Podcast

Telekom Enkazı: Afet Sonrası Haberleşme Krizi ve Yeni Teknolojiler

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Önümüzdeki günlerde, kronik iletişim sorunlarımıza, telekom yolsuzluklarına ve sansürcülüğe odaklanmak istiyorum. Bugün, deprem sonrası günlerce ayağa kaldırılamayan mobil iletişim üstüne olacak. Baz istasyonları, Starlink, Dronecell, Ulusal Roaming, vs...



Bölümler:


(00:05) 2019 İstanbul Depremindeki sorunlar

(03:45) "İletişim çöktü tabirini kabul etmiyorum"

(05:55) Altyapının normal limiti

(08:16) Aydın Doğan vs Karamehmet

(09:07) Baz istasyonları kanser yapar mı?

(11:25) Kulelerin sismik yönetmeliği

(12:13) Ekipman insandan değerli mi?

(13:07) Elektrik ve Altyapı

(15:45) Starlink

(17:35) Uyduya direkt bağlantı

(18:18) Dronecell

(20:00) Ulusal Roaming

(22:50) Sansür

(23:25) Patreon teşekkürleri



.

Kaynak:


Depremde Telefonların Çalışmamasının Esas Sorumluları BTK ve Ulaştırma Bakanlığı

Turkcell CEO’su, “İstanbul depremi iletişim kesintisi cezası” hakkında konuştu

Cüneyt Özdemir yayını

USGS Raporu

Kesintisiz haberleşme önerileri











Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.332 kelime · ~17 dk okuma

2 dakikalık bir alıntıyla başlayacağım. Korkuyla yaşadığımız son deprem sonrası, yakınlarını arayanlar telefonlarının çalmaması üzerine büyük kızgınlık yaşadılar. En büyük payı da operatörler aldı. Ama operatörlerin kapasitesi normaldi.

Esas sorumlular Ulaştırma Bakanlığı ile BTK'dır. Telekomünikasyon sektöründe serbestleşme ve özelleştirme yapılırken, tüketici lehine bir pazar olarak düzenlenmesi için BTK adlı bir kurum oluşturuldu. Ne bekleniyordu bundan? Çok sayıda servis sağlayıcı ve rekabet.

Ama bugün bunlardan eser yok. İnternet hızı dünya 102'si. Fiber yatırımlar tüm dünyada hızla sürerken Türkiye'de 10 yıldır durmuş durumda. Ghana gibi bir Afrika ülkesi bile 3-4 kat fazla fibere sahip.

Transkriptin tamamını oku

Tüm dünyada internet ses üzerinden gelişirken ülkemizde yasak. WhatsApp üzerinden sesli konuşabilirsiniz ama Türk firmaları aynı servisi veremez. Telsiz iletişimine uydulardan yer verilmesi projesi 2000 yılında vardı. Bugün yok.

Afet anlarında en önemli araçlardan birisi olabilirdi. Aynı kapsamda TürkSel'in DroneSel projesini hatırlatmak lazım. Bunlar algı yaratmaya yarayan projeler midir? Neden çalışmadılar?

Yıllardır telekomünikasyon altyapısının sorunlarını yazıyoruz ama insanlar bunu okusa ve haklı görseler de kendi haklarını aramıyorlar. Sonuçta bu konu sizi ilgilendiriyor. Sadece deprem zamanı değil, her zaman. İlgilenmezseniz depremde de neden sevdiklerime ulaşamıyorum diye ağlamayın.

Problemin kök nedenini göremezseniz ağlar durursunuz. Alıntı bitti. Bunun altına imzanızı atar mısınız yoksa biraz fazla sert ve duyarsız mıydı sonu? Belki çoktan tahmin etmişsinizdir bu güncel bir alıntı değil.

Telekom uzmanı Füsun Nebil'in 2019 İstanbul depremi sonrası yazdığı bir yazıdan kırıptım. Yani üç buçuk sene önce de fiber nerede, drone sel nerede, uydu nerede diyormuşuz bugün de. Ama fark şu, o depremin şiddeti 5.8'di.

Tek bir ölüm gerçekleşmişti, bir kalp krizi. Hiçbir baz istasyonu yıkılmadı. Yine de herkes panikle birbirine ulaşmaya çalışınca mobil iletişim çöktü. BTK bundan birkaç ay sonra 3 büyük operatöre idari para cezası verdi.

Turkcell'e 1 saat 15 dakikalık kesinti nedeniyle 2 milyon lira, yani o zamanki kurdan 300 bin dolar bile etmiyor. Vodafone'a 1 saat 45 dakika kesinti nedeniyle 2,5 milyon, Türk Telekom'a ise 27 saatlik kesinti ve başka ihlaller yüzünden 15 milyon lira ceza. Çok üzülmeyin, senelik cirolarının binde biri bile değiller. Bu seferki cezalar ne olacak acaba?

İletişim bu sefer kelimenin tam anlamıyla hayati bir öneme sahipken ve kesintiler günlerce sürmüşken. Daha önemlisi, eğer Füsun Hanım'ın dediği gibi esas sorumlu BTK ise, bunların etrafa ceza kesmesinin faydası ne olacak? Evet arkadaşlar, önümüzdeki günlerde bu kronik iletişim sorunlarımıza odaklanmak istiyorum. Bu konuyla kişisel bağlantım da var biraz.

İstanbul depreminde tıkanan bazı istasyonlarından bazılarını kuran bir ekipteydim. Tıfıl bir mühendisken. Daha sonraları da internet bağlantılarının içeriğine bakan teknolojiler üstünde çalıştım. Ki o da BTK'nın bu akıl almaz bant daraltma, sansür, istihbarat politikalarıyla bağlantılı biraz.

Bugünkü odak noktamızsa genel olarak altyapının kırılganlığı. Bir baz istasyonunun çalışması için neler gerekir? Neden kulelerde değil de çatılardalar? Dronelarla iletişim olabilir mi?

Starlink gibi uydu sistemleri nasıl çalışır? Bunun reddedilmesinin bir mantığı var mıydı? Ulusal roaming nedir? Afetlerde nasıl işe yarar?

Bugün konumuz bunlar. Biraz içimizi döker, biraz da teknoloji öğreniriz. Turkcell'in CEO'su Murat Erkan'ın deprem sonrasında birkaç açıklaması vardı. Diyordu ki, çağrı başlatma kapasitesinin tam 30 katı bir yoğunluk oldu, 3 yıldır Fiber A için kazı yetkisi alamıyoruz, insanların 1,5 saat boyunca birbirine ulaşamaması bir kesinti değil, yoğunluktur.

Evet, yine cinlik yapmaya çalıştım. Bunlar da eski açıklamalar. Şubat 2020'de BTK'nın verdiği o ceza üstüne söylenmişlerdi. Hatırlatıyorum çünkü bu sözlerden tam 3 sene sonra Maraş depriminin 5.

gününde halen devam eden iletişim sorununu açıklamak için Cüneyt Özdemir'in yayınına katıldığı yaklaşık yarım saat konuştular. İlk söylediği şey neydi biliyor musunuz? İletişim çökmedi, benim için çöktü demek hiç kimseye ulaşılamıyor demek. Çöktü tabirini kabul etmiyorum.

Yani kesinti değil, yoğunluktu. Nun yeni versiyonu. Ya milletin böyle ayrımlar dinleyecek hali yok, bu bir. İkincisi, bir kriz esnasında söylenmemiş olsa dahi hatalı bir yaklaşım bu.

Çünkü iletişim tam da en çok ihtiyacı olanların ihtiyacını karşıladığı ölçüde başarılıdır. Basit bir analoji kuralım. Bir şehirdeki kalburüstü ilçeler polis dolu olsun, çok güvenli olsunlar. Ama bir ilçe var ki orada kan gövdeyi götürüyor.

Öyle böyle değil. Günlerce oraya polis sokamıyorsunuz. Şimdi bu tablonun geneline bakıp, şehrimizin %90'ı güvenlidir, asayiş çöktü tabirini kabul etmiyorum diyebilir misiniz? Bazı konularda sadece ortalamaya bakılmaz.

En kötü performansın kadar başarılısındır. Bir de bunları yayında anlatırken bağlantısı sürekli kopuyordu. Belki sorun laptop'ındadır onu bilemeyiz ama dışarıdan bakınca görünen tablo gayet net. Ülkenin en büyük mobil operatörü, aynı zamanda bir internet servis sağlayıcısı, kendi genel merkezindeki bağlantı sorununu yarım saat boyunca düzeltemediğinden deprem bölgesinde verdiği iletişim hizmetini neden günler boyunca düzeltemediğini tam açıklayamıyor.

Yani skeç olarak yazılacak bir senaryo yaşıyoruz. Bu halkla ilişkiler faciaları bir yana, ben bu bölümü Türk Seri gömmek için yapmadım. Anlatılanların çoğu herhangi bir şirketi aşan sorunlar ve altyapı denen şeyin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gösteriyor. Ona odaklanmak istiyorum.

Hatta önce o yayında ne konuşmadıklarıyla başlayalım. Hiçbir şey yıkılmamış olsa, hiçbir baz istasyonu hasar almamış olsa ama aynı arama yoğunluğu yaşansa ne olacaktı? Bunu konuşmadılar. Halbuki referans noktamız bu.

Herhangi bir afette iletişim altyapısının limiti nedir bilmiyoruz. Bir sistemi nadiren gerçekleşen ama gerçekleşince de çok büyük kaynak gerektiren durumlar için tasarlamak zor. Mesela 40 yılda bir herkes aynı anda hastaneye gidebilir diye hastanelerde sürekli o kadar personel çalıştırmıyorsun. Herkes bankaya gidebilir aynı anda diye o miktarda nakit tutmuyorsun.

Yani mesele ilk anda yediğin darbeyle yıkılmamak değil. İlla ki yıkılacaksın. Mesele ne kadar hızlı ayağa kalktığın. Devam edelim.

Bölgede neredeyse 9000 tane iletişim istasyonu var. 3400'ü de Türksel'e bağlıymış. Bunlardan 1600'ü ile ilk anda bağlantıyı kaybetmişler. Tam da yoğunluğun kat be kat artacağı bir zamanda kapasite normalin yarısına inmiş yani.

Burada aklıma gelen ilk soru, neden bu kadar büyük bir kayıp oranı var? Binaların yarısı çökmedi sonuçta. Zaten yıkılan binalardaki istasyonların sayısını verdiler 260 olarak. Kalan istasyonların çoğunu da 1200 tanesini birkaç gün içinde yavaş yavaş ayağa kaldırdıklarını söylediler.

E ne olmuş bu 1200 istasyona da? Yıkılmamış olmalarına rağmen devre dışı kalmışlar. Belki hasar yok bazılarında. Komşu istasyonla iletişim kaybettiler.

Bunlar birbirlerine ya kabloyla bağlanıyorlar, kablo kesilmiş olabilir, ya da antenlerle bağlanıyorlar mikrodalga antenlerle. Onlar da odaklı giderler lazer gibi. Yerlerinden oynamışlarsa kaybediyorsun iletişimi. Belki her şey sağlam ama o bölgede Türk Telekom'un altyapısı çalışması hale geldi.

Dışarıya çıkamıyorlar. Bunlar konuşulmadı. Onun yerine tamamen yıkılan istasyonlara odaklandılar. Yani o 260 tanesini.

Niye çatılara koyduğunuzda kuleye koymadınız? Bu konuşuldu. Ben şöyle özetleyeyim. Kabaca kule dediğin şey kırsalda olur.

Geniş bir alana hizmet verebilir. Şehir içindeyse yoğunluk olduğundan her istasyonun menzili kısa tutulur ve çok istasyon gerekir. Mesela Kadıköy gibi bir yere yüzlerce kule kurmanız lazım. Belki bin tane.

Bu kadar kulenin kurulacağı bir alan yok. Oralarda emlak pahalı. Hadi o maliyeti bir şekilde kamu karşılasa, Bu sefer de oraların yerlisi karşı çıkıyor. Sokağının başında veya çocuk parkının ortasında baz istasyonu kulesi görünce kanser yapacak diye korkuyor insanlar.

Çatılar göz önünde olmadıkları için o panik daha az. Bu Türkiye'ye has bir durum değil bu arada. Ama Türkiye'ye has bir kısmı var. Onu bir anekdotla anlatayım.

20 küsur sene önce baz istasyonları için çatılara çıkarken Bir iki defa apartman sakinliğiyle tartışma yaşanmıştı. Ben uzaktayım, sinyal ölçümü yapıyorum. Sonradan çalışanlara soruyorum ne oldu diye. Bizi kanser edeceksiniz diyenlerin sayısı artıyormuş.

Onlarla münakışa giriyorlar çünkü medyada bu yöndeki haberler artmış. Özellikle de Aydın Doğan'ın medyasında. Aydın Doğan, Türksel'i kuran Kara Mehmet'le ve onun Çukurova grubuyla savaşta. Çukurova'nın başı dertte başka sebepler yüzünden Türksel hisseleri rehin tutuluyor.

Doğan da bunların üstüne çökmek istiyor. Ama BDDK ile Çukurova grubu anlaşma sağlıyor. Hem de kıyak bir anlaşma. Doğan o hisseleri alamıyor.

Bunun üstüne saldırıya geçiyor. Bu saldırının bir kısmı da sansasyonel kanser haberleri yoluyla olmuş. Yani filler tepeşirken biz de ezilen çimlermişiz. Eğer merak ediyorsanız bazistasyonu ve kanser ilişkisi veya cep telefonu kanser ilişkisi hakkında çalışmalar var.

Kuvvetli bir bağlantı bulunmadı şu ana kadar ama halen kesin değil. Ayrıntısına başka zaman gireriz çünkü bu tip çalışmaların kendine has zorlukları da var. Kesin olan şey bu sinyaller iyonize edici değiller. Yani hücrelerinizdeki moleküllere kurşun gibi çarpıp onları bozamıyorlar.

Bunu yapabilmek için çok yüksek frekansta olmaları lazım. O sınırdan ne kadar uzakta olduklarını şöyle anlatayım. Görünür ışığı düşünün. Ultraviolet'den bahsetmiyorum.

Evinizde oturuyorsunuz, sağa sola bakıyorsunuz, ışık görüyorsunuz. Bunun frekansı 5G'den veya Wi-Fi frekansından yaklaşık 100 bin kat daha yüksek. Ona rağmen görünür ışık iyonize edici değil. Zaten öyle olsaydı birkaç saatte ölürdük.

O yüzden öyle kazara bir baz istasyonunun önünden geçince çok kuvvetli bir röntgene girmiş gibi olmuyorsunuz. Esas mesele uzun vade etkileri. Çünkü uzun vadede düşük frekanslı sinyaller bile dokuları ısıtarak, serbest radikalleri arttırarak hasara neden olabilirler teoride. Fareler üstünde yapılan bazı çalışmalar var, böyle etkiler bulunmuş.

Ama pratikte bu nasıl işliyor? Bu etki sinyalin şiddetine bağlı, şiddette mesafenin karesiyle ters orantılı. Yani bir bazi stasyonuna 1 metre mesafede durmakla 10 metre uzağında durmak arasında 100 kat fark var. Dahası o antenlerin bir yönü vardır.

Biraz sağında, solunda durunca maruz kaldığın sinyalin şiddeti iyice düşer. Keza duvarlar, tavanlar, bunlar da azaltırlar birkaç kat. Kısacası hem bu cihazlar belli bir sınırın üstünde güç kullanamıyorlar, kanunlar icabı, tasarım icabı, hem de normal şartlarda maruz kaldığımız o yayılan gücünde binlerce kat daha düşüyor oluyor. Benim tavsiyem yatak odanız bir baz istasyonunun tam dibindeyse, pencereyi açtığınızda antenle yüz yüzeyseniz odayı değiştirin, tamam.

Wi-Fi routerınıza sarılıp uyumayın, kıyıda köşede bir yerde dursun, her gün saatlerce telefonla konuşuyorsanız da kulaklık kullanın. Ha o kulaklıklar da sinyal yiyer ama telefonun içindeki diğer ıvır zıvırdan daha azdır şiddeti. O yüzden kafanızı telefona dayayacağınıza bunları dayamak daha güvenli uzun kullanımlarda. Kısa kullanımlarda zaten fark etmiyor.

Bunun ötesini kafaya takmak muhtemelen o dalgaların vereceği zarardan daha çok zarar verir size. Şimdi parantezimizi kapayalım, bu çatı mı kule mi muhabbetine dönelim. Orada son bir nokta kaldı. Kule demek otomatikman daha sağlam olur demek değil.

Bu işlerle ilgilendiğim zamanlarda ABD'de hiçbir sismik yönetmelik yoktu mesela kulelerdeki baz istasyonlar için. Kulenin kendisi için vardı tabii. Kule bir yapı sonuçta. Her yapı gibi depremde milletin başına düşmemesi lazım.

Ama kuledeki istasyon sallantı sonrası devre dışı kalabilirdi. Onların operasyonel kalmalarını da kapsayan bir yönetmelik ilk defa 2015 yılında Los Angeles'da devreye girmiş ve o da sadece yeni yapılacak kuleleri kapsıyordu. Herhalde bugün bile kule istasyonlarının çoğu böyle bir yönetmeliğe tabi değildir. Dönelim bizim diyarlara.

Esas mühim nokta yoğun yerlerdeki istasyonların çatılarda olmaya mahkum oluşu. Mevzubahis yayında dediler ki, madem öyle, niye sadece sağlam binaların çatılarına koymuyorsunuz bunları? Bence tüm yayın boyunca Turkcell CEO'sun verdiği tek güzel cevap burada geldi. Dedi ki bu istasyonlar insandan değerli değil.

O binada insan oturmasına izin veriliyorsa ekipman konulması da normal olmalı. Güzel cevap da işin içinde bir ekonomik gerçeklik var. Eski binaların çatılarını kullanmak ortalama da daha kolay. Çünkü oranın sakinleri daha az kira bedeliyle daha kolay ikna edilebiliyorlar.

Sırf bu nedenden ötürü iletişim altyapısının bu uç noktalarını oluşturan istasyonlar ortalama altyapıdan bile daha kırılgan hale geliyorlar. İnsandan daha mı değerli ekipmanımız demek kulağa güzel geliyor da bu gerçeklerin üstünü örtemiyorsun. Sonuçta imar affı denen bir dangalaklı rutin hale getirmiş bir toplum bu. Bunun üstünden oy toplanan yani açıkça övünülen bir toplum bu.

Dolayısıyla insan hayatının değeri az. Zaten afet esnasında o ekipmanın değeri de insan hayatı kadar değerli oluyor işte gördük. Millet ölüyor telefonlar çalışmayınca. Yalnız bana sorarsanız asıl çarpıcı kısmı bunlar değil.

Dedik ya çoğu istasyonla bir gün içinde, iki gün içinde, üç gün içinde bağlantı sağlanmış. Yüzde doksanı ayakta. Depremin ilk saatlerindeki trafik yoğunluğu da geçiyor tabii. Artık her şeyin normale dönmesi gerekir diye düşünüyorsun.

Ama yok, o ayağa kaldırılan veya baştan beri hiç hasar almamış çalışmaya devam eden istasyonlar dahi bir süre sonra işe yaramaz hale gelebiliyorlar. Neden? Çünkü elektrik yok. Diyordu ki %80'inde, %90'ında yok.

O zaman soru şu, elektrik kesilince bu baz istasyonlarında ne olur? Elektrik kesilince birkaç şey gerçekleşiyor. Bir akü vardır genelde, kesintisiz güç kaynağı gibi devreye girer. Çoğu durumda yeterlidir ama kesinti uzarsa bu akülerin de şarjı kısa sürede biter.

O noktada jeneratör lazım. Ama jeneratör her istasyonda olmaz. Tek engel ekonomik değil bu arada. Bunlar ağır ekipmanlar, bazen koyacak güvenli yer olmuyor.

Benim anladığım kadarıyla bölgedeki çoğu istasyonda yokmuş zaten. Yine bunların yüzdesini falan da hiç konuşmadıkları için anca tahmin yürütüyoruz. Neyse, seyyar jeneratör gönderiliyor gerekli yerlere. Bunların yakıtı birkaç saatte bitiyor.

Yedek yakıtı önceden depolamayı düşünürsünüz muhtemelen. Şimdi bir düşünün, yüzlerce binada öyle birkaç gün yetecek kadar yakıt depolayacak yer bulmak zaten zor. Bulsan bile o yakıt orada durur mu ya? Nasıl kontrol edeceksin ki?

Yani hem yeterince güvenli olacak bir yangında infilak filan etmeyecek, hem hırsızlığa karşı dayanıklı olacak, hem yeterince büyük olacak. O zaman akaryakıt depolama işine girdin. Yani konu teknoloji ama sorunların önemli bir kısmı teknolojik değil. Buldun diyelim bölgedeki yüzlerce istasyon için, binlerce istasyon için bir haftalık, iki haftalık yakıt buldun.

Uzaktan getiriyorsun ve hangi yoldan ulaştıracaksın? Bu sefer yollara mahkumsun. Sonuçta baz istasyonu, fiber altyapısı, elektrik dağıtımı, akaryakıt, ulaşım hepsi birbirine bağlı. Bazısı felç olduğunda hemen değil ama eninde sonunda diğerlerinin de çoğu felç oluyor.

Şimdi bu noktada diyebilirsiniz ki yerel altyapıdan bağımsız geçici çözümler getirilebilirdi. Onlara ne oldu? İlk bakacağımız şey seyyar baz istasyonları. Baz istasyonun tek başına bir anlamı yok.

Onu iletişim ağına bağlaman lazım. Dünya gazetesinde çıkan bir yazı okumuştum buna hazırlık için de bir tabir hoşuma gitti orada. İtfaiye'nin kullandığı yangın muslukları gibi fiber altyapısına da açılan musluklar olsa seyyar istasyonu getirip oraya bağlayabilsen güzel olmaz mıydı diyordu. Olur, güzel olmasına da zor iş.

Zaten o kablolar kopmuş birçok yerde. Daha pratiği bu mobil istasyonları uyduya bağlamak. Böyle seyyar istasyonlar var Türkiye'de. Hem Ulaştırma Bakanlığında hem operatörlerde.

Ama alt tarafı birkaç yüz tane gönderebilmişler. Uydu demişken Starlink'ten bahsedelim biraz. Elon Musk'ın teklifi reddedilmişti hatırlarsanız. Bu kararın iç yüzünü tabii ki bilmiyorum.

Ama biraz bağlam oluşturmanızda yardımcı olabilirim. Starlink denen şey iki kısımdan oluşuyor kabaca. Alçak yörüngede dolanan 3.000 küsur uydu var ki bunun 20.000'e çıkarılması için izinleri var şimdiden.

Yani gökyüzü tamamen uydularla dolacak gittikçe. İkinci kısımda yer istasyonları. 600 dolara bunu alıp kuruyorsunuz. Wi-Fi rautür ile birlikte geliyor.

Sonra ufak çanak anten üstünden de uydularla bağlantı kuruyor. Uydular da kendi aralarında lazerle haberleşip en uygun yer istasyonuna, oradan da internetin kalanına iletiyorlar mesajınızı. Bu tip bir sistemin birkaç limiti var. Birincisi, hava şartları.

Buna herkes akıl ediyor zaten. İkincisi, yer istasyonuna wifi ile bağlanıyorsun dedik ya. Wi-Fi'nin kapsama alanı da bir baz istasyonunun kapsama alanından daha ufak. Yani Afet bölgesi için çok fazla yer sistemi lazım.

Binlerce lazım. Bu büyük bir lojistik sorun. Tedarik etmesi ayrı sorun. En çok ihtiyacı olan yerleri ulaştırması ayrı sorun.

Bu da bizi üçüncü ve klasik engelimize getiriyor. O yer istasyonları da elektrik gerektiriyorlar. Baktım şimdi 50 watt ile 75 watt arası güç harcıyormuş bunlar. Ortalama bir laptop'tan biraz daha fazla.

Ona göre yanınızda yedek batarya olmalı her biri için. Tabii bizimkiler Starling'i reddederken tüm bunları düşündüler mi? Bunlardan önce gerekirse bu bağlantıları sansürleyemeyiz diye düşündüklerine bahse girebilirim. Ama bizim de hiçbir şeyimiz yok değil.

TürkSat'ımız var. Toplam 5 tane aktif TürkSat uydusu var. Kullanılıyor da özellikle devlet birimleri tarafından belli ki halkın geneline yetecek bir kapasite yok. Uydu tarafında kapasite yetse bile o bağlantıyı insanlara ulaştıracak bir yer istasyon ağı lazım.

İşte tıpkı Starlink'te olduğu gibi o yok. Uyduya direkt bağlanamıyorsun sonuçta telefonla. Bütün bunlar arasında en azından güzel bir haber, bu engel yakında aşılacak. Geçen senenin sonunda Apple ile Global Star diye bir firma arasında bir anlaşma yapıldı.

Acil durumlar için iPhone 14 kullanıcıları içindeki özel bir çip sayesinde direkt uydularla haberleşip mesaj yollayabilecekler. Bu tek anlaşma değil. Bu senenin başında, daha Ocak ayında Iridium uydularıyla çip üreticisi Qualcomm anlaşma yaptı. Yeni fırlatılacak Iridium uydularında direkt telefon bağlantısı sağlayan çipler bulunacak.

Bunların hepsi çok düşük kapasiteli kullanımlar için planlanıyorlar. Mesajlaşma veya çok yavaş internet bağlantısı için. Ama afet durumlarında yeterli zaten o. Altyapıdan gerçek anlamda bağımsızlık sağlayan tek çözüm bu.

Şimdi seyyar baz istasyonları konuştuk, Starlink'i konuştuk. Bir diğer alternatif de çokça dillerde dolaşan drone cell. Bunun reklamını ta 2018'de yapmışlar. Millet haklı olarak nerede bu diyor.

O tarihlerde AT&T bunları kasırga sonrasında kullanmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Geçen sene de 5G'ye kapsama sağlayan modelleri kullanmaya başladılar. Yani teknoloji bu seviyede. Fakat şöyle bir fark var.

O dronların çoğu serbest uçmuyorlar. 100 metrelik, 150 metrelik kablolarla yere bağlılar. Elektriği de o kablodan alıyorlar, topladıkları sinyalleri de fiberle oradan internete aktarıyorlar. Pratikte seyyar bir kule dikmekten farkı yok.

Çok ucuza, çok etkili bir kule dikmiş oluyorsun. konuştuğumuz felaket senaryolarında ise kötü hava şartlarında o ağır malzemeyi serbest biçimde uçuracak ve uyduyla iletişim kuracak bir drone lazım. Alt tarafı 30 dakika havada kalabiliyorlarmış bu şekilde. Yani bu iş anca spor müsabakalarında, konserlerde işe yarar.

Bunun böyle olacağı da 2018 yılında o reklam filmi çekilirken belliydi aslında. Sonuçta sürpriz bir hayal kırıklığı yaşamadı tasarım ekibi. 50 kiloluk iletişim ekipmanının 5 kiloya düşeceğini düşünmüyorlardı herhalde. Klasik bir vaporware örneği bu.

Asıl pratik hali bu işin drone değil, İHA'lar, İnsansız Hava Araçları. Bunlar yüzlerce kilo yük taşıyabiliyorlar, saatlerce havada kalıyorlar. Bunun bir prototipini kullanıyorlarmış bölgede. Kapsama alanı 50 km2 diye okudum.

Tabii öyle tek bir kapsama alanı diye bir şey yok. Kullandığın teknolojiye verdiğin hizmete göre değişir sürekli. Neyse biz düz 50 km2 diyelim. Depremin etkilediği on binlerce km2'lik alan var.

Yani bunlardan da bu İHA'lardan da yüzlercesi lazım. TürkSat'ın da bunlara yetişebilmesi lazım. Son bir konu var çok konuşulan. O da ulusal roaming.

Gerektiğinde herkesin, her operatörün baz istasyonunu kullanabilmesi. Bunu köylerdeki internet projelerinde yapıyorlarmış. Bölgeye getirilen seyyar istasyonlarda da uyguluyorlar. Ama esas istasyonlarda yani altyapının çoğunda böyle bir uygulama yok.

Ben bunun sanıldığı kadar etki yaratacağını düşünmüyorum. Biraz insanlar çaresizlikten bunlara sarılıyorlar. Düşünmüyorum çünkü istasyonlar birbirine yakın. Bir bölgede altyapı yıkılmışsa, fiber kopmuşsa, elektrik kesikse hepsi etkileniyor.

Yine de iyi bir şey olur tabii. Yani fazladan bir tane can bile kurtarsa değer. Değmez mi? Sadece ben buna bel bağlamamak lazım diyorum.

Mucize bir çözüm değil. Bu işin beni asıl gıcık eden kısmı doyurucu bir açıklama görmemiş olmaktı. Vodafone Türkiye CEO'su Engin Aksoy geçen hafta televizyona çıkmıştı. Bu konuyu BTK ile konuştuklarını anlatıyordu.

Ama yeterince hazırlık olmadan bu sistemi çalıştırırlarsa tüm ülkenin haberleşme altyapısını çökertme riski varmış. O riski alamamışlar. Ben bu işin teknik kısmını bilmem, dedikleri doğrudur diye kabul ediyorum da kilit nokta yeterince hazırlık kısmı. Ya bu ulusal roaming 20 küsur senelik mesele.

Zamanında bu konu yüzünden Arya ile Türksel davalılık olmuşlardı. Bazılarınız Arya'dan daha genç olabilirler tabii. Arya, Turkcell ve Telsim'in yanında üçüncü mobil operatör olarak piyasaya girmişti zamanında. Sonra dediler ki biz iki buçuk milyar dolar lisans bedeli ödedik.

Çünkü BTK bize mevcut baz istasyonlarını paylaşma sözü vermişti. E şimdi kullanamıyoruz. Turkcell de diyor ki ya baz istasyonları bizim kardeşim paylaşmıyoruz. Milyar dolarlık işi bağlama şekillerine bak nasıl bir ciddiyetsizlik var.

Bu işin en son ayrıntısına kadar %1500 net olması lazım. Hiç kimsenin bize böyle demiştiniz de şöyle oldu falan diyecek bir durumda olmaması lazım. Yıllarca tahkimlere gittiler davalar sürdü. Sonunda 2011 yılında Türksel davayı kazandı.

O noktada Arya markası çoktan bitmişti. Aveya oldular Türk Telekom bünyesinde. 1-2 sene içinde de Türk Telekom özelleştirmesi oldu zaten. Oger grubuna satıldı.

Ve bunlar Aveya hisseleri için de para ödediler. Tam o aralar Berlusconi geldi Türkiye'ye. Berlusconi ne alaka diyeceksiniz. Aveya'nın arkasındaki ortaklardan biri Telekom İtalya Mobil idi.

Onlar adına bu Arap saçına dönmüş işi bağlamak için Erdoğan'la konuştu Berlusconi. Yani baştan aşağı iğrenç bir süreç. Velhasıl bunlar 2000'lerin başında ve ortalarında olan şeyler. Ulusal roaming o zamanlar konuşulmuş.

Biz şimdi 2023 yılındayız. Öyle genel kullanım içinde değil ha. Bari sadece afet sırasında kullanılsın diyoruz. Cevap hazırlanamadık, hazırlıksız geçersek riskli olur.

Ya buradaki esas suçlu kim şimdi? Eğer mobil operatörler ayak diretmişlerse bunca yıldır, BTK'nın işi değil mi bunları kulağından tutup çekmek, bu işi halledin demek? Bölümün başında adı geçen o Füsun Hanım'la BTK hakkında bir söyleşi yapacağız bu hafta. Orada iyice içimizi dökeriz.

Ama Allah için BTK'nın sıkı çalıştığı, işini iyi yaptığı bir konu var. O da sansür. O kadar harikalar ki bu konuda. Freedom House'un son raporuna göre Uganda'daki internet daha serbest.

Uganda burada baya yukarımızda yani. Uganda'daki bile diyorum da adamları hakaret. Gelecek bölümlerde bunları da konuşuruz. Biraz işin teknik tarafına kayacağım.

VPN ve Tor teknolojilerini anlatacağım. Yani ailemize söylene söylene teknoloji öğretmek gibi bir değişik yöntem deniyorum. Bakalım işe yarayacak mı? Her zamanki gibi yanlış olduğunu, eksik olduğunu düşündüğünüz bir kısım varsa iletişime geçin, sonradan geriye dönük olarak düzeltme ekleyebilirim.

Bu içeriğe ulaşmanızı sağlayan patronlara da bir teşekkür edin. Murat Altan ve Gökhan Samuryeni katılmışlar. Ek olarak Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Emine Tekerek, Sezer Sunar, Bahadır Batır ve Emel Ct. Hepiniz sağ olun, bu hafta devam etmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)