
3.737 kelime · ~19 dk okuma
Selam flarsızlar. Son iki bölümde internetin ruhu üstüne verilen bir takım savaşları konuşmuştuk. Aslında ikisi de internette fay hatlarının derinleşmesi üstüne. İlkinde bu fay hatları ülke sınırları boyunca açılıyor, ikincisinde ekonomik sınıflar boyunca.
Bu bölümde ise tüm bunların hedefine bakacağız. Yani madem kimin hangi içeriğe, hangi maliyetle, hangi kalitede erişeceği üstüne kafa patlattık, biraz da o içerik üstüne kafa patlatalım. İçerikten kastım herhangi bir web sitesi değil, web'in kendisi. Bu sesleri hatırladıysanız umarım her sene check-up yaptırıyorsunuzdur.
Erkekler özellikle prostatı unutmayın. Zamanı gelmiştir çünkü. Diyorum ki önce bu prehistorik zamanları bir hatırlayalım. İnsanlar mağara duvarlarına resim çiziyorlardı ve internet bizim anladığımız manada yoktu.
İleride onu oluşturacak olan ama şimdilik birbirinden kopuk duran bilgisayar ağları vardı. Askeriye de olsun, akademi de olsun. Bunlar kendi içlerinde birbirlerine al gülüm ver gülüm paketler gönderiyorlardı. Peki bilgisayarlar ne konuşuyorlardı?
Mesela telnet ile birinden diğerine bağlanıp uzaktan çalışabiliyordun. Telnet hala var. Dosya alıp gönderebiliyordun. FTP protokolü sayesinde.
O da hala var. FTP ile aynı sene 71 yılında e-mail ortaya çıktı. Öyle büyük bir teknoloji şirketinin ürünü de değildi. Bir tane adamın hobi projesiydi.
Düşününce komik aslında. 50 sene önce birisinin boş zamanlarında yaptığı bir uygulama var. Bugün ev adresi olmayanların bile e-mail adresi olabiliyor. Bunlar vardı.
Peki ne yoktu? Arama motoru yoktu. Web sayfası yoktu. Tıklayınca başka bir yere gitmeni sağlayan hiperlinkler yoktu.
Tıklamak diye bir şey de yoktu zaten. Zira mouse daha yeni icat edilmişti. Grafik arayüzü olmadığı için kullanan da pek yoktu. Tarih öncesi vaziyetimiz bu.
Herkes herkesle konuşabiliyordu teoride ama pratikteki en büyük sorun içerik çok bölük pörçüktü. Bir yerde bir dünya tarihi okuyorsun. Onu okurken ya şu Akdeniz haritası nasıl bir şeymiş diye merak edip hemen oracıkta ulaşamıyordun. Metnin içinden oraya bağlanamıyordun.
İlla o Akdeniz haritasının tutulduğu yeri bilmen gerekiyordu. Ayrıca oraya bağlanman gerekiyordu. ve belki bu yer bambaşka bir ağdaki, bambaşka bir bilgisayarda olacak. Onun işletim sistemi farklı olabilir, bağlantı kuralları farklı olabilir, ne yapacağını bilemiyorsun bağlansan bile.
Yani her şey kendi başına böyle güdük gibi duruyor. İşte web denen şey bu ihtiyaca yönelik çıktı. Tim Berners-Lee 1989 yılında CERN'de çalışırken, CERN mi demeliyim, parçacık fiziğiyle bu CERN'de çalışırken, bir grup dosyayı birbirine bağlamayı başardı. İlk web sayfası da bu projenin kendisini anlatan bir sayfa.
Yani normal metin dosyası içinde bazı özel kelimeler var. Onlar başka dosyalara bağlanıyorlar. URL denen adres bunu sağlıyordu. Yani öncesinde internet altyapısı vardı bir ağ olarak, bir otoyol sistemi olarak düşünelim.
Ama bu yollarda gezinti yapamıyordun doğru düzgün. Şimdi bunu sağlayan soyut bir bilgi ağı oluşabilecekti. Bunun yayılabilmesi için 3 öğe geliştirdi Tim Berners-Lee. İlk öğe, bağlantının tanımlanması.
Yani düz bir metindeki bir kelimeyi veya bir görseli bir bağlantıya dönüştürebilmen lazım. Nasıl? O dosya içine gömeceğin bir takım etiketler ile. Kelimenin başına bir etiket koyarsın, hemen ardına da bağlantı adresi.
HTML, yani Hipermetin İşaretleme Dili, bunu yapıyor. Adı üstünde, metnin bir kısmını işaretleyip hiperlink'e dönüştürüyor. İkinci öğe, bağlantının gerçekleşmesi. Yani o linki takip edince, başka bilgisayara bağlanınca nasıl o bilgiye erişeceksin?
Bu transferi yapabilmek için ortak bir dil konuşman lazım. Bu dilde HTTP, Hypertext Transfer Protocolü. Şöyle düşünmek faydalı olur. İnternet altyapısı zarfı doğru adrese ulaştırıyor.
HTTP de o zarf içinde yazan bir rica. Ya evin şu odasındaki masada bir belge varmış, onu bir zahmet bana yollayabilir misin? Cevaben de sunucu diyor ki, taahhütlü postayla, evet var böyle bir belge, buyur, mektuba iliştirdim. Üçüncü öğede bu gelen dosyayı okumamızı sağlayacak bir program.
Yani birbirine bağlı dosyalar arasında gezinecek, içlerindeki HTML etiketlerini okuyup bize o dosyayı doğru şekilde sunacak, sayfa dediğimiz hale getirecek bir program, web tarayıcısı yani. İlk web tarayıcısının adı çok yaratıcı bir şekilde World Wide Web idi. Kısa süre içinde başka tarayıcılar ortaya çıktı. En önemlisi de Mosaic.
Onu yapanlar daha sonra Netscape Navigator'ı yarattılar. Bir yandan da Microsoft onun kodunu lisanslayıp Internet Explorer'ın ilk sürümlerini yarattı. Yani mirası büyüktür. Artık elimizde HTML, HTTP ve web tarayıcısı üçlüsü var.
Metin Ali Feyyaz üçlüsünün Beşiktaş'a üst üste üç şampiyonluk getirdiği yıllar bunlar. Bu üçlü de interneti bildiğimiz hale dönüştürmeye başlıyor. Fakat webin bu alanda bir rakibi var. Aynı dönemlerde çıkmış Gopher diye bir sistem.
O da linkler kullanarak gezinmenizi sağlıyor. Ben kullandığımı hatırlıyorum. Kim bilir ne içindi? Azalarak bitti.
Bunun sebeplerinden bir tanesi onu geliştiren üniversitenin lisanslama yönteminde değişiklik yapacağını duyurmasıydı. Aksine webin haklarını elinde bulunduran CERN, onunla ilgili her şeyi herkese bedavaya sundu. Bu yüzden bugün her kullandığınız HTML etiketi başına, efendim her tıkladığınız URL başına, her HTTP isteği başına birilerine para ödemiyoruz. Ertesi sene Tim Berners-Lee işinden ayrılıp bir konsorsiyum kurdu.
Web'in tek bir merkezden kontrol edilemeyecek olması düşüncesi üstüne ısrarcıydılar. Düşünürseniz Web aslında dev bir uygulama, bir sürü başka uygulamanın merkezi bir yapısı varken, Web'de içerik de dağıtık, trafik de dağıtık, standartizasyon da dağıtık. Bu böyle olmak zorunda değildi. Kendimize ara sıra hatırlatmamız lazım.
Belki diyeceksiniz doğal seçilim sonucu illa ki böyle bir model galip çıkacaktı. Diğer paralı modeller yeterince hızlı yayılamayacaklardı. Ama ben biraz daha romantik bakmayı seçiyorum. Bence başlardaki bir avuç idealist insan sayesinde böyle evrildi internet.
Şimdi 93 yılının başında alt tarafı birkaç düzine web sayfası var. 94'te binlerce web sayfası oluyor. 95'te on binlerce. 98'de de milyonlar seviyesine geliyor.
Geometrik bir artışı var. Yani web kazandı. Ama doğal olarak bu başka bir soruna yol açtı. Hepsi birbirine bağlanıyor da gezintiye ben nereden başlayacağım?
Aradığım şeye en iyi nasıl ulaşacağım? Web öncesinden beri internette neyin nerede tutulduğu bilgisini insanlar elle düzenliyorlardı. Bildiğin telefon rehberinin internet versiyonu var. Basmışlar bile bunu fiziken.
Neyse ki arama motorları geliştiler bir noktada. Web'in bedavaya sunulmasından bir sene sonra ilk web crawler ortaya çıktı. Bunlar bir bağlantıdan diğerine atlayan ve gittikleri sayfalardaki anahtar kelimelerden endeksleme yapan otomatik programlar. Ben mesela Akdeniz haritası diye aradığım zaman hangi sayfaları bana sunacağını önceden biliyor.
Dahası o sayfalar arasında sıralama da yapabiliyor. Önceleri bu sıralamayı aradığım kelimenin kullanım sayısına göre yapıyorlardı. Tabii bunu kısa sürede istismar etti insanlar. Metnin içine veya HTML kodunun içine o kelimeleri 50 defa koydular.
Sonra ufak bir arama motoru çıktı. Sıralama yaparken o sayfaya verilen bağlantıların sayısını ve o bağlantıların kalitesini hesaba katmaya başladı. İşte o arama motorunun adı Albert Einstein. Yok ya, Google'du.
Bu noktadan sonra insanlar web ile interneti eş anlamlı kullanmaya başladılar artık. Webden eski olan e-mail veya dosya transferi uygulamalarına bile artık genelde web arayüzünden ulaşıldığı için bu eşleştirme de kolaylaştı. Web dışında bir internet hala var ama normal bir iseniz bunun farkında bile olmazsınız. Her yere artık çat diye ulaşabiliyoruz.
Bu arada internet hızınızdan şikayet ediyorsanız bu bölümün sponsoru Türknet'e bakabilirsiniz. Merak etmeyin benim sponsor mesajını paylaşma hızım da epey yüksek. Türknet Speedtest tarafından 2022'de her çeyrekte Türkiye'nin en hızlı internet sağlayıcısı seçilmiş. Son rapora göre Türkiye'deki ortalama geliş band hızı 31.70 megabit,
Turknet'inki 55.8 megabit. Tabii tek bir rakam yeterli değil. Herkes eminim deneyimlemiştir.
Genellikle bir şeyi indirmek hızlıdır da yüklemek veya buluta yedeklemek yavaştır. Turknet bu konuda da avantajlı. GigaFiber ile kendi altyapılarında 1000 megabit eşit upload ve download hizmeti sunuyorlar. GigaFullarsız kodunu girdiğiniz anda bakır kablolarınız anında fibere dönüşecek.
Böyle sahtekarca şeyler söylemek istiyorum bazen. Telekomcu şakası bu kadar oluyor işte kusura bakmayın. Ama şöyle bir güzellikleri var. Belki hızdan da önemli bu.
Abonelik konusunda taahhüt istemiyorlar. Yani kullanıcıdan şu kadar süre bizimle kalmaya söz verirsen ile başlayan bir istekleri yok. Kafanız rahat olacak. Evet, sponsorumuza teşekkür edip devam edelim yolumuza.
Bu ana kadar ne gördük? Web'in doğumunu ve attığı ilk adımları gördük. Web 1.0 olarak anılan bu dönemi tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse statik iyi bir seçim olurdu.
Her şey statik. Bir yere bağlanıp bir sayfa istiyorsunuz, bu sayfa size sunuluyor, okuyorsunuz bitiyor. O içerik değişecekse Bunu o sunucuya erişime olan Admin yapıyor. Sizin bir etkileşiminiz olmuyor.
Mesela bir kişisel site, herkese aynı içeriği sunuyor. Bu siteler de mantar gibi çoğalıyorlardı, hatırlayın. Aykis Yumahir vardı mesela. Dünyaca ünlü olmuştu.
Demin baktım onun bir versiyonuna, ya gözlerim kanıyor. O kadar kötü ki tasarımı. Zaten benzer sitelerde her yerden hep bir şeyler çıkıyor. Tam bir renk cümbüşü.
Ama bir yandan da gerçek anlamda kişisel siteler bunlar. Kendi odanı dekore etmek gibi bir hissiyatla yapılmışlar. İlk defa dekore ediyorsun ve ilk defa dünyayı açılıyorsun. Ziyaretçi defterleri vardı bunların hepsinde, hatırlayın.
Geldik, gördük, eviniz ne güzelmiş. Ruhuyla insanlar bir şeyler yazıp gidiyorlardı. Şimdi her sayfa aynı. Ben kendi sayfama da bakıyorum, fullarsızentaylik, beni yansıtmıyor yani.
Her şey minimalist, aynı fontlar, aynı renk paletleri. Hani zamanında art nouveau binalar vardı ya, bazısı güzeldir, bazısı biraz çirkindir ama şahsına münasır binalardır bunlar. Onların yerini cam kaplı, tamam fonksiyonel ama tamamen ruhsuz gökdelenlerin alması gibi. Ben bu geçişi böyle görüyorum.
Bu tip içeriklerin toplandığı en büyük yerlerden biri geostizidi. İlk sanal şehir fikri de denilebilir. Çünkü kendine uygun bir şehir seçebiliyordun, kendi içeriğine uygun ve o şehirle ilişkili diğer siteleri gezebiliyordun rahatça. Bunlar çok popüler oldular bir ara.
İnternetin ilk 2-3 sitesinden biriydiler. Yahoo tarafından satın alındılar ve bir süre sonra popülerliğini yitirdi. Genel olarak zaten kişisel blog siteleri yitirdi popülerliğine. Yahoo'da bir noktada bunu kapattı.
Hemen hepsi el emeğiyle yaratılmış tam 38 milyon sayfa uçtu gitti. Tarihi bir kütüphane bakımsızlıktan yıkıldı yani içindekilerle birlikte. Bu sayfaları, dolayısıyla Web 1.0'ın kültürünü yok olmaktan kurtarmaya amaçlayan bir projenin videosuna denk geldim.
Açıklamalara linkledim. Bir şekilde bu sayfaları arşivlemişler ve artık her gün Tumblr'a birer görsel olarak koyuyorlar. Bu şekilde yaşatıyorlar, hoşuma gitti. Velhasıl zamanla içerik daha dinamik olmaya başladı.
Statik kelimesinden uzaklaşıyoruz. Bunun bir yolu, web sayfasına ufak programlar eklemek. Ona hoşuna gidecek ufak programlar ekleyin, demiş birileri. Mesela Mahir sana fotoğraflarını gösterecek ya, I kiss you diyecek.
Ama bir köşede de bir öpücük sayacı olacak. Ziyaretçi başına güncelleniyor. veya geldiğin ülkeye göre sana ayrı bir dilde sayfa sunacak, ayrı bir dilde öpecek. Bunlar sunucu tarafında olan işler.
Bir de kullanıcı tarafında çalışan programlar başladı. Örneğin sayfanın tepesinde bir tuş var, basınca aşağı doğru bir menü açılıyor. Oradan sayfanın dilini değiştireceksin. Bunu klasik şekilde yapabilirsin.
Yani ilk sayfayı açarsın, sonra menü tuşuna basınca bu sefer sunucu sana menü içeriğini yollar. Sonra oradan başka bir dil seçince tekrar sunucuya gidersin ben bunu seçtim diye ve o dildeki sayfayı alırsın. Sürekli gidip geldin, hep bir gecikme oldu. Üstelik sunucu kaynaklarını da meşgul ettin.
Onun yerine bunların hepsi sana ilk seferinde ulaşsa. Yani sayfanın bir kısmı statik içerik, menu kısmını oluşturan şey ufak bir program. O programın kodu da sayfayla beraber sana geldi ve senin web tarayıcın bu kodu çalıştırmasını biliyor. Hiç sunucuya bulaşmıyorsun.
Onun da kafası rahat, senin de kafan rahat. İki tarafta da çalışan bu ufak programlar sayesinde web yavaş yavaş interaktif bir hale geldi. Artık bir sayfayı okumuyordun sadece, onu değiştiriyordun, onunla konuşuyordun. Ve bu etkileşim sadece o anki muhabbetinle sınırlı değil.
Ertesi gün bağlandığında da site seni tanıyor, kaldığın yerden devam etmeni sağlıyor, sana özel içerik sunuyor. Facebook'un kurulduğu sene yapılan bir konferansta tüm bu yeni özellikler Web 2.0 etiketini aldılar. Terim popülerleşti.
Bugün bildiğimiz web bu. Tabii webin kişiselleşmesi demek birilerinin bizim hakkımızda sürekli bilgi toplaması, o bilgileri tutması demek. Hatta kişiselleştirme mekanizması sadece ziyaret ettiğiniz siteyle sınırlı değil. Onun anlaşmalı olduğu diğer siteleri de taşınıyor bilgilerin.
Ben dün başka bir sitede Akdeniz haritası satın almak için bakınıp durmuşsam, Facebook'a girdiğimde karşımda onun reklamını görüyorum. Bu şimdi başka bir mahremiyet sorununa yol açtı. Eskiden hepimiz bir heyecanla her şeyimizi internete yansıtıyorduk. Hiç de ulan bunu bana karşı kullanırlar sonradan diye, rezil olurum sonradan diye düşünmüyorduk.
Artık bu konuda bilinçli olduk çoğumuz da, sen bir içerik paylaşmasan bile kullandığın tarayıcı senin etkileşim bilgilerini sağa sola yayabiliyor. Bu da veri koruma tartışmasını ön plana getirdi. Yaklaşık 10 sene önce bir Amerikalı kullanıcı Google'ı dava etmişti. E-maillerin içeriğini taradıkları için.
Çok acayip bir şey aslında bu. Posta kurumu sizin mektuplarınızı okuyor mesela, ona göre size daha uygun bir reklam sunuyor. Üstelik Google bunu sadece kendi müşteriler için yapmıyor. Sen başka bir e-mail hizmetini kullanıyorsun diyelim, Gmail adresine bir mesaj gönderdin, senin o e-mailini de okuyor.
Zaten dava bunun üstüneydi. Yani ben Google'ın kullanıcı sözleşmesini imzalamadım, bu hakkı onlara vermedim, ne oluyor diyorlardı. Google da dedi ki, Bu süreç tamamen otomatize, hiçbir insan sizin e-mailinizin içeriğini görmüyor, hiçbir hassas bilgi de sızdırılmıyor. Vallahi de billahi de bize güvenin.
Sadece daha uygun reklam sunmak için kullanıyoruz. O davayı başka benzer davalar takip etti. Yani kişisel mahremiyet konusu Web 2.0 ile kritik bir noktaya ulaştı.
Bugün bu konulardaki en sıkı düzenleme Avrupa'daki GDPR. Onun öncesinde de bir veri koruma direktifleri vardı ama ta 1995'den kalma. Onun üstüne de her ülke kendi kurallarını getirmiş, ayrı telden çalıyorlar. Web uygulamaları zaten alıp başını gitmiş.
95'te ne vardı ki ne kuralı getireceksin. 2010'lardaki bu bahsettiğim davalar üstüne genel olarak da zamanın ruhu netice Avrupa Birliği çalışmaya başladı. GDPR 2016'da yasalaştı. Tüm Avrupa ülkelerini bağlar hale geldi.
2018'den beri de dünyadaki tüm organizasyonları bağlar bir hale geldi. Yani nerede olursan ol, eğer ABD'deki insanlardan veri topluyorsan belli kurallara uyman lazım. Aksi takdirde milyonlarca euroluk global cironun yüzde bilmem kaçını denk gelecek cezası var. Yüzde iki veya dört gibi çok büyük rakamlar.
Ha o ceza ne kadar uygulanabilir duruma göre değişir. Yani gidip de elalemin şirketine fatura gönderemiyorsun. Ama bunu tahsil edemesen bile yapacağın şey o şirketin senin ülkende faaliyet göstermesini engellemek. Benim bunun iyi ve kötü yanlarını hakkıyla değerlendirecek bir bilgim yok.
Şunu iyi görüyorum standartizasyon. AB gibi bir ortak pazarın dijital veri işleme konusunda ortak bir duruşu olması lazım. Ama şeytanın avukatını oynarsam iki şey derim. Bana daha uygun reklam verilmesi niye kötü bir şey olsun?
Reklamcılar her halükarda o parayı harcayacaklar ve maruz kaldığım reklam sayısı değişmiyor bu yönetmeliklerle. Daha alakasız reklamlar göreceğim, o reklam harcaması israf edilmiş olacak. Niye bunu yapalım? Bu bir argüman.
İkincisi de bu işin buzdağın üstündeki kısmı insanı baya bir usandırıyor. Ya alt tarafı bir sayfaya gireceğim, dünya kadar ayar çıkıyor önüme onay vermem gereken. Hani basit bir uygulama indireceksin diye öncesinde 50 sayfa kullanıcı şartları sözleşmesi gösterdiler ya, hangimiz okuyor bunları? Yani %99.9'umuz okumaz.
Bu da öyle bir şey ama her gittiğin sayfada var. Velhasıl Web 2.0 iyisiyle kötüsüyle bu. Yalnız herkes bu terimi kullanışlı bulmuyor.
Bizzat Tim Berners-Lee bir pazarlama terimi bu diyerek eleştirmişti mesela. Ona göre statik haberleşme yerine etkileşim zaten hep amaçlı. Bu da çok kademeli bir süreç. Öyle 2004'te çizgiyi çekip işte bundan sonrası web 2.0 diyemiyorsun kolay kolay.
Fakat aynı şeyi web 3.0 için düşünmüyor. Onun gerçek bir devrim olduğunu söylüyor. Web 3.0 semantik web ya da anlamsal web olarak tanımlanabilir.
Burada öz ne? İnsandan ziyade makineler. Yani insanların tükettikleri içeriği makinelerin de kolayca tüketebilmesini ve işleyebilmesini sağlamak amaç. Makineyle kastettiğim otomatik yazılımlar tabii yoksa robotlardan bahsetmiyorum.
Onların webdeki içeriği anlamlandırabilmeleri için metadata'ya ihtiyaçları var. Metadata, veri hakkındaki veri demek. Yıllardır kullanıyoruz zaten, yeni bir şey değil. Mesela web crawlerlardan bahsettik ya, onlar o sayfalar arasında dolanırken HTML etiketlerine de bakıyorlardı.
Ama bu çok sınırlı. Esas içeriği uzanmıyor. Mesela bir satış sayfanız var diyelim, orada ürünlerimi koymuşum, fiyatları, resimleri gösterebiliyorum. Ama o öğelerin ne anlama geldiğini insanlar anlayabiliyor sadece.
Ağ tarayacına anlatabilecek bir dil yok. Yani bu sayfada bir sürü tekst var. Şu bir fiyattır diyemiyorsun. Şu bir seri numarasıdır diyemiyorsun.
Şu bir üründür. Çeşidi de elektroniktir. Şu son kullanma tarihidir. Böyle verebileceğin etiketler yok.
Eğer böyle bir dil olsaydı, git bana şu kitabın, şu edisyonunun en ucuz versiyonunu bul. Sonra onları kargolama süresine göre sırala. Ona göre bana bir rapor ver bakalım gibi bir istekte bulunabilirdik. Ha bu dediğimi yapan özel uygulamalar olabilir.
Belli kitap siteleriyle anlaşmışlardır. Aralarında konuşabilecek şekilde kodlama yapmışlardır. Ama dediğim gibi bunlar özelleşmiş uygulamalar. Evrensel değiller.
Eğer bu mantık web'e içkin olsaydı, web'in temelinde olsaydı, benzer istekleri herhangi bir şey için yapabilirdim. Tim Berners-Lee de bu vizyonunu ta 1999'da ortaya koymuş. Diyor ki, benim hayalim webdeki tüm içeriğin analiz edilebilir olmasıdır. Böyle bir semantik web ortaya çıktığında, ticaretin, bürokrasinin, günlük hayatımızın sıradan mekanizmaları birbiriyle konuşan makineler tarafından halledilecektir.
Şimdi, bu noktada benim aklıma iki şey geliyor. Birincisi, her içeriği makineler için etiketlemek demek, duble iş yapmak demek. Bir insanlara yönelik içerik var, bir de makinelere yönelik. Ama esas mesele, bunlara artık gerek bile olmayabilir.
Ben burada biraz üfürme moduna geçiyorum. İşi bilenler beni düzeltsinler sonradan. Yakın zamanda patlayan GPT teknolojisini düşünüyorum. Geçen gün 4.
versiyonu çıktı. Artık coşmuş. Öyle bir örnek gördüm ki aklım çıktı. Bir web sitesinde kaydolması isteniyor programdan.
Ama kayıt sürecinde CAPTCHA var. Bu insan mı makine mi onu filtrelemek için? Eskiden beri millet bu CAPTCHA gibi şeyleri geçecek bir yapay zeka üretmeye çalışıyordu. Fakat karşıda göz arasında bambaşka bir tür zeka oluştu.
GPT diyor ki lan ben bunu geçemem. Ama bunu geçecek bir insanı kandırabilirim. Ufak tefek işler için insan kiralayabildiğin bir siteye gidiyor. Oradan Captcha'yı geçmesi için bir insana para teklif ediyor.
İnsan da sormuş sen niye geçemiyorsun diye. Gözlerimi iyi görmüyor benim diye yalan söylüyor. Durum bugün bu. Yani daha neler neler var.
Millet mesela GPT'ye şöyle emirler veriyor. Bana oturduğum yerde yasal yollardan para kazandıracak bir iş modeli kur. Sen ne dersen gerçek dünyada onu yerine getireceğim. Başlangıç bütçen şu kadar.
Böyle komut verip iş kurduruyorlar. Gözümüzün önünde resmen haftalar içinde, günler içinde hatta devrim yaşanıyor. Ne zamandır bölüm yapmak istiyorum ama bir türlü yakalayamıyorum gelişmeleri. Velhasıl geleceğim nokta şu.
GPT bir doğal dil modeli. İnsanın okuduğu içeriğin aynısını okuyor. Okuduğu şeyi gerçekten de anlayıp anlamadığı ayrı bir sorudur. Çin Odası deneyini hatırlarsınız.
Ama pratikte anlarmış gibi davranabiliyor. O da yeterli. Yani bir içerikteki hangi şeyin fiyatı olduğunu, neyin insan olduğunu, neyin son kullanma tarihi olduğunu hiçbir metadata olmadan ayırt edebiliyor. Ve bize de ona göre bilgi sunabiliyor.
Dolayısıyla biz Web 3.0'ı tasarlamak zorunda değiliz. GPT zaten mevcut webin üstüne gelmiş bir katman gibi. Onu anlayıp bizim isteğimiz doğrultusunda yorumlama yapabiliyor.
Bunu artık chatbot sınırları içinde de yapmak zorunda değil. Yeni versiyonunda artık bir web sayfasını görsel olarak yorumlayabiliyor. Mesela ben eski usül Akdeniz haritaları diye aratıp, ya bu örneği de nereden taktıysak önümde Akdeniz haritası falan da yok. Neyse bunları aratsam, her dönemin haritasını tek tek aratsam, kataloglasam, epey bir zamanımı alacak.
Bunun yerine diyorum ki, bana Akdeniz haritalarının zamana göre değişimini gösteren 60 saniyelik bir animasyon yarat ve sadece 1600-1900 yılları arası Çinli kaynakları kullan. Onların gözünden değişimi görmek istiyorum. Bunu diyebildiğinizi düşünün. Hatta işin içine mid journey de katalım.
Diyorum ki 18. yüzyılda kaynak kıtlığı varmış bu Çinlilerde. Animasyon orada çok boşta kalıyor. Bana o arayı dolduracak harita görselleri yaratabilir misin?
Yani bir anlamda web 3.0 pat diye geldi. Şimdi bu web 3.0 ile kastedilen tek şey değil.
Mahremiyet de önemli. Zaten ona yol yapmak için GDPR'den bahsetmiştim. Burada Tim Berners-Lee'nin bir projesi var. Kişisel veriler Solid Pad adı verilen bir sistemde tutuluyorlar.
Bunu güvenli bir kasa olarak düşünelim. Hangi verine, hangi insanların, hangi sitelerin, hangi uygulamaların erişebileceğini sen kontrol ediyorsun. Bilgi senin malın. Herhangi bir yerde değiştirdiğin bir bilgin, mesela telefon numaran, sen istediğin sürece diğer bütün platformlarda da güncellenebiliyor otomatikman.
O platformlar birbirleri arasında senden habersiz paylaşım yapamazlar. Kulanıcı bilgisinin kontrolünün kullanıcıya geri verilmesi burada merkezi öneme sahip. Şimdi gelelim işin garipleştiği noktaya. Bu podlar opsiyonel olarak dağıtık da olabilirler.
Ama dağıtıklık şart değil ve kullanılırsa da blockchain ile sağlanmıyor. Dağıtıklığı esas alan ve blockchain'i de esas alan internetin geleceğine dair başka bir yaklaşım var. Onun da adı, hazır mısınız? Web3.
Web 3.0'ın merkezi anlamsallıksa, bununki de dağıtıklık. Web3, Ethereum'un kurucularından Gavin Wood'un 2014 yılında ortaya attığı bir kavram. Amazon, Meta, Google gibi devlerin her şeye hakim olmalarına karşı bir tepki olarak doğmuş.
İnternet altyapısının kökten değişmesi, blockchain tabanlı bir hale gelmesini amaçlayan Ama bunun tam olarak nasıl yapılacağı konusunda farklı farklı fikirler içeren bir yaklaşım. Bu felsefede anonimlik webin özünde olacak. Kripto ödeme sistemleri yine webin özünde olacak, her yere içkin olacaklar. Satın aldığınız şeyler üstünde mutlak mülkiyet sahibi olacaksınız.
Örneğin ben Amazon'dan kitap aldım bugün. Eğer yarın Amazon delirip de hesabımı silerse veya Kindle'ımı kitlerse o kitaba ulaşamam. Çünkü aslında ben bildiğimiz anlamda bir kitap satın almadım. Benim yaptığım şey Amazon hizmetleri üstünden o kitaba erişim ve sınırlı bir paylaşım hakkı satın almaktı.
Aslında Amazon özelinde bu tam olarak doğru mu bilmiyorum. Ama bugün satın aldığımızı sandığımız birçok şeyde buna benzer bir mantık var. Web3 felsefesindeyse o kitap benim. Bir NFT olarak, Non-Fungible Token olarak onun mülkiyeti blockchain'e kaydediliyor.
O hakkım sabit. Bunun dışında Ethereum bazlı akıllı kontratlar merkezi kurumlara gerek kalmadan birçok şeyi düzenleyebilecekler. Böyle bir görüş var. Biraz pratik bakarsak, mesela bir sosyal medya devi ne hale gelecek?
Mastodon bu konuda bir alternatif model. Elon Musk'ın Twitter'ı satın almasıyla gündeme gelmişti Mastodon. Dağıtık bir sosyal medya platformu, tek bir sahibi yok, tek bir kullanıcı anlaşması da yok. Farklı kuralları olan, farklı sunucu altyapısında çalışan, farklı üyelik şartları olan, farklı şekillerde yönetilen ama birbirleri arasında iletişim sağlayan, Ara yüzden bakınca sanki herkes bir aradaymış gibi gösteren bir platform.
Geçen senenin sonunda kullanıcı sayısı 2,5 milyona kadar ulaşmıştı. Ben de meraktan bir hesap açmıştım. Ama zaman içinde bu kitlerin yaklaşık %30'u eridi. Yine ben de bunlardan biriyim.
Genel bir gözlemim var. Birincisi başlangıç bariyeri biraz yüksekti. Yani önceki alışkanlıklarımızdan ötürü zor geliyor hesap açmak. İkincisi de sosyal medya birazcık özel bir durum.
Sosyal medyanın bütün olayı herkesin orada olması. Topluca bir anda geçiş olmadığı sürece kademeli geçiş çok zor. Web3'ün blockchain odağı hakkında da bir şey söylemek istiyorum. Blockchain demek otomatikman daha dağıtık bir sistemi garantilemez.
Bunlar eş anlamlı değiller. Bugünkü kripto ekosisteminin birçok noktasında aşırı merkezlileşme görülüyor. Bazı teknolojilerin standartlarını birkaç kişi belirliyor. Birkaç tane dev borsa var.
Mining operasyonları birkaç dev havuzda toplanmış. Yani dağıtıklığa izin verecek bir teknoloji olması başka bir şey, uygulamanın her noktada dağıtık olması başka. Belasıl Web 3.0 ve Web 3 aslında birbirinin yerini dolduran şeyler değil.
Gördüğünüz gibi internetin bugününe ve yakın geleceğine dair mahremiyet gibi ortak noktaları olan Ama onun dışında farklı odak noktaları olan yaklaşımlar. Biri anlamsallık ve yapay zeka merkezli, diğeri dağıtıklık ve mülkiyet hakkı merkezli. Bazıları web 4.0 etiketini de kullanıyorlar bu arada ama bence şimdilik tamamen bir buzzword.
Zaten 4.0 hakkında okuyacağınız her makalede farklı bir tanım görüyorsunuz. Eğer illa şu anda bir tahmin yapmam gerekiyorsa sanırım Augmented Reality bir sonraki büyük değişim olur. Yani sanal gerçeklik ve arttırılmış gerçeklik.
Web'in çalışma prensibinde arka planda bir devrim olmasa bile sırf kullanıcı arayüzü ve etkileşimi kısmı çok değişeceğinden ayrı bir etiketi 4.0 etiketini hak eder diye düşünüyorum. Ama şimdilik fazla uçmayalım zaten bir devrim yaşıyoruz günü gününe. Umarım internet tarihi ve webin evrimi kafanızda biraz şekillenmiştir.
Sponsorumuz Türknet'e tekrar teşekkürler. En çok da patronlarıma teşekkürler. Patron 3.0 bunlar.
Gökhan Kazcılar, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Ulu Aşk ve Demet Sina Hakman. Bu arada Spotify mobil uygulamasına bölüm başına geri bildirim özelliği gelmiş, anket doldurma özelliği gelmiş. Yani bölüm bitince oradan çat diye bana taze taze soru sorabilmeniz, eleştiri yapabilmeniz, tavsiye verebilmeniz çok değerli. İnşallah bunun kullanımı artar.
Haydi sağlıcakla.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.