Podcast

%42 Katrilyon: Tarihte Hiperenflasyon

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Enflasyon canavarı” kalıbı, soyut olayları kişileştirmenin güzel bir örneği. Bu şekilde faturayı başkasına yıkabiliyoruz. Gider gelirden fazla, tüketim üretimden fazla, ama suçlu "canavar".

Fakat bugün konumuz enflasyon canavarından da korkunç olan hiperenflasyon canavarı. Tarihten bazı örnekler vereceğim ve yüzde 42 katrilyon enflasyonun nasıl bir tecrübe olduğunu anlatmaya çalışacağım.



Bu podcast,Odeabank hakkında reklam içerir.



Konular:


(00:03) "Enflasyon Canavarı"

(01:44) Hiperenflasyon

(02:50) İspanyol Fiyat Devrimi

(04:53) Roma: 3.yy Krizi

(08:39) Enflasyon döngüsü

(10:30) Weimar Cumhuriyeti: En detaylı bilinen hiperenflasyon

(12:02) Sponsor Mesajı

(13:10) 1946 Macaristan

(25:24) Zero Stroke




Bazı Kaynaklar:



Hyperinflation in the Roman Empire and its Influence on the Collapse of Rome


Understanding Hyperinflation, From Revolutionary France to Zimbabwe



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

3.563 kelime · ~18 dk okuma

Enflasyon canavarı. Trafik canavarı ile birlikte beynime kazınmış iki canavardan biri. Böyle karmaşık ve soyut olayları kişiselleştirmeye gerçekten çok meraklıyız. Bu sayede hem onları daha kolay anlıyoruz hem de faturayı onlara yıkabiliyoruz.

Sanki bizim kararlarımızdan bağımsız bir şekilde meydana gelmişler gibi. ortak bir dış düşman yaratmak sebebini pek sorgulamadan cefasını hep beraber çekmemize sağlıyor. Türkiye'de bu cefayı uzun süre çekti. 70'lerdeki global krizin sonlarında enflasyon oranımız 3 hane sınırını zorlamıştı.

Hatta bazı kaynaklara göre geçmişti de. Ama 94 yılında Çiller döneminde nihayet kesin olarak geçip %120'yi görmüştük. Fakat bu buzdağının görünen kısmıydı sadece. Onun öncesinde ve sonrasında senelerce %60-70-80 enflasyonla yaşamak fazlasıyla yıkıcıydı zaten.

Transkriptin tamamını oku

Mesela %60 seviyesinde sadece 5 sene içinde paranızın değeri onda birine iniyor. Aynı dönemi %80 enflasyonla geçirsek, 60 ile 80 arasında çok fark yokmuş gibi gözüküyor ama %80 enflasyonda birikimimiz 20'de birine inecek. İndi de nitekim. Böyle dönemler yaşadık.

O yüzden pek kimse para biriktiremedi Türkiye'de ve ekonomik davranışlarımızı tamamen bu gerçek şekillendirdi yıllarca. Şimdi size 10 puanlık uzmanlık sorusu. Tarihteki en korkunç, gerçekten de canavar haline gelmiş enflasyon nerede ve ne zaman yaşandı? Bir ipucu vereyim, Türkiye'nin o dönemi ilk 10'da bile değil.

Hatta Türkiye hiperenflasyon denen şeyi hiç yaşamadı. Ekonomistlerin tanımına göre hiperenflasyon sınırı aylık %50 fiyat artışıyla başlıyor. Genelde burada kalmıyor da hızlanarak artıyor. Buranın altını çizeyim.

Enflasyonun aynı kalması demek fiyatların aynı kalması demek değil. Aynı oranda yükselmesi demek sürekli. Yani en düşük hiperenflasyonda bu ay 1 milyon TL olan bir araba gelecek ay %50 artışla 1,5 milyon olacak. Sonraki ay 2,25, 3,45 ve 7,5 milyona dayanacak.

Şimdi bu artış oranlarının da aynı oranda arttığını düşünün. Enflasyon her ay 2'ye katlansın yani. Arabamız yine önce 1.5 milyon oluyor ama ikinci ay 3 milyon, sonra 9 milyon, sonra 45 milyon ve 400 milyon.

Bu sefer sadece 5 ay içinde 400 kat arttı fiyatlar. Şimdi bir de bu artış oranının da hızlanarak arttığını düşünün. Bunu hesaplamaya bile gerek yok kafamızın almayacağı bir artış. Böyle bir şey nasıl olabilir peki?

Eskiden para gerçekten değerli bir şeye endeksliyken bu derece bir enflasyon yaşamak mümkün müydü? Hatta endeks lafını bırakalım, daha basit düşünelim. Paranın kendisi altın veya gümüşse mesela. Fiyatların aşırı artması için ne lazım?

Altın ve gümüş miktarının aşırı artması lazım. Örneğin İspanyol fiyat devrimi denen bir şey yaşandı 15 ve 16. yüzyıllarda. Şimdiki gençler hatırlamaz.

İsmin de İspanyol geçiyor ama aslında bütün Batı Avrupa'yı etkileyen bir gelişmeydi bu. O dönemdeki kaşifler Güney Amerika'daki hazineleri talan edip Avrupa'ya gönderdiler. Daha önemlisi orada altın ve gümüş madenleri buldular, onları ele geçirdiler. Eskiye nazaran madencilik teknikleri zaten gelişmişti.

Güney Amerika'daki madenler de çok ucuz çünkü işçiler bildiğin köle. Buralardan sürekli Avrupa'ya değerli maden taşıdılar. Bunu yapmak bizim bugün komşunun bahçesinde dolar kuyusu bulmamız gibi bir şey olurdu. Kuyuyu da zorla ele geçiriyoruz, komşuyu sabah akşam çalıştırıp oradan dolarları çıkarıyoruz, harcıyoruz.

Böyle bir imkana sahipseniz bütçe disiplini diye bir şey kalır mı Allah aşkına? Kişisel ölçekte de, imparatorluk ölçeğinde de kalmıyor. İmparatorluklar sürekli savaşlar başlatıyorlar. Nasıl olsa askerlere bedavadan para verilebiliyor.

Fakat eninde sonunda her şeyin faturasını ödemek zorundasınız bu hayatta. Güney Amerika'dan gelen o altın ve gümüş ekonomiye yayıldıkça, elden ele geçtikçe yavaş yavaş her şeyin fiyatı artmaya başlıyor. E savaşlar da bitmemişse, uzamışlarsa daha çok para gerekiyor, daha çok altın ve gümüş enjekte etmeniz gerekiyor ekonomiye. Bu paraya paralel bir üretim artışıysa yok.

Hala aynı miktarda buğday üretiyorsunuz, aynı miktarda gemi yapıyorsunuz. Bilakis üretimde düşüş bile olabilir çünkü çok savaşıyorsan tarlada adam çalışmayacak demektir. 1500'lerde İspanyol İmparatorluğu defalarca iflas ediyor bu yüzden. 150 senelik bir dönem içinde fiyatlar ortalama 6 kat artmıştı Batı Avrupa'da.

Yalnız adına fiyat devrimi denilen bu değişim modern zamanlar için hiçbir şey değil. Çünkü 150 senede 6 katlık artış, senelik %1 ila %1,5'luk bir artışa denk geliyor. %1. Ama onların dünyasında böyle bir enflasyon yoktu.

Zaten enflasyon diye bir kavram yoktu. Milletin inceleyip üstüne teoriler ürettiği, sebep-sonuç ilişkilerini anladığı. O yüzden de bu kadarcık bir artış bile uzun yıllara yayıldıktan sonra tabi gerçekten devrimciydi. Daha da eski bir örnek vereyim.

Roma İmparatorluğuna el alalım. Denarius denen bir gümüş para vardı. Birkaç yüz sene boyunca kullandılar. Başlarda saf gümüştü.

4,5 gram. İmparatorluktaki gümüş miktarı da az olduğu için para dolaşımı azdı. Yani günlük hayatta pek kullanılmıyor. Fakat bir noktada İspanya'daki gümüş madenlerini ele geçirdiler.

İroniye bakın. Ve oradan gelen gümüş de Denarius yayılmaya, günlük hayatta kullanılmaya başlandı. Şimdi bunların dünyasında arz-talep gibi kavramlar yok. Özerk bir merkez bankası zaten yok.

Öte yandan her zaman olduğu gibi isyanlar var, siyaset var, memnun edilecek halk yığınları var. Dolayısıyla madenlerden çıkan gümüşün sınırına ulaşılınca cin fikirli yöneticiler dediler ki, bastığımız paradaki gümüşün miktarını biraz azaltalım. Ama paranın değeri aynıymış gibi davranalım. Böylece daha çok para basabiliriz, daha çok ödeme yapabiliriz.

Buna önce azar azar başladılar, M.S. 164'te Marcus Aurelius tahta çıktığında paranın saflığı %75'e düşmüştü. Aurelius, Pax Romana denilen o uzun barış döneminin son imparatoruydu.

Ondan sonra işler çok daha kötüleşti. Bunun tek bir sebebi yok tabii. Koskoca imparatorluğun her köşesi de aynı değil zaten. Aynı şeyleri aynı anda yaşamıyorlar.

Bazı yerler daha da gelişiyor, bazı yerler mahvoluyor. Ama genel bir çöküş olduğunu şu şekilde anlayabiliriz. Aurelius öldükten yaklaşık yarım asır sonra paranın saflığı %50'ye düşmüştü. Sonraki 10 sene içindeyse 10 kat azalıp %5'e düştü.

Ondan sonraki 10-15 sene içinde bir 10 kat daha azaldı. Yani bir zamanlar saf gümüşten yapılan parada artık %1 oranında bile gümüş yoktu. Zaten ondan sonra da tedavülden kaldırıyorlar. Romalı bir tarihçi var, Cassius Dio isimli.

Meşhur bir lafı vardır onun. Roma altından yapılmış bir krallıktan demir ve pas krallığına dönüştü diyordu. Latincesi herhalde daha şiirseldir, ben birazcık mahvettim. Ama şurası önemli.

Cassius bunu Aurelius'un ölümü ve ondan sonra gelen Komodus'un yaptıkları sonrasında söylemişti. Eğer sonraki döneme tanıklık edebilseydi herhalde az bile söylemişim derdi. Çünkü Casius'un öldüğü yıl, üçüncü yüzyıl krizi denen bir dönemin başlangıcı sayılıyor. Ekonomik kriz artık isyanlarla, barbar istilalarıyla, iç savaşlarla birleşmiş, birbirlerini besler hale gelmişlerdi.

Buradaki o kısa dönemde, 50 senelik bir dönem, en az 26 kişi imparatorluk iddiasında bulunmuş. Çoğu general bunların, orduları var. Onların desteğini alabilmek için sürekli para basıyorlar, onlara dağıtıyorlar bonus olarak. Her seferinde de paranın saflık oranı azalıyor ve kısa süre içinde fiyatlar artıyor.

Osmanlı'daki cülus bahşişi geleneği bu aslında. Bunu aşinayiz oradan. Yani her yeni padişah tahta çıktığında bir tören yapılıyor, etrafa bahşiş dağıtılıyor. Zamanla bu iş kendi endüstrisini yaratıyor.

Yeniçeriler bir araya geliyorlar, para kazanmak için sürekli yeni padişah tahta çıkarıyorlar. O da tahta kalmak için, kellesini de korumak için cülus bahşişini dağıtıyor. Bu para nereden gelecek? Ya birilerinden alınacak ya da yenisi basılacak.

Roma'daki döngü 284 yılında Diocletian iktidarı ile birazcık kırılıyor. Orada para basmak yerine vergilerle açığı kapamaya çalışıyorlar. Fiyat kontrolü getiriyorlar çok detaylı. İmparatorluğun doğu tarafında durum biraz daha iyi.

İstikrar sağlanıyor. Zaten Diocletian'ın da sarayı İzmit'te. Roma'dan yönetmiyor İmparatorluğu. Batı kısmındaki ekonomik hasar çok daha kalıcı hale gelmiş.

Bu dönemdeki enflasyon oranlarını hesaplamak çok zor. Öyle geriye veri tabloları bırakmamışlar. Şöyle bir referans noktası var. Mısır'daki buğday fiyatları.

276 yılında yani kriz dönemi devam ederken belli bir miktar buğday 200 birim para ediyor. 60 sene sonra 2 milyon birim. 10 bin kat artmış. Ama bu çılgınlık bile senelik orana vurduğunuzda anca %17 ediyor.

%17 enflasyon için millet neyini vermez şu anda. Dolayısıyla hiperenflasyonun daha modern zamanlarda bulunacağı aşikar. Çünkü modern paranın arkasında olan şey altın-gümüş değil, otoriteye güven. Eğer etrafımızdakilerin güveni sarsılırsa bizim de güvenimiz sarsılıyor.

Güven neden sarsılıyor? Bütçede açık var, vergilerle veya borçla kapanmayacak gibiyse, yani devlet akılcı yönetilmiyorsa devletin parasına da güvenmezsin. Parayı elden çıkarmak istersin, başka şeyler tutmak istersin. Kötü yönetimin eritemeyeceği bir şey.

Herkes de böyle düşüneceği için paranın dolaşım hızı artıyor. Sonuçta para da herhangi bir mal gibi. Herkes elinden çıkarmaya çalışıyorsa, kimse tutmak istemiyorsa değeri azalır. Neye karşı değeri azalır?

Her şeye karşı. Altına, dövize, sandalye, televizyona. Böyle olunca devletin vergi gelirleri de düşmüş oluyor. Açığın kapatılacağına dair inanç iyice azalıyor.

İşte bu noktada devlet o ana kadar basmamışsa eli mahkum para basmaya zorlanacak. Roma İmparatorluğunun veya İspanyolların basabileceği para, gümüş madenlerinin üretimiyle sınırlıydı, gümüş oranlarıyla sınırlıydı. Modern devletlerde ise bir sınır yok. Kağıt bile bulmak zorunda değilsin artık, elektronik yaratıyorsun parayı.

Böyle bir ortamda herkes fakirleşir ama birikim sahipleri daha çok fakirleşir. Borçlu yaşayanlar ise görece avantajlıdır. Çünkü geri ödemeleri gereken miktar artık değersiz bir paradır. Dolayısıyla enflasyon ortamında borçlanmak veya hemen öncesinde borçlanmak parayı şortlamaktır esasen.

Yatırım bölümlerinden hatırlıyorsunuzdur belki şortlamak, longlamak o işleri. Gittin bankadan borç aldın, hemen satıp karşılığında dolar alacaksın mesela. Paranın değeri düşerse, şimdi o doları çok daha yüksek miktara satarsın, bir kısmıyla bankaya borcunu ödersin, kalan farkı cebe indirirsin. Yeterince insan senin gibi yaparsa, paranın değeri iyice düşüyor.

Vergi gelirleri iyice değersiz hale gelecek, daha çok para basılacak, daha az güven, böyle böyle gidecek bu. Her şey döngüsel. Herhalde tarihteki en meşhur hiperenflasyon örneği Alman Weimar Cumhuriyeti'nde yaşanandır. Derinlemesine incelenebilen, her türlü veriye erişilebilen ilk örnek buydu çünkü.

Bunlar 1. Dünya Savaşı'na girerken dediler ki, tarihte birçok yönetimin yaptığı gibi, biz bu savaşı ganimetlerle finanse edelim. Nasıl olsa kazanacağız ya, onları dağıtırız sağa sola. Tabii ganimet dediğin gelecekte elde edilebilecek bir şey.

O yüzden bugünden parayı başkaları veriyor, devlet borçlanmış oluyor. Almanya savaşı kaybedince hem bu ganimet hayallerinden oldular hem de üstüne ağır savaş tazminatı vermeleri gerekti. Para miktarı ve devleti güven kaybı birbirini besleyen etkiler. Hangisi önce geliyor duruma göre değişir ama bir kere başladılar mı ikisi de el ele gider.

Almanya'da fiyatlar ortalama 3.7 günde bir ikiye katlanıyordu. Bir başka değişti. Bir aydan biraz uzun bir sürede bin kat artıyordu fiyatlar.

10 sene içinde mark dolara karşı tam 1 trilyon kat değer kaybetmişti. Ki bu kaybın çoğu da 1923 senesinde yaşandı. Kasım 1923'te mesela ekmeğin fiyatı 1.5 milyar marktı.

200 milyar marka çıktı o ay içinde. Zaten aynı sene Hitler Münih'te bir darbeye kalkışıyor, başarısız oluyor, hapis cezasına çarptırılıyor ama bir sene sonra çıktıktan sonra ne olduğunu biliyoruz. Fakat bu bile baştaki sorumun cevabı değil. Tarihteki en korkunç enflasyon ne Almanya'da, ne savaş sonrası Yugoslavia'da, ne 2008'de Zimbabwe'de, ne de Venezuela'da yaşandı.

1946 yılında yaşandı. Cennet Vatan, Macaristan'a hoş geldiniz. Bugün normal spot reklam yok fark ettiğiniz gibi, onun yerine sponsorumuz var. Bu konuyla da yakından alakalı bir sponsorumuz var, Odea.

Şimdi onlardan bir mesaj ileteceğim. Enflasyon sebebiyle param eriyor stresli yaşayanlara. Çeşitli yatırım fırsatlarına sahip olduğumuzu hatırlatıyor Odea. Birikimlerini yönetme imkanı sayesinde avantajlı faiz oranlarıyla mevduat hesaplarına yatırım yapmanı veya hisse senedi, döviz, bono, tahviller, emtiya gibi farklı ürünlerle çeşitlilik yaratmanı sağlıyor.

Bunları yapayım da nasıl yapayım diyorsanız cep telefonunuza Odea uygulamasını indiriyorsunuz, kimlik doğrulama, yüz tanıma ve görüntülü görüşme adımlarını gerçekleştirip hesaplarınızı kolayca açıyorsunuz. Artık zengin ürün portföyü arasından farklı yatırım seçenekleriyle birikiminizin yönetimini sağlamak ve yatırımlarınızın merkezinde yer almak çok kolay. Ayrıca uygulamanın içinde Academio diye bir içerik havuzu var. Buradan uzman analizlerine, bültenlere, haberlere ulaşabilirsiniz.

Yani yatırım yaparken size sunulan bilgi ve kaynaklar sayesinde size uygun seçimler yapmayı öğreniyorsunuz. Tüm bunları denemek için yatırım odaklı bankacılık uygulaması ODA'yı indirin. Evet, mesajımız bu kadar. Şimdi bölüme dönelim.

Bu noktada bir hayale dalmanızı istiyorum. 1940'larda Macaristan'da orta sınıf bir hayatımız var. İkinci Dünya Savaşı'na Almanların safında katılma hatasını yapmışız tabii, ona yanıyoruz. Hata demek haksızlık aslında ya, başka ne yapacaklardı ki?

İlk savaşın sonunda Macaristan topraklarının ve nüfusunun üçte ikisi kayboluyor. Bunları geri alma hayaliyle yanıp tutuşuyorlar. Hepsini olmasa bile en azından dışarıda kalan etnik Macarları tek bir çatı altında birleştirme hayaliyle yanıp tutuşuyorlar. Ülkedeki baskın siyasi anlatı bu oluyor.

Üstüne Büyük Buhra'nın yıkımı biniyor. Sadece ideolojik olarak değil, ticari olarak da mihver güçleriyle yakınlaşmayı sağlıyor bu. Ve ikinci savaş zamanı gelince seçilecek taraf konusunda pek bir seçenek kalmıyor. Üstelik savaşın başlarında Hitler sözünü tutmuş, Macaristan'ın eski topraklarının bir kısmını geri almasını sağlamış.

Fakat tarihte birçok ordunun hayallerine mezar olan Rus kışı Macarların da hayallerini yutuyor. Barbarossa operasyonuna katılıyor bunlar ve o süreçte neredeyse tüm işgal ordusu dağılıyor. Hükümet kaçınılmaz olarak gizli barış görüşmelerine başlayınca ABD ile Hitler önce davranıp sözde müttefiki olan Macaristan'ı işgal ediyor. Hayal ediyoruz ya şimdi bugünleri, bizim günlük hayatımız halen çok değişmedi.

Özellikle de Yahudi olmadığımızdan bize dokunan yok. Sadece yavaş yavaş fakirleşiyoruz herkesle beraber. Ama zaten Dünya Savaşı, bundan kaçışın yok. Savaş ilerledikçe, yani Almanların etkinliği azaldıkça, hükümet tekrar barış görüşmelerine girmeye çalışıyor gizliden.

Bu sefer Ruslarla anlaşmaya çalışıyorlar çünkü onlar adım adım geliyorlar. Karşı taarruzları tahmin edilenden de başarılı, bir an önce anlaşmak akıllıca olacak. Fakat Almanlar yine önce davranıyor ve bu sefer kralın oğlunu kaçırıyorlar. Daha doğrusu teknik olarak kral yok da saltanat vekili var, onun oğlunu rehin alıyorlar.

Yani savaşın son dönemlerinde Almanya'nın kaderi az çok belliyken Nazi yanlısı bir kukla rejim kuruluyor. Hem Sovyetlere karşı savaşmaya hem de Macaristan'daki Yahudilere karşı terör estirmeye devam ediyorlar. Sonunda Ruslar savaşa savaşa Macaristan'a girince ve Budapest'e yaklaşık 2 ay boyunca kuşatılınca bizim de günlük hayatımız epey değişiyor. Tanıdığımız birçok insan açlıktan ölüyor.

Nihayet 1945'in Şubat ayında Budapest'e düşüyor. Zaten birkaç hafta sonra Hitler intihar edecek, Almanya resmen teslim olacak. Artık delin bir oh çekebilir miyiz? Barış anlaşmasının imzalanmasına henüz daha var.

1947'e kadar beklemek lazım. Fakat o zamana kadar da karmaşa dinmiyor. Büyük bir nüfus mübadelesi başlıyor. Krallık yıkılıyor.

İkinci Cumhuriyet ilan ediliyor. Bu rejim komünistlerce domine ediliyor. Zira Rus askerleri işgale devam ediyorlar. Ve bunun faturasını da Macarlara ödetiyorlar.

Ve ne buna ne de savaşın yıkımını onarmaya yetecek bir üretim var ortada. Aynı anda birkaç devrim birden yaşanıyor anlayacağınız. Hani öncesinde çok zengin olsak neyse. Ama durum öyle değil ki.

Son 30 yıl nasıl geçmiş bir bakın. Bir dünya savaşı önce, sonrasında devasa toprak kayıpları, insan kayıpları, sonrasında 10 sene sürecek bir küresel ekonomik kriz, bir dünya savaşı daha, bir mağlubiyet daha. Bu süreçte para birimi Pengö defalarca değer kaybına uğramıştı zaten. Ama onlar sadece birer provaydı.

Ateşkesi takip eden bir sene içinde Macaristan, insanlık tarihinde bugüne kadar görülmüş en korkunç enflasyonu yaşayacak. Bunu yüzde olarak söylersem hiçbir şey ifade etmeyecek. Çünkü biz en fazla üçhaneli enflasyonu tecrübe ettik. Fiyatların birkaç katına çıkmasını hayal edebiliyoruz.

Belki de şöyle anlatmak daha mantıklı. Temmuz 1946'da enflasyon zirve yaptığında fiyatlar her 15 saatte bir ikiye katlanıyorlardı. Üstelik bu ortalama değer. İki manada ortalama.

Bir zamansal olarak ortalama. Temmuz ayının tamamından bahsediyoruz çünkü bazı günler çok daha kötüydü durum. İkincisi de bu artış üründen ürüne değişiyor. Lük sayılacak birçok şeyin değeri pek artmıyordur.

Ama bazı şeylerin değeri saat başı ikiye katlanıyordur. Geçen gün bir öğrencim de bunları konuşurken bana dedesinin anlattığı bir anıyı aktardı. Çalışır durumdaki arabasını sattığında karşılığında bir keçi, birkaç tavuk, birkaç şişede zeytinyağı almış. Ve diğer tarafı kazıkladığını düşünmüş.

Benzinin fiyatı her geçen gün katlanırken, yedek parça zaten bulunamıyorken, araba almanın ne mantığı olabilirdi? Zeytinyağı daha değerli. Bu devasa artışları düşününce hayatın ne kadar korkunç olabileceğini anlıyorsunuz. Enflasyon zirveye varmadan önce devlet başka şeyler deneyecek.

Doğru düzgün gelir vergisi veya satış vergisi toplayamadıklarından varlık vergisine başvuracaklar. Hem de öyle böyle değil. %75'e varan oranlarda. Yani kazancınız hiç olmasa bile işleriniz durmuş savaş yüzünden sorun değil diyor devlet.

Mal varlığınızın 4'te 3'ünü bana vereceksiniz. Tabii çoğunluğun muhtemelen borsada kağıdı yoktu ama birçok insanın evi vardı, tarlası vardı. Bunları nasıl kaptırmayacaklar devlete? Evinizin değerini belirleyecek bilirkişilere herhalde tonla para yedirerek yahut kendi evinizde kendinizi kiracı göstermeye çalışarak.

Bunun gibi alavere dalavereler yüzünden varlık vergisi açığı kapayamadı ve özelliğini tamamen yitirmiş bir merkez bankası sürekli para bastı. Ama öyle böyle değil. Temmuz 1945'te, onca yıllık savaş ve buhran ekonomisi sonrası dolaşımdaki para 25 milyar pengöydü. 6 ay içinde bu miktar 60 kat artıyor, 1.6 trilyona ulaşıyor.

1.6 ay sonra 47 septilyona ulaşıyor. Şimdi septilyon günlük hayatta kullanılmadığından bakmak zorunda kaldım. Şöyle gidiyor.

Trilyon, katrilyon, kentilyon, sextilyon, septilyon. Her biri öncekinden bin kat daha fazla. Yani sadece son 6 ay içinde basılan para miktarı mevcut tüm stokun 1 trilyon katıydı. Memleketin en büyük para birimi 100 kentilyon olmuştu.

20 sıfırlı bir banknot düşünün. Gerçi onlar da düşünememişler. Onca sıfırı sığdıramadıkları için bir kısa yol kullanmışlar. O yüzden en fazla sıfırlı banknot rekorunu çok sonraları Zimbabwe'ye kaptıracaklardı.

Onlar 100 trilyonluk bir banknot bastılar. Bütün sıfırları da oraya koydular. Dolu dolu. Neyse, iş daha bu absürt noktalara gelmeden 1945 yılının sonunda darpani son sürat çalışıyor.

Pengö bir ayda dolara karşı 10 kat değer kaybediyor. Anlıyorsunuz ki bu parayı elde tutmanın manası yok. Varlık vergilerinden kaçınmak için toparlayabildiğiniz kadar parayı yastık altına koymuştunuz ama şimdi enflasyon onu eritiyor, para pul oluyor. Gerçekten kaçışınız yok gibi.

Tek yol hemen bir şeyler almak. Biraz bunu açalım. Bir şey almak ne demek? Ya tüketebileceğiniz bir şeyler alacaksınız, ya altın gibi evrensel bir değer koruma aracı alacaksınız ya da bulabiliyorsanız döviz.

Bir başka de işte, ya yakın gelecekte ihtiyacım olacak şeyler ya da uzak gelecekte değerini koruyabilecek şeyler. Tek sorun herkes aynı şekilde düşünüyor. Herkes sürekli aynı şekilde düşünür. Hepsinin fiyatları da bu yüzden uçuyor.

Artık bir günlük ihtiyacın değil, on günlük, yüz günlük ihtiyacını talep ediyorsun. E ama on katlık, yüz katlık bir arz yok. Üstelik üretilen şeyin tamamı da piyasaya çıkamıyor. Sonuçta o üretimi yapan işçiler, çiftçiler bunlar keriz değiller.

Sana para karşılığı satıp ne yapacaklar ki parayla? Onun yerine kendileri stoklarlar malları. Gerekirse direkt takas ederler ihtiyaçları olan şeylerle. Hele devlet fiyat kontrolü getirirse bu etki iyice artar.

Her yerde fiyatlar uçuyorken bir fırıncı olarak ekmeği geçen ayki fiyattan satmanı söylerse devlet sana, ekmek satar mısın? Tabii ki kara borsa ve stokçuluk ağır suç haline gelmiş ama kim takar ki? O kanunları uygulayacak kişiler, yani müfettişler, polisler, savcılar, bunlar da olan bitenin dışında değiller. Herkes ailesini kurtarma peşinde.

Bu şekilde arz azalıyor, fiyatlar artıyor, devlet çalışanlarına ve orduya maaş ödeyebilmek için daha çok para basıyor, kısır döngü perçinleniyor. Birkaç ay içinde, 1946'un Nisan'ında, yine sadece 30 günlük bir süreye bakıyoruz. Pengönün dolara karşı değer kaybı bu sefer 10 kat değil, tam 30 bin kat oluyor. Mayıs ayına geliyoruz, o ayda 1 milyon kat daha.

Yani Nisan başında tüh tüh artık sadece 30 bin dolar alabilecek param var. Eskiden neredeyse milyonerdim diye dizinizi döverken, haziranda durumunuz ne biliyor musunuz? Sizin gibi 10 bin kişi varlıklarını birleştirseler, bir stadyum dolusu insan bütün varlıklarını birleştirse toplam 1 cent alabiliyor. Varlık derken eski paradan bahsediyorum tabii ki.

İnsanlar çoktan akıllanmışlar, eşyalara yatırım yapmışlar. Ve bu daha iyi günler. Hazirandan Temmuz ortasına kadar, o artık 1 cent bile alamayacak kadar para 10 trilyon kat daha değersizleşecek. O yazın sonunda nihayet pengö tedavülden kaldırıldığında ve bugünkü para birimi olan forent piyasaya sürüldüğünde, Merkez Bankası eski parayı geri toplamaya tenezzül etmiyor.

Zira dolaşımdaki tüm banknotların toplam değeri 1 centin binde biri. Eşimin büyük babası anlatıyordu, banknotlar kelimenin tam anlamıyla çöp olduğu için süpürgeyle süpürüyorlarmış. Bir köşede toparlıyorlar, gerektiğinde yakıyorlar odunla birlikte. Banknotların çöp olduğu bir ortamda tabii madeni para diye bir şey de kalmıyor.

Gümüş paralar zaten anında piyasadan çekilip gümüş olarak satılıyorlar ama onun yerine gelen bronz ve nikel gibi ucuz paralarda bile metalin değeri para değerinden binlerce kat daha yüksek hale geliyor kısa sürede. O yüzden yasak olmasına rağmen bütün madeni paralar eritiliyor. Bazı şeylerin fiyatının birkaç saatte bir ikiye katlandığını söylemiştik, hem de durmadan. Şimdi bir düşünün, sabaha erken uyanıyorsunuz.

Bankada paranız esir kalmışsa kuyruğa girip çekebileceğiniz kadar çekiyorsunuz. Sonra fiyatlar artmadan pazara koşturuyorsunuz. Hiçbir şeyin fiyat etiketi yok artık zaten. Millet yeniden yazıp çizmekten yorulmuş.

Her şey, ama her şey sözlü pazarlıkla alınıp satılıyor. İyi pazarlık ederseniz, dün sabah bir paket sigaraya yeten parayla bu sabah tek bir sigara alabiliyorsunuz. Neyse ki pazarlık için zamanınız var. Çünkü işe gitmeyeceksiniz.

Niye gidesiniz ki? Geçen ay gittiniz, ücretlerinizi günün sonunda değil, günün başında almayı talep ettiniz. Bu sayede öğle arasında çıkıp o parayla bir şeyler alıyordu herkes. Çünkü akşama kalsanız yemeğiniz beş para etmeyecekti, hiçbir şey alamayacaktınız.

Ama artık her halükarda beş para etmiyor. Sabah işe gitmek için ulaşım masrafını karşılayabiliyorsunuz diyelim, akşam dönerken maaşınız ulaşım maliyetine yetmeyecek. Onun yerine evde kalıp el işi bir şeyler üretmek veya pazarda iyi bir takas yakalamak daha verimli. İşe gitmeyen bunca insan olunca da her şey aksıyor.

Hizmet ve mal üretimi daha da düşüyor. Sonuç daha fazla enflasyon. Kendi işini geliştirme, yatırım yapma diye bir şey zaten yok. Çünkü kredi yok.

Kimse bu ortamda kimseye borç vermiyor. Bu da üretimin düşmesi demek. Her kapının çıktığı nokta daha fazla enflasyon. Bu korkunç dönem Pengo yerine Forint diye bir para birimi kabul edildi diye bitmedi elbette.

İstersen birine Ahmet de, diğerine Osman de. İsimlerin, banknot tasarımlarının bunların hiçbir önemi yok. Liradan 6-0 atıldığında, yeni lira olduğunda da gördük bunu. İnsan psikolojisini geçici olarak etkileyebilirsin, korku ortamını geçici olarak sakinleştirebilirsin.

Bu enflasyonu biraz azaltır hakikaten de ama gerçek sorunlarını düzeltemiyorsan eninde sonunda halkın algısı tekrar oynar. Oynar derken psikoloji ve gerçeklik tekrar uyuşur, enflasyon devam eder. O yüzden Macarlar yeni parayla birlikte bir dünya yeni düzenleme getirdiler, müthiş vergiler geldi, bir servet erimesi yaşandı ve nihayet bunlar işe yaradı, güven tazelendi. Tüm bunlar fi tarihinde olmadı.

Bunları çocukluğunda yaşamış biri şu an 85-90 yaşlarında hala hatırlıyordur. Kader Oya şu an onların torunları yine Avrupa içinde en yüksek enflasyonu tecrübe ediyorlar. Fakirleştiklerini hissediyorlar. Bu hissi yaratan enflasyon oranı %25.

Katrilyonlardan buralara. Acaba o yaşlılar nerede bizim zamanımızdaki enflasyonlar Mirim muhabbeti yapıyorlar mıdır? Eskiden paranın kokusu vardı, şimdikiler plastik. Evet flarsızlar bugünlük bu kadar enflasyon muhabbeti yeter.

Kafamızda sıfırlar dönüyordur. Bu arada Weimar Cumhuriyeti'nden bahsettim ya. Zero stroke diye bir şey olduğunu öğrendim. Millet enflasyon hesaplarından, para hesaplarından kafayı yemiş sözde.

Ve bazı insanlar kendilerini kontrol edemeyerek durmadan sağa sola sıfırlar yazıyorlarmış. Büyük rakamlar yazıyorlarmış. Öyle bir psikolojik teşhis olarak kayda geçmiş zero stroke. Siz de o hale gelmeyin sakın.

Bu iç açıcı konuyu sonuna kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim. En çok da Patreon destekçilerine teşekkürler. Bu bölümün Ladyleri Lordları, Zeynep Kurt, Meryem Bayraktar, Göksu İlbaş, Ali Emre Öztürk, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Özay Demirezen, Mehmet Ceran, Okan Can Buğdacı ve Gökhan Kazcılar. Haftaya görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)