyon takipçisi var diyordu YouTube'da.
Büyük rakam yani dev rakam. Bak ne güzel Türkiye'de bu kadar bir açlık varmış bu konularda. Benim podcast maceramın başlangıcında da senin bir katkın var. Dolaylı yaptın.
Karşılıklı ya bu çok önemli bir şey. Ben bunu gerçekten çok önemsiyorum. Yani bunu dinleyip de hala bir yerlerde kendini saklayan, gizleyen birileri varsa mutlaka kendilerini ifade edebilecekleri, akabilecekleri bir yatak bulsunlar. Çünkü bu herkese güç veriyor.
Sadece dinleyicilere değil anlatıcılara da bence bir güç veriyor. Benim için aslında bu bölüm biraz bencilce bir bölüm. Çünkü bana da genel olarak bir içerik üreticisi olarak sordukları sorular, ilham kaynağınız, araştırma süreciniz, şunlar bunlar uzun zamandır üstüne düşündüğüm sorular ama iyi cevap bulamadığım sorular. Bir dinleyici olarak şimdi bu soruları sana yönelteceğim tek tek.
Belki ben de aydınlanmış olurum ve bu soruları soranlara da düzgün bir cevap verebilirim nihayetinde. Önce, neden kendini her hafta her hafta, yıllarca zorluyorsun bir şeyler anlatabilmek için? Bu işe başlamadan önce aklında böyle gerçekten net bir motivasyon var mıydı? Yoksa sen yaptıkça mı bu oluştu içinde?
Ya herkes için bence farklı bu. Hani hem başlama hem de ilerleme için gerekli olan motivasyon. Benim için şöyleydi, zaten buna benzeyen işler yapıyordum fakat kendim için değil, markalar için. Görüntü ve sesle hikaye anlatıcılığı diyelim bu işi de tanımlayacak olursak.
Ve şimdilerde pek uygulanmasa da o zamanlar özellikle Google başta olmak üzere bazı startup ve büyük teknoloji şirketlerinde uygulanan bir ilke gözüme çarptı. O da şu %80'e %20 kuralı veya 80'e 20 kuralı genel olarak haftada 5 gün çalışıyor mesai yapıyorsan, bunun bir gününü tamamen serbest, yani herhangi bir hiyerarşiye, herhangi bir ilişkiye, herhangi bir dış motivasyona ihtiyaç kalmadan kendi belirleyeceğin bir konuda, kendi geliştireceğin bir proje üret diye bir kavram aklımda böyle yavaş yavaş olgunlaşmaya başladı. O yüzden ben de haftanın bir gününü, cumartesi günlerini hoşuma giden, o hafta okuduğum, karşıma çıkan, izlediğim, dinlediğim bir şeyden, o zamanlar podcast tüketicisiydim aynı zamanda çok yoğun bir şekilde veya işte YouTube'da bulduğum çok ilginç, arada kalmış kanallar, görsel deneme diyebileceğimiz tarzda içeriklerle karşılaşınca bunların da etkisiyle bir şeyler yapmaya çabaladım.
Başlangıçtaki motivasyonum tamamen içseldi yani kendimi geliştirmek. Ya haftada beş gün başkaları için çalışıyorum, bir günde cumartesi günü de kendim için çalışayım gibiydi. Fakat bunu da tabii dışarıda bir yerlere yansıtmayınca o sürdürülebilir olmuyor. Belli bir süre sonra mecra da sizi değiştirmeye başlıyor.
Karşılıklı bir etkileşim var sonuçta. Sizi izleyenler, yorum yapanlar, onlardan gelen o geri bildirimlerle biraz daha sadece içsel, sadece kendinize ait olan o motivasyon değişmeye başlıyor. Dolayısıyla başlangıcı tamamen içsel olmakla beraber sonradan dış etkilerden de yoruldu diyelim. Fakat ben hala bugün geldiğim noktada da yeni bir şeyler öğrenmenin verdiği heyecanı kaybetmemeye çalışıyorum.
Hala denemeler yapmaya gayret ediyorum. Aksi takdirde bu burnout veya tükenmişlik sendromu denilen bu içerik yaratıcılarında rastlanan bir hastalık var. Buna yakalanmamak işten değil. O yüzden böyle hala bir amatör ruhla sadece kalabalıkların merak ettiği konular değil, aynı zamanda kendi ilgi duyduğum konuların ortak paydasını bulup içerik üretmeye devam ediyorum.
Aklıma şu geldi, aslında iki tip içerik üretimi yolu var. Genelde de bana zaten soranlar oluyor. Bende işte aklımda şöyle konular var, böyle uzmanlıklarım var podcast işine girsem mi diye. Bu insanların anlatacak bir şeyleri oluyor zaten.
Ama diyelim ki beş ay, altı ay uğraştın, o anlatacaklarını bitirdin. Ondan sonra ne olacak? Yani buna böyle kısıtlı bir proje, kısa vadeli bir proje olarak bakıyorsan eyvallah ama sürekli devam edecek bir şeyse kaynağın beslenmesi lazım. Anlatacakların bittiğinde onların yerini dolduracak bir şeyler lazım.
Sen de işte güzel değindin. Merak. Kendi merakını giderecek şeyler. Sadece izleyenlerin değil de.
Sen o merakın sayesinde o kaynağı yeniliyorsun yani. Bir şeye meraklandığını nasıl anlıyorsun tam olarak? Kafanda var mı zaten şu konuyu araştırsam iyi olur, ilginç geliyor diye? Yoksa sanki okurken, araştırırken mi o organik bir şekilde gelişiyor?
İnsan doğal olarak meraklı bir varlık ve bu meran sınırları da yok. O yüzden ben kendime bir çerçeve çizdim. Orada da bu National Geographic yayınlarında, dergilerinde özellikle bir sarı çerçeve vardır, dikey. Sadece bir logo değildir aslında yani bir kadrajdır, bir perspektiftir, dünyaya bakış şeklidir.
Kendini çerçevelemek bence gerekiyor. Ben o çerçeveyi 3 anahtar kelimede buldum. Sanat, tasarım ve teknolojide. Sanatı burada çok geniş anlamda kullanıyorum.
İngilizcede entertainment ya da eğlence denilen filmler vs. müzik bunlar da dahil. Tasarım zaten mesleğim yani geçmişim, benim arka planım. Teknolojide ilgi duyduğum, her zaman ilgi duyduğum bir şey.
Dolayısıyla bu 3 anahtar kelime benim için bir çerçeve belirledi. Ama bu çerçevenin de üstünde bir aslında üst başlık var. Hikaye anlatıcılığı, öykü anlatıcılığı. Orada kendimi geliştirmek için sanat, tasarım ve teknoloji dünyasında üretilen şeylere bakıp, bunlardan ilham alıp, araştırıp ortaya içerikler çıkartmak.
Aslında böyle tanımlayabilirim belki de. Orada da gündelik hayat içerisinde zaten böyle bir üretim şeyinin içine girerseniz, yani ister podcast olsun, ister yazı olsun, ister video olsun fark etmez, algıda bir seçicilik oluşuyor. Yani belki de meslek hastalığı diyebiliriz. İzlediğiniz bir şeyden size bir konu fikri hemen ışık olarak yanıyor.
Ben sadece bir konu ile yetinmemeye çalışıyorum orada. Yaratıcılıkta hani iki farklı noktayı daha önce birleştirilmemiş bir biçimde bir araya getirmek gibi bir tanım vardır. İşte onu yapmaya çalışıyorum. Zaten var olan ve insanların merak ettiği bir konu.
Yine insanların merak ettiği başka bir konu ama daha önce hiç ikisi yan yana gelmemişse eğer ben bu konuda bir şeyler söylemeye çalışayım motivasyonunu ateşliyor. Dolayısıyla o gündelik hayatta karşılaştığım her şey benim için potansiyel bir konu, tohumuna dönüşüyor diyebilirim. Peki bu senin için yorucu oluyor mu? Mesela bir gusto'yu düşün.
Yemek yiyip de onun hakkında yazı yazmakla hayatını kazanıyor. Bu insan zevkine yemek yiyebilir mi? Çünkü her yediği şey onun için bir iş icabı neredeyse. Yazılacak bir yazı, çekilecek bir video gibi.
Yani beyninin arka planında bir yerinde sürekli bir modül çalışıyor olması lazım. Bunu hikayeleştirebilir miyim? İlgi çeker mi? Ben ilgilenir miyim?
Nasıl yapabilirim? Bu senin için yorucu oluyor mu? Böyle bir şeyin farkında mısın? Evet, çok yorucu oluyor.
O yüzden ara vermek lazım aslında. Yani hayata belli keskin noktalarda bir şeyleri izlememek, dinlememek, belki meditasyon yapmak. Çok derin düşünmemek ama. Meditasyon yapmak deyince o anın ve kendinin farkına varmak diyelim.
Bunu yapmaya çalışıyorum. İlginç bir şekilde bunu yaparken de mesela işte bir doğa yürüyüşü yaparken de şeyi fark ettim yani sadece doğa yürüyüşü yapamaz hale geliyorsun bir noktadan sonra. O sırada kulaklıkları takıp işte bir podcast dinlemek gibi yan etkileri de oluyor. Özellikle müzik benim için bir çıkış noktası burada.
En azından müzikte bir üretici olmadığım için iyi bir dinleyici olmaya çalışıyorum. Aktif bir müzik dinleyicisi olmaya çalışıyorum. O benim için gerçekten bir meditasyon şekli, bir motivasyon şekli. düzenli olarak müzik dinleyen bir insanım.
Hatta böyle neredeyse programım var yani belli saatlerde otomatik olarak başlayıp da beni zorunlu olarak kesen, çalışmama ara vermeye zorlayan, planladığım haftanın her günü farklı türlerde dinlediğim müzikler var. Bu benim için bir çare, bir çözüm oldu ama hani hala da araştırma içerisindeyim. Eğer senin bir önerin varsa bu konuda, ya bak bir de şunu tavsiye ederim diyebileceğim bir şey varsa iyi gelir yani. Yorulmak açısından ben de senden medet umuyordum işin açısı ama bu şey ilgimi çekti.
Yani bu müzik mesela benim bilinçli olarak yaptığım bir şey değil. Hep arka planda dinlediğim bir şey. Aktif derken herhalde onu kastediyorsun. Yani dikkatini ona veriyorsun.
Öğrenmeye çalışıyorsun öyle mi? Öğrenmek de değil. Orada artık işte öğrenmek ya da düşünmek gibi şeyleri bir kenara bırakmaya çalışıyorum. Kendimi müziğin akışına bırakmaya çalışıyorum.
Tamamen antibilimsel bu konuya bakış açım var. Hani sanat, tasarım, teknoloji dedik ya bunların içerisinde sanat özellikle birinci anahtar kelime. Ve sanatın içerisinde de kendime göre bir hiyerarşi var. O hiyerarşinin en tepesinde müzik var.
Yani bütün sanat dalları içerisinde müzik benim için en yukarıda, en soyut olanı. En beni bulunduğum dünyadan koparıp başka bir dünyaya götürecek ve bu yolculuğu yaptırırken de işte o az önceki her şeyden kurtaracak. Bak buradan bir konu çıkar sana gibi yan etkileri de olmadan seni alıp bambaşka bir yere götürebilecek güçte bir roket gibi görüyorum ben müziği. Aktif dinlemeden kastım da o anda başka hiçbir şey yapmadan.
Ben genellikle ama içeride şöyle bir uzanıp sadece o müziğin götürdüğü yerlere gitmek gibi bir şey uyguluyorum. Bulabildiğim en iyi şey bu. Mesela özellikle öğrenci arkadaşlarımdan ya işte sıkıldığımızda ne yapalım, kafayı nasıl dağıtalım gibi sorular geldiğinde bazıları hani bunu kaçış olarak film izlemek de bulur. İşte o az önce söylediğin şeyler benim için orada riskli.
Çünkü ben o filmi izlerken bir sürü şey düşünmeye başlıyorum. O kaçışı bana sağlayamıyor. Kamera arkasındakileri falan düşünmeye başlıyorum. Ama müzik de öyle olmuyor.
Müzik beni gerçekten koparıp götürüyor, heyecanlandırıyor. Modumu değiştirmeye yetiyor açıkçası. O yüzden herkese aktif müzik, fonda değil işte. O tamamen sadece müzik dinlemek için müzik dinlemek.
Bugün sadece Chopin günü olacak. İlla klasik müzik olması da gerekmiyor. Hangi türü seviyorsanız yani orada sanat dalları içerisinde hiyerarşik olarak kendimce müziği en yukarıya koysam da hani o klasik müzik en bunun kutsalıdır. Ondan sonra caz gelir falan gibi bir şeyim yok.
Ayrımım yok. Her tür müzikte hangisini seviyorsanız onun akışına kendinizi kaptırabilirsiniz. Burada iki tane şey aklıma geldi. Birincisi bu müziğin değişik dallarını bir hiyerarşiye koymamak, klasik müzik en iyisidir dememek fularsız entellik açısından çok takdir edilesi bir duruş.
Ben de dün gece mesela bu kayıtlara hazırlanırken nereden esti bilmiyorum şeyi dinliyordum. Chris Isaac'in Wicked Game diye bir şarkısı var. İnanılmaz güzel bir melodi. İnsanı alıp başka yerlere götürür ve bu dediğin etki orada da baş gösterdiği bir noktada bıraktım işi gücü, oturdum, gözlerimi kapadım, bunu dinledim.
Şimdi bunun insana neler hissettirdiğini anlatması çok zor. Zaten kelimelere dökebilecek bir şey olsan, oraya transfer edebilecek olsan zaten müziğe gerek olmaz. Aynı şeyi bir yazıyla da yaparsın. Kesinlikle.
Zaten öyle bir şey olsa ben başlarım yazmaya onu. Hadi bakalım buradan da bir konu çıksın diye. Sinema bu anlamda hani yedinci sanat hepsini içeriyor. Doğru.
Fakat orada görüntü biraz rol çalabiliyor. Mesela o yüzden belki de ben podcastin büyüsüne de çok inanıyorum. Mesela şu anda bir anlamda bir çeşit müzik icra ediyoruz bana göre. Yani her insanın konuşurken müzik yaptığını düşünüyorum.
İster inanın ister inanmayın diyeyim ben. Herkes bir makamla konuşuyor gibi geliyor bana. Hatta bazı mesleklerin kendi makamı var. Mesela haber spikerleri bir şekilde belli bir makamda konuşmaya başlıyorlar.
Hani kürdüleyici asker falan derler ya böyle. Haber spikerlerini sadece melodik olarak dinlemeye çalışın. Bu bir yerlerde öğretilmemesine rağmen birbirlerine bakarak, duyarak öyle bir makama geçiyorlar. Bu her insanda var bana göre ve işte podcastlerin de belki o büyülü dünyası, görüntünün olmaması, sadece sesle bir kulaktan diğerine iletişim sağlanması da belki biraz daha müzik parantezini genişletecek olursak bunları da katabiliriz.
Şu anda biz seninle bir jam sesyon yapıyoruz. Daha önceden sınırları belirlenmemiş. Caz'daki bir kavram bu. Sanatçılar adeta kendilerinden geçiyorlar.
Bir melodiyi alıp geliştiriyorlar. Biz de şu anda onu yapıyoruz. Bunların hiçbirisini ben seninle bu yayın öncesinde hiç konuşmamıştım bile. Yayını açtık ilk defa o zaman konuşuyoruz.
Öncesinde hiç haberleşmedik. Bir daha da tekrarlanmayacak jam sesyonlarda olduğu gibi. Evet. Bir performans sanatı çünkü.
Gerçi kaydediliyor bu bir şekilde ama... Şu anda oluşturuluyor, icra ediliyor ki işte Miles Davis'in sadece jazda değil, bütün gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biri kabul edilen albümü de bu şekilde kaydedilmiş. Girmişler stüdyoya, kaydetmişler ve çıkmışlar. İşin güzelliği burada belki de.
Ama işte böyle bir şeye tüm dikkatini verebilmek, görüntü dikkatini biraz çalıyor dedin ya, o hakikaten isabetli bir tespit. Görüntü olmadan bir musikiye veya bir konuşulan şeye dikkatini verebilmek birazcık bir lüks işi. Şemsiye terim olarak mindfulness'ı kullanabiliriz burada. Yaptığın işe dikkatini vermek, kendini bütünüyle ona vermek.
Bu bizim toplumumuzda birazcık lükse kaçıyor çünkü sürekli meşgulsün. Kendine vakit ayırırken de bu böyle oluyor. Spor yaparken bulaşıktı, temizlikti, şuydu buydu, boşa gitmesin bari diye podcast dinliyorum. Şimdi aynı anda minimum iki iş yapmış oluyorum orada.
Bugün podcast günü veya müzik günü veya şu yarım saatimi sadece müziğe ayırabileceğim diyebilmek gerçekten zor bir şey. Evde çalışanlar için doğru fakat bir yerden bir yere gidenler için aslında çok da zor değil bence. Hani o yapılabilecek bir şey gibi geliyor bana. En azından ben öğrenciyken yapardım.
Bir yandan işte otobüste gidip kulaklıklarımı takıp müzik dinlerken bir yandan gözlerimle video klip çekerdim o müziğe. Bazı görüntüleri alıp yavaşlatmak, hızlandırmak falan böyle araya insert görüntüler girmek gibi. Ama mutlaka vakit ayırmak lazım gibi geliyor. En azından hani böyle zihinsel işlerle uğraşanlar, fikir işçileri, bilgi çalışanı kategorisindeki insanlar için ya beyin gerçekten çok enerji harcıyor çünkü.
Belki gözükmeyen bir şey ama ampulün harcadığı enerji kadar enerji harcadığını düşünecek olursak ciddi bir faaliyet ve buna bir şekilde bir ara vermek, onu rahatlatmak gerekiyor. O yüzden uyku çok önemli. bu yoğun tempoda bir kestirme yapmak, hani yatmadan bile olsa yapmak ya da gece uykularına dikkat etmek gibi şeyler de yine bence zihni rahatlatan aktiviteler arasında sayılmalı. Evet, iyi tavsiyeler, pratik tavsiyeler.
Şimdi ben o zaman bu paranteze başladığımız yere döneyim. Sanat, tasarım ve teknolojinin üstünde hikaye anlatıcılığı var demiştin. Kendini hikaye anlatıcısı olarak mı görüyorsun? Daha doğrusu esas amacın o ve sanat, teknoloji, tasarım da bunlar için bir araç mı?
Yoksa tam tersi mi? Yani bu sanat, tasarım, teknolojiyi daha iyi kitlelere yayabilmek, kendiminde daha iyi anlamasını sağlayabilmek için mi hikaye anlatıcılığına önem veriyorum? Kendimi hikaye anlatıcısı olarak görmek istiyorum bu arada. Hani öyle bir iddiam hala yok.
Ama kendimi bildim bileli. Hep şu soru vardır aklımda. Ya birçok şey hayatımıza giriyor. Özellikle bu giren şeylerden işte teknolojiyi ele alacak olursak.
En hızlı değişeni. Tasarım trendleri biraz daha yavaş. Sanat ondan da yavaş. Değişmeyen ne var acaba?
daha az değişen veya ne var acaba sorusu beni hikayelere götürdü ve işte kendimi bildiğim andan itibaren bu soru aklımda olduğu için o değişmeyen sabiti yakalama kaygısı ya da isteği ya hikayeler hani şey vardır ya öğrencilik zamanlarında ya büyüyünce ne olacaksın Bilmiyorum yani ne olacağımı diye başlar o sorunun cevabı. Ardından işte hakikaten ya ne olacağım ben falan. Hangi baltaya sap olacağım diye devam eder o düşünce şekli. Ben ne olacağım, ne olacağım ya bir meslek bir şekilde bulunur.
Ama meslekler de hızla değişiyor. Sahip olman gereken yetenekler, ihtiyaçlar, beklentiler de değişiyor. Bütün bu değişkenler içerisinde en az değişen şey bana hikayeler gibi geldi. Pek çok insanın yapabileceği bir saptama bu.
Mağaralardan alınarak anlatılan sanat tarihine baktığında Orada da bir hikaye anlatılmış, on binlerce yıldır anlatılıyor ve benim yayınladığım video Pinokyo'nun hikayesiyle ilgiliydi ve ben bu hikayeyi yıllardır anlatmak istiyordum. Nihayet anlatabildiğim için çok mutluyum eksikleriyle birlikte. Pinokyo 1800'lü yıllarda yazılmış bir hikaye ama bakıyorsun onun ilham aldığı kaynaklar binlerce yıldır anlatılan hikayeler. Ve belki de öyle olduğu için 2022'de hala modernize edilerek 3 yeni hikaye daha anlatıldı.
3 yeni film daha yapıldı ki bugüne kadar 60'tan fazla filmi yapılmış. Peki ne var? Yani bu Pinokyo gibi bir masalda ne var insanları bu kadar etkileyen? Yani neden sıkılmıyoruz mesela biz bu hikayede?
Bir yandan mesela bir şeye bakıyorsun, benim aklıma Pinokyo'dan bir anektod geliyor, bir parça geliyor. Çocukluğunda dinlediğin bir masalla ilişki kurabiliyorsun. Bu bana çok ilginç gelmiştir. Bu masallar, bu hikayeler, bu öyküler, en ortak paydalar, zamandan ve mekandan bağımsızlar, coğrafyadan, kültürden bağımsızlar.
Joseph Campbell gibi bir araştırmacı bunu monomit olarak tanımlamaya çalışmış. Bütün o mitolojiler, efsaneler aslında ortak tek bir mite indirgenebilir. Ve orada işte bir kahraman vardır, maceraya çare alır, yolculuğa çıkar, başından şunlar geçer, sonra olgunlaşmış ya da yükselmiş ya da aydınlanmış bir şekilde tekrar bulunduğu noktaya evine geri döner. Bu döngüyü başlatıp güçlü bir şekilde ilerletmeyi sağlayan hikayelerin ne olduğunu anlama çabası aslında Sanat, tasarım, teknoloji bu çabanın sadece sınırlandırma kısmı.
Birazcık pratik gidelim. Diyelim ki bir şey aklına geldi. Bir kıvılcım başladı. Ondan sonra ne yapıyorsun?
Çok böyle standart bir şey yok. Olsaydı zaten sıkılırdım büyük bir ihtimalle ama hani genel olarak ben sorarak ve dolaşarak diyorum buna. Ne demek sorarak ve dolaşarak? Nasıl bir insan hani böyle bir kıvılcımı yakaladıktan sonra o konuyu geliştirir?
Bir şeylere ya da birilerine sorarsın. İşte arama motorları çeyrek yüz yıldan beri kullanıyorum. Yahu zamanlarından beri Alta Vistalar, sonra Google vs. Tipik bir internet kullanıcısından biraz daha kapsamlı kullanmaya çalışıyorum arama motorunu.
Yani benim Sihirli takılar adını verdiğim bir kavram var. Sonradan bu yapay zeka türleri popüler hale gelmeye başladıktan sonra Dali gibi, Mincerny gibi, ChatGPT gibi şeyler ortaya çıkmaya başladıktan sonra Prompt olarak bunlar kavramsallaştırıldı İngilizcede. Ben onlara eskiden sihirli takı diyordum. Yani ne demek bu?
İşte bir şeyi araştırıyorsun. Pinokyo ise hadi bakalım Google'a Pinokyo yaz ve çıkan sonuçları araştır değil. Yanına bir takım şeyleri de ekleyerek sor. O sorguyu geliştir.
Yani rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki bir videonun içeriğini ortaya çıkartırken yüzlerce, onlarca değil yüzlerce sorgu yapıyorum. Ve bazen bu sorgular benim başlangıçtaki hikaye fikrimi değiştiriyor. Yani aslında bu da bir yolculuk. Bu da bir karakterin yolculuğu.
Arama motorlarının yanı sıra ben analog yani dijital dışı şeyleri de hala çok önemsiyorum. Biraz eski kafalıyım galiba bu konularda. Kütüphaneleri önemsiyorum. Yaşadığım yer bu konuda bana büyük bir şans veriyor.
Dünyanın en büyük dördüncü kütüphanesi burada, New York kütüphanesi. Lokal kütüphaneler çok zengin. Hatta özelleşmiş durumda. Mesela burada bazı semtlerin kütüphaneleri sanat içerikleriyle öne çıkıyor.
Bazıları video oyunlarıyla öne çıkıyor. Farklı farklı özelliklere sahip kütüphaneleri dolaşmak sadece içerik anlamında değil motivasyon anlamında da beni besliyor açıkçası o kitaplarla çevirmek etrafını yine sorarak ve dolaşarak deme sebebim o hani bu da dolaşmanın bir parçası sonra insanlara da sormak sormak derken hani ben iki tür şey yapıyorum onu da Analog olarak bildiğimiz insanlara sormak, sokaktaki vatandaş gibi düşünebilirsiniz ve orada gerçekten sınırım yok. Özellikle çocuklar, benim en çok öğrendiğim ve sorduğum kategorideki insanlar, ne onları heyecanlandırıyor, ne mutlu ediyor, ne güldürüyor gibi şeyler çocuklarla yaptığım sohbetlerden en çok öğrendiğim şeyler. Bir de onun dijital bir versiyonu var.
Soru formunda içerikler var. Onlar da forumlar, internet forumları. Ben aktif olarak pek soru soran bir insan değilim. Bu anlamda biraz daha içe kapalı, introvert bir insanım ama Önceden sorulmuş sorular işte bu Quora vs.
gibi kaynaklarda sorulmuş sorular ilgimi çekiyor. Onları doğrudan alıp kaynak olarak kullanmıyorum. Daha çok benim aklıma gelmeyen soruları keşfetmek için kullandığım kaynaklar bunlar. Çok güvenilir olmadıkları için çünkü verilen cevaplar en azından çok güvenilir olmadığı için.
Daha çok hani o perspektifleri yakalamak için benim kullandığım kaynaklar. Bunun dışında bir de tabii daha yoğrulmuş içerikler, daha editöryel içerikler işte gazeteler, dergiler, süreli yayınlar. Bu süreli yayınları da kendime göre güvenilirlik hiyerarşisi yaptım onlarda da. İşte yıllar içerisinde böyle bir dinamik kütüphanem var.
Kütüphane derken bir notion sayfası aslında, bir not sayfası. Orada onları derecelendiriyorum. İşte bu güvenilir, işte bu birazcık şu görüşte, bazen bu görüşü yüzünden yanlı yayın yapabiliyor falan gibi böyle yaklaşık 100 tane süreli yayınla ilgili yaptığım hem benim yaptığım hem de başkalarının akademik çalışma olarak yaptığı ratingler var. Metni yazmaya başlayıp da kaynak gösteriyorsam eğer, Bu kez onlar devreye giriyor.
Sorarak ve dolaşarak üst başlığının altını bu şekilde doldurabilirim. Bir de şöyle bir şeyim var, hani işin teknik mutfağına girecek olursak. Bir kere bilgisayarla asla başlamıyorum. Bu benim bir kuralım.
Mutlaka kağıt ve kalemle başlıyorum. Bilgisayarla başlayınca birçok dezavantajı olduğunu fark ettim yıllar içerisinde. Çok pratik olmasına rağmen. Dikkati dağıtması, o hani bir şekilde yaz-boz şeyi var.
Yani o silmek falan çok kolay ya. Yani o kağıt üzerine bıraktığım izler, doodle'lar, karalamalar, vazgeçmelerim, hepsi benim için önemli. Düşüncenin tarihini görüyorsun orada, kendi düşünce tarihçeni. Evet, zaten çok da organik bir ilişki bu.
Yani beynimden omzuma, oradan koluma, oradan parmaklarıma. Kalemime ve kağıdıma hepsi dokunmayla ilerliyor ve en sonunda işte bayağı fiziksel, üç boyutlu olarak da görüyorum o fikrin yansımasını. Böyle başlatıyorum ama şöyle olmuyor. Mesela bütün metnimi kağıt üzerinde bitirmiyorum.
Son haline bilgisayarda geliyor. Metinle veya fikirlerinle ilk sorduğun sorular arasında başka bir adım var mı? Mesela ben zihin haritaları tekniğini kullanıyorum. Onu da hatırladım şimdi senin sayende.
Çünkü ben onu dijital olarak kullanmaya çok çalıştım ve ne zaman o programla başlasam verimli olmuyor. Aynı dediğin gibi kağıt üstünde başlamam lazım. Sonra belki dijitale taşıyıp orada bitiriyorum. Yani o zihin haritaları da farklı fikirleri birbirine bağlama, lineer akıştan önceki adım benim için.
Sende de var mı böyle bir şey? Olmaz mı? Bir kere hani o sanat, tasarım ve teknolojideki teknoloji kısmında ben takıntılı bir şekilde ve hala hep yeni teknolojiler, hep yeni yazılımlar, hep yeni not tutma programları, hani prodaktivite, verimlilik araçlarını neredeyse tamamını deniyorum. Yani bu konunun yılmaz bir...
savaşçısıyım. Ne çıksa, hangi platformda olursa olsun yani Android, iOS, laptop, desktop hiç fark etmez. Hepsini denemeye çalışıyorum. Hepsinin güzelliklerini bulmaya çalışıyorum.
Fakat bir noktadan sonra bu takıntım benim maalesef düşmanım haline geliyor ve prodaktivite aracını daha prodaktif bir şekilde nasıl kullanırım kaygısıyla Asıl yapmak istediğim şeyden kopmaya başlıyorum. Evet, üretkenlik tuzağı bu. Daha üretken olmak için üretken olamıyorsun. Bunu da benim 6,5 yıllık bir kurumsal çalışma dönemim olmuştu.
O zamanlarda da yine bu verimlilik ve ekip yönetme anlamında project management tool'ları vardı. Daha iyi nasıl proje yönetilir, daha iyi nasıl ekip yönetilir, daha iyi nasıl zaman yönetilir falan gibi. Orada da öyle bir takıntıyla öyle bir noktaya geldim ki proje yönetimini nasıl yapacağıma dair harcadığım zaman ve enerji projenin kendisinden daha fazla olmaya başladı. O zaman işte amacını aşınca o araçlar... Ben hala meraklıyım,
hala denemeler yapıyorum ama bütün bu şeyde belki de bir bilgelik oluşmaya başlıyor bir süre sonra. Ya kağıt kalem iyidir. Kendi açımdan yani bunu insanlar illa böyle yapsın falan diye bir tavsiyede bulunamam. Herkes bence bu süreçlerden geçmeli, bir şeyleri denemeli.
Hatta orada şey önerisi de verebilirim insanlara. Bir ara defterlere takmıştım. Nasıl bir not defteri kullanayım? Küçük, büyük, dikey, yatay falan gibi.
Tam şu andaki durumum o. Merak ediyorum nereye vardın? Çok basit, çok basit abiciğim. Ya şöyle normal A4 kağıtlar.
Defter falan değil. Taşıması zor bunları ama A4 kağıt niye? Çünkü hiç beğenmezsen bunu buruşturup atması da kolay. Beğenirsen bir yerde dosyalaması da kolay.
İstediğin kalınlıkta defter de yapabilirsin. İkiye de bölebilirsin. Çok sıkıldıysan katlayıp uçak yapıp uçurabilirsin. Defterde mesela bunları yapmak için o sayfayı yırtman gerekiyor falan.
O yüzden en son geldiğim noktada normal A4 kağıtları alıyorsun. Bir araya getiriyorsun o şeyleri ve masanda tutuyorsun sürekli. O benim clipboard'um. Beynimin clipboard'u.
Ben beyin cebi de diyorum buna. Beyin cebi çok kullandığım bir etikettir dijital programlarda. Bunu beyin cebine at. Ya bu üretkenlik tuzağının bence bir ayağı kesinlikle erteleme hastalığında.
Bir işe başlayacaksındır, o işi yapmamak için etrafı toplarsın, odanı toplarsın. Her şeyi yaparım o işe başlamamak için ama kendimi de bir yandan kandırıyorum. Bunları yaparsam bu işi daha verimli bir şekilde yapabilirim diye. Bence bu not tutma tarafına vakit harcamak veya ben düşüncelerimi nasıl birbirine daha efektif biçimde bağlarım buna aşırı vakit harcamak da bir nevi çalışmaya başlamak yerine yatağını toplamak gibi bir şey.
Ya soru sormadın ama bu konuyla ilgili de tehlikeli bir şey söylemek isterim ben. Erteleme hastalığının kontrollü olarak yakalanılması gereken bir hastalık olduğunu düşünüyorum. Kontrollü bir erteleme odaklanmayı arttırıyor bende. Hani az önce sen mindfulness dedin, ben de flow teorisine getireceğim.
Bir akış teorisi var. İnsanın kendini kaybedecek derecede odaklanması, o anda dış dünyadan tamamen soyutlanması ve yaptığı işle Hemlem olması mı diyelim artık böyle, onun içine tamamen girmesi konusu. Mesela işte ben pazar günleri video yayınlıyorum. Normalde o videonun içeriğini idealde pazartesi günü falan böyle düşünüp araştırıp, salı çarşamba yazıp, perşembe çekip, cumaya bitirmem lazım.
Biz bu kaydı şu anda perşembe günü alıyoruz. Benim hala hiçbir şeyim hazır değil. Yani ben şimdi bu yayından sonra başlayacağım yazmaya. Ve hafta boyunca erteledim.
Fakat kontrollü olarak erteledim. Yani bu kontrollü stres gibi bir şey bana göre. Özellikle dinleyen öğrenciler falan varsa lütfen sınav öncesinde son dakikaya bırakmasınlar şeklinde kamu spotu uyarılarımı yapmakla birlikte. Büyüklerin uyarıları vardır ya, son güne bırakmayın, son dakikaya bırakmayın.
Hepsini denedim tabii ki. Yani haftalar öncesinden hazırlık yapıp, yazıp, hazırlayıp böyle çok da rahat ettiğim içeriklerim de oldu, videolarım da oldu. Fakat bir şekilde hem beni mutlu eden, hem belki de izleyiciyi tatmin eden, mutlu eden içeriklerimin pek çoğu ertelemeler sonucunda nihayet ortaya çıkmış içeriklerdir. Az önce sözünü ettiğin Pinokyo'da buna dahil edilebilir.
Yıllardır yapmayı istiyordum. O beyin ceplerinden birinde demlenmeye başlıyor o fikir. Buradaki sakınca ne? Sürekli erteleyip hiçbir şey yapmazsan o gerçekten zarar veriyor.
Ama deadline'lar varsa, şimdi burada konuyu biraz daha ilerletip deadline'lara getireceğim. Hani son teslim tarihi diye Türkçedeştiriliyor galiba deadline. Ama ben birebir çevirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Deadline bana göre ölme zamanı.
Yani o işi, o saatte yapmamanı gerektirecek tek şey ölmek. Başka hiçbir şey olamaz. Hastalık falan her şey dahil. İki elin kanda da olsa yapacaksın.
Evet deadline bana göre bu. Ve işte pazar günü benim kendime koyduğum deadline'a bir şekilde benim bir şey yapmam lazım. Ölmediysem ve hayattaysam yapacağım. Böylesine güçlü bir deadline anlayışını kafanızda yerleştirirseniz o zaman erteleme hastalığını da kontrol edebilme imkanına kavuşuyorsunuz gibi geliyor bana.
Başka bir erteleme hastalığıyla örneklendirmeye çalışayım. Sabahları bir alarm kurarsınız, bir de o alarma snooze diye bir buton vardır. 5 dakika ertele, 5 dakika ertele. Hayatımın hiçbir döneminde o butonu kullanmadığım gibi son 10 yıldan beri alarmı saat kullanmadan kalkıyorum.
Çünkü beynimde bir alarm var. Ben şu anda istediğim saatte uyanabilirim. Ne kadar yorgun olursam olayım, saat kaçta yatmış olursam olayım, hiç alarm kullanmadım 10 yıldan beri. Deadline benim için böyle bir şey.
Olduğu için belki de ertelemek bazen işime geliyor. Bazen kontrollü stres, beynimin mümkün olan en yüksek potansiyelini ortaya çıkartmakta bir araç olarak kullanabiliyorum. Yan etkileri var, biraz stresli olabiliyor insan veya o son dakikada gerçekten insanlık hali, bir takım şeyler devreye girebiliyor, bir takım ihtiyaçlar devreye girebiliyor. Bu kez başka bir hastalık olan mükemmeliyetçilik hastalığınızla bunu dengeleyebiliyorsanız, yani çıkacak ürün zaten problemli olacak, bunu baştan kabul ettiyseniz, o zaman o kusurlarına rağmen deadline'a yetiştiriyorsunuz ve bir şekilde o ürün ortaya çıkıyor.
Demir, mesela Pinokyo'dan örnek verirken benim aklıma içki geldi. Bir içkiyi hemen içersen kötüdür tadı, biraz bekletirsen bazı içkiler de tam mükemmeldir. Sanki senin de Pinokyo hikayende böyle zamanında beklemiş ama fazla bekletirsen de bu sefer çürümeye başlıyor. Evet.
Şimdi bunu anlıyorum. Hatta buradan konuyu Sezgi'ye de getirebiliriz veya bazen... E kimin lafıydı unuttum ya. Benjamin Franklin olabilir.
Her lafı zaten ona atif ediyorlar. Never let a good night's sleep go to waste gibi bir şeydi. Yani uykudan önce bir problemini düşünüyorsun. Sanki beynine şey diyorsun ya bak uyurken bu problem üstünde çalış.
sonra sabah uyandığında bir aydınlanma anı yaşıyorsun bir anda, çözdüm diyorsun. Yeterince demlenmişse o problem, bu teknik işe yarayabiliyor. Ama bir yandan diğer dediğin şey de, mesela pazara çıkacaksan videoyu, perşembe günü bugün, yani orada artık demlenecek şey demlenmiş, şu anda onları bir araya getirmen lazım. Şöyle şimdi artık bu yıllardır yaptığım bir şey olduğu için iş akışı kendiliğinden oluştu.
Kafamda bir konu fikri var ve pazartesi gününden beri o konu fikriyle ilgili hem arama yapıyorum hem de sağ olsun bizi yakından takip eden Google'ın da etkisiyle önüme onunla ilgili haberler düşürüyor Google. Tam da o dediğin şey demlenme diyebiliriz, üzerine yatmak. Özellikle neden gerekiyor? Sende de öyle olduğunu ben fark ediyorum.
Senin içeriklerinde de benzer bir şey var. Tabii ki her insanın konuştuğu şeyler bunlar ya da belli insanların, belli süreli yayınların yazıp çizdiği şeyler bunlar ama ben şeyi çok önemsiyorum. Bir hikaye anlatıcısı olmaya çalışan bir insan olarak çok özgün bir perspektif yakalama. Kağıt kalemi eline alıp masaya oturup da hadi bakalım ben şimdi özgün perspektif yakalayayım diyemezsin.
Bir yaşanmışlık olmalı yani onun üzerinde yolda yürürken, yürüyüş yaparken, bir yerden bir yere giderken hatta serendipity denilen bir şey var ya bir takım şeyler böyle rast gelmeli, denk gelmeli. Bunu da ben çok önemsiyorum. Bununla ilgili de çok somut bir örnek verebilirim. 2023 yılına girerken her yıl yaptığım gibi zinciri kırma videosunu hazırlarken her sene bunu yenileyip, üzerine bir taş daha koyup ilerletmek isterim.
Kendi özgün perspektifimi de yenilemek, inovasyon yapmak isterim. İşte yeni yıl öncesinde bu Christmas yemeklerinden bir tanesinde bir arkadaşım yılın kelimesi gibi bir şey attı sofrada ortaya. Ve çok ilgimi çekti. Bana sordu bu soruyu.
Yeni yıl için bir tek kelime belirledin mi falan gibi. İlk kez karşılaştığım bir kavramdı. Meğer 2-3 yıldan beri böyle bir trend varmış. Yıl boyunca bir mantra gibi adeta.
O tema senin o yılının teması oluyor. Tam böyle bir Sofrada tamamen rastgele olarak bir fikir aklıma geldi. Zaten hani beynimin bir tarafı yeni yıl geliyor, ben böyle bir video hazırlayacağım, çarkları çalışırken, aa dedim tamam ben bu kavram üzerinden gideceğim. Ki bana sorulur sorulmaz da cevap verdim bu arada.
Bir şekilde ağzımdan göz kelimesi çıktı, hiç düşünmediğim halde. Demek ki öyle bir hazırlık olmuş yıl boyunca yaptığım çalışmalardan. O konu öyle çıktı ortaya. Hani az önce o yüzden nasıl hazırlıyorsun dedin ya içerikleri.
Şöyle bir cevabı yok. İşte öncesinde bir yemeğe katılıyorum, o yemekteki sohbeti dinliyorum falan diye bir cevabı yok. O yüzden hepsinde farklı farklı süreçler işliyor. Ama bir şeyleri oturup bir anda yazmaya başlamak mümkün değil bana göre.
Mutlaka demlenmesi gerekiyor. ve o zamanda da mümkünse böyle masa başı çalışanlar için. Bence mutlaka egzersiz yapmak, odayı toplamak, temizlik, yürüyüş ya da başka insanlarla etkileşim gibi şeyler güçlendiriyor, zenginleştiriyor. Bunu da vakit kaybı olarak ya da erteleme olarak tam görmemek lazım.
Erteliyormuş gibi olsak da aslında bir yandan beynimiz çalışmaya devam ediyor. Hatta üzerine yattığımızda hiç durmayan beynimiz bu kez uykuda onu bir yerlere yerleştiriyor ve onun sonucunda belki de aydınlanma anını yaşıyoruz uyanınca. Pinokyo videosunda da buna benzeyen bir şey oldu. O özgün perspektifi yakalayabilmek için 3 döneme ayırdım Pinokyo hikayesini.
1800'lerde yazıya geçti. İlginç bir şekilde mesela aslında bir odun parçası olan kuklanın yine başka bir odun parçası olan kitaba dönüşmesi macerası o 1800'lerdeki kısım. Ve üstelik yine başka bir odun parçası olan kalem kullanılmış. Yani odunun varlık seviyeleri diye bir şey aklıma geldi.
Mesela bu hiç benim de araştırıp okuduğum kaynakların hiçbirisinde olmayan bir şeydi. Ve tam da bu ertelemeler sonucunda aklıma gelen bir fikirdi. Bir yıkıcı yaratıcılık vardır, bir de pozitif yaratıcılık vardır. Odunu yakıp ısınabiliriz ama bu sadece bize fayda sağlar hatta çevreye zarar verir.
Yıkıcı bir yaratıcılık biçimidir odunu kullanma açısından ele aldığımızda. Fakat bir de insanlığın binlerce yıllık denemeleri sonucunda yapıcı bir yıkıcılığı var. Evet ağacı kesiyoruz ve ondan bir odun elde ediyoruz. Ama işte Çinliler bunu kağıda dönüştürmeyi başarmış.
Başka birisi kalem yapmış. Başka birisi onun ucundaki şeyi kullanıp yazıyı icat etmiş. Bunların hepsi toplu icatlar. Sonra daha üst varlık biçimlerine geçmeye başlamış odun.
Ne olmuş? Geppetto eline almış bir marangoz olan Geppetto bir şeyler denemeye başlamış. Mesela saat yapmış. Yetmemiş guguklu saat yapmış.
Yani orada bir hareket var. Sonra Geppetto Usta duvardaki guguklu saatle de yetinmeyip bir kukla yapmış. Yani 1800'lü yıllarda bir animasyon yapmış aslında. Çünkü yapabileceğiniz en yüksek animasyon teknolojisi oydu.
İpleri olan bir kukla. Ve oraya kadar gelebilmişler. Sonra 1900'lü yıllarda, 1940'ta Walt Disney bu kez aynı hamuru almış, farklı şeylerle yoğurmuş, cel animasyon tekniğiyle, cel animasyon tekniğiyle baktığımızda bir kitap yazmaktır. Bir kitabın her sayfasına yazı gibi gözüken şekiller koymak yerine, bu kez şekil gibi gözüken şekiller çizersiniz.
Her sayfada biraz daha değiştirirsiniz bu şekilleri. Saniyede 12'den fazla gösterdiğinizde insan gözü ve beyni zaten aldanır ve onu hareketliymiş gibi görür. Yani animasyonun temelinde de bu var. Bu kez o Pinokyo'yu böyle canlandırdı.
2000'lere geldiğimizde birçok yine Pinokyo denemeleri yapılıyor sinemada da, başka yerlerde de. Bana göre en başarılıları, gerçi bir tanesi Blade Runner 2000 öncesi ama onu da 2000'lere, modern dünyaya katabiliriz. Blade Runner'da ya da en son yayına giren Guillermo del Toro'nun Pinokyo'sunda daha da ileri seviyeye götürülüyor bunlar. Örneğin Blade Runner'da, onun öngördüğü gelecekte yaşıyoruz biz şu anda ama, insansı humanoid robotlar o kadar gerçekçi bir hale gelmişler ki, insandan ayırt edilemez durumdalar zaten.
Hatta Turing testine benzeyen bir Voigt-Kamp testine falan tabi tutuluyorlar. Ve kendilerinin insan olup olmadığını sorguluyorlar. Yani yine o Pinokyo teması devam ediyor. -"More human than human."dı onların sloganı.
İnsandan da insan. Evet, aynen Tyrell Corporation, more human than human. İşte Pinokyo'daki gelinebilecek en son nokta artık o. Oraya kadar gidiliyor.
İşte ben mesela bunu üç döneme ayırarak inceleme yaklaşımını bu demlenme sürecinde, bu ertelemelerim sayesinde bulduğumu düşünüyorum. Eğer onları yapmasaydım sadece bir araştırmadan ibaret olacaktı, bir derlemeden ibaret olacaktı yaptığım sunum. Hatta bunu şeye de bağlayabilirsin. Şimdi bunları derken aklıma geldi.
Birçok mitte var. Sadece İslam'da değil de işte insanın çamurdan yaratılmış olması. O da sanki bir kukla gibi. Yaratıcınla karşı karşıya geliyorsun, canlanmışsın.
Ve oradan Pinokyo aracılığıyla şeye Blade Runner'a çizgi çekmek gerçekten öyle oturup da kağıt başına hadi yazalım deyince yapılacak iş değil. Belki dahi olsaydık yapabilirdik öyle çat diye oturup bu bağlantıları kurabilirdik ama bir demlenme süreci gerekiyor bizim için. Evet, kesinlikle öyle. Peki, her bölümde de bir özgünlük baskısı hissediyor musun?
Yani her yaptığım işte de özgün bir bakış açısı getireyim. Daha önce kimsenin akıl etmediği bir açıdan yaklaşayım, diyor musun? Ben çünkü bir aralar bu baskıyı hissediyordum ve bunu yapamayacağımı anlayınca da biraz yetersizlik hissi duymuştum. Şimdi biraz daha barıştım o işle.
Arada sırada özgün bir bakış açısı getirsem yeter diyorum artık. Ağabey ben şunu hissediyorum terapi seansı gibi oluyor bence bu. Biz mutlaka bir şey yapmalıyız. Evet ben bir içerik yaratıcısıyım diye başlar.
Alkolikler toplanır böyle evet ben bir alkolüyüm diye başlarlar ya. Biz de böyle bir itirafla başlamalıyız. Çünkü o alkolde de evreleri vardır ya o önce inkar edersin bilmem ne yaparsın gibi böyle beş evreden oluşur ya. Çünkü bende de vardı başlangıçta o.
Her şeyim özgün olsun. Fakat müthiş bir baskı bu. Ve gerçekleştirmesi neredeyse imkansız bir hedef gibi geliyor bana. Sanıyorum zaman içerisinde ürettikçe ve kendinle barıştıkça o kaygıyı biraz daha az hissediyorsun.
Şimdi şöyle bir şey var. Gerek mikrofon ve gerekse kamera insanı değiştiren bir silah gibi adeta. ve onun karşısında biz normal hayattaki gibi olmuyoruz. Kimse olduğunu iddia etmesin.
Kimse ben tamamen otantiyim falan demesin. Bir personamız ortaya çıkıyor ve bence bu normal. Ben bunu biraz daha ileriye götürüyorum. Mikrofonu ve kamerayı da ortadan çıkartalım.
Herhangi bir ikili ilişkide karşınızdaki insana göre bile personamız değişiyor bence. Bunlar çok küçük, hissedilmeyecek derecede küçük değişiklikler olabilir. Bazen de çok büyük değişiklikler olabilir. Tir tir titremek derecesinde.
Hani böyle ünlü birisinin karşısında çok sevdiğiniz birisinin karşısında hani nutkunuzun tutulması mesela. Herkesin karşısında tutulmaz ama onun karşısına geçince tutulabilir ve bu normaldir. Benzer şeyler mikrofon ya da kamerayla da geçerli çünkü onlar da temsili insanlar aslında. Mikrofonun kendisinden dolayı değil bu.
Onun temsil ettiği bir insan ya da insan grubundan ötürü nutkunuz tutuluyor veya değişme ihtiyacı hissediyorsunuz. Kimisi çok değişiyor, bir politik doğruculuk derecesinde değişiyor. Veya tam tersi daha da mesela sokak otantik olma kaygısıyla ve itkisiyle daha da böyle bir sokak ağzıyla falan konuşmaya başlıyor ve onunla ben otantiyim mesajını vermeye çalışıyor. Herkesin farklı bir şeyi var ama.
İstesek de istemesek de bence değişiyoruz, bir persona yaratıyoruz. Bunun da olgunlaşma süreci var. İlk kez mikrofon ya da kamera karşısına geçtiğimizde oluşan persona ile yıllarca bunu yaptıktan sonra, yüzlerce kez yaptıktan sonra yaptığımız arasında bir fark var. Ve bu fark zaten özgün bir içeriğin ortaya çıkmasını sağlıyor.
Aynı yazılmış bir metni. İkimiz de yazmamış olalım, böyle bir deney yapalım. İkimiz de podcast yapalım. Orada bile bir özgünlük var aslında, onun yorumlanış biçiminde, icrasında.
Müzeye döndük yine. Mesela aynı notalar, aynı melodiler ama biz orkestra şeflerini bile birbirinden ayırt ediyoruz, değil mi? Diyoruz ki bak bunun yönettiği orkestrada başka şekilde yorumlanıyor Beethoven'ın 5. Senfonisi.
Şununkinde daha farklı icra ediliyor. Notalar aynı olmasına rağmen. Ben bu gibi düşünce deneylerinin sonucunda senin yaşadığına benzeyen bir daha kendimle barışma, sakinleşme dönemine girdim. Youtube sağolsun bu konularda çok güzel içerik eğitimleri falan sağlıyor içerik yaratıcılarına.
Ve oradaki eğitimlerde de gördüğüm bir şey var. Diyor ki 3 tarz içerik üretilir. Her içerik üreticisi için geçerli bu arada bu söylediğim şey. Hatta ve hatta ben bunu dizilerde de görüyorum.
Filmlerde değil ama dizilerde. Nedir bu? Bir hero içerik vardır. Kahraman içerik.
Aynen bu ifadeyi kullanıyorlar. Süreli yayınlarda hero içerikler 6 ayda bir, 3 ayda bir ortaya çıkar. Yani işte o bizim o az önce sözünü ettiğimiz tamamen özgün, tamamen epik, tamamen evet ya bu işte yani 2023 yılı itibariyle Fulaysı Zentellik olarak ya da Barış Özcan olarak bunu çıkarttım. Bu beni tam olarak yansıtıyor diyebileceğimiz tarzdaki içerikler üç ayda bir, altı ayda bir.
Bir de gündelik diyebileceğimiz, haftalık diyebileceğimiz sıradan, dolgu içerikler vardır. Bunlara help diyor. Yani burada derleme yapmakta, çok özgün olmamakta hiçbir sakınca yok. Çünkü bazı insanların da ihtiyacı senin çok iyi bildiğin belki, çok iyi araştırdığın ama onun uzaktan duyduğu bir şey.
Merak ediyor, düzgün bir şekilde de anlatılması lazım bu insana. Aradaki dolgu içerikler de biraz böyle olabilir. Bir de daha interaktif içerikler var. Hani biraz daha konu dışı, soru-cevap tarzı diyebileceğimiz içerikler var.
Ama bu hero ve help ikilemesini ben dizilerde falan da görüyorum. Ve senaristler bilinçli olarak yapıyorlar. Yani en kaliteli, en büyük bütçeli dizilerde bile. Game of Thrones mesela.
Bu dizide de bir sezona baktığımızda o sezon planlanırken, atıyorum 100 milyon dolar bütçe varsa ve 10 bölümden oluşuyorsa dizi, her bölümün bütçesi 10'ar milyon şeklinde paylaştırılmıyor. Tabii ki çok güçlü bir başlangıca ihtiyaç var. Birinci bölüme 50 milyon dolar bütçe veriyorlar. Son finale işte 40 milyon dolar.
Aradakiler de dolgu. Yani sezon boyunca da bir bunun inişi çıkışı var ki... Var. ...monoton olarak sürekli böyle hep seviyeyi 10'da tutarsan onun da etkisi kayboluyor sonuçta.
Evet, yine 5. Senfoni'de 20 küsur dakika bölümleri var. Kimi yerlerde acayip güçleniyor, kimi yerlerde sakinleşiyor. Birkaç ay önce kitap nasıl okunmalı diye program yapmıştım.
Bu konu hakkında kafa patlatmış insanların düşüncelerini derlemiştim orada. Hani 250-350 sayfalık bir şey kitap değil mi? Bunun aslında tek sebebi zamanının basın-yayın ekonomisi. Yani tam o uzunlukta, o büyüklükte kitap basmak verimli oluyor matbaalar için.
Onun kültürel mirası devam ediyor diye düşünüyorum ben. Yani kafamızda kalıp oturmuştur. Kitap dediğin budur. Ciddi bir insan olmanı istiyorsan bir kitabın olacak.
Şimdi ben senin dediğini de anlıyorum. Bir videoyu belki üç günde üretiyor insanlar, bir haftada üretiyorlar. Oraya verdiğin emekle bir kitaba verdiğin emek tabii ki aynı değil. Ama bazı videolar için, demin de işte Pinokyo örneğini verdik.
Belki yıllarca bekletmen gerekiyor o fikri. Belki çok büyük emek harcaman gerekiyor. Bazı benim izlediğim kanallar var öyle. Üç ayda bir video yayınlıyorlar.
İnanılmaz. Kitap gibi bir emek akıtmış oraya. Birazcık aşmak zor oluyor kitap, onun ağırlığını. Ama şeyi hatırlayınca ya bu ekonomik sebeplerle böyle olmuş.
Aslında bu hale gelmiş deyince biraz onun büyüsü kırılıyor bence. Ona bir şey eklemek isterim ben. Bir itibar meselesinde kesinlikle haklısın. Ben o yüzden 5 milyon aboneye ulaştığım videoda bununla ilgili bir şey de yaptım.
Eğer şu ana kadar yazdıklarım kitaplaşsaydı kalın kalın 5 ciddik bir seri olurdu. Ama normal diğer ticari, modern yayıncılık esaslarına göre yapsaydım 10 tane kitap basabilirdim ben. 10 yıla yaklaşan yayın hayatımda 10 tane kitabı rahatlıkla basardım ve şimdiki algımdan çok daha itibarlı olarak anılırdım. Bir konuşmacılık daveti aldığımda Youtuber en son söylenirdi muhtemelen.
Önce işte 10 tane kitabın yazarı ve arkasından bunlar gelirdi belki. Bu yüzyılların getirdiği bir algı, kültürel algı. Buna kesinlikle katılıyorum. Hatta okuyucular, izleyiciler, dinleyiciler açısından da şöyle yorumlanmalı.
Çoğunlukla insanlara kitapları okurken tamamını okumak zorunda hissetmemelerini tavsiye ediyorum. Çünkü şöyle bir şey var. İnsanların çoğu artık okumaktan sıkılıyor. Algı sürelerimiz, dikkat sürelerimiz kısaldı.
Denemeler yapıyor. Hani bu kutsallık kaygılarından dolayı. Okumaya çalışıyor, okuyamıyor. Çünkü az önce söylediğimiz o hero ve dolgu içerik türleri yayıncılıkta da vardır eminim.
Yani kitap yayıncılığında da vardır. Bir kitap 300 sayfa olmak zorunda olduğu için belki 150 sayfası onun şişirme. Her kitap için bunu söylemiyorum ama artık bu da ticari bir faaliyet olduğundan evet böyle. Yani bu 300 sayfa olma zorunluluğu, hatta şu kadar kelime.
Ben 10.000 kelimede anlatmak istiyorum. Olmuyor mu böyle? Hayır olmuyor.
Netflix'te mesela bazı diziler var ya, eski formatın ötesine geçmiş vaziyette. Bir bölümü 20 dakika, bir bölümü 1 saat oluyor. Başka bir bölümü 45 dakika oluyor. O anki konuya göre.
O bana çok garip gelmişti. Sonra dedim ki aslında normali bu. Önceki medyum buna olanak vermediği için öyle alışmışız. Yoksa her hikayenin gerçekten 30 dakika olmasına imkan var mı Allah aşkına?
Kesinlikle yok. O yüzden de mesela YouTube gibi ya da podcast mecuraları gibi şeyler bu özgürlüğü kazandırdı aslında. Uzunluk tümüyle önemsiz diyemeyeceğim. Tüketici açısından baktığımızda, dinleyici ya da izleyici açısından baktığımızda 20 dakikayı tüketmek bazı insanlar için o iş arasında çok rahat oluyor ya da 10 dakikalık videoyu tüketmek iş arasında çok rahat oluyor.
Ama dizilerde mesela özellikle de antolojik hikayelerde diyelim yani her dizinin bölümü farklı bir hikaye anlatıyor. Her biri bir kısa film. Kardeşim kısa film çekeceksin ama illa 40 dakika olacak. Niye?
Çünkü bir saatlik yayın aralarına göre biz televizyon programlarını yapıyorduk. Onun 20 dakikası reklamdı. Sen de 40 dakikaya göre kendini ayarlayacaksın gibi kalıplardan kurtardı bizi. Hatta reklam aralarına göre de dizinin temposunu, o bölümün temposunu ayarlaman lazım.
Her reklam arasına bir kanca atman lazım. Tabii. O reklamdan sonra geri izlesinler diye. Sonra dönüşte de hafifçe bir hatırlatman lazım.
Bak şurada kalmıştık. Şimdi o eski dizileri izleyince zaten televizyon için üretilmiş dizileri izleyince çok komik oluyor bu Netflix'e, HBO'ya falan alıştıktan sonra. Evet, evet. Peki şundan kaygılanmıyor musun?
Ya beni dinleyenler bu bağlantıyı anlamaz. Belki yaşları gençtir, belki dikkat aralıkları uzun değildir. Onlara da hitap etmek istiyorum. Bunlar bir baskı yaratıyor mu üstünde yoksa sen hakikaten gayet net bir biçimde seni merak ettiren şeyleri izleyicilerin beklentilerinden ayırabiliyor musun?
Kardeşim ben bunu seviyorum, bunu yapacağım diyebiliyor musun? Bu güzel bir soru, benim için bir katmanlandırma sorusu. Aynı şeyi anlatırken farklı seviyelerde katmanlandırma. Bu konuda yine en iyi hikaye anlatıcılarından biri olarak gördüğüm, artık o da Disney'in bir parçası haline geldi gerçi ama Pixar'ın ilk dönem hikayeleri benim için bir rehber oluyor adeta.
Çünkü onlar da tam da bu söylediğin kaygıları güderek hikayelerini hazırlıyorlar. Hedef kitlelerini düşündüğümüzde çocuklar yani 7-8 yaşındaki çocukların anlayabileceği ve zevkle izleyebileceği bir şey olmalı. Fakat onları adeta bir ekol haline getiren sadece animasyonda değil genel olarak hikaye anlatıcılığında bir ekol haline getiren diğer stüdyolardan farklılaştıran şey bence o çocukları sinemaya götüren ebeveynlerinin de zevk alarak izleyebilecekleri bir anlatı biçimini keşfetmiş olmaları. Yani katmanlandırabilmeleri.
Yüzeyde gülüyorsun, kolay tüketilebilen bir içerik, geniş kitlelerin anlayış seviyelerine hitap edebilen bir içerik, ona zarar vermeksizin daha anlayana mesajlar verebileceğin bir alt katman daha yaratabiliyorsun. Adeta izleyici kitlesini de ya da dinleyici kitlesini de katmanlandırıyorsun. Bir seni çok yakından takip eden, seni çok iyi anlayan, seninle çok iyi rezonansa giren çok dar bir kitle var. O kitle bu tür mesajları yakalayabiliyor rahatlıkla.
Çünkü senin bir geçmişin var onlarla. Bak ben seni hala biliyorum, ben değişmedim, ben aynı Barış'ım diyorsun onlara. Ama öte yandan tabii ki şey de var. Bu ay belki 50-100 bin kişi daha katıldı benim abonelerim arasına.
E bunlar daha evvel beni hiç tanımıyorlar. E onları da mutlu edecek bazı şeyleri koymalısın. Konusuna da çok bağlı bir şey ama yani her konuda hakikaten yapamazsın. Üç katmanlıysa mesela üç ayrı içerik üretmek gibi bir şey bu ve bunları birbirinin üstüne güzel bir şekilde geçiriyorsun.
O da dördüncü bir içerik üretme süreci gibi oluyor. Yani dört kat fazla çalışman lazım. Tam öyle değil. Anlıyorum senin ne demek istediğini.
sohbet arasına girdiğimiz flow var ya akışa girmek. Akışa girince bunu hani böyle düşünmeden yapabildiğimi hissettim. Belki yıllar içerisinde geliştirdiğim bir yetenek gibi oldu. Oradaki yeni bir şeyin keşfetmenin verdiği heyecan mı artık bilmiyorum.
Birdenbire o katmanlar oluşu veriyor. Çünkü ben dahiyim o yüzden zor değil değil. Bunun altını ısrarla ve birkaç kere çizmek istiyorum. ortalama bir zekaya sahip herhangi birisi bu kadar odaklanırsa ve disiplinli bir şekilde bu üretimi yaparsa birkaç yıl sonra böyle şeyleri hani üç dört kat çalışarak değil normal çalışma akışının içerisinde de başarabilir bence.
Birkaç gün önce yetmişlerde yazılmış bir kitap okuyordum zeka hakkında ismi de zeka yazarını unuttum şimdi bir cümle aklımda kaldı zaten. Ortalama veya ortalama üstü zekaya sahip biri, disiplinli bir şekilde çalışırsa, her zaman çok yüksek zeka artı disiplinsiz çalışmayı yenecektir. Yani ondan daha üretken olacaktır. Belki de benim mindfulness dediğim şeyle, senin başka şekilde tabir ettiğin şeyle birleştirerek o üretkenliği arttırabiliyorsun, demleyerek diyelim.
Ya bu son söylediğin o kadar doğru ki yani teorik olarak değil, pratik olarak hayatta böyle arkadaşlarım var benim. Ya benden çok daha zeki olduğunu %100 bildiğim, yetenekli olduğunu bildiğim arkadaşlarım var. Fakat işte disiplin konusundaki eksiklikler veya buna da şans mı demek lazım bilmiyorum. Hani bazen de karşınıza çıkan fırsatlar, doğru zamanda, doğru yerde olmak falan gibi şeylerin de etkisi var.
Ya söz gelimi YouTube'da benim şu anda 6 milyondan fazla abonem var. Ben bugün YouTube'a bu yetenek setimle giriyor olsam 6 milyona hayatım boyunca ulaşamayabilirim. Doğru zaman ve doğru yerde olmakla da ilgili bir şey bu. Ve bunları da tam planlayamıyorsun.
Ama planlayabildiklerimize odaklanırsak eğer, kesinlikle istikrarlı olmak, yani disiplinici biraz daha askeri bir şey belki canlanabilir insanların aklında. Çok da zor bir şey değil. Bir deadline, haftalık ya da aylık ya da günlük bir döngü. O döngünün içerisindeki somut deadline'lar insanüstü bir yetenek değil.
Kendi sarf edebileceğin bir efor herkesi bence istediği bir yerlere tam olarak götürmese bile yaklaştırır. Ben şimdi bu podcast mecrasındayım. Bu içeriği YouTube'da yapmak istesem nasıl bir değişiklik yapmam gerekir? Teknik bakımdan bahsetmiyorum şu kamerayı al, bu kamerayı kullan değil de.
bir konuya yaklaşım biçimi değişiyor mu? Sen kendinde böyle bir değişim gözledin mi mesela podcast'e başlayınca? Gözlemenin de ötesinde aslında hem PodB Media ekibiyle de bunları aramızda tartışıyoruz. Düzenli olarak bitirmedik de o tartışmaları.
Benim en baştan beri şöyle bir şeyim var. var olan metinlerimi kitap olarak henüz bastırmama belki ileride bastırılabilir ama ilk kitabım çıkacaksa bir yerlerden bunu kitap olarak düşünüp yazdıktan sonra bastırmalıyım düşüncesiyle erteleyip durdum ve var olan içeriklerimi de hemen kitaba dönüştürmedim aynı şey senin sorun içinde geçerli yani sen sadece Mikrofonun yanı sıra bir de kamera yerleştirip, çekimi yapıp bunu video olarak da yayınlayabilirsin ve bunun bir mahsuru da olmaz. Fakat ne demek istediğini anlıyorum soruyla. Şöyle cevap vereyim.
Ben yıllarca video işi yaptıktan sonra podcast'e başladığımda bunun sadece bir podcast olmasını istedim. Yani görüntülü olmamasını, sadece işitsel olmasını, sadece bu şekilde tüketileceğinin farkında olarak üretilmesi gerektiğini düşünerek yaptım. O yüzden de elbette yayınlamış olduğum videolardan konular, parçalar alıp kullanıyoruz. Bunlara da yer veriyoruz.
Bununla beraber bunlar native olmalı. Yani doğuştan işitsel olarak ortaya çıkmalı. Daha fikir aşamasından itibaren. Hatta öyle bir şeyim de var.
Mesela bir konu fikri bulduğumda bu podcast için daha iyi falan diye ayırıyorum artık. Çünkü işitsel olarak tüketildiğinde daha güzel bir deneyim yaşatabilecek türdeki konular podcast'e gidiyor. Ve orada da muhakkak kulakla yaşanabilecek deneyimin en iyisi. İnsanların hayal gücüne dokunuyorsun çünkü.
Ve o hayal gücünü destekleyecek işitsel ipuçlarıyla onu geliştirmeye çalışıyoruz. Tersini düşündüğümüzde eğer sadece işitsel bir şeyi videoya uyarlama konusuna geldiğimizde bence oradaki o native fonksiyonu önemli. O kadar önemli ki Mesela sadece görüntülü içerik üreten ve hatta bunu kitlelere hepimizden daha iyi belki de daha etkili diyelim yansıtan talk showcular var Amerika'da. Bu cumartesi gecesi şovlarından söz ediyorum.
Mesela onları alıp YouTube'a koyuyorlardı. Benim videom bile Türkçe olmasına rağmen onlarınkinden daha çok izleniyordu zamanında. Sonra şunu fark ettiler. Niye böyle?
Bu aslında aynı zamanda hani sosyal bir deney veya psikolojik bir incelemeye muhtaç bir konu bilimsel anlamda bence. Çünkü o bir televizyon içeriği ve YouTube'dan izlendiğinde YouTube izleyicisi bunu biliyor. Yani bu biraz komşu mahallenin ürettiği bir şey gibi algılıyor herhalde. O yüzden ne yaptılar?
Çok aslında yine bence sentetik olmasına rağmen kısa 30 saniyelik bir video kaydediyorlar. Sevgili YouTube izleyicileri, biz de buradayız falan diye yine televizyon segmentini alıp yayınlıyorlar ama videonun sonunda YouTube izleyicisine yönelik bir parça da koyuyorlar. Jimmy Kimmel'in videolarında görüyorum ben işte, subscribe butonuna basmazsanız bir kedi ölecek falan. Böyle şeyler söylüyor.
Bu çok basit bir şey. Ben bunu sadece podcast YouTube dönüşümünde değil, hani son yılların popülerleşmeye başlayan TikTok mecrası içinde kullandım. Çok aktif bir TikTok tüketicisi değilim, üreticisi de değilim ama kendimce bir kanalım var. Oraya da bir çıktı.
Short form diyelim buna. Bir dakikanın altında ve dikey olarak çekilen videolar. TikTok'a da, Instagram'a da, YouTube'a da short olarak çekiş yapabiliyorsun. Şimdi aynı tercümanlığı ya da aynı dönüşümü buralar içinde konuşabiliriz.
Bu geçişlerde mümkün olduğu kadar oranın ruhuna uygun bir şeyler yakalamak lazım. Mesela TikTok'la kendi ürettiğim içerikler arasında bir kesişim kümesi olup olmadığına baktım. Ve buldum. BookTok diye bir tag var.
TikTok platform olarak trend setter gibi konumlandırmış kendisini. Yani popüler trendleri daha da popüler hale getirmek. Ve BookTok diye bir etiket üzerinden kitap tanıtımları falan yapıldığını gördüm. Bu bende bir ışık yaktı.
Ve bende FilmTok diye kendi etiketimi ürettim. Ve orada da şöyle bir format geliştirdim. Sevdiğim filmlerin kendimce aklımda kalan parçalarını buldum. Mesela işte 12 Maymun filminden bir parça.
Normalde o parçayı az önce aslında konuştuğumuz konuyla da çok ilgili olacak. O yüzden hoşuma da gidiyor bunu anlatmak şimdi. Orada mesela Brad Pitt'in canlandırdığı bir karakter var. Onun söylediği de bir replik var.
Şu anda bile aklımda değil o replik. Filmi çok sevip izlememe rağmen de rahatlıkla unutulabilecek bir replik. Ama onu bir şekilde o bağlamdan kopartıp bir de ben söylediğimde farklı olmasına rağmen bu kez söylediği şeye daha bir odaklıyor insanı. Yani o bağlamdan çekilip de TikTok gibi bir ortama taşıdığında onu garip bir quote oluyor, garip bir alıntı oluyor.
Ben bir de bunun üzerine bir de gamification ekledim, bir oyun katmanı ekledim. Dedim ki şimdi söylediğim şeyi kim söylemiş? Tahminde bulunmaya çalış. Yani o bir dakikalık video içerisinde ilk 20 saniyede ben o filmden bir sahneyi canlandırıyorum.
Ardından o sırada kim söylemiş diye insanların düşünmesini sağlıyorum. Ardından tam da o sahneyi veriyorum orada ve sonra işte tak diye durduruyorum görüntüyü. Onu söyleyen kişinin adını ve şeyini filan veriyorum. Film tak etiketiyle paylaş filan.
Şimdi bunların hiçbirisi Ne benim YouTube'da yapabileceğim, uzun formatta yapabileceğim şeyler, ne işte bir podcast'e dönüştürülebilecek şeyler. Bu TikTok olmalıydı böyle bir şeye gidebilmek için. O yüzden her bu geçişlerde, her bir mecra değişiminde böyle tercümelerin yapılması lazım bence. Oradaki topluluklar bunu daha kolay benimsiyorlar, daha iyi sahipleniyorlar.
Çünkü platformlar da buna göre zaten kendi algoritmalarını belirler. Mesela şu günlerde çok popüler tartışma konusu Twitter. Elon Musk'ın eline geçtikten sonra bir kimlik arayışına düştü şu anda. Ne olacağını şaşırdı.
Ve hala da bir çözüm bulabilmiş durumda değiller. Mesela Mastodon diye bir alternatifi var. Elon Musk, Mastodon'u yasakladı. Elon Musk'ın hunharca yaptığı hareketi aslında gizliden gizli bütün platformlar yapar.
Bütün platformlar bunu ister. Kendi zaten savunması da öyleydi. Herkes bunu yapıyor. Ya niye bana yükleniyorsunuz diyordu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.