Podcast

Bir İlaç Devinin Gözünden: Afetler, Çevre, Eğitim ve Biyoteknoloji

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye'nin köklü ilaç şirketlerinden Abdi İbrahim'in sponsorluğunda, Kurumsal İlişkiler, Sürdürülebilirlik ve İletişim Direktörü Oğuzcan Bülbül ile bir sohbetimiz var.

Kayıt, Maraş'taki depremin hemen ertesine denk geldiği için afet durumunda ilaç şirketlerinden beklentiler nedir, bir plan program var mı, devletle nasıl bir işbirliği içindeler, gibi sorularla başladık. Daha sonra orjinal konularımızla devam ettik:


Neden ilaç endüstrisinin karbon ayakizi bu kadar büyük?

İnovasyon ile sosyal inovasyonun farkı

Klasik ilaçlardan biyoteknolojiye ve gen terapisine geçiş

3D yazılmış, kişiselleştirilmiş ilaçlara ne kadar uzağız?




Bu podcast, Abdi İbrahim hakkında reklam içerir.



Bölümler:


(00:04) Olan biten.

(01:46) Konuk: Oğuzcan Bülbül.

(02:12) Afetlerde ilaç endüstrisi.

(06:40) Karbon ayakizi.

(08:00) İlaçların ne kadarı gerekli.

(09:00) AB anlaşmalarının bağlayıcılığı.

(11:30) Çevre bilincindeki değişim.

(14:05) Friedman: "Şirketlerin en büyük sosyal sorumluluğu kardır".

(15:07) ESG: Çevre.

(15:40) ESG: Sosyal.

(16:26) Kimyasal vs Biyoteknolojik.

(18:45) Sosyal İnovasyon.

(20:07) Uzaktan MR.

(20:45) Biyobozunur ambalaj.

(22:45) Gen Terapisi.

(23:50) 3D yazılmış ilaçlar.

(24:50) Kişiselleştirilmiş ilaçlar.

(26:45) Big data ve bilgi teknolojileri.

(29:15) Tüm Patreon destekçilerine teşekkürler.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

4.573 kelime · ~23 dk okuma

Selam flarsızlar. Önce bir takım haberler benden. Son bölümdeki Telekom altyapısı ve tarihçesiyle ilgili söyleşi üstüne epey olumlu dönüşler aldım. Füsun Hanım da şaşırmış.

Yıllardır konuşmadığım insanlar ulaştı. Çok mu dinleniyor demiş. Vallahi kültür felsefe diye yola çıkıp da Telekom sektörünün bir numaralı podcastı haline gelmiş olabiliriz. Hayat bu belli olmuyor.

Bu temaya devam edeceğiz haberleşme temasına. Sansür konusunu unutmadım yani. Fakat hazırlığım biraz uzadı, biraz da hastalandım. O yüzden bir yandan sizi bekletirken, önceden hazırladığım bir içerikle ilaç endüstrisine de el atalım diyorum.

Transkriptin tamamını oku

Bu içerik sponsorlu. Türkiye'nin en köklü ilaç şirketlerinden olan Abdi İbrahim'in sponsorluğunda bir röportaj. Kayıt zamanı Maraş depreminin hemen ertesine denk geldiği için planladığımızdan farklı bir şekilde başladık. Afet durumunda ilaç şirketlerinden beklentiler nedir?

Bir plan program var mı? Devletle nasıl bir işbirliği içindeler? Bu şekilde başladık. Sonra orijinal konulara geldik.

ESG denen bir kurumsal çerçeve var. Belki duymuşsunuzdur. Bu kısaltmanın son kısmı governance, şirket yönetiminin şeffaflığı üstüne. O bizi pek ilgilendirmiyor.

Ama ilk iki kısım, environment ve social, yani çevresel ve sosyal sorumluluklar, sohbetin ana bağlamını oluşturacaklar. Mesela ilaç endüstrisinin karbon ayak izi neden bu kadar büyük? İnovasyonla sosyal inovasyonun farkı nedir? Bildiğimiz klasik kimyasal ilaçlardan biyoteknolojiye ne hızla kayıyoruz?

Kişiselleştirilmiş ilaçlara ne kadar uzağız? Bu gibi sorular ilginizi çekiyorsa devam edin. Işık hızıyla değişen Türkiye gündemine de biraz ara vermek için uygun bir fırsat olur. Bugün bir konuğum var stüdyoda, Oğuzcan Bülbül.

Sevgili Oğuzcan, hoş geldin. Abdü İbrahim İlaç Firması'nın Kurumsal İletişim ve Sürdürülebilirlik Direktörüsün değil mi? Doğru söyledim. Doğru.

Biz tabii bu konuşmayı önceden ayarlamıştık ama gündem malum. Şu anda devlet kurumları sizden veya benzeri ilaç şirketlerinden bir yardım istiyorlar mı? Öncelikle ben de yakınlığını kaybedenlere başsağlığı dileyerek özlerime başlayayım. Bizim sektörümüz ilaç.

Diğer sektörlerden biraz daha farklı ilerliyor bağış süreci. Bakanlık tabii ki bir ihtiyaç listesi bize ulaştırıyor. Hem sendikalar üzerinden hem de doğrudan görüşmelerle. Biz de olanları hazırlayıp bakanlığa teslim ediyoruz.

Onlar da oradan çalışabilen hastanelere ulaştırıyorlar. Bunlar bir anda mı oluyor? Yani biraz organik biçimde mi oluyor? Hani bakanlık herkese telefon etmeye çalışıyor, önderindeki ilaç şirketi listesinden.

Yoksa hali hazırda bir protokol var mı? Açıkçası makro seviyede öyle bir protokol olduğu konusunda bir bilgim yok. Şunu söyleyebilirim, Türkiye'de ilaç dağıtımı ve halkımızın ilaç erişimi dünyanın pek çok ülkesinden ileri seviyede. Yani bu kadar yıkıcı bir deprem olmamış olsa, Eczacılarımız da depremzede, doktorlarımız da hastanelerde ve depolarda, ilaç depolarda.

Biliyorsunuz ilaç depoları üzerinde eczanelere ilaçlar sevk ediliyor. Bu ölçekte bile problem olmayacaktı ama tabii ki insan her şeyi hesap edemiyor. Şu anda 2-3 il başta olmak üzere çok yıkıcı sonuçlar olduğu için bakanlıktan ilaç şirketlerine acil olarak şunlara ihtiyaç duyuluyor şeklinde listeler geliyor ama dediğim gibi makro seviyede böyle bir protokol saptanmış ihtiyaç listeleri var mı? O konuda bir bilgim yok.

Siz peki doğrudan AFAD ile mi çalışıyorsunuz? Her ikisiyle de. İhtiyaç listesi bakanlık üzerinden bize geliyor ama biz teslimat AFAD ve Sağlık Bakanlığı'nın oluşturduğu teslimat noktalarına yapıyoruz. Çünkü ilaç biraz daha takibe konu bir ürün biliyorsunuz.

İlaçların üzerindeki barkot var ancak bakanlığın gösterdiği yere teslimat yapabiliyoruz. Onu biraz anlatabilir misin? Her gönderilen ilacın kesinlikle takip edilmesi mi gerekiyor? Daha büyük tutarlı yardımlar, böyle tır seviyesinde, kamyon seviyesinde adet olarak yüksek.

Yarın öbür gün bu ilaçlar nereye gitmiş dendiğinde, 100 birim ilaç gönderdik, şu barkod numarayla gönderdik. Karşı tarafta 100 birim ilaç geldi ve bu barkod numarayla ben teslim aldım diyor. Süreç tamamlanmış oluyor. Dediğim gibi biraz daha prosedürü fazla olan bir durum söz konusu.

Bu tip durumlara karşı şöyle bir ilaç stoğumuz olsun, her an kenarda bekletelim, böyle bir planlama yapıyorlar mı? Tabii ki her şirketin olduğu gibi bizim de kriz yönetim planlarımız var. Fabrikamızı operasyonel tutmak, en kötü ihtimalle de en kısa sürede operasyonel hale geçirmek için buluta yedeklemelerden tutun da üretim nerelere kaydırabiliriz, hangi şehirlerde devam ettirebilirize kadar detaylı yapılan bir planlama. Biraz da sektörümüzün özelliği gereği aslında ilaç üretimi Türkiye'de Marmara bölgesinde yoğunlaşmış.

Dolayısıyla yarın öbür gün beklediğimiz Marmara depremi olduğunda bu planlara ihtiyaç olacak. Yani bunun belki dediğiniz gibi makro seviyede kurulup sektör olarak yerlisi yabancısı böyle bir durum olduğunda çünkü onların da fabrikaları Marmara'da. Böyle bir organizasyon var mı bunu dile getirebileceğiniz? Hani bir sonraki toplantımızda gündem bu olsun.

Hali hazırda böyle bir yapı var mı? Sağlık Bakanlığı tabii bizim en önemli paydaşımız biliyorsunuz ve de onunla bağlantılı olarak TCK, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu. Sektörün iki önemli kamu paydaşı. Sendikamız var, İlaç İşverenleri Sendikası var.

Pandemide gördük en son yerli iraç üreticilerinin ne kadar önemli olduğunu, buna sahip olmayan ülkelerin nasıl zor durumlara düştüğünü. Tabii ki sıkıntılar yaşandı global olarak. Lojistik zincirlerinin kırılması nedeniyle. Ama büyük oranda bir sıkıntı yaşamadan ilaç anlamında atlattık.

Dolayısıyla yerli ilaç endüstrisi belki yerli savunma sanayi kadar kritik. Bu önemli bir konu. Biraz daha geniş bir soru sorayım. Kırılganlığımız ne seviyede?

Yani dış tedarik zincirlerine bağımlılığı? Dünyada genel olarak ilaç ham maddesi, API dediğimiz, uzak doğudan geliyor yani Hindistan ve Çin ağırlıklı. Bizdeki yerel olarak üretim oldukça az. Biz dolayısıyla ham madde konusunda dışa bağımlıyız.

Birçok ülkenin olduğu gibi hatta Amerika'nın bile oldukça yüksek, %70'in üzerindedir dışa bağımlılık oranı. Yani altyapısından arıtmasına, limanından ulaşımına, elektriğinden suyuna çok detaylı planlama gerektiren ve ölçek ekonomisi içeren bir alan. Şuraya ufacık bir tesis kurdum. 5 birimlik hammadda üreteyim gibi değil de yapılan yatırımın geri dönmesi için bayağı ölçekli yapılması gereken bir ürün.

Dolayısıyla bugüne kadar dünyaya çok fazla yayılmamış api üretimi ama özellikle pandemiden sonra ülkeler en azından stratejik olarak belki biz de dahil buna belirli ham maddeleri seçip ülkemizde kurulacak farklı bölgelerde, sanayi bölgelerinde üretimi için planlama yapabiliriz diye düşünüyorum. Şimdi orijinal olarak konuşmayı planladığımız konu başkaydı. Ama çok da alakasız olduğunu düşünmüyorum. Başka ölçekte bir afet olarak düşünebiliriz veya afet riski olarak düşünebiliriz.

İklim krizinden bahsediyorum. Bu kadar şiddetli olmasa da daha uzun süreye yayılmış, çok daha fazla kişiyi etkileyen çevresel durumlar bunlar. Örneğin ben şunu duyunca çok şaşırmıştım. İlaç endüstrisi global karbon emisyonlarının neredeyse yüzde beşinden sorumluymuş.

Çeşitli rakamlar var tabii, yapıldığı yıla göre de değişiyor. Belirli varsayımlar da yapılıyor ama 3 ila 5 arası bizim de önümüze gelen raporlarda gördüğümüz rakamlar doğru. İkinci dikkatimi çeken bilgi de bununla alakalı olarak sadece 25 sene içinde, neredeyse 25 sene içinde diyelim, sektörün karbon ayak izinin 3 katına çıkacağı. Beni şaşırttı bu çünkü ilaç endüstrisinin nasıl bir etkisi olduğunu pek anlayamıyorum.

Yani herhangi bir üretim yapan fabrikanın bir etkisi olabilir ama bu kadar mı gerçekten çok üretim yapılıyor? Aslında bir farkı yok. Uçtan uca bütün tedarik zincirini düşündüğümüzde orantısal olarak bize, totalde de endüstriye bir karbon düşüyor. Yani işte o ilaç Çin'den çıktı, İstanbul'a geldi ve bir karbon emisyonu oldu yolda.

İstanbul'a indi, fabrikaya gitti, taşınırken bir karbon oradan geliyor. Biliyorsunuz ambalaj malzemeleri de var. Bunların üretiminden ve tedarikinden kaynaklanan emisyonlar da var. Sonra üretilen ilaçların nakliyesi var.

Bizim karbonhalkazimizin kabaca %40'ı fabrikadan geliyor. 20'si tedarikten geliyor. 20'si şirket arabaları diyebiliriz. 20'si de end of life'dan geliyor.

Tüketiciler ve hastalar bunları alıp tüketip çöpe atıyorlar. Bir de bu endüstrinin şöyle bir farkı var. Milyarlarca kutudan bahsediyoruz. Yani boyut olarak küçük ama sayı olarak tabii çok fazla.

Sizce bunların ne kadarı gerçekten gerekli, ne kadarı opsiyonel ilaçlar diyebilirim? Mesela faydası kanıtlanmamış çeşit çeşit vitamin kürleri. Hani bu Wellness dükkanlarına gidiyorsunuz, dünya kadar ürün var orada. Öyle bir çalışma çok görmedim açıkçası karbonsalınımı tarafında ama şunu söyleyebilirim size.

Mesela Abdü İbrahim'de %90'ın üzerinde reçeteli ilaçlardır. Sanıyorum global olarak da rakam tabii ki değişebilir ülkeden ülkeye, şirketten şirkete ama yine de herhalde sanki 85'i belki de 90'ının reçeteli taraftan geldiğini varsayabiliriz. Yani %10'luk kısmı sadece sanki opsiyonel tarafta kalıyor diyebiliriz, 10-15'lik kısmı. O zaman oradan kısmanın pek bir pratik yararı olmayacak.

Tamam, sektörün ayak izini azaltma konusunda ortak bir hareket planı konuşuluyor mu? Şöyle de bir bağlam oluşturayım. Siz kendi başınıza hareket ederseniz bunun sonuçta bir masrafı olacak. Başka kimse yapmıyorsa sizin ürünleriniz biraz daha pahalıya gelmiş olacak.

Hani bir nevi kendinize enayi yerine konmuş hissedebilirsiniz. Bunun bir koordinasyonu var mı sizce? Tabii ki bu son özellikle Paris Anlaşması'nın onaylanmasının ardından hızlandırılmış bir süreç içindeyiz. Dolayısıyla Şevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın içine biliyorsunuz bir de iklim ibaresini ekledik.

Yani iklim değişikliği tarafı da hızlıca hayatımıza girdi diyebilirim size. Tabii ki hayatımızı etkileyen bir diğer konu da EU Green Deal yani Yeşil Mutabakat. Hem o hem Paris Anlaşması hem uluslararası hükümlülüklerimiz ister istemez bütün sektörleri olduğu gibi ilacı da bu konuda adım atmaya itiyor. Sendikalar nezdinde tabii ki istişareleri oluyor ama onun dışında bir platform yok.

Bu Avrupa Birliği seviyesinde yapılan anlaşmaların bir bağlayıcılığı var mı? Önümüzdeki dönemde biliyorsunuz en kritik konulardan birisi sınırda karbon vergisi. Avrupa Birliği'ne ticaret yapmak isteyen ülkeler ve de şirketler onların belirlediği kriterlere uymak zorundalar. Kutu ürününüzün ya da bir birim ürününüzün karbon salınımı ile ilgili en özet şekilde söylüyorum.

Bunun üstünde bir rakamsa vergi vereceksiniz diyor, ilave karbon vergisi vereceksiniz diyor. Öncelik tabii ki tekstil, enerji, böyle ağır çimento, demir-çelik gibi sektörlerde olmakla birlikte bütün sektörleri ilgilendiriyor. devreye girmesi gelecek sene, öyle mi? Kademeli geçişler var ama önemli tarih 2026.

2026'dan sonra yavaş yavaş göreceğiz hayatımıza girdiğini. Karbon kota takası gibi bir bileşeni var mı bu anlaşmanın? Birçok bileşeni var. Özellikle karbon ticaret mekanizmasının oluşturulması ülkemizde, bunların karşılıklı tanınırlığı, burada offset dediğin zaman karşı tarafa vergi vermeme, Benim dışarıdan anladığım kadarıyla zaten bir takım mutabakatlar vardı.

Ama işin asıl motoru Avrupa Birliği'nin getirdiği bu ekonomik teşvikler. Havuç ve ceza diyelim ona istiyorsan. Tabii onlar da kendilerine 2050'de karbon nötr kıta olma hedefi koydular. Dolayısıyla onlar da ona uygun davranmak istiyorlar.

Nasıl ki biz az önce şeyi söyledik, Çin'den getirdiğimiz ham maddeden küfeme elma koyuyorum. Onlar da ticaret partneri olan ülkelerden kendi küfelerine elma koyuyorlar. Onlar da istiyorlar ki bu elmaları üreten ülkeler de artık bir şeylere uysunlar ki Avrupa Birliği de 2050 yılında karbon nötr bir kıta olabilsin. Dolayısıyla onları biraz da zorlamaya çalışıyorlar açıkçası bu tip böyle ekonomik mekanizmalar kurarak.

Başka bölgelerde var mı böyle zorlama? Yani mesela Doğu Asya'da benzer bir birlik var mı? Hani biz de şöyle bir takım kotalar getireceğiz. Yani bence birazcık şey bekliyor olabilirler.

Avrupa Birliği'nin uygulamasını görelim. Hakikaten sürülü birlik tarafında sonuçlar doğurursa bence Asya'da da bunu görebiliriz, Orta Doğu'da da görebiliriz, Amerika'da da görebiliriz. Mesela şirket ölçeğinde düşünelim, sektör ölçeğinde değil de şirket ölçeğinde bu şeyler olduktan sonra stratejiniz nasıl değişiyor, ne yapabiliriz diye konuşuyor musunuz? Yıllardır aslında biz bu konuları tartışıyoruz.

Uluslararası platformlarda da, ulusalda da ama bundan önce sanki biraz olay nice to have bir konuydu bu. Kahvemizi içiyorduk, kartlarımızı değiştiriyorduk, güle güle deyip ayrılıyorduk ama sanki insanlar kuraklığı, ekstrem hava olaylarını, hortumları, selleri görünce orman yangınlarını Bir anda şey oldular, ya bu kitaplarda, sizin konferanslarda kahve içerek tartıştığınız konu meğerse benim hayatımı ne kadar derinden etkiliyormuş dendi. İki, yeni jenerasyon açıkçası bu iklim krizinin içine doğdu. Dolayısıyla bu ikisi birleşince bu sefer aşağıdan yukarı bir baskı oldu.

Yani halktan, şirketlere ve devletlere doğru, piramide yukarıya doğru. Genelde yukarıdan aşağıya olur ya bu tip düzenlemeler. Bunu hissettiniz mi? Daha doğrusu bizim tüketicilerimizin şu kadarı seçimlerini değiştirebilirler bu kıstasa göre.

Böyle bir çalışma oldu mu? Statistiksel olarak temsil kabiliyeti iyi olan bir araştırma yaptırdık Türkiye çapında. Doktorlar vardı, hemşeriler, halk, basın mensupları. Tam olarak bu söylediğin sorulara benzer nitelikte sorular sorduk.

Tabii bu sonuçlara aktarmadan şunu söyleyeyim. Burada ilaç sektöründe karar verici olan biz değiliz ya tüketici olarak. Sen değilsin, ben değilim. İşte bir doktora gidiyoruz, bir rahatsızlığımızı anlatıyoruz ve doktorumuz bize ilaç yazıyor.

Tüketicinin kendi inisiyatifinin olduğu yer aslında tüketici sağlığı ürünleri. Biz sorduğumuz soruları zaten ona uygun sorduk. Dolayısıyla hani, işte Abdü İbrahim'in ağrı kesicisini yaz bana, onun sürdürülebilirliği çok iyi demiyordur herhalde. Belki de diyecek ileride, bilmiyorum.

Ama tüketici sağlığı ürünleri için bunları sorduk. Tüketicilerimiz de sürdürülebilirlik alanında iyi olan ilaç şirketlerine ve ürünlerine daha fazla güvenirim dedi. Bir miktar da normale göre pahalı olsa ben bu ürünleri almayı tercih ederim dedi. Onun belli bir miktarı var mı?

Biz %10 diye sorduk araştırmada. Ama insanlar bazen bu tip araştırmalarda iyi söyleme eğiliminde olabiliyorlar ya. Yani iş gerçek hayata geldiğinde hani siz kasaya gittiğinizde iki tane C vitamini önünüze koyduğunuzda 10 liralığı mı almak istersiniz, 11 lira mı? Aa tamam boş ver 10 liralığı alayım da denebilir.

Ama hani ne olursa olsun, sürdürülebilirlikte iyi olan şirketlerin ürünlerine doğru kesinlikle bir eğilim olduğunu söyleyebiliriz. Bu çok net bir gerçek artık. En azından onun iyi bir şey olduğu içselleştirilmiş. İnsanlar hakikaten öyle davranmasalar da dışarıya yansıtmak istedikleri imaj onun bir parçası haline gelmiş.

Ama gün geçtikçe ideal ile gerçek birbirine yaklaşacak. Bu tabii ki biraz da ekonomik güçle alakalı bir şey. Yani Maslow'un ihtiyaçları piramiti gibi düşünüyorum ben. Biz o piramitlerde birkaç basamak çıktığımız zaman dönüp, o zaman bakayım hangisi daha iyi deme durumumuzun daha fazla olacağını düşünüyorum.

Halktaki bilinçlenme 70'lerden beri konuşuluyor. Belirli bir oranda var tabii ki. Şimdi onları bir kenara ayırıyorum. Biznes tarafına bakıyorum.

Biznes tarafında işte meşhur 72'ydi sanıyorum. Milton Friedman'ın şirketlerin en büyük sosyal sorumluluğu kar elde etmesidir dediği, sadece shareholderlarının çıkarlarını düşündüğü meşhur Friedman doktrini bunun etkili olduğunu düşünüyorum. Yani kar odaklı ve tek paydaş hissedardır. Ben hissedara kar getiririm, yoluma devam ederim.

Ben üniversitede okurken, ekonomiyi okurken yandal olarak yapıyordum. Bu aynı dediğini hocamdan duyduğumu hatırlıyorum. Yani hiç öyle sürdürülebilirdik de, yok toplumsal yarardı, hiç öyle şeyler söylemiyorlardı. Tabii ki bunun gerçeklik payı yok mu?

Var. Şirketler zaten kar etmezse sürülebilikle ilgili nasıl bir yatırım yapabilirler? Hani böyle bakarsak küçük bir kısmı doğru ama hani iş çok değişti şimdi. Tek paydaş odaklı değil, çoklu paydaş var.

İşte çalışanın var, toplum var, çevre var, hissedarın var. ESG'nin mesela üç başlıkta olması, Environmental, Social ve Governance diye üçe bölünerek yani çevresel, sosyal ve yönetişimsel. Sizin de zaten bu başlıklar altında girişimleriniz var. Onlara da değinelim kısaca.

Yani bir organizasyon neler yapabilir? Bunları örneklendirelim. Tabii çevresel taraftaki tabii ki en büyük hedefimiz 2030'da karbon nötr olmak. Türkiye'de karbon nötr olma hedefini kamuoyu ile paylaşan ilk ilaç şirketiyiz biz.

Birçok irili ufaklı projemiz var. Bunların belki de en önemlisi yenilenebilir elektrik kullanıyor olmamız. Bunun dışında ambalajlarımızı küçültmeye çalışıyoruz. Atıklarımızı azaltmaya çalışıyoruz.

Prospektüssüz ilaç projemiz var. Bakanlıkla istişare ediyoruz. Karekoda bunları almak hususunda işte kişiselleştirilmiş tüketici sağlığı ürünleri üretmek için çalışıyoruz. Dolayısıyla hani birçok proje var E'nin altında.

E sosyal taraf hani az önce Friedman doktrininden bahsettiğimiz de olmayan taraflar bunlar E ve S. Bizim bu başlık altında yaptığımız programlar var ama bunlardan en önemlisi sporcu sponsorluklarımız. Milli yüzücümüz Emre Sakçı ve Merve Tuncel'e sponsor olduk. Ülkemizi yüzme tarihinde olmayan başarıları kazandıran sporcular, özellikle gençlerde spor yapma bilincini, oluşturmalarını hedefliyoruz.

Bir diğeri bilim farkındalığı, Abdü İbrahim biliyorsunuz Türkiye'nin en büyük biyoteknolojik yatırıma sahip olan şirketi. Biyoteknolojik ilaçlar da hemen bir parantez içinde söyleyeyim, dünya ilaç pazarının bir bölü üçü. Ama her sene çift taneler rakamlarda büyüyor ve önümüzdeki yıllarda kimyasal ilaçlarla tedavi edilemeyen hastalıklar artık biyoteknolojik ilaçlarla tedavi edilebilir hale gelecek. Örneğin olduğumuz aşı.

Hah, ben de bunların farklarının bir somut örneğini rica edecektim. Yani şöyle biyoteknolojik ilaçlar, canlı hücre kullanılarak üretilen, canlı hücreden başlayan üretim süreci olan ilaçlar. Kimyasal ilaçlar da bir birim şu kimyasaldan, iki birim bu kimyasaldan koyup kek yapar gibi koyduğunuzda her zaman aynı keki yapacağınız ilaç üretimi. Benim ilaçtan anladığım o zaten.

Evet, biyoteknolojik ilaç ama hücreden yapılıyor. Kaliteli bir tesis ve üretim süreci kuramazsanız, aynı malzemeyi bile kullansanız, ısıdaki çok minik bir farklılık veya süreçteki bir kontaminasyon kek değil, size çok farklı bir şey çıkartabilir. Yani siz kek beklerken başka bir şey çıkabilir. Bir batch dediğimiz üretim milyonlarca dolar değerinde.

Bir ufak hatanızda bütün batch'i atabiliyorsunuz. Mesela kimyasal tarafta böyle bir şey olsa, kimyasallarla, çeşitli müdahalelerle belki onu kurtarmak mümkünken, bu tarafta canlı hücreyle çalıştığınız için Yani siz gençleri biyoteknoloji alanında okumaya, çalışmaya yönlendiriyorsunuz anladığım kadarıyla. Aynen aynen. Bunu liseden doktora seviyesine kadar dizayn ettik.

Yani sadece burs verip geçmedik. Önümüzdeki yıllarda bir iletür üretim teknolojileri meslek lisesi yapmak istiyoruz. Çünkü gerçekten yetişmiş maviyaka da çok önemli biyoteknolojide. Zaten insan gücü az bu alanda Türkiye'de.

ve yetişmiş insan gücümüzün de bu alandaki yurt dışına gitmesi çok kolay. Yurt dışında da çünkü ihtiyaç var ve malum sebeplerle zaten bir beyin göçü veriyoruz. Uup diye çekiveriyorlar vakumlayıp. Peki bu biyomedikal teknolojileri öğrencileri yönlendirme konusunda da mesela devletin bir girişimi var mı?

Genel bir girişimi sizi yönlendirdiği? Kardeşim bizim için bu alan stratejik öneme sahiptir. Beyin göçünü azaltmak istiyoruz. Böyle bir hiç iletişim oldu mu yoksa işte şirketler kendi kafalarına göre bir ucundan tutmaya mı çalışıyorlar bu işi?

Şunu söyleyebilirim, ilaç stratejik sektörlerden biri kabul edildi 1-1,5 sene önce ve teşvik programları upgrade oldu diyelim. Yani teşvik miktarları işte hamle programı oluşturuldu. Biyoteknoloji anlamında otoritelerimiz ve bakanlığımız gerçekten konunun çok farkında. Çünkü biyoteknoloji dediğimizin bir sonraki aşaması gen terapisi.

Artık dünya hani biyoteknolojiden gen terapisine doğru evrilmeye başladı diyeyim. Bizim de artık bu biyoteknoloji trenini çok kaçırmadan içinde olmamız lazım. Bütün programlar ve teşvikler de bu yönde ilerliyor. Tamam.

Sosyal sorumluluk çatısı altında sportif ve sağlıklı yaşamdan bahsettik. Bu bilim eğitiminden bahsettik. Bir de sosyal inovasyon kısmı var. Start-up'larla alakalı sanırım.

Biraz ondan bahsedelim. Tabii. Ben hani hep inovasyonla sosyal inovasyonu şöyle farklılaştırıyorum. İkisinde de satışa konu olan bir ürün var.

Bir örnek vereyim. Ya GA'dan çıkan akıllı baston var, smart cane. Bu da bir inovasyon. Akıllı baston ne yapıyor bu arada?

Nesi akıllı? Görme engellilerin kullanımı için yapılmış bir ürün. Kendi kullandıkları beyaz bastonun veremeyeceği bilgileri veriyor. Adres tarifinden tutun da hani Yandex gibi onu gideceği yere götürmeye kadar işte şurada in, bu metroya bin gibi yani çok daha entegre, telefonla entegre.

O da bir inovasyon, o da satılıyor. Ama hani sosyal inovasyondaki asıl hedef kar optimizasyonu. Sistemin kendini çevirecek kadar bir kar olması ama inovasyonda kar maksimizasyonu. Şimdi ölçeyi birazcık büyüterim.

Sizin şirketin ötesine geçelim. Bu konularda genel bir hareket var mı? Sağlık alanında sosyal inovasyon programı tek tük var. Tabii ki startuplar için birçok kuluçka merkezleri var, yatırım alıyorlar, şirketler bu konuda bilinçleniyor.

Devletin de ARGE tarafında verdiği teşvikler, TÜBİTAK'ın sağladığı imkanlar var. Şöyle ayırabiliriz, biraz daha somut ürüne dönüşmüş fikirleri biz ve bizim gibi sosyal inovasyon programları olan şirketler görmek istiyor. Hah, ben de onu soracaktım. Yani sizin gibi yerlerden destek almak isteyen insanlar ne yapmadılar, ne seviyede gelmediler?

Şöyle tersten söyleyebiliriz, sadece fikir aşamasında gelmesinler. Çünkü öbür türlü onun önünü almak mümkün değil. Ama hani devletin, TÜBİTAK'ın ve şeyin, aa benim bir fikrim var, neredeyse aşamasında da desteklediği programları var. Biz biraz daha somut şeyler görmek ve dinlemek istiyoruz.

Mesela geçen seneki birincimizden bahsedeyim. Remote bir MR cihazı yapılmıştı. Bunun hedefi doğum anındaki ölümleri, bebek ve anne kayıplarını azaltmak. Uzakta bir şehrimizin bir köyüne gitti diyelim ambulans.

Kadın doğum uzmanına bağlanıp sağa çevir, sola çevir. Dolayısıyla kadın doğum uzmanının orada fizikin olması gerekmeden müdahale etmesini sağlıyordu. Biz bu fikre yatırım yaptık. Ve somutta bir ürün vardı prototip olarak.

Erken aşama dediğimiz tarafta da bal kabağının kabuğunda biyobozunur ambalaj yapma projesi olan bir lise öğrencimiz başvurmuştu. Onu birinci seçtik. Biliyorsunuz o ilaçların bristelleri PVC, altında alüminyum var. O da enerji yoğun bir ürün biliyorsun.

Dolayısıyla biz ambalajlarımızı da küçültebilir miyiz diye düşündük. Bir üniversite sanayi işbirliği yaptık ve bir yazılım geliştirdik. Amacı karbon ayak izini küçültmek olup, bu amaçla dizayn edilmiş belki de ilaç sektöründeki ilk yazılım. Nobelistlerin içindeki hava boşluğundan tutun da, makinenin kenardan Nobelistleri tutmasına kadar o kadar fazla bileşen var ki, bize çok önemli hem malzeme savingi sağladı, hem de karbon emisyonlarımızda önemli bir azalma vaat ediyor.

Küçülttüğümüz ambalajları biyobozunur polimerle değiştirmek istiyoruz. Biyo bozunur polimerlerin karbon salınımı neredeyse sıfırdan kullanılan bir plastiğe göre. O 100 birimse bu biyo bozunur 30 birim. Bakteriler onları parçalıyor ve su buharı, kompost, gübre ve de biyogaz çıkıyor ortaya.

Yani biyo bozunur deyince benim aklıma hep şey geliyordu. Sokağa atsan o orada birkaç sene sonra çözülür. Plastik gibi bin sene kalmaz diye aklıma geliyor. Tabii ki öyle ama hani asıl amaç toplayıp buraları atıp tamamen ortadan kaldırıyorsun ve de geriye yararlı biyogaz da bir mesela onu satabilirsin, araç filonu da kullanabilirsin.

Yani benim zaten hayalim şu ilaç tehlikeli atık olduğu için temas eden birinci lambalaj yakılıyor şu anda. üretirken ürettiğin karbon yetmiyormuş gibi bir de ömür sonunda yakarak bir de ilave bir salınım yapıyoruz atmosfere. Benim hayalim şu inşallah bu işte Green Deal'larla Paris Antlaşmaları'yla başlayan bu yeşil dönüşüm sürecinde ilaççılar olarak bizim bir atık tesisi kurup bu ilaç atıklarını toplamak insanlardan çünkü hepimizin evinde var. Tarihi geçen ilacı ben de alıyorum çöpe atıyorum.

Halbuki atmamak lazım onları toplamak ve bu tesiste, bu hayal ettiğimiz tesiste işte alüminyumuna ayrı bir yere, PVC'sine ayrı bir yere ilacı yakmaktan başka bir çare yok ama ilacın kendini yüksek ısılı fırınlarda yakmak en doğal, az zararlı şekilde onu ortadan kaldırmak ama onun dışında kalan kağıt, alüminyum, PVC bunların hepsini en azından başka endüstrilere girdi olarak verebiliriz. Benim hayalim bu ama tabii ki bu global olarak değişmesi gereken bir şey çünkü her ülkede ilaç tehlikeli atık ve yakılması gerekiyor. Zaten en çok eleştirildiğimiz konulardan biri bu. Bu ESG çerçevesini bir kenara bırakalım şimdi.

Şu da ilgimi çekti. Demin biyoteknolojinin bir sonraki durağı olarak gen terapisinden bahsettik. Oradan biraz devam etsek. Halkla ilişkiler açısından da çok ilginç bir konu.

Yani aslında tam senlik konu. Çünkü gen birçok insanı korkutan bir kelime. Ben genlerimi elletmem, ben genlerimle oynatmam diyecek insanlar mesela. Teknolojik engellerden daha büyük bir engel bu.

Evet, bunu iyi anlatmak lazım dediğin gibi ama ülkemiz için henüz erken, yani dünyanın birçok ülkesi için çok erken çünkü şu anda gen terapisi anlamında bulunmuş tedaviler, bulunmuş ilaçlar var ama bunlar kişiye indirgenemeyecek kadar pahalı şu anda. Biyoteknolojideki ana hedef şu olmalı global olarak. bunları halkın ulaşabileceği seviyeye düşürmek. Şu anda teorik olarak iyi gidiyor.

Araştırmalar iyi gidiyor. Biliyorsun mRNA aşısından sonra aslında BioNTech kanser aşısı çalışıyordu ama pandemi girdiği için işte döndü COVID aşısına ama şimdi tekrar kanserle ilgili çalışmalara devam ediyor. Belki gen terapisi tarafında önemli olan bir bunu iyi anlatmak, iki halkın da buna ulaşabilmesini sağlamak çünkü şu anda bir tedavi milyon milyon dolar. Benim bir heyecan bulduğum başka bir konu da 3D yazılmış ilaçlar.

Evet. Anladığım kadarıyla bu konuda da girişimler var. Bunu ben hayal edemiyorum. Yani hakikaten printerdan mı çıkıyor ilaç?

Yani şöyle, bizim de var bu alanda yürüttüğümüz ARGA çalışmaları. FDA'den onay almış bir tane mesela epilepsi ilacı var 3D printerla basılan. Ama az. Yani ilaç tarafı için henüz erken.

harcı alem dediğimiz ilaçlar yani basit ağır kesiciler hiçbir zaman belki şeyin konusu olmayacak, 3D printer'ın konusu olmayacak çünkü onların böyle hani tık tık tık hızlıca ve çok miktarda üretilmesi lazım ama bazı ilaçlarda işte onkoloji, biyoteknoloji, daha nadir hastalıkların olduğu alanlarda 3D printer'larla ilaç üreterek kişiye uygun doz ayarlanmış şekilde üretmek mümkün olacak. Daha kısa vadede mümkün olan taraf tüketici sağlığı ürünleri. vitamin ve takviyeler dediğimiz taraf. Bizim de burada hani hedefimiz ileride tamamen kişinin kendi vücudunun ihtiyacına göre ayarlanmış dozlarda vitamin yapabilir miyiz, yapamaz mıyız?

Ha yani kişiselleştirilmiş ilaçla bu üçte yazılmış ilacı birleştiriyorsunuz aslında. O konudaki zaman çizgisi nedir? Yani bu tüketici sağlığı vitaminler konusunda mesela ben kendime kişiselleştirilmiş vitamin kürü almak istiyorum diye bir hayalim olsa. 5 sene içinde mi buna ulaşabilir hale geleceğiz, 10 sene içinde mi?

Prototiplerden bahsetmiyorum halkın karşılayabileceği düzeyde. Kişiselleştirilmiş ilacın şimdi spektrumunu düşünelim. Spektrumun bir tarafında fabrikada üretilen ilaç var, diğer ucunda kişiselleştirilmiş ilaç var ve arada bir sürü bu ibrenin durabileceği yer var. Şimdi ana hedef kan talilini veriyorsun, vitamin, mineral ihtiyacına göre.

Tam o ihtiyacı giderecek kadar üretim. İdeal ulaşılması gereken hedef bu. Ama arada bazı milestone yerler var. Onlar da kişiselleştirme olabilir.

Şöyle bir örnek vereyim. Mesela Amerika'da bu başladı. Giriyorsunuz işte şirketin, web sitesinin kişiselleştirilmiş vitaminler tarafına. Yapay zeka size sorular soruyor.

30-40 tane soru soruyor işte. Yaşınız, mesleğiniz, kaç saat uyuyorsun, spor yapıyor musun, sigara içiyor musun, günde kaç adım atıyorsun? Lan tutun hani ne yiyorsun, ne kadar yiyorsun? Kaç öğün yiyorsun?

Bir sürü böyle soru soruyor. Arka planda yazılım şunu yapıyor. Günlük almamız gereken dozlar var. Hani ilaç kutularının üzerinde yazar ya vitaminlerin.

Yapay zeka o limitleri biliyor zaten. Ama diyor ki, ha işte bu çok sigara içiyorsa, şu aktifse daha fazla magnezyma ihtiyacı vardır. O zaman onu biraz arttırayım. Belki de benim öyle bir eksiğim var ki günlük dozun üzerinde almam gerek bazı kalemleri.

Dolayısıyla o tarafa gittiğinde regulasyon değişiklikleri de gerekecek. Bu sadece ben yatırım yaptım, 3D ile ürettim, veriyorum tüketiciye değil. Aynı zamanda regulatif tarafı da var. Benim sokağımda mesela köşe başında bir tane böyle bir printer olsa, telefonum da ondan bağlantılı, o yapay zeka programı telefondan erişebiliyorum.

Bütün sorularımı yolda giderken cevaplıyorum. Tahlilde hemen orada yapıyor. Çat bana göre bir haftalık doz basıyor mesela oradan. Ben de para yerinden jetonu atıyorum.

Sonra evime gidiyorum. Hiç ne doktor sırası beklemiş oluyorum ne bir şey üretimle orada yapılıyor. Çok da fantastik değil yani çok da uzak olmasak gerek. Yok bence de geleceğe ilişkin projeksiyonları takip ettiğimizde biz raporlarda.

hani neler olabilir, gelecekte bu sektör nereye gidiyor tarafına baktığımızda zaten buna benzer şeyler görüyoruz. Hatta mevcut teknoloji şirketleriyle bizim endüstrinin birçok alanda böyle iç içe geçtiğini görüyoruz. Yani işte Alexa var hepimizin evinde, kolumuzda Apple saat var, otonom arabalar var, şimdi Tesla. Bunlar günde kaç tane öksürük duyuyor bir düşünün.

Sadece bir Big Data'yı düşünün yani buradaki. Dünya çapında kaç evde var ve dünya çapında kaç öksürük duyuyor? Hani annelerimiz der ya kötü öksürüyorsun oğlum, işte kötü öksürüyorsun kızım diye. Mesela sadece bir öksürükleyen gidip, araban bana ya da saatin bana şey diyebilir, ya ben senin öksürüğünü beğenmedim, doktora git bile diyebilir.

Şirketler kendilerine nasıl avantajlar yaratacaklar? Bu big data'yı alan, bunu işleyen ve iş koluna göre yorumlayabilen şirketler tabii ki her zaman ön planda olacak. Belki ilaç için değil ama en azından tüketici sağlığı ürünü için. Yani bu adam ne yer, ne içer, nereye gider, Instagram'da neyi paylaşmış, günde kaç kere lokantaya gidiyor, kaç kere online alışveriş ediyor gibi günlük hayatın datasıyla sizin sağlık datanız birleştiğinde bayağı bir kıymetli bir ürün haline geliyor.

O yüzden iş biraz oraya doğru da gidiyor. Üçüncü bir bileşen de olabilir. Sonuçta birçok farklı data silosu var da bir tanesi de genler hakkındaki bilgiler. Mesela bir tane Amerikan şirketi benim genetik bilgime haiz şu anda.

Dediğin çok kritik çünkü ben de yaptırdım ama ben sanıyorum 2015-2016'da yaptırdım. 100 dolara yapılıyordu o zaman. Amerika gibi sağlık sisteminin çok pahalı olduğu bir yerde bu kadar ucuz bir ürün olması zaten senin ürün olduğun anlamına zaten geliyor. Sonra bu firma, global bir ilaç firmasına bu datayı sattı.

Yatırım aldı yani 2,5-3 milyar dolar mıydı? Tam hatırlamıyorum rakamları. Bu ilaç şirketi parayı verdi ve o gen datasını aldı. Dediğin gibi bir üçüncü bileşen de gen.

Benim belki genetik özelliklerim gereği C vitaminini. 1000 mg değil de 243 mg almam gerek. O kadar yeterli. Bazılarını korkutabilir ama beni gerçekten heyecandan duruyor bu tip şeyler.

Tabii yani data çok kuvvetli bir silah biliyorsun yani. Bilgi, güç, dürüm. Yeni bir boyutu olacak bu yani gen datası. Belki de bundan 5-10 sene sonra bizim kimliğimizde, cüzdanımızdaki kimliğimizde gen datamız da olacak.

Belki de ilaçlar ona göre yazılacak. Hani illaki kişiselleşmeyi 3D printer ile basmak değil de belki de doktor açacak diyecek ki, aa size işte antibiyotik yazacaktım şundan ama sizin işte gen datanızda şöyle bir veri var. O kadar miligrama gerek yokmuş, size bu kadar miligram yazıyorum dönecek iş. Çok uzak bir gelecekte değil yani.

Mevcut gidişat onu gösteriyor şu an. O çağa kadar hayatta kalabilirsek, ondan sonra hayatımı uzatma şansımız da epey artmış olabilir. Öyle gözüküyor, evet. Bence bitirmek için gayet güzel bir nokta.

Bugünün trajedisiyle başlayıp, geleceğe dair umut dolu bir bakışla bitirmiş olalım. Oğuzcan, tekrar çok teşekkürler. Epey bir zaman da ayırdın. Gerçekten sağ olasın.

Ben teşekkür ediyorum. Beni davet ettiğiniz için size de selamlar. Tüm dinleyenlere, sponsorumuza ve tabii ki Patreon destekçilerime teşekkürler. Emin Keleş yeni katıldı aramıza hoş geldin ve sırada listemizin en eski isimleri var.

Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve Ali Özbek. Sonraki bölümde haberleşme temasına dönüyoruz. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)