
3.642 kelime · ~18 dk okuma
Selam flarsızlar. Önümüzdeki iki bölüm epey eğlenceli olacak. Çünkü depresyon ve anxiyete konuşacağız. Benden çok siz konuşacaksınız aslında.
Bunları yaşamış olanlarımız, halen yaşıyor olanlarımız birkaç haftadır tecrübelerini benimle paylaşıyorlardı. Benim planım da artık başka konulara geçmek. Bunları da Patreon'a bonus bölümü olarak koymaktı. Önemsiz olduklarından değil.
Aksine bu tip konulara bodoslama girmekte tereddüt ediyorum. Sağlıkla ilgili saçma sapan bir şeyler söylemek istemiyorum. Ama en son psikoterapi bölümünü derlerken bu konuların birer bölümü hak ettiklerini düşündüm. Sonuçta bu podcast'e buluştuğumuz için az çok aynı kafada insanlarız.
Öte yandan hayat tecrübelerimiz inanılmaz farklı. Birbirimizin hikayeleri aracılığıyla hem başka hayatları öğrenebiliriz hem de bazılarınız yalnız olmadıklarını anlarlar. Yeni yıla yaklaşırken hep umut dolu şeyler söyler insanlar ya. Ben de umudu buralardan biraz beklenmedik yerlerden çıkarmaya çalışıyorum.
Önce depresyon hakkında bir giriş yapayım. İşin tıbbi kısmını kısa tutarız. Her mutsuzluk, her yılgınlık, her hayal kırıklı bir depresyon değil. Zorlu durumlar karşısında zaman zaman karamsar hislere kapılmak hayatın olağan bir parçası.
Hatta bir adım daha ileri gideyim, bunlar hayatın standart hali. Mutlu olmak gayet istisnai olmalı. En azından evrimsel açıdan bakınca böyle. Çünkü doğal seçilimin mutluluğu önceliklendirmek için hiçbir sebebi yok.
Bazı amaçlar doğrultusunda işe yarayan bir şey mutluluk veya huzur. Birine sarıldığında salgılanan hormonlarla mesela artabiliyor. Bu bizi yakınlaşmaya meylettiriyor. Yakınlaşan kişiler de hayatta kalma olasılıklarını arttırmış oluyorlar.
Bu örneklere tek tek çok kafa yormuyorum. Belki başka daha sağlam olanlarını bulabilirsiniz de. Mühim olan ana fikir. Yani mutluluğun ve yakından alakalı diğer hislerin bir amaç uğruna araç vazifesi görmeleri.
Öte yandan onların birer nihai amaç olmaları, tam tersine canlının yaşama şansını azaltacaktır. Huzur, mutluluk, sonuçta korkunun, tehditin yokluğunda mümkün olan ruh halleri. Doğada da bunların yokluğundan emin olabilir misiniz? Emin olamazsınız.
Doğa bizi mutlu olmak için tasarlamadı. Yüreğip çoğalalım. En azından çocuklarımızı yetiştirene kadar hayatta kalalım. Onun ötesi de bonustur.
Kafasıyla tasarladı. Tasarladı derken lafın gelişi. Yani öyle davrananlar avantajlı olup yayıldılar. Bu arada şimdi fark ettim ki bugüne kadar ben doğal seçilim hakkında, evrim hakkında hiçbir bölüm yapmadım.
Doğal seçilim temel bir kavram, biyolojinin sınırlarında aşan bir kavram. Böyle temel kavramları yönelik bir seri yapmak istiyorum. 2023'e dair ilk sözüm bu olsun, ilk vaadim. Neyse, mutluluk için optimize edilmedik.
Bu bende karamsarlığa yol açmıyor. Bilakis şöyle bakıyorum. Arada sırada kendimi huzurlu ve mutlu hissediyorsam bu bir nimettir. Keyfini çıkar.
Sonradan bu hissi kaybedeceğim diye de endişelenme çünkü zaten doğal halin o değil. Kısacası beklentilerimi biraz düşük tutuyorum. Roma İmparatorluğu'nun gerideş ve çöküş tarihinde bir bölüm var. Kordoba'nın 10.
yüzyıldaki Emevi Emiri ile başlıyor. Emir uzun yıllar tahta kalmış, kendini Kordoba'nın halifesi de ilan etmiş, insanın aklına gelecek her güce, her lükse sahip. Öldükten sonra dolabında bulunan notlarında şöyle diyor. Tam 50 sene boyunca zafer ve barış içinde hüküm sürdüm.
Halkım tarafından seviliyor, düşmanlarımca korkuluyor, müttefiklerimce saygı görüyordum. Her türlü zenginliğe, şan, şeref, şöhrete eriştim. Parmağımın ucundaydılar bunlar. Bu durumdayken oturup titiz bir hesap yaptım ve gerçekten mutlu olduğum günleri saydım.
Sadece 14 günü böyle tanımlayabildim. Bilemiyorum, belki de Emir biraz fazla depresif bir insandı. Çok da ciddiye almamak gerekebilir. Ama yine de bunları kendimize hatırlatmamız iyi bir şey.
Çünkü özellikle bu günlerde sürekli kulağımıza mutlu ol diye fısıldayan, Fısıldamak da değil aslında. Bildiğin megafonla bağıran bir pozitif düşünce endüstrisi var. Sürekli o mesajlara maruz kalınca ne diyoruz? Herkes ne kadar mutlu, herkes hayatı doyasıya yaşıyor.
Sorun bende olmalı. Bu akışa girmemek için arada sırada Kordoba emirini de hatırlamamız lazım. Buraya kadar dediklerim aslında herkes için geçerli. Halen depresyondan bahsetmedik.
Konuyu oraya getirelim. Arada sırada olur, normaldir dediğimiz yoğun negatif duygularımız genelde zamanla azalır. Tamamen pozitif bir hale bürünmesek dahi işlevsel hale döneriz. Günlük hayatımıza devam edebiliriz yani.
Depresyon ise daha derin bir sıkıntı. Kişinin duygusal durumunda, uyku düzeninde, iştahında, bedensel yakınmalarında ve düşünce akışında önemli değişiklikler yaratıyor, günlük hayatını etkiliyor. Bu tanıyı kendi kendinize koyamazsınız. Bunu da bir meydan okumu olarak almayın.
Aslansınız, kaplansınız da. Kendiniz hakkında objektif olmanız zor. Tanıyı koyabilecek biriyle görüşüp görüşmeme kararı önemli. İlk karar o zaten.
Ona karar vermek için kendi kendinize yapabileceğiniz bazı testler var. Benim bulduğum en kısası PHQ-9 isimli Pfizer'ın geliştirdiği 9 soruluk basit bir test. 3 dakikanızı alıyor. Biraz önce ben de yaptım.
Hafif depresyonun tam sınırında çıktım. 27 puan üstünden 4 puanla. 5 puan olunca hafif depresyon olabilir deniyor. O da sizi korkutmasın bu arada.
Hafif depresif çıkınca da bir şey yapmanıza gerek yok. Durumunuzu izleyin. Bir süre sonra testi tekrarlayın tavsiyesi veriyor. Bunu paylaşıyorum çünkü belki geçen bölümdeki terapi seansımızdan da fark etmişsinizdir.
Benim öyle bariz dertlerim yok. Lüks açısından olmasa da birçok yönden Cordoba emirinden de daha rahatız. Yok efendim vebaydı, suikastti, savaştı. Sorumluluğumuz daha az.
Ama işte bu durumdayken bile böyle bir test aldığında sıfır puan çıkmıyor. Normal bunlar. Şimdi belli ki bu testlerde çok daha fazla puan alacak bazı arkadaşların dediklerini ufak detayları değiştirerek aktaracağım. Kısa bir tanesiyle başlayalım.
İlk arkadaşımızın ismi Alper olsun. Alper bana yazanlar için de en uzun süredir terapi alandı. Kendisine iyi gelen ve gelmeyen şeyleri anlatmış. 20'li yaşların sonundayken bir şeyler yolunda değil hissiyle gittiğim terapistimle ilaç tedavisi de içeren bir sürece girdim.
İki yıl devam etti bu. Şu an ayda bir ya da kafama bir şeyler takıldığında görüşüyoruz. İlk görüşmemizin üzerinden 25 yıl geçmiş. Yani asla bağımlılık yapmıyor anlayacağınız.
Ben depresyondan çıkışı, mutlu olduğum anları hatırlatacak bir takım kestirmeler, snapchatlar üzerinden buldum. Duygu durumumun hayatın kendisinin çok iyi veya kötü olduğundan değil, benim hayatı algılamamın iyi veya kötü olmasına bağlı olduğunu fark ettim. Böyle söyleyince çok basitmiş gibi duyuluyor ama o ruh hali içindeyken çok kolay değil. Alkol, ot gibi şeyler asla iyi gelmiyor.
Depresifken üretebildiğim sanatsal şeyler artıyor ama en azından benim durumumda o sanatsal üretimim depresifliğe değmiyor. Bu da ilginç bir şey aslında. Eğer ürettiğin şey yaşadığın acıya değecek kalitede olsaydı belki de derdin ki ya benim insanlığa borcum var. Bu üretimi yapmam lazım.
Yaşadığım acı da bunun bedeli. O da bir adaptasyon mekanizması. Neyse şöyle devam ediyor. Alper'den bu kadar.
Benim anladığım kadarıyla çok sevdiğin bazı kişiler bile senin her yönünü anlayamıyorlar. Ulaşamadıkları, iletişim kuramadıkları bir tarafın var ve işte tam da o tarafını iyi anlayan biriyle sohbet ediyorsun. Ama haftada bir, ama ayda bir, neyse artık hiçbir yargılanma çekincen de yok. O da seni rahat ettiriyor.
Bir sonraki fularsızın derdi depresyonunun dışarıdan pek belli olmaması, o yüzden de insanları bir sorun olduğuna inandıramaması. 32 yaşındayım ve senin de mesajında söylediğin gibi bu yaşıma kadar anziyete ya da depresyon deneyimi hiç yaşamamıştım ya da yaşadığımı düşünmemiştim. Yaklaşık bir yıldır kabullenemediğim, başa çıkamadığım bir şey yaşıyorum. Depresyon kaynağımıza şey diyelim ve durumum zamanla kötüye gitti.
Bu ne demek? Birdenbire başlayan ve durmayan ağlama krizleri, ataklar, nefes alamayacak gibi olmak, o an ne yapıyorsan onu yapamayacak gibi hissetmek, sebepsiz yere gelen korku, mesela ben hayatımda hiç uyku problemi yaşamadım ama acaba uyuyabilecek miyim diye korkmaya başladım. Bunlara ek olarak da hayattan keyif alamamak. Önceden yapmayı sevdiğim ne varsa şu an asla keyif vermiyor.
Olmasa da olur gözüyle bakıyorum. Bir psikoloğa gidiyorum. O ve çevremdekiler depresyonda olabilecek kadar kötü bir durumda olduğumun farkında değiller. Bunu özellikle belirtmek istiyorum.
Çünkü depresyonu nedense yataktan çıkamama ile tanımlıyoruz. Halbuki benim gibi dışa dönük kişilerde, kişilik testlerine göre %95 extraverted çıkmış, öyle kişilerde, sorumluluk bilinci yüksek kişilerde depresyon dışarıdan zor anlaşılan bir durum. Hatta depresyonda olduğuma emin olduğum zamanlarda çalıştığım işte terfi bile aldım. O sıralarda iş toplantıları yapıyoruz, ben toplantı arasında hüngür hüngür ağlıyorum, sonra yüzümü gözümü temizleyip toplantılara kaldığım yerden devam ediyorum.
Kimse fark etmiyordu. Bu konuda Beyhan Budak'ın bir videosunu izlemiştim, bulursam baynaşacağım. Bak ayaküstü ezeli rakibimin reklamını yaptırdınız bana. Devam edeyim, son kısmındayız.
Psikoloğumla yaptığım seanslarda böyle şakalı makalı geçtiği için ilaç desteği olmadan hala atlatabileceğimi düşünüyor. Bense bu umudumu çoktan kaybettim ve yavan olarak, vasat olarak gördüğüm hayatımda her gün başka bir şey bulmaya çalışıyorum bu hayata tutulmamı sağlayacak. Belli olmuştur illa mutlu sonla bitmiyor hikayelerimiz. Genelde bir son da yok zaten mutlu veya mutsuz.
İnsanların çoğu çabalıyor, anlamaya çalışıyor, düşüyor, kalkıyor ve yaşayıp gidiyorlar. Mutlu son var mı yok mu o ayrı konu ama bir sonraki hikayenin başlangıcı gerçekten mutlu değil. Ben 2 yaşındayken ablam bir trafik kazasında öldü. Doğum günümden bir gün önce.
Daha sonra da en küçük kardeşim beyin tümörü yüzünden 3 yaşındayken öldü. Yani evde evlat acısı genel bir temaydı. Belki suçluluktan, belki yaşayamadıkları yastan ötürü annem babam bana duygusal bir destek hissettiremediler. Hep yalnız hissettim.
Evimiz vardı, karnımız doyuyordu ama yalnızdık. Böyle bir kitap var zaten. Adult Children of Emotionally Immature Parents diye. Ebeveynlerle ilişkide duygusal açıdan olgun olan taraf olmanın bir çocuk için ne kadar kafa karıştırıcı ve yorucu olduğunu anlatıyor.
Ben üzüldüğümde kendimi teselli etmeyi daha 30'lu yaşlarda öğrendim. Depresyonun dibine bir nehir kıyısında rastladım. Uzun yıllar tanıdığım ve çok güvendiğim biri beni terk etmişti. Neden yaşıyorum?
Kimseye bir yararım yok. Şu suya kendimi atsam kimse bilmez diye düşünüyordum. Sonra dedim bu iş ciddileşiyor. Artık bir melankoli değil.
Bir şeyler yapmam lazım. Çare meditasyon. Günlük alışkanlıkları değiştirmek. Hedefler belirleyip düzenli bir şekilde onlar üzerinde çalışmak.
Açık havada yürüyüşler yapmak. Depresyona iyi gelen şeyler yemek. Bunun da kitabı var. Your brain on food diye.
Bunlar iyi geldi. Yalnız sosyal açıdan köksüz biriyim. İş dolayısıyla ve sorunlarımdan kaçtığımdan ötürü bayağı bir gezdim. Kimse de beni arayıp sormaz.
20'li yaşlarında kaçıp terk ettiğim ailem şu an nerede yaşadığımı tam olarak bilmez. Yalnızlıkla yıllardır mücadele edip pes etmiyorum. Eskileri de çok deşip kafamı kurcalamamaya çalışıyorum. Yıkılmadım ayaktayım diyelim kısacası.
Aileyle iletişim kopukluğu temasından devam edelim. Bu sefer T isimli arkadaş anlatıyor. Ben 15-20 yıl gibi çok uzun süredir depresyondayım ve anca son 4-5 yıldır bunu anlayabiliyorum. Bunun için 3 farklı psikolog ile görüştüm.
Sorunlarımın kaynağının ailem olduğundan tam olarak emin oldum. Muhtemelen hayatım boyunca bu hastalıkla yaşayacağım. Babamın narsist biri olduğunu düşünüyorum. Hiçbir zaman özür dilemez, hatasını kabul etmez.
Hatalı olduğu da yüzüne net biçimde vurulduğu zaman konuyu değiştirir. Annem de babama karşı beni korumazdı. Zorla özür dilettirirdi. Hem derdimi anlatamıyordum hem de özür dileyen taraf ben oluyordum.
Böylece hakkımı savunmamın benim için kötü bir şey olduğunu öğrendim. Pasif, pısırık bir kişi oldum. Değersiz bir kişi olduğumu düşündüm. Zorluklarla karşılaşınca pes ediyordum.
Terapi dışında bunu hiç söylemedim ama zeki bir insan olduğumu düşünüyorum. Mesela ilk öğretimde okul birincisiydim. Kendi kendime bazı matematiksel formüllerin nereden geldiğini bile anlamıştım. Ders çalışmaya ihtiyaç duymadan ilk öğretimi bitirdim.
Liseye geldiğimde işler biraz tersine döndü. Ders çalışmadan geçemeyeceğim dersler önüme gelmeye başladığında alışkanlıklarım değişmedi, başarım azaldı. Üniversiteyi ise 6 senede zar zor bitirebildim. Ailem bu süre boyunca senin notları niye kötüye gidiyor, ya sen okul birincisiydin, niye böyle oldu deyip bana yardım etmeye çalışmadı.
Genel olarak ebeveyn olmayı bilmiyorlardı. Üniversitede sınıfta kaldığımı söylediğimde sebebin bilgisayar oyunları olduğunu söylediler ama onlara benim aslında ders çalışmadığım için oyun oynadığımı, sebep-sonuç ilişkisinin tam tersi olduğunu anlatamadım. Birkaç yıl önce onlardan uzaklaşıp başka bir evde çalışma olanağı geçti elime, ben de gittim. Artık yakınlarımda hiç arkadaşım yok, ev-iş arasında gidip geliyorum ve depresyonda olduğumu bu sayede anlamaya başladım.
En büyük problem disiplinsizlik oluyor. Bir işe başlayamıyorum. Ya da başladığımda hemen başka bir şeyle uğraşıyorum. Yapmam gerektiğini biliyorum ama başlayamıyorum.
En başlarda nasıl olsa zamanım var diyorum. Sonlara doğru da bu saatten sonra artık bir şey yapamam diye başlamıyorum. Şu an mesela vermem gereken 40 kilo var ama ilk adımı atamıyorum. Zevk aldığım şeylere bile başlamıyorum.
Hayatı Yeniden Keşfedin diye bir kitap var. Jeffrey Young ve Janet Klosko'nun yazdığı. Şema terapisini anlatıyor. Bu kitabın başında bir test var.
Orada duygusal yoksunluk, sosyal izolasyon, boyun eğicilik ve haklılık problemlerimin olduğunu gördüm. Terapiye gitmeden önce intiharı düşünüyordum ama yapamayacağımı bildiğim için o düşünce sadece bıkkınlık veriyor, ya he he deyip geçiyorum. Annemin ve babamın beni bilerek böyle yetiştirmek isteyeceklerini düşünmüyorum. Onların da kendi problemleri vardı.
Ama yetişkin olan onlardı ve yaptıklarının yanlış olduğunu anlamaları, en azından özür dileyebilmeleri gerekirdi. Onların sorumsuzluğu yüzünden şimdi ben üç kişinin problemlerini düzeltmeye çalışıyorum. Dediğim gibi mutlu son, mutsuz son yerine çabalayan, durumunu anlayan, biraz da adapte olan ve yaşayan insanlar. Şimdi reklam varsa girelim, yoksa da biraz soluklanalım kendi kendimize.
Çünkü dönüşte bakacağımız iki paylaşımda biraz daha uzunlar, dindar aile baskısından kaçış temalılar ve intihar denemeleri içeriyorlar. F anlatıyor. Şu an bir bunalımdayım. Ailem bir cemaate bağlı, fazlasıyla bağınız insanlar.
4 yaşında Kur'an kursuna başladım ve cemaat şeyhinin kız çocukları okutulmasın emri üzerine ilkokula dahi gönderilmedim. Kendimi bildiğim bileli sohbetler, kurslar, cemaatler, hacılar, hocalar ne varsa hepsinin içinde büyüdüm. Zaten Fatih'te yaşıyordum İstanbul'da. O arada yaşamanın bir getirisiydi.
10 yaşımda yatılı Kur'an kursuna başladım. Ama çok yaramaz ve asiydim, kurslardan atılıp duruyordum. Ben kurslardan atıldıkça da annem beni dövüp başka bir yere yazdırıyordu. Sonra günün birinde ilk defa adet oldum.
Adet olduğumu hoca anneme söylemiş, annem de abimle bana çarşaf yolladı. Ben de mecburen giyip eve öyle gittim. Yol boyu abimle konuşmadık. Bana ucubeymişim gibi bakıyordu.
Eve gidene kadar için için ağladım. Ben gittiğim kurslarda diğerleri gibi olmaya hakikaten gayret ettim. O topluma uyum sağlamak istedim. Kendimi susturmak istedim ama olmadı.
Öğrendiğim hiçbir şey içmesin miyordu. Bizim evimizde her zaman internet ve bilgisayar vardı. Tabii ki annem bilgisayarın başına oturmama izin vermezdi ama gizlilik içinde okuyorum, öğreniyorum, müzikler dinliyorum, filmler izliyorum, görüyorum ki başka hayatlar var, başka inançlar var. Bu küçük dünya dışında bir sürü şey var.
O bilincim artı evdeki baskılar, artı kursta yaşadığım sorunlar bir noktada beni intihar düşüncesine itti. Denedim, olmadı. Annemler anlamadılar bile. Zehirlendim sanmışlar.
Hastaneye bile gitmedim. Evde yatıp iyileştim. Birkaç ay içinde cemaatte hocalığa başladım gönüllü olarak. Orada da bir sürü sorun yaşadım.
Tam da o aralar kurstaki en iyi arkadaşım intihar etti. Bu benim için çok acı oldu tabii. Neyse ki araya pandemi girdi. Ben de eve döndüm ama evde olmanın daha kötü bir şey olduğunu ilk günlerden hemen hatırladım.
Annem sağ olsun bana düşmanmışım gibi davranıyordu. Her fırsatta kızıyordu. Günün birinde çok ufak bir sebepten dolayı fiziksel şiddet gördüm ve polisi çağırdım. O günden beri de eve gitmedim.
Şu an üniversitedeyim ama derslerim kötü. Kendimi çok yetersiz hissediyorum. Başkalarının 12 yıl boyunca öğrendiklerini şıp diye öğrenemiyorum. İştahım arttı, dünyaya yer oldum.
Kilo aldıkça daha da mutsuz oluyorum. Zorlanıyorum işte. Hayata 21 yaşında başlayıp her şeye yetişmekte zorlanıyorum. Kendimi geliştirmem lazım.
Kimsenin eline bakmak istemiyorum. Bir şeyde profesyonel olmak, işimde iyi olmak istiyorum. Sporumu yapayım, sağlıklı besleneyim. Bunların hepsini istiyorum ama şu an sıfır noktasına daha yakınım.
Hayatı tanımıyorum, insanları tanımıyorum. Ben de hata yapmamak için hiçbir şey yapmıyorum. Evden ayrılınca çarşafımı çıkardım. Ailem tabii seçimlerime saygı duymadı.
Babamla mesajlaşabiliyoruz. Biraz para gönderiyor. Annemse sadece beddualarını gönderiyor. Aslında şu an ders çalışmam lazım ama boğazımdaki düğümler beni mahvediyor.
Gerçekten böyle şeyleri yaşadığıma utanıyorum. Bu tip hikayeleri okuyup da çözüm bulamamak insanı üzüyor hakikaten. F ile aynı dili konuşuyoruz, aynı ufak ortamdayız. Fullersız ortamı yani.
Ama çocukluklarımız sanki farklı yüzyıllardanmış gibi. Eğer yanımda olsaydı belki şunu derdim. Diğerlerinle arandaki fark yerine şu ana kadar kat ettiğin mesafeye odaklan. Nereden nereye gelmişsin?
Belki aradaki fark hiç tamamen kapanmayacak. Başlangıçta şanssız bir kura çekmişin ama bunu fark ettikten sonra gösterdiğin çabaların sonucu o fark azalacaktır, senin de hayatın biraz daha iyi olacaktır. Bugünkü son hikayemiz en uzun olanı. Benzer bir şekilde başlıyor.
Yine aile içi şiddet, cahil bir aileden kaçış, kendi ayakları üzerinde durma çabası var fakat dip noktası, intihar denemeleri kısmı epey karanlık. Benim depresyon hikayem biraz sizin yazılarınızla tanışmamla ilgili aslında. Ama başa alayım. İlkokul mezunu, fakir bir ailenin erkek olması beklenirken kız doğan ilk çocuğuyum.
Annem ve ben doğumda neredeyse öldük. Benim öldüğümü düşünüp annemi kurtarmak istemişler ve hem doğumda ben oksijensiz kaldım hem de annem sterilize olmayan cerrahi ekipmandan hepatit B'ye kaptı. Hala taşıyıcıdır. Babam da o virüsle mücadele etti, ölümden döndü.
Bunlar mı bilinçaltını etkiledi bilmiyorum. Annem çocukluğum boyunca sudan sebeplerle bana fiziksel ve duygusal şiddet uyguladı. Bu durum 14 yaşına ulaşıp kendi fiziksel gücümle onu durdurabilene kadar devam etti. Babamsa erkek olmadığım için büyük bir hayal kırıklığı içindeydi.
Zaten genel olarak yok gibiydi. Tek derdi çalışıp para kazanmaktı. Mecburdu da buna. Bir şeylerin yolunda olmadığının farkındaydım ama söyleyemiyordum.
Denizin altında bağırıp sesinin işitilmemesi gibi. Bu yüzden gayet melankolik bir çocukluk geçirdim. Neyse ki ben 10 yaşındayken annem öğretmenlere iyi aile görüntüsü vermek için Doğan Cüceloğlu kitapları almış bir veli toplantısında. Okumadı tabii ki.
Ben okudum onun yerine. Çocuk yetiştirme üzerine psikoloji kitaplarıydı. Bu sayede sağ olsun deli olmadığımı anlayabildim. Çok büyük bir rahatlamaydı benim için.
Ufak ufak da anne babamın üzerinde denedim kitabın tavsiyelerini. Ebeveynler için yazılan bir kitapla çocuğun anne babasına uygulama yapması biraz komik tabii ama böyle oldu. Çoğu zaman işe yaramadı. Mesela annem babam kavga ederken ortaya atılıp üzüldüğümü belirtmem sadece garip bakışlarla karşılandı.
Ama bazı tavsiyeler işe yaradı. Her akşam annemden beni uykuya yatırmasını istedim. Onu öpmeye başladım. Bu bir alışkanlığa dönüştü.
Başarılı bir öğrenciydim. İlkokuldan liseye kadar hep okul birincisiydim. Üstüne spor yapıyorum, tiyatro grubundayım. Küçük bir ilçenin devlet okullarında yapabileceklerimi yapmaya çalıştım kısacası.
Sonunda da iyi bir üniversitede moleküler biyoloji ve genetik bölümüne girmeye hak kazandım. Orada çevreye adaptasyon sorunlarım başladı. Sınavlara nasıl çalışmam gerektiğini bile anlamadım uzun bir süre. Ertesi sene aşık olduğun kişi pezevenk çıktı.
Neredeyse tecavüze uğradım. Bir süre korkuyla yaşadım. Dövüş sanatları öğrenmeye başladım. Tüm bu süreçte bir kere psikoloğa gittik.
Eşik altı depresyon tanısıyla antidepresan yazdı. Bir süre kullandım. Sonra annemin ısrarıyla bıraktım. Ruhun ve Tanrı'nın doğasını sorguladığım bir dönem vardı.
Dindar bir ailede yetiştiğim için inancımdan korkmamıştım. Kendimce her şeyin bir network gibi, birbiriyle bağlantılı olduğuna inanıyordum. Aynı anda her yerde olabilecek tek şey, herkesin parçası olduğu bir ağ idi. Allah da ağın kendisi ve yöneticisiydi.
Namaz kılacağım zaman gidip bir adminle konuşayım derdim. Sizin yazılarınızla da o sene tanıştım. Felsefenin tarihi yazılarınıza denk geldim. Üstübünüz bana hitap etti çünkü yıllarca alaycı tavırlar yüzünden söylenen hiçbir şey bana ulaşmamıştı.
Bu aşağılama, dışlama biraz da sanırım sınıf farkından dolayıydı. Biz alt sınıfa mensuptuk. Sizin yazılarınızdaysa dışlanmış hissetmedim. Bunun üstüne derin bir araştırma sürecine girdim ve inancımdan koptum.
Bu noktadan sonra biraz daha karanlık bir hal alacak anlatım. hayatın anlamsızlığını ve adaletin de olmadığını fark edince, önceki eğilimlerimle beraber bir boşluğa sürüklendim. Üniversitede zaten ilk adaptasyon sorunları başladığında yardım istemiştim. Çevremin dindarlığı yüzünden daha belli psikologlar seçmeye yönlendirildim.
Onlar da pek profesyonel değildiler. Zaten pek bir şeyden keyif alamıyordum. Bir noktada varoluşumun kendisi bana derin bir acı vermeye başladı. Bu acıyı sonlandırmak için de ilaç içerek intihara teşebbüs ettim.
İntihar teşebbüsünden sonraki birkaç ay hayatımın en acılı zamanlarıydı diyebilirim. İştahım tamamen bitmişti. Hiçbir şey yemek istemiyordum. Uyku ilaçları iyi geliyordu çünkü bilinçsiz olunca acı duymuyordum.
Bunu nasıl anlatabilirim hiç yaşamamış birine bilmiyorum. Uyanık olduğum her an saf bir acıydı. Hayata dair hiçbir umudum yoktu. Hatta umut diye bir şey yoktu gerçekliğimde.
Uyanır uyanmaz yüzümü duvara dönüp ağlıyordum. Sonra uyuyakalıyordum. İlaç tedavisinin EKT ile desteklenmesi önerildi. Anestezi altında kısa süreli elektroşok tedavisi yani.
Bunun kötü bir şöhreti var ama bana ufak bir rahatlama hissi getirdi, yardımcı oldu. Anladığım kadarıyla güçlü ve katılaşmış diyebileceğimiz sinirsel bağların açılmasına biraz daha plastik bir hale gelmesine yardımcı oluyor. O yüzden hep aynı zihinsel döngülere girmekten kurtarıyor insanı. Biraz unutkanlık da yarattım.
Bir keresinde yakın bir zamanda alıp giymiş olduğum bir elbisenin bana ait olduğunu unutmuştum. Çevremdekilere güvenmek zorunda kaldım. O anda depresyondayken pek farkında değildim ama sonradan bu tarz anılar kendi zihnime güvenemeyeceğim korkusu uyandırdı bende. Depresyondaki birinin zihni acıyı dindirmek için her şeyi ama her şey kendini öldürmekte kullanabileceği bir alete dönüştürebilecek yaratıcılığa sahip.
Zaten sanırım doktorlar da bunun farkında. O yüzden hiçbir zaman ölmek seçimini elimden tam olarak zorla almadılar. İntihar düşüncesi aklına gelirse mutlaka ara, ne zaman olursa olsun ara diye söz verdirdiler ama hastanede sabitleme yoluna gitmediler. Bir keresinde terapistim bu şekilde zorla tutulan ve kendine zarar vermemesi için her türlü kesici, delici aletin alındığı birinin televizyon kumandası pilinin dışındaki o metalik kısmı açarak kendini öldürmeyi denediğini söyledi.
O dönemde bu bana çok mantıklı gelmişti. O kişiyle çok iyi empati yaptığımı hatırlıyorum. Ben de birkaç kere çok yaklaştım, babamın silahıyla oynadım ama son adımı atmadım. Çünkü biraz şunu bilmenin rahatlığı vardı.
Ne zaman istesem kendimi öldürebilirim. Ben çıkıyorum, tamam yetti artık diyebilirim. Ama biraz daha durmayı da seçebilirim. Bu şekilde acı çektiğim halde biraz daha durdum, biraz daha durdum ve zamanla tedavi işe yaramaya başladı.
Acı da azaldı. Birkaç sene antidepresan kullandım. Bu süreçte yurt dışına doktora programına kabul aldım. Dünyanın diğer ucuna taşındım.
Orada mutlu zamanlar geçirdim. Hep mutlu kaldım demek isterdim, hikaye mutlu sonuna bitiyor demek isterdim ama maalesef öyle olmadı. Antidepresanı bıraktıktan sonra 1-2 yıl içinde çalışma ortamındaki stresle beraber anxiyete atakları başladı. Depresyonum da hafif de olsa geri geldi.
5-6 yıldır konuşma terapisiyle devam ediyorum. Bu döngünün içinden kalıcı olarak çıkabilecek miyim işin açıkçası bilmiyorum. Anlamaya çalışıyorum neden böyleyim diye. Annemin tarafında bir yakın akrabam genç bir kızken kendini asmış.
Hem annem hem babam intihara teşebbüs etmişler gençken. Kendi teşebbüsüm sonrasında söylediler. Halam ömür boyu depresyonda. Babaannem zaten ölsem ne olur ki deyip duran bir tip.
Ben de bebekken hiç ağlamazdım. Terapistim bunun normal olmadığını ve annenin depresyonunun bebeğe geçmesiyle ilgili olabileceğini söyledi. Belli ki genel bir eğilim var. Bu yüzden ben çocuk sahibi olmayı düşünmüyorum.
Bunu birine aktarmak istemem. Bazen diyorum ki bu genetik eğilime rağmen çevrem iyi olsaydı engellenebilirdi. O yüzden ailemi suçluyorum. Bazen de hızlı bir çözüm olur umuduyla belki mantar deneylerine katılsam mı diyorum.
Bu şekilde terapiye devam ediyorum. Şimdi yaşadığım Avrupa ülkesinde bile tabu değil tam olarak ama sorunlu bir konu. Öte yandan terapi için arıyorsunuz. İki ay sonrasında bile randevu bulamıyorsunuz.
Demek ki popüler. Bunları konuşmak bu stigmayı azaltacağı için mutluyum. Belki başkalarına da yardımcı olur. O yüzden teşekkürler şimdiden.
Ben teşekkür ediyorum içinizdekileri bu kadar güzel döktüğünüz için. Umarım bazılarınıza bir yararı olmuştur. En azından bunları yazan insanlara bir yararı olmuştur. Zira depresyonla baş etmek için verilen tavsiyelerden biri günlük tutup kendini ifade etmek.
Önümüzdeki bölüm bunun bir benzerini anxiety odaklı yapacağız. Yine ilk birkaç dakikayı anxiety bozukluğuna ayıracağım. Normal kaygıdan farkı nedir? Neden kadınları daha çok vuruyor?
Bu işin tarihi de büyük cinsiyetçilikle dolu bu arada. Korku ve kaygı arasındaki fark ne? Bunlardan bahsederiz, sonra hikayelere geçeriz. Bana ulaşan herkese ve dinleyen de herkese teşekkürler.
Birkaç isim okuyayım. Nezih Can, Erman Korkut, Berk, Mr. X, Can Karakuş, Işıl Arıcan, Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz ve Ali Özbek. Bir sonraki neşeli bölümümüzde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.