Podcast

Kierkegaard, Anksiyete Hikayeleri ve 2023

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Önce kaygı kavramı ve anksiyete bozukluğu hakkında bazı bilgiler, sonra da sizden gelen 3 hikaye.

(Hikayelerini gönderen, yorum yazan herkese ve tüm Patreon destekçilerine teşekkürler)

Bölümler:


(00:05) Kierkegaard'ın "Kaygı Kavramı".

(01:15) Adem'in kaygısı.

(02:50) Korku vs Kaygı.

(04:40) Anksiyete Bozukluğu.

(05:50) Sosyal Anksiyete

(07:33) "Kadın Sorunu"

(08:38) Boomerlar vs yeni neslin sorunları.

(10:55) Çözümler.

(12:35) Öz: mutlu son.

(13:30) Ay: en kötü senaryolara odak.

(16:45) İ: bunu bir parçan olarak kabullenmek.

(20:10) Mental sis.

(21:15) Enerjik depresyon.

(27:45) İcraatın İçinden: 2022 Raporu ve 2023.


.

Kaynaklar:


Makale: Methylenetetrahydrofolate Reductase Screening in Treatment-Resistant Depression


Video: What's normal anxiety


Video: 7 Types of Anxiety Disorders


Video: Social Anxiety in the Modern World | Dr. Fallon Goodman

Video: Living with anxiety at 17 years old - BBC

Konuşma: The history of anxiety disorders


Yazı: How Your Heart Influences What You Perceive and Fear


Yazı: Serotonin


Kitap: Kaygı Kavramı, Kierkegaard







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.185 kelime · ~21 dk okuma

Bir uçurumun kenarındasınız. Herhangi bir korkuluk yok. İki adım sonrası sonsuz bir boşluk. Kafanızı uzatıp aşağı bakmaya bile korkuyorsunuz.

Ama hissettiğiniz başka bir şey daha var. Bastığınız yer sağlam olmasına rağmen, sizi itecek birileri olmamasına rağmen kalbiniz hızlanıyor. Çünkü bir yandan düşmekten korkarken bir yandan da kendinizi aşağı atmayı hayal ediyorsunuz. O an bu manyakça seçeneği seçebilecek olmanız, böyle bir özgürlüğünüzün olması derin bir kaygı yaratıyor.

Düşme korkusunun değil de atlama özgürlüğünün getirdiği bir baş dönmesi geliyor. İşte bu duyguyu Soren Kierkegaard ta 1844 yılında Kaygı Kavramı isimli kitabında işlemişti. Onun gerçek uçurumlarla pek bir derdi yok. Esas iddiası hayatın her alanında bir uçurum olması, onun kenarında duruyor olmamız.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü her an benzer seçimler yapma şansına sahibiz ve bunun farkındalığı bizi etkiliyor. Burada gerçek bir özgürlük sahibi olup olmamak mesele değil. Özgür İrade serisinden yeni gelmiş arkadaşlar için özellikle bu uyarıyı koyuyorum. Özgür olduğumuz sanrısı yeterli.

Olasılık olasılığı kaygıyı yaratan şey. Yani özgürlük ve kaygı el ele gidiyor. Bu ta insanlık tarihinin en başına yaratılış mitlerimizde de gözlemleniyor. Adem'in yasak elmayı yemesine odaklanmış Kierkegaard, yemeden önce bilgi sahibi olmadığından doğru ve yanlışı da bilmiyordu.

Yani neyin doğru veya yanlış olduğunu zaten bilmiyor, doğru ve yanlış diye kavramlar olduğunu da bilmiyor. Tek bildiği şey Tanrı'nın ona meyve yemeyin demiş olması. Tanrı Adem'i meyve yiyemeyecek şekilde de yaratabilirdi, onun merakını öldürebilirdi, ağacı görünmez kılabilirdi, birçok yapabileceği şey vardı, hiçbirini yapmadı. Onun yerine sadece bir yasak getirdi.

Tanrı'nın cennetinde güzel güzel yaşarken durduk yere onun koyduğu bir yasağı çiğnemek de uçurumun kenarında dururken durduk yere bir anda heya diye aşağı atlamak gibi bir şey. Bunun olmasından korkarsınız ama bir yandan da bir parçanız bunu ister. Tam o atlayış öncesi yaşanan kaygıyı Adem de yaşamıştı. Yani kaygı yasak meyveden, dolayısıyla bilgiden de önce geldi.

İnsan her şeyden önce özgürdü ve onun getirdiği kaygıyı yaşıyordu. Tilke Gard'la günlük fular kodamızı dolduran bir giriş yaptık. Yeni yıla girmek üzereyken dedim ki insanlar çeşit çeşit kaygı duyuyorlardır. Yılbaşı gecesi eğlenmek için kendini zorlamaktan tut, enflasyonun etkisinin varacağı yere, seçimlere, savaşın gidişatına, belirsiz olan ama hayatımıza etkisi büyük olan bir sürü şey var önümüzde.

O yüzden kaygıyı ve kaygı bozukluğunu anlamak için bence harika bir zamanlama. Kaygı birçok şeyden daha eski olabilir ama yine de halen kafa karışıklığı yaratıyor çünkü korkuya çok yakın. İkisi de insanın savunma mekanizmasını harekete geçiren araçlar. Aralarındaki farkı dört boyutta inceleyebiliriz.

Zaman, süre, hedef ve amaç boyutları. Korku daha ziyade anlık tehlikelere karşıdır, kısa sürelidir, belli bir hedefi vardır ve o hedeften korunmayı amaçlar. Fiziksel kaçış yolu yoksa bizi dondurur korku. Mesela bir ayıyla karşı karşıya gelince arkını dönüp kaçmak yerine korkudan donak almak daha iyidir muhtemelen.

Savaş ya da kaç mekanizması aslında savaş, kaç ya da don mekanizmasıdır. Fight, flight or freeze. Hatta dördüncü bir f de ekliyorlar bazen, fawn. Tehdidi savuşturmak için onu memnun etme çabası.

Saldıran ayıyı memnun etmek zor. Bir kolumu ye, kalanımı bırak diyemiyorsun. Kocamı ye, beni bırak diyemiyorsun. ama başka senaryolarda yaşanabilir.

Önemli olan bu tepkilerin 2 tane F, 3 tane F, 4 tane F neyse artık bu tepkilerin bilinçli birer stratejiden ziyade anlık ve fizyolojik tepkiler olması. Yani herhangi bir yüksek seviye düşünceden önce vücudunuz zaten çoktan harekete geçmiş. Kaygının da bu sistemle alakası var. Tehdit algısının harekete geçirdiği fizyolojik tepkilerle yakından alakalı.

Ama kaygı genelde gelecekteki bir şeye yöneliktir. Uzun solukludur, öyle hemen geçmez. Hedefi biraz daha belirsiz olabilir, hatta bazen tamamen hedefsizdir ve kaçıştan ziyade temkini arttırmayı amaçlar. Şiddetli bir fırtına sonrası çiftliğinizin geleceği hali düşünüp kaygılanıp önlem almak bu sistemin iyi çalıştığı bir örnektir.

Kaygı ve korku bir arada yaşanabilir. Şiddetli bir fırtına hem o an korkulacak bir şey hem de sonrasına yönelik kaygılar bulunabilir. Tüm bunları bir araba arkasına sığacak şekilde özetlemem gerekirse, korku hayatımızı korur, kaygıysa hayat kalitemizi. Tabii ki bu savunma sistemleri diğer tüm sistemlerimiz gibi bazen saçmalıyorlar.

Zaten o yüzden hep gülüyorum biri çıkıp da bu mükemmel beden kendi kendine var olabilir mi gibi şeyler söylediğinde, al işte dün esnerken boynum tutuldu. Öyle efsanevi bir esneme olsa anlarım hani yıllarca konuşulacak. Yok normal esnedik, boyun iki gündür çalışmıyor. Mükemmel sistem.

Neyse, kaygı sistemi de bazen hedefi şaşırıyor. Olur olmadık şeylere savaş ya da kaç tepkisi veriyor. Sonra da dinmiyor bir türlü veya dinip dinip tekrar hortluyor. Vücut hep teyakkuz halinde.

Bu şekilde aşırıya kaçan, günlük hayatı etkileyen ve genelde en az 6 ay süren kaygı haline angziyete veya angziyete bozukluğu deniyor. Bazen insanlar en kötü olasılığa odaklanıyorlar. Bir uçurumdan çok uzaktaysanız bile, bir şekilde bir olaylar zincirinin sonunda illa onun ucuna kadar geleceksiniz ve düşeceksiniz. O senaryo zihninizi işgal ediyor ve bunu kontrol edemiyorsunuz.

Genel anziyete bozukluğunda belli bir senaryo da yok, belli bir uçurum da yok. Bazı durumlarda birinden ayrılma düşüncesine dayanamıyor insanlar. Bağlandıkları kişileri beklenmedik bir şekilde kaybetmekten kaygı duyuyorlar. Genelde çocuklarda rastlanıyor.

Bazıları da sosyal anziyete duyuyorlar. Bu çok yaygın. Dünya çapında %4'lük bir figür duydum. %4 çok değilmiş gibi geliyor ama 300 milyon kişi demek.

Birine merhaba derken bile kalp ateşi yükselen, eli terleyenler var. Yalnız dikkat edin, bu içe kapanıklıktan farklı bir şey. İlla yalnız kalmak istemeyebilir bu insanlar. Hatta ünlü olmak dahi sorun olmayabilir onlar için.

Ama ne oluyor? Reddedilme kaygısıyla ilişkili olarak sosyal bir ortama geldiklerinde orada nasıl göründüklerine dair aşırı odaklanıyorlar. Bu insanlar sürekli ortamı tarıyorlar, onaylayıcı veya dışlayıcı tavırlar görmeye çalışıyorlar. Tabii ki bu tip ipuçlarına hassas olmak sosyal hayvanlar için faydalı bir şey.

Mimikleri okuyabilmek, genel atmosferi takip edebilmek, bunlar birer beceri. Ama bu sistem haddinden fazla çalışıyorsa, fazla enerji emiyorsa insan felç oluyor. Eskiden bu kaygı fiziksel olarak bulunduğumuz ortamla sınırlıydı, oraya kabul edilmeye çalışıyorduk ve şimdi her yere yansıyor, sosyal medyadaki halimize de taşıyor. Ve tabii orada Onaylayıcı-dışlayıcı tavırlar birer sayıya indirgendiği için beğeni sayısı, paylaşım sayısı, insanlar bunlara aşırı odaklı oluyorlar.

Genel olarak kaygı yorucu bir şey. O yüzden de insanlarda odaklanma problemine, ortamdan kaçma isteğine, ağlama isteğine sebep oluyor. Zaten hatırlayacaksınız, depresyon hikayelerinin bazılarında da bu öğeler vardı. İnsan hem anksiyete sahibi hem depresyon sahibi olabilir.

İlla el ele giderler diye bir kaide yok ama ABD'deki istatistiklere baktım, depresyon tanısı alan insanların neredeyse yarısında anksiyete bozukluğu tanısı da var. Ciddi bir genetik boyutu var. İkiz çalışmaları yapmışlar. Angziyete'nin tipine göre %25 ile 45 arası değişen oranlar gördüm.

Kadınlarda daha fazla görülüyor angziyete. Zaten tarih boyunca bir kadın sorunu olarak görülmüş. Histeri adı altında. Biraz şemsiye biterim.

Hatta yaygın bir hikaye var. Vibratör, histerik kadınların tedavisi için icat edilmiş sözde. Ne yazık ki bu uydurma. Vibratörün mucidi bilakis özellikle histerik kadınların kullanmamasını salık veriyor.

Zaten kadınlara yönelik değil, erkeklere yönelik bir ürün. Öyle çıkıyor piyasaya 1800'lerin sonunda. Cinsel bir yanı da yok. Her yere uygulanan, birçok şeye de iyi geldiği düşünülen bir masaj aleti, bir mucizevi tedavi olarak pazarlanıyor.

Velhasıl sonunda ne oluyor? Büyük savaşlar sayesinde yavaş yavaş erkeklerin de çeşitli psikolojik sorunları olduğu ortaya çıkıyor. Bunlar da kaygıyla ilişkilendiriliyorlar. Savaşların boyutu büyüdükçe ve çok daha şiddetli hale geldikçe böyle şeylere kadın problemi demek bariz olarak yanlış hale geliyor.

Sonra antidepresanların kaygı bozukluğuna da iyi geldiğini buluyorlar 60'larda. 80'lerde de angziyete bozukluğu terimi yaygınlaşıyor. Yani insanın bir hali olarak çok eski ama bir tanı olarak epey yeni aslında. Bu da bana şunu hatırlattı.

Geçmişte birçok badire atlatmış nesiller yeni nesillerin dertlerini önemsemezler ya, Z jenerasyonunda depresyon ve angziyete oranının öncekilerden fazla olmasını da bu çerçeveden yorumlarlar. Hayatınızda dert olmadığı için dert yaratıyorsunuz. Böyle bir noktaya getirirler konuyu. Hah, işte eskiden de vardı bu sorunlar ama tanı konulmuyordu.

Tabii internetin etkisi muhakkak. Ondan önce şehirlere taşınan insanlar, orada nükleer ailelerin yaygınlaşması, bunların etkisi muhakkak. Yakından alakalı bir şey ebeveynlik stilinin değişimi. Yani hiçbir şey sabit kalmıyor zaten.

Ama ihtiyarın biri, biz çocukken okula 20 kilometre yürürdük, mayınlara basmamaya çalışırdık gibi hikayelerle sizin dertlerinizi küçümsüyorsa, bilin ki onların da vücutları o tehditleri, o tehlikeleri algılıyordu zamanında, ona göre tepki veriyor, bazılarının da savunma sistemleri saçmalıyordu ama ne olduğunun farkında değildiler. Yani burada iki seviyede işleyen bir cehalet var. Hem kendi fizyolojik ve psikolojik tepkilerinin daha az farkındaydılar, hem de dünyadaki potansiyel tehditlerin, dünyaları küçüktü çünkü. Biraz alakasız bir yerden konuyu bağlayacağım.

Demin bir yazı okuyordum. Genelde gençler yaşlandıkça muhafazakarlaşırlar. Ama milenyallerde bu trend gözlemlenmiyormuş. Sebebi hakkında fikirler ortaya atılmış.

Popüler bir tanesi diyor ki, muhafazakarlaşmanın sebebi, yaş ilerledikçe sisteme dahil olmak, aidiyet duygusuna ve sahibiyet duygusuna sahip olmaktır. Bunu birçok şekilde yaşamak mümkün ama çoğu insan için en yaygın ölçüt ne? Ev sahibi olmak. Ev sahipliği beraberinde birçok şey getiriyor.

İnsanları ufak ufak muhafazakarlığa itiyor. E milenyaller daha zor ev sahibi olabiliyorlar. Erkek krizi serisinde konuşmuştuk. Genç nesillerin işi iyice zor.

Yani bazı yönlerden yaşam evet hiç olmadığı kadar kolay ama gelecek kaygısı yönünden hiç de kolay değil ve sisteme aidiyet de az. Şimdi 15-20 yaşlarında olan insanların arasında cin gibi olup bunları en azından bir seviyeye kadar anlayanların oranı eminim ki benim neslime oranla fazladır. Ben kendi halimi biliyorum o yaşlardaki. Bir de bunları genel konuşuyoruz.

Yani Türkiye'nin gidişata ayrı hikaye zaten. Türkiye'nin bu durumuna bakıp, bu teknolojiyle bu durumuna bakıp, diğer sistemlerle kıyas yapabilme kabiliyetiyle bu duruma bakıp, aşırı derecede kaygı duymamak zaten imkansız. Eskiden yardım alamıyordu insanlar pek ama şu an yardım çok daha erişilebilir. Herkese tavsiye edilen bazı şeyler var.

Egzersiz, diyet ve uyku. Eğer bunlar işe yaramıyorsa, mesela uykusuzluğun kendisi zaten bir semptomsa, başka önlemler var. Nefes alma egzersizleri gibi, meditasyon gibi. Bunlar savaş ya da kaç sistemini biraz ehlileştirebiliyorlar, düzenleyebiliyorlar.

Onun ötesinde biraz daha uzun solukluğu, daha farklı terapiler var. İlaçlar var, serotoninin geri alımını azaltıyorlar. Bu arada depresyon bölümünde bahsetmemişim. İlaç konusunda benim hiçbir ideolojim, kuvvetli bir fikrim yok.

Kişi daha kendini sorgulamadan, sorunlarını anlamaya çalışmadan hemen beni kurtarsın diye ilaca atlamak, kolaya kaçmak olur. Ama ilaç kullanımını bir nevi yenilgi olarak görmek de bence baya sakat. Sonuçta sen mesela vitamin eksikliğini veya kırılmış bir kolu meditasyonla, pozitif düşünceyle, dinle, imanla düzeltemiyorsun. Bundan da utanç duymuyorsun.

Burada niye duyuyorsun? Bazı durumlar gayet mekanik sorunlardan kaynaklanıyor. Nöron dediğin şey mesela birbirine direkt bağlı değil bunlar. Aralarında boşluk var.

O boşlukta sinyaller kimyasallarla iletiliyor. Bunlar azsa veya onları yakalaması gereken reseptörler çalışmıyorlarsa, şekli yamuksa bilmem ne sisteme aksıyor. İlaç kullanıcı yardımcı oluyor. Çok da katı olmamak lazım bu konularda.

Bunların hiçbiri yatırım tavsiyesi değildir arkadaşlar. Doktorunuza danışın. Ben yeterince kafanızı şişirdim zaten. Şimdi geçen bölümün izinden giderek sizden gelen 3 tane hikaye paylaşacağım.

Bu sefer ailevi durumlardan pek bahsetmeyeceğiz. Hatta sonuncu hikayedeki aile gayet iyi, yaşam şartları gayet iyi. Yine de insanların bu dertten muzdarip olabildiklerini göreceğiz. Kendisine öz diyeceğim arkadaş, tecrübeli.

10 senedir anksiyete tedavisi görüyor. Diyor ki, bende ciddi bir ölüm korkusu vardı. Bunun sebebinin kendimi gerçekleştirememek olduğunu düşünüyorum. Bunun üstüne sevmediğim bir iş, kötü giden ilişkiler, sürekli boşlukta olma hissi binince film koptu.

Anksiyete ilacının da yararını görmedim yeterince. Yalnız yaklaşık 3 sene önce ölümcül bir trafik kazası geçirdim. Gerçekten ölümle yüz yüze gelince korkum azaldı. Sonrasında meditasyon yapmaya ve yazı yazmaya başladım.

Şimdi her sabah günlük tutuyorum. Özellikle hava iyiyken yürüyüş yapıyorum. Tüm bunların sonucu anziyete problemim kalmadı. Benim hikayem mutlu sonla bitiyor.

Umarım bir daha o kötü günlere dönmem. Başka bir mesajla da geçiyordu bu Dilek. Hatta orada şöyle diyordu, anziyete yaşamaya anziyete olmak. Yani ya tekrar kaygılanırsam diye kaygılanıyorsun.

Bazen o döngüden çıkamıyorsun. Günlerce sürüyor. Kendini hatırlatmasını da çok iyi biliyor. Ay isimli arkadaşımıza kulak verelim şimdi de.

Onun derdi en kötü senaryoya odaklanmak. Angziyeteyi şöyle anlatabilirim. Bir karar belki binlerce başka olaya sebep olabiliyor. Onlar da aynı şekilde alt olayları oluşturuyorlar.

Bunların arasında farklı farklı olasılıksal ilişkiler var. Böyle bir ağ. Benim angziyetemin en belirgin sebebi o ağ içindeki en kötü sonuca götürecek zinciri sanki en olası olaylar zinciri olarak düşünmem. Bu kötü sonuç herhangi bir şey olabilir.

Küçükken yaptığım ödevin mükemmel olmamasıydı mesela. Yaşım ilerledikçe örneğin uçak korkusu bir konu olmaya başladı. Dediğim gibi bir uçağın düşmesi için çok fazla bağlı olayın arda arda gelmesi gerektiğini biliyorum. Ama o felaketin ihtimalini düşünüp sonra sanki bu gerçekten de olacakmış gibi kaygı duymaktan kendimi alamıyorum.

Bunun bazen kısa vadeli çözümleri oluyor. 1-2 kadeh şarap gibi veya nadir de olsa Xanax gibi ilaçlarla. Daha uzun vade çözümler içinse farklı şeyler denedim. Burada bilişsel davranış terapisinin gerçekten faydası oldu.

Beynimizin nasıl çalıştığını anlamak yardımcı oldu. Çok iyi hatırlıyorum mesela bir terapistimin çizdiği bir şekil vardı. Bana şekli çizmiş arkadaş. Giderek büyüyen bir helozon gibi düşünün.

Başlangıç noktası anxiety'nin başladığı nokta. Sonra düşünceler raydan çıkmaya başlıyor, daha şiddetli hale geliyor, helozonun çapı büyüyor. Ortada bir yerde düşüncenin kontrol edilebildiği son nokta yazıyor. Ondan sonra artık kendini kontrol edemiyorsun, bir döngünün içine giriyorsun.

Orada yapacağın tek şey kaçmak, yani anziyeteye neden olan şeyden, tetikleyici şeyden uzaklaşmak. Onu yapamıyorsan sonra işin vardığı yer panik atak. Bunu anlamak bile kendisini rahatlatmış. Devam edeyim.

Ne yazık ki meditasyon bu konuda çok yardımcı olmadı diyor. Depresyon da aslında bununla yakından alakalı. Covid öncesinde bir depresyon geçirdim. Özel hayatımda bir takım sorunlar vardı.

Yaşlanma korkusu vardı. Hepsi bir araya geldi. İnanılmaz bir depresyona sebep oldu. Şöyle bir deneyimdi benim için.

Bir kere uyku problemi var. Gecenin ortasında uyanıp bir daha uyuyamıyordum. Bazı günler 2-3 saat uykuyla idare ediyordum. Bu bir döngü yaratıyor.

Az uyku depresyona, depresyonda az uykuya sebep oluyordu. Kafama takılan şeyler dışında başka bir şey düşünemiyordum. Hayattan veya o andan aldığım zevk sıfıra indi. Arkadaşlarımla konuştuklarım sadece iş ile alakalı olmaya başlamıştı.

En büyük sebep de belirsizlikti. Geleceği bilememek, işi bilememek, tünelin sonundaki ışığı görememek. Bu dönemde bir panik atak geçirdim. Sakinleşince psikiyatra gitmeye karar verdim.

Gördüm terapi tek başına etkili olmamıştı. Sonraki iki yıl boyunca antidepresan kullanarak o dönemi atlattım. İlaçları bırakınca depresyon biraz geri geldi ama asıl etkenler değiştiği için işimi değiştirmiştim, yaşadığım ülkeyi değiştirmiştim. O yüzden büyük bir sorun yaşamadım.

Ailemde genel olarak benim gibi anziyete ve depresyon sahibi insanlar yaptırdığım kan tahlillerinde FOLAT ve B12 seviyelerim genelde alt sınırdaydılar. Bunun depresyona sebep olduğunu savunan araştırmalar var. Bu genler bende de var. Vücudum o maddeleri yeteri kadar alıp işleyemiyor.

Bu da zihnin çalışmasını etkiliyor. Folat ve B12'yi almaya başlayınca da depresyonum hafifledi. Dediğim gibi kanıtlanmış değil ama yardımcı olmuş olabilirler. Son hikayemiz en uzun olanı ama gayet akıcı.

Şöyle başlamış iyi. Bugün tam da tesadüfen anksiyetim yüksek olduğu için raporluydum. Bütün gün oturup bu yazıyı yazdım. Kendime de bir düşünme fırsatı oldu.

Benim annemle babam her zaman ailelerine önem veren insanlardı. İlişkileri hiçbir zaman kötü değildi. Herkes birbirini severdi. ve ekonomik olarak da hep orta üst seviyedeydik.

Yani anlayacağın toplumun gözünden bakıldığında ideal şartlar altında büyüdüm. Hayatım boyunca da bu ideal şartlar asla bozulmadı. İyi bir Anadolu lisesinde okudum, yurt dışına çıktım, master yaptım, iş buldum, evlendim vs. vs.

Sağlığım yerinde, ailemin de sağlığı yerinde. Yani dışarıdan bakıldığında dünyanın en mutlu, en huzurlu insanı olmam gerekir. İşin gerçeği tabi hiç de böyle değil. Benim hayatım neredeyse doğduğumdan beri anksiyetem tarafından yönetiliyor.

Genel anksiyete hastalığı olarak geçiyor. Bebekken bile çok huzursuzmuşum. Uyanık olduğum zamanların çoğunda çığlık atarak ağlarmışım. Kaç kere doktora götürmüşler acaba bir yerim mi acıyor diye.

Ancak ağlamaktan bitkin düşünce uyuyakalırmışım. Sorarlardı neden ağlıyorsun diye. Canım öyle istiyor derdim. Çileden çıkarlardı tabii.

Canım istiyor ile kastettiğim aslında önceden içimin daralmış olması ve ağlayınca, bağırıp çağırınca biraz deşarj olman bu histen az da olsa kurtulabilmemdi. O iç daralması nereden geliyordu? Her şey buna sebep olabiliyordu. Annemin, babamın kreşten beni almaya gelirken biraz geç kalmaları, yemeğin biraz sıcak olması, yastığımın yamuk durması, arkadaşımın o gün dışarı çıkmak istememesi, akla gelebilecek her şey.

Ve burada hala hayret ettiğim bir şey, kimsenin beni psikoloğa veya bir psikiyatriste götürmemiş olması. Annem ve babam ne kadar eğitimli, kültürlü insanlar da olsalar psikoloğa gitmeyi, öyle bir tanık olmasını delilik ile eş anlamlı görmeyi bir türlü bırakmadılar. Benim davranışlarımın şımarıklıktan veya zekadan kaynaklandığına inandılar. Bu hallerimin hep başıma gerçek bir kötülük gelmemiş olmasından kaynaklandığını düşündüler.

Büyüdükçe duygularımı regüle etmeyi, bastırmayı öğrendim. Çünkü belli bir yerden sonra toplumda uyumsuz görülmenin cezası her istediğin yerde ağlayarak rahatlayamamanın cezasından büyük oluyor. Ama bu değişim bedavaya olmadı. Okula gitmek, ev dışında vakit geçirmek benim için psikolojik olarak çok ağır yükler haline geldi.

Aslında yaşıtlarımla vakit geçirmeyi istiyordum ama ağlayarak boşaltamadığım stresin yükü ağır oluyordu. Kimsenin dediğine konsantre olamıyordum, kafamın içinden çıkamıyordum. Dışarıdaki hayatı takip edebilmek çok enerjiye mal oluyordu. Aslında tam olarak dışlanmış da değildim çünkü iyi olduğum günlerde sosyal olarak gayet kabul edilebilirdim ama anziyetimin yüksek olduğu günlerde çekilmez oluyordum.

Bu sebeple genelde havalı çocuklar benden uzak durmayı ve az dalga geçmeyi tercih ettiler. Çok havalı olmayan ekiptense düzenli görüştüğüm iyi birkaç arkadaşım hep oldu. Bunları anlatıyorum çünkü hala kimsenin psikolojik bir rahatsızlıktan şüphe duymamış olması ilginç. Üniversite sınavı dönemi geldi çattı.

Ailemin ve çevremin beklentileri yüzünden anksiyetim iyice arttı. Ben de bunlardan kaçmak için uzakta bir yerlerde, İstanbul'da okumayı tercih ettim. İstanbul dışından gelmiş yaklaşık 2000 ergen bir arada yaşıyorduk. Ben başlarda çok heyecanlıydım.

Kafamdaki plan sosyal hayatımı yeniden düzenleyip, bu ara ara gelen, ne olduğunu, nereden geldiğini anlamadığım ruh halinden, bir sis gibi kafama çöken bu ruh halinden kurtulmaktı. Eğer sorunlarım yapımdan kaynaklanıyor olsaydı, sosyal olarak yeteneksiz bir insan olsaydım, o sisin gelmediği dönemlerde de arkadaş ilişkilerimin kötü olması lazımdı, oysa kafam açık olduğunda durum iyi. O yüzden bunu benim bir parçam olarak görmüyordum. Bu mental sisin anziyete olduğunun bilincinde değildim hala o zamanlar.

Etrafımdaki herkesle tanışıp arkadaş olmaya çalıştım. Zaten 7-24 herkes bir arada, deliler gibi içiyoruz. Bu şekilde bastırıp inkar ettikçe o mentalsiz beni daha da sardı. Eskiden arada bir gelen haller artık kalıcı olmuştu.

O kadar ki kimseyle normal bir şekilde konuşamıyordum. Bir yetersizlik hissiyatı da geldi. Arkadaşlarım entelektüeldiler. Gündemi ve politikayı takip edebiliyorlardı.

Birçok konu hakkında tartışabiliyorlardı. Ben ise bir hiçtim. Hayatım boyunca beni bunaltan hisle ve hissettiğim tehlikeleri alt etmekle uğraşmaktan kendimi hiç geliştirmemiştim. Dolayısıyla etrafımdakilerin seviyesine çıkmam imkansızdı.

Arkadaşlarımın yanında oraya ait olmayan bir parça gibi hissetmeye başlamıştım. Sanki beni nereye koyacaklarını bilemedikleri bir torba gibi yanlarında taşıyorlardı. O zamanlar buna böyle dendiğini bilmiyordum ama majör depresyona girmiştim. Fakat öyle bitkin olduğum, yatağımdan çıkamadığım bir dönem değildi.

Tam tersine yel değirmenleriyle yorgunluktan bayılana kadar savaştım. Mesela nispeten yakın olduğum insanların evlerine ziyarete gittim. Burada amacım onları kendi sosyal ortamlarında gözlemleyip örnek almaktı. Sonra gençlerle çalışan sivil toplum örgütlerinde gönüllülük yaptım.

Yurt dışında gençlik kampına katıldım. Avrupa Birliği projelerine gittim. Elimden geldiğince kitap okumaya, öğrenci kulüplerine katılmaya ve sosyal hayatımı devam ettirmeye çalıştım. Ama zihnimin içine zorla bir şeyler kalkmaya uğraştıkça zaten kaldırabileceğinin üzerinde bir kuvvetle gerilmiş olan zihnimin kabloları daha da geriliyordu ve nitekim bir gün onlar koptu.

İlk panik ataklarım başladı. Sanki binlerce farklı düşünce kafama aynı anda gelmiş, kafam kitlenmişti. Saniyenin onda birinde belirip yok olan bir takım yargılar vardı. Değersizim, asla diğerleri gibi olamam.

Bütün hayatım manevi sefalet içinde geçecek. Herkes beni seviyormuş gibi yapacak ama kimse sevmeyecek. Bu koşullarda yaşamanın ne anlamı var? Ama yaşamamı sonlandıracak kadar bile güçlü değilim.

Zaten ölsem bile yararımdan çok zararım olur. Ailem üzülür. O zaman bu benim kaderim olacak. böyle yaşayacağım.

Ellerimin, kollarımın derisi sanki yırtılacakmış gibi gergin hissediyordum. Bu böyle 5 dakikalık ataklar halinde 1 saate yakın sürdü. 6 kişilik yurt odasında kalıyoruz zaten. Onun ortasında bunu tek başıma yaşayacağım bir alanda yoktu.

Arkadaşlarım bunu görmüştü ve bana artık taşımaları icap eden gereksiz bir torba gibi değil de o anda ellerinden bırakmaları gereken bomba dolu bir çanta gibi bakmaya başladılar. Bu olay kendini 2-3 haftada bir tekrarlamaya başladı. Sonra neredeyse her gün tekrarlanmaya başladı. Artık psikolojik yardım almamın gerekildiği gün yüzü gibi ortadaydı.

Üniversitenin bünyesindeki psikiyatra başvurdum. İlk kez tanıyı koydu. Anxiyete ve depresyon yaşıyordum. Bana ilaç yazdı.

50 mg lustral. Haftada bir de terapiye gelmemi istedi. 3-4 hafta içinde kafamdaki o mentalsiz çoğunlukla gevşemişti. Biraz normal hissetmeye başlamıştım ama yaptığımız seanslarda bir gariplik vardı.

Sanki anlattığım şeyleri önemsiz buluyordu. Sadece prosedür yerine gelsin diye dinliyor gibi bir his vardı içimde. Nitekim sonradan belli oldu ki bu doktor oraya atanmadan önce doğuda bir devlet hastanesinde görev yapmıştı. Oradaki insanların gerçek dertlerinin olduğunu, Buradaki öğrencilerin aslında hiç de önemli olmayan şeylerle geldiğini, bunun biraz şımarıklık ve kendini üstün görme yüzünden olduğunu ima eden şeyler söyledi ve ben de bu insanın bana yardım edemeyeceğini anladım ve daha fazla gitmedim.

Zaten annem eczacı olduğu için ilaçlara sıkıntısız ulaşabiliyordum. Birkaç ay sonunda artık iyileştiğimi düşündüm. Panik ataklar bitmişti. Çok mutlu ve neşeli hissediyordum.

Bir erkek arkadaşım vardı. Kendime de yeni bir arkadaş grubu bulmuştum. Ama bu durum çok uzun sürmedi. Yaklaşık bir sene içinde, önceki kadar yoğun olmasa da o mentalsiz geri geldi.

Üstelik öncekine ek olarak, ya yine o kadar kötü olursam kaygısı da gelmişti. Bu kaygı haliyle bir yıl kadar daha idare ettim. Ama o yetersizlik hissi, eksiklik hissi de iyice gün yüzüne çıktı. Erkek arkadaşımla sürekli tartışır hale geldik ve ayrıldık.

Etrafımdaki tüm çiftler de şansına ovara ayrıldılar. Bu anziyetlerimi çok kötü tetikledi. Derin bir çukurun içine düştüm. Artık yaşadığım kaygının fizyolojik etkileri de vardı.

Bir ay içinde 10 kilo kaybettim. Bacağımda 1 santim çapında bir krater oluştu. Bağışıklık sistemim kendi deri ve et hücrelerime saldırmaya başlamış. Muhtemelen stresten.

Bu sefer devlet hastanesinde bir psikiyatra gittim. Şaka gibi ama muayene tam tamına 5 dakikaydı. Aynı reçeteyle kolumun altında dışarı çıktım doktorda bir daha hiç görmedim. Benzer bir süreç tekrarlandı.

6 aya fabrika ayarlarımı dönmüştüm, parıldamıştım, pırıl pırıl olmuştum ama sonra ilacı bıraktım. Çünkü normal şartlar altında akut anxiyete ve depresyon tedavisinde semptomlar geçtiyse 6 ay sonra ilacın kesilmesi gerekiyor. O kadar yıldır hala kimse bunun kronik bir problem olabileceğini düşünmemişti. Sonra Erasmus'ta yurt dışına çıktım.

Bu sefer artık deneyimliydim. İlacı bıraktıktan sonra anxiyetenin ve depresyonun tekrarlayabileceğini biliyordum. Temkinli ve keyifli bir altı ay geçirdim. Gerçekten de çift fularlı Boğaziçi ortamından Erasmus ortamına geçince entelektüel yetersizlik kaygısı duymamaya başladım.

O konuda pek tetikleyici kalmamıştı. Ama bu sefer de Avrupalıların hobi odaklı yaşamı ve sportiflikleri vurdu yüzüme. Herkes bir iki şeyden çok iyi anlıyordu. Herkesin fiziksel kondisyonu da yerindeydi.

Böyle koşuya çıktı mı 20 kilometre koşan, yürüyüşe çıktı mı 6 saat dağlara tırmanan insan kalabalığının içinde yeniden kendimi yetersiz hissetmeye başladım. O döngü biraz tekrarlandı. Fark ettiysen endişe ettiğim sorunlar aslında herkesin endişe edebileceği şeyler. Yetersizlik hissiydi, belirsizliklerdi.

Burada fark verdiğimiz tepkide yatıyor ve o tepkinin otomatikliğinde. Anxietem yüzünden kendimdeki bu eksiklikleri hissettiğim anda vücudumun tepkisi sanki bir hayati tehlike içindeymişim gibi oluyor. Tabii ki bu tepkinin mantıksızlığını anlıyorum. Tetikleyici durumlardan kendimi soyutladığımda duyduğum hislerin orantısızlığını fark ediyorum.

Ancak olayları yaşarken, olayların ortasındayken vücudumun ve zihnimin tepkileri adeta bir aslanın yanından geçmeye çalışıyormuşum gibi oluyor. konsantrasyonum daralıyor, etrafımdaki başka şeylere dikkat edemiyorum çünkü vücudum sahip olduğu bütün enerjiyi bu tehlikeli durumun içinden çıkmak için harcıyor. Gerçek bir tehlike olmadığının bilincinde olan mantığım da bunu görmezden gelip günlük işlerine odaklanmaya çalışıyor. İşte kafamdaki bu ikilik mentalsize sebep oluyor.

O hayatta kalma güdüsü, o tehdit algısı arka plana itilse dahi sürekli çalışıyor. Çünkü beynin daha ilkel, daha köklü bir kısmı tarafından yönetiliyor. Bunları fark etmem çok zaman aldı. Kaliteli bir profesyonel yardıma sonunda ulaşmam sayesinde, bu durumla ilgili farkındalığımı arttırmam sayesinde oldu.

Henüz tabikat edecek çok yolum var. Bu hastalık belli ki benimle birlikte mezara kadar gelecek. Ama artık bunun benim bir parçam olduğunu kabulleniyorum ve o parçayı daha iyi tanıyorum. Bu güzel ve titiz anlatım için teşekkür ederim.

Son iki bölümdür duyduğunuz tüm hikayeler gerçek insanların gerçek yaşamlarıydı. Birçok mücadelesine devam ediyor. Bunları yazabilmelerinden belli ki hem cesurlar hem de kendi durumlarına dair farkındalıkları yüksek. Belki de bardağın dolu kısmı bu insanların işlevsel kalabilmeleri için kendilerini incelemeye, tanımaya zorlanmaları başka alanlarda avantaj yaratabilir.

Doğru mu bilmiyorum ama inanmak isterim. I want to believe. Şimdi gelelim kanunen zorunlu olan yıl sonu mesajımıza. 2022 boyunca 45 bölüm çıkmışım Patreon bonusları hariç.

Aşıları ve astroidleri konuşarak seneye başlamışız. Sporeconomicy serisinde futbolun feodel döneminden oligarklar ve şeyhler dönemine bir yolculuk yaptık. Tekil bölümler arasında uzun bacaklı Maria çok sevilmişti. 1956 devrimini ve komşumuzu konu ediyordu.

Türkiye'nin Avrupa Birliği Şubesi olan Macaristan üstüne bir üçleme yaptık. Seçimleri, tek adam rejimini ve illiberalizm akımını anlatıyordu. Biraz Sicilya'yı gezip kafa dağıttık. Sonra senenin ikinci uzun serisi olan Zeka serisi geldi.

Öjeni, IQ, ırkçılık ne ararsan var. 10 bölüm sürmüştü. Kadın, çocuk ve erkek sorunları hakkında bir dizi bölümümüz oldu. İş dünyasına daldık biraz.

Melek yatırımcılığı konuştuk. Dostoyevski ile arzu anlayışına, Kaan Kurall'a, NBA ekonomisine daldık. En sonda da bir psikoloji üçlemesi geldi. Bunlar olurken bir yandan da safsatılar ansiklopedisini ben baştan taradım.

Kısaltılmış edisyonunu çıkardım. Ve onun bir nevi devamı niteliğindeki komplolar ansiklopedisine de başladım. Podcast'tan vakit bulamadığım için pek ilerleyemedim ama araştırma safhasında bir düzine kitap okudum. 2023 için planlarımdan biri kitap okumayı artık bırakıp yazmaya başlamak.

Buna yardımcı olması için zaten Storytel'de bir orijinal içerik anlaşması yaptım. Komplolar üzerine birkaç saatlik bir çalışma olacak bu. Bu bölümlerin metni, kitap içinde bir itici güç olur. Umudum o.

Podcast tarafındaysa 2023 için konu sıkıntısı çekmemize imkan yok. Geçen gün Twitter'dan da sordum ne görmek istersiniz diye, sel gibi aktı maşallah. Çocuk kreşe başlıyor önümüzdeki ay, beni kimse tutamaz. Evet, icraatın içinden programımız bitmiştir.

Önümüzdeki günlerde ben özel bir göreve çıkıyorum. Bir evlat olarak görevim. Bebeğimizi sağ salim annemlere teslim edip, onu konu komşuya göstermelerini ve hindi gibi kabarmalarını sağlamak olacak. Beni biraz meşgul edecektir bu görev.

Ama bu günleri düşünerek önceden hazırladığım bir sohbet var. Podcast'in düzenli konuklarından biriyle. Sürpriz olsun. Bugün de tek tek isim okumayacağım.

Koca bir sene boyunca eşlik ettiğim herkese, destekçi olsun olmasın herkese teşekkür etmek istiyorum. Beni sizler yarattınız denirdi ya eskiden. Hayır yani beni siz yaratmadınız. Karayiplerdeki bir adada, gizli bir laboratuvarda yaratıldım.

Ama benim devam etmemi sağlayan sizlersiniz. Çünkü birçoğunuzla birebir konuşuyorum, mesajlaşıyorum, hikayelerinizi okuyorum. Kanlı canlı insanlarsınız benim için. Umarım 2023 yılında kaygılarınıza da, umutlarınıza da ortak olmaya devam ederim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)