Podcast

Immanuel Terapi Odasında

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hayatımın ilk psikoterapi seansını uzman psikolog Deniz Çakmakçı ile yaptım. Kendi endişelerim (hayatın anlamsızlığı, yaşlandıkça kaçırdığımız olası hayatlar) + yeni başlayanlar için psikoterapi süreci, genetik travma aktarımı ve gizlilik gibi konular hakkında uzun uzun konuştuk. Afiyet bol şeker olsun...

.

Bu podcast, Hiwell hakkında reklam içerir.

Hiwell, sizleri online olarak uzman psikologlar ile bir araya getiren bir çevrimiçi psikoterapi platformu. Fularsiz10 koduyla kullanabilirsiniz.

https://hiwell.app/fularsizentellik

.

Bölümler:


(00:05) Clickbait başlık.

(01:45) Sponsor mesajı.

(02:30) Konuğum uzman psikolog Deniz Çakmakçı.

(02:50) İnsan terapiye ihtiyaç duyduğunu nasıl fark eder?

(03:55) Tanıdıklarla konuşmak vs terapi.

(04:45) Yargılanmadan konuşmanın garipliği.

(06:23) Psikologların terapi alması.

(08:45) İlla ofiste mi olur terapi?

(09:25) En başta insanlar tedirgin mi oluyorlar?

(10:35) Terapinin ilk sorusu.

(11:15) Kendini açmadaki kültürel farklar.

(13:05) Kanepeye uzanıyorum: Hayatın anlamsızlığı.

(14:55) Bilişsel davranışçı terapi.

(19:10) Kendi kendine tanı koyanlar.

(20:05) İnsan hayatının potansiyeli.

(22:10) Geçmişin yasını tutmak.

(25:10) Seans dışı soruşturma yapılıyor mu?

(26:30) Ukala tiplere yaklaşım.

(28:00) Gizlilik.

(28:25) Psikolog olmak için psikolojik sorunlar avantaj mı?

(29:00) Terapistin seni belki de herkesten iyi tanıması.

(30:15) Çözüm yerine anlaşılmayı isteyenler.

(32:35) Terapi çeşitleri.

(35:05) İnsanların sorunlarını üstlenmek.

(35:50) Kitap: İnsanın anlam arayışı.

(37:00) Çocuk terapisi.

(41:50) Nesiller arası genetik travma aktarımı.

(46:30) Kendi kendine travma doktorluğu.

(48:10) Patreon Teşekkürleri





Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

6.846 kelime · ~34 dk okuma

Bölümün adı İmanüel Terapi Odasında. Biraz clickbait bir başlık oldu ama doğruluk payı var. Fiziksel olarak kendi odamda olsam da kayıt yoluyla uzaktan psikolojik destek aldım. Nasıl oldu bu?

Hayvel'in uzman psikologlarından Deniz Çakmakçı konuğum oldu ve psikoterapi sürecinde neler olup bitiyor bunun hakkında bir söyleşi yaptık. Belki birkaç hafta öncesinden hatırlarsınız, bunu biraz çıtlatmıştım. Benim orijinal planım da baştan sona tam bir seans yapmaktı, bölüm ondan ibaret olacaktı. Ama sonra düşündüm, bunun pek pratik olmadığını fark ettim.

Bir kere gerçekten iyi, gerçekten faydalı bir terapi seansı, çok çok sıkıcı bir podcast bölümü olabilir. İkisi aynı şey olmak zorunda değil. Dahası her ne kadar gerçekçi davranmaya çalışsak da İki taraf da kayıtta olduğunun farkında olacak. Normalde iki kişinin arasında kalması gereken bir konuşmanın herkesle paylaşılacağının farkında olacak.

Transkriptin tamamını oku

Özellikle de annem ve babam bak dinliyorlarsa. Bu da ister istemez seansın tabi dinamini değiştirecekti. Uyduruk bir şey yapmış olacaktık yani. Dolayısıyla onun yerine karma bir bölüm yapalım dedik.

Hakikaten de ilk görüşmeye gitmişim gibi beni oraya iten birkaç endişeden bahsettim. Niye geldiniz buraya? Sizi buraya getiren nedir? diyor.

Ben de üç tane endişemden bahsediyorum. Ek olarak onun öncesinde ve sonrasında başka merak ettiğim konuları da konuştuk. Psikologlar açısından terapinin zorluklarını, travmaları, çocuk ve yetişkin farkını dolu dolu bir sohbet oldu ve bu sohbet reklamlarla kesilmeyecek. Zira HiWell sponsor olduğu bu tip bölümlerde spot reklam olmuyor.

Onun yerine bölüm içinde kısa bir tanıtım yapıyorum. Onu da şimdi yapalım. HiVal, insanları online olarak uzman psikologlarıyla bir araya getiren bir platform. Klinik psikoloji ve ilgili alanlarda yüksek lisans yapmış olan uzmanlarla çalışıyorlar.

Video görüşmeyle yapılan seansların yüz yüze terapi kadar etkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcutmuş. O yüzden bölüm boyunca konuşacağım her şey HiVal'de alacağınız online terapi için de geçerli. Siz Fullarsızlar için de bir promosyon kodu paylaştılar Fullarsız10. İlgili detayları bölümünün açıklamalarına ekledim.

Benden bu kadar. Öyleyse terapi seansıma hoş geldiniz. Üstümüze rahat bir şeyler giyelim ve kanepelerimize uzanalım. Bugün konuğum, uzman, klinik psikolog Deniz Çakmakçı.

Çok teşekkür ederim geldiğin için Deniz. Ben teşekkür ederim beni ağırladığın için. Benim şimdi bu konuda hiçbir tecrübem yok. Etrafında birçok insan terapiye gidiyor.

Gizli saklı da tutmuyor kimse. Ama ben hiç gitmedim. Çok da merak ediyorum. Yani tüm süreci merak ediyorum aslında.

Bir kere terapi öncesinde bir insan terapiye ihtiyaç duyduğunu nasıl fark eder? Hani herkes her halükarda terapiye gitmeli mi? Yoksa böyle belli tetikleyici unsurlar mı var? İdeal bir dünyada herkesin bir terapi geçmişinin olması tabii ki dünyayı daha mutlu bir yer kılardı diyebiliriz.

Çünkü hepimizin geçmişte aileden aldığı, farkına varmadığı, çocukluktan taşıdığı çok fazla şey olabiliyor. Bunları keşfetmek açısından terapi bize fayda sağlıyor. Ama başlama noktasında bizim asıl değerlendirdiğimiz şeyler kişinin yaşadığı problem ne kadardır sürüyor. Bunun hakkında ne kadar zaman harcıyor?

Bir gün içinde bir saatten fazla onu rahatsız eden şeyler üzerine düşünmeye zaman harcıyor mu? Bu durumdan kaçmak için yeni mekanizmalar geliştiriyor mu? Günlük hayatını değiştiriyor mu? Sosyal ortamlardan kaçınma olsun, kendine ayırdığı zamanları arttırma, biraz daha izole olmak olsun, iş ortamında, ilişkilerinde daha içe kapanma olsun.

Artık günlük hayatını değiştirmeye başladığı noktada tamam, bu terapiye gitme vakti diyoruz. Peki, konuşacak biri ihtiyacı olmasıyla... Hani bazı insanlar yalnızdır ya bir derdini dökmek ister, birazcık bunalmıştır. Ama bu herhangi bir insan olabilir.

Taksici de olabilir, berber de olabilir, bir arkadaşı da olabilir. Konuşacak biri ihtiyacı olmasıyla, gerçekten uzman birine ihtiyacımız olması arasındaki farkı nasıl fark edeceğiz? Kimle konuşursak konuşalım karşımızdaki kişi bizi dinlese de tarafsız olarak yaklaşamaz. Bize en tarafsız yaklaşmaya çalıştığı halinde bile kendi deneyimlerine göre aslında bize cevaplar verir.

Terapide biz hiçbir zaman bir yönlendirmede bulunmuyoruz. Şöyle yap, böyle yap, aa bu yanlış olmuş gibi kendimizi terapiye dahil etmiyoruz. Daha çok aslında kişiyi kendisi sorgulamaya itiyoruz. Doğru sorularla yön gösteriyoruz ve tavsiye isteyeceği noktada o tavsiyeyi kendi içinden bulmasını sağlıyoruz bir nevi.

Bu da ama gerçekten alışılageldik bir konuşma, bir iletişim biçimi değil. Yani ben bu ana kadar binlerce insanla iletişime girdim. Hepsinde de karşıdan bir yargı geliyor. Yani hepsinde eninde sonunda biri yaptıklarını onaylıyor veya kötülüyor, bir şeyler söylüyor.

Şimdi ilk defa o zaman bir odaya giriyorsunuz, bir insana derdinizi anlatıyorsunuz ve karşıdan bir yargı duymuyorsunuz. Bu insanlar da bir garipsemeye yol açıyor. Tabii ki açıyor ve insanlar biraz buna inanmakta zorlanıyor. Yani ne kadar bu terapide deneyimlediği bir şey de olsa, başlarda altını çizdiğimiz bir şey de olsa, insanlar kendi yargılarını bu sefer dışarıdan tanık olduklarını yansıtmaya başlıyor.

Mesela çekindiği bir olayı anlatacağı zaman yargılanmama ihtiyacıyla öncesinde yumuşatmaya çalışıyor. Biliyorum ama ben bu konuyu paylaşırken yine de kendimi savunmasız hissediyorum diyor. Çünkü dışarıdan aldığı tepkileri biliyor. Bunu aşmaya çalışıyoruz.

Zaten asıl o zorlayıcı kısmı o oluyor. Peki, psikologlar bunu nasıl aşıyor? Ne öğretiyorlar size? Okulda 4 sene veya 6-8 sene boyunca bunu mu öğretiyorlar?

Çok zor bir şey çünkü bunu öğrenmek. Açıkçası bunu hangi noktada öğrendiğimi ben de bilmiyorum. Çünkü tabii ki yargılamama üzerine bir dersimiz yok bizim. Ama insana nasıl yaklaşacağımızı öğreniyoruz daha çok.

Mesleğini sevdiğin zaman, onun temelini öğrendiğin zaman, karşındaki insana faydalı olabilmek için ön planda olanın yargılamamak olduğu, kendi duygularını uzakta tutmak olduğunu zaten görüyorsun. Çünkü ben karşımdaki bir şey anlattığında, bir travma olsa dahi, üzüldüğümü bile biraz belli edersem, o kişinin kendi deneyimine yaklaşımı tamamen değişecek. Zaten bu yüzden tüm terapistler önce kendi terapisinden geçsin istiyoruz. Yani bir hasta olarak, hasta da dememek lazım galiba.

Ne diyorsunuz? Danışan diyoruz. Danışan, tamam. Müşteri de kötü çünkü danışan güzel.

Bir danışan olarak yani bu işe başlasınlar. Ondan sonra kendileri bunun okuluna gitsinler. Tabii zaten bu bazı ülkelerde mezuniyet şartı olarak tanınan bir şey. Yani bazı ülkelerde sen kendi terapi sürecinden geçmediğin sürece klinik psikolog olmak için, terapist olmak için lisansını alamıyorsun.

Evet, mantıklı aslında. Bir kere lisansını aldıktan sonra da insanlar devam ediyor mu buna? O biraz kişinin kendi ihtiyacına bağlı. Doğal olarak işimiz her gün insanların hayatındaki en zorlayıcı anları dinlemek ve bunlar üzerine çalışmak olduğu için seansların sonrasında kendimiz için bir şeyler yapmazsak çok ciddi bir duygusal yüklenmemiz oluyor.

Ve bunu herhangi biriyle paylaşmamız mümkün değil. Yaşadıklarımızı, dinlediklerimizi ne kadar bizi dehşete düşüren şeyler dahi olsa etrafımızdakilerle konuşamayız. Etrafınızda konuşamıyorsunuz çünkü gizlilik ihlali olur. İsim vermesek dahi herhangi bir danışana ait bilgiyi dışarıda konuşmamız etik olarak doğru değil.

Yasal bir sınırlandırması yok tabii ki ama etik olarak kesinlikle doğru değil. Peki bir iki dakika önce konuştuğumuz şeye dönersek bu yargılamama muhabbetine günde artık kaç saat çalışıyorsunuz? Mesela sekiz saat boyunca çalışıyorsunuz. Yargılamama, yargılamama, yargılamama hep bunun üstüne. Ondan sonra eve geliyorsunuz işte arkadaşınız veya eşiniz saçma sapan bir şey yapıyor.

Onlara da yansıyor mu bu öğreniminiz yoksa orada patlıyor musunuz artık? Eğer gün içinde kendime zaman ayırıp o duygusal yükü boşaltabiliyorsam, patlamam tabii ki. Ama günlük hayatta ben de bir insanım, terapist kimliğimle yaşamıyorum her anımı. Bu birazcık da o noktaya gelene kadar duygularımı nasıl düzenlediğime bağlı.

Çok yoğun bir hafta geçirdiysem, her günüm dolu, o zaman bu illaki dışarıya yansıyabiliyor. O yüzden bunun önüne geçmek için illa her gün, kısa da olsa kendime bir özel zaman yaratmaya çalışıyorum. Aklıma şöyle bir soru geldi. Şimdi farklı farklı uzmanlıklar var.

Normal sağlık sorunlarımız olduğunda aile doktoruna gidiyoruz. Onlar bizi uzmanlara yönlendiriyorlar ya. Burada da öyle bir mekanizma var mı? Maalesef yok.

O yüzden ilk baştan uzmanlığa göre seçiyor. Eğer orada zaten yakalanmadıysa da ön görüşmede biraz bunun ipuçlarını alarak gerekli yönlendirmeyi yapmaya çalışıyoruz. Uzmanlık alanı olarak olabilir veya çalıştığım ekol danışanla çok uyuşmayacak olabilir. Değişik değişik ekoller var yani.

Evet, değişik terapi yaklaşımları var. Tamam, adım adım ilerliyoruz. Kendime uygun bir tanesini belirledim, ofisinize geldim. Bir kere illa ofis şart mı?

Yani herkes illa terapi ofisine mi geliyor? Ya şu parkta çok daha rahat ederim, şu kafede rahat ederim derseniz öyle çalışan psikologlar da var mı? Yani o birazcık online'a dönüyor artık. Kafe olmaz.

Kafede çok insan var, o yüzden siz kendinizi filtrelemeye başlarsınız. Aynı verim alınmaz ama mesela parktan katılanlar oluyor. Online çalıştığımız zaman kişinin evi müsait olmuyor ama işte ofise gelecek vakti yok. O zaman park buluyor, kendine sessiz bir köşe buluyor ve oradan seansa katılabiliyor.

En başta insanlar tedirgin mi oluyorlar? Ve tedirgin oluyorlarsa rahatlasınlar diye ne yapıyorsunuz? Havadan sudan konuşuyor musunuz mesela 5-10 dakika? Tabii ki tedirgin oluyorlar çünkü geliyorlar ve bir anda hayatlarında insanlarla konuşmaya çekindikleri konuları hiç tanımadıkları, hakkında hiçbir şey bilmedikleri bir insana açmaları gerekiyor.

Ya ben de bu durumda aslında gerilirim. Çok doğal bu. Bunu aşmak için zaten ilk görüşmemiz bizim değerlendirme görüşmesidir. Yani ön görüşmeden sonra seanslara başlarken bir değerlendirme görüşmesi yaparız.

Hem geliş nedeni, hem beklentileri, hem de kişinin yaşamı nasıl, neler yapıyor, birazcık bunları konuştuğumuz bir görüşme olur. Orada biraz danışana sohbet havası gibi geliyor belki de. Farklı konulardan konuşmak, çok henüz daha detaylarına girmiyor olmak. O aslında ısınmak için ilk adımı oluyor.

Ben hep böyle şey diye hayal etmişimdir. Yani ofise gidiyorsunuz işte, size rahatlayın diye bir duble viski veriyorlar. Bizim burada berberler böyle bu arada. İlginç bir kültür var nedense.

Berberde viski veriyorlar sürekli. Biz kahve bile vermiyoruz. Viskiyi geçtim kahve bile yok bizde. Tamam.

İlk seansta yönelttiğiniz, daha doğrusu bu değerlendirme görüşmesinde, ilk görüşmede yönelttiğiniz ilk soru ne? Açılışı nasıl yapıyorsunuz? ''Sizi bugün terapiye getiren nedenler nelerdir?'' diyerek klasik bir başlangıç yapmış oluyoruz aslında.

Zaten gelen kişi de sorumluluk bilincinde geliş nedenini paylaşmak için oldukça istekli oluyor. Öyle oluyorlar mı hakikaten? Zorla getirilen var mı? Mesela eşinin ısrarıyla, ailesinin ısrarıyla getirilen, hiç de istemeyen konuşmaya öyle insanlar çok yok mu?

Öyle insanlar oluyor ama daha nadir oluyor. Yani onlarla birazcık daha zorlayıcı oluyor tabii. Kendi istemediği sürece onu terapiye ısındırmak daha zor. Daha kapalı cevaplar veriyor.

O ilişkiyi kurmak daha zorlayıcı oluyor. Ama birazcık danışanın kişiliğini, ihtiyacını gördükten sonra ona yönelik bir yol bulunabiliyor illaki. Bir de şey aklıma geldi. Şimdi konuştuk ya bazı insanlar çok istekli oluyorlar.

Neredeyse patlayacak noktaya gelmiş. Onu paylaşmak istiyor. Bu biraz da kültürel değil mi? Türkiye ziyarete gittiğimde taksiye biniyorum.

Adam 30. saniyede zaten bütün siyasi görüşlerini de anlatıyor. Karısıyla olan kavgalarını da anlatıyor. İnsanlar da zaten bu konuları konuşmaya çok meraklı. AB'de de yaşadım uzun yıllarca.

Orada ev arkadaşlarımla bile, yıllarca aynı evde yaşadığım insanlarla bile o konuları o açıklıkta konuşmamıştık. Bunlar çok fark ediyor mu hakikaten? Yani aslında ikisi de aynı derecede zorlayıcı. Çünkü burada evet, biz her şeyi herkesle paylaşıyoruz kültürel olarak ama olanları paylaşıyoruz.

Bizim terapide konuşacağımız olanlar değil ki, kafamızın içindeki kısmı. Düşünceler boyutu, duygular boyutu. Bu boyutu kimse zaten rahatlıkla paylaşmıyor. Yani bakarsak burada herkes mesela bana mesleğimi öğrenince ben de psikolog sayılırım.

Kuaföre gidiyorum. Ben de psikolog sayılırım. Hep insanları dinliyorum. Ama bizim yaptığımız şey insanların günlük hayatında karşısına çıkan zorlukları dinlemek değil.

Biraz bunun arka planında, onda oluşan düşüncelere odaklanmak zaten. Hatta şöyle de olabilir aslında biraz daha bizimki gibi toplumlarda işiniz daha da zor olabilir. Çünkü insanlar hakikaten olan bitene sürekli odaklanınca ay şu bunu dedi, bu bunu dedi. Ondan sonra içgörü daha zor oluyor sanki.

Yani içgörüye kendi düşüncelerini analiz etmeye daha az yer kalıyor gibi bir tahminim var. Yoksa ikisini aynı anda idare edebilirler mi? Biraz öğrenme meselesi. Sistemi oturttuktan sonra ikisini bir arada da tabii ki idare edebilir.

İçgörü çok bizde olmayan bir şey olduğu için biraz öncelikle o sorgulamayı öğrenmemiz gerekiyor. Başkalarının düşüncelerini, davranışlarını, yaptıklarını çok daha kolay sorgulayabiliyoruz ama konu kendimiz olduğunda bu sorgulamayı çok yapamıyoruz. O zaman içgörüden madem laf açıldı, ben de bu konularda çok uzun uzun konuşmuştum, kitap bile yazmıştım hatta. O zaman kendimi hedef tahtasına koyayım.

Biraz bu süreci simüle edelim. Ben diyelim sizin ofisinize geldim, viskimi de yanımda getirdim. Siz madem vermiyorsunuz, tamam. O viskiyi bir dışarıda bırakalım öncelikle, seansı yapamadık yoksa.

Tamam, geldim, oturduk, merhabalaştık. Şimdi düşünüyorum bir yandan çünkü bunun gerçekçi olmasını istiyorum. Aslında iki tane sorunum var genel olarak. Bir tane çok derinde bir sorun var.

Bana aşılamayacak bir sorun gibi geliyor. O da şu hayatın genel olarak anlamsızlığı. Yani çok geriden alırsak, ne yaparsak yapalım, mükemmel de yaşasak, bu dünya, medeniyet muhteşem yerlere de gelse, elinde sonunda bu evren yok olacak. Ben öleceğim zaten, onu geçtim.

Sevdiğim herkes ölecek, onu da geçtim. Bu dünya ölecek, onu da geçtim. Güneş sistemi, evren, her şey ölecek. Yani bu kaçınılmaz bir son.

Şimdi ben bunu sürekli düşünmüyorum. 5 dakikada bir aklıma gelip de beni paralize etmiyor. Ama arka planda böyle gitmeyecek bir şey bu. Bir bu var, bir de biraz daha kısa vadeli endişeler var.

O da artık herhalde sosyal medyanın kullanımıyla alakalı. Sürekli sosyal medyada olduğum için sürekli negatif haberler görüyorum. Enflasyon da şuydu buydu, nükleer savaş delikesi hala geçmedi. Bunlar da böyle ufak ufak ekleniyorlar.

Şimdi benim sarılacağım din gibi değerler yok. Ölünce cennete gideceğiz. Bütün sevdiklerim orada olacak. Aile apartmanımızda oturacağız güzel manzarada.

Öyle bir hayalim de yok yani. Ne yapacağız o zaman? Ben böyle geldim şimdi. Bana ne diyebilirsiniz?

Çok merak ediyorum. Şimdi zaten iki sorun birbiriyle bağlantılı. Ben bu noktada ilk olarak çalıştığım ekollerin birazcık tanıtımını ve nasıl fayda sağlayacağını anlatıyor oluyorum ama biraz aslında senin de yaklaşımına bakarak bu gerçek bir öngörüşüm olsaydı seni muhtemelen varoluşlu bir terapiste yönlendirirdim. Ama bilişsel davranışlı terapi boyutundan bakacak olursak, biz bir olayla veya durumla karşılaştığımız zaman bizim ilk olarak otomatik düşüncelerimiz oluşuyor.

Ve bu otomatik düşüncelerimiz bilinç dışı gelişen düşüncelerimiz. Biraz beynimizin repertuara bakarak, geçmiş deneyimlere, bizzat yaşadığı, tanık olduğu, okuduğu, gördüğü deneyimlere bakarak karşılaştığı durumu aydınlatma çabası aslında bu otomatik düşüncelerimiz. Ve bu otomatik düşünceler bizim bu durum hakkında nasıl hissedeceğimizi ve nasıl davranacağımızı belirleyen şeyler oluyor. Hayatın doğal akışında karşılaştığımız zorluklarla, dünyada olan gerçeklerle bizim bu otomatik düşüncelerimizde bazı bozulmalar olabiliyor.

Birazcık daha olumsuz düşünce kalıplarını benimseyerek bulunduğumuz durumları farklı yorumluyoruz. Senin yaklaşımına baktığımda çok fazla genelleme var, felaketleştirme var. Yani evet olacak şeylerden bahsediyorsun, dünyanın sonu bir gün gelecek belki de, bu konuda yapabileceğimiz bir şey var mı? Yok.

Ama sen şu anda bu düşünceyle hayatını tamamen filtreliyorsun ve bu senin hayatı yaşamana engel olan bir şey. Felaketleştirmede de yine benzer bir şekilde aslında karşılaştığın durumlarda olabilecek en kötü ihtimalin gerçekleşeceğini varsayıyorsun. Bu şekilde varsaydığında senin duyguların o felaket senaryosu gerçekleşmiş gibi tepki veriyor. yarın dünyanın sonu gerçekten gelmiş gibi bir tepki veriyor.

Bununla bir lise davranışı terapide birlikte çalışacak olursak bizim odaklanacağımız şey zaten bu otomatik düşünceler olacak. Neden oluşmuş bu kalıplar? Nasıl oluşmuş? Öncelikle bunu inceleyeceğiz ve nasıl durdurup sağlıklıları ile değişebiliriz buna bakacağız.

Düşünce boyutundan duyguya ve davranışa müdahale ediyor olacağız aslında. Tabii böyle bakınca bunların hayatımı etkilemelerine izin vermem aslında mantıksız. Ama ben bunu düşünmesem de başka tepkiler vermeyi öğrensem de o argümanlar dediğim şeyler sonuçta yanlışlanmıyorlar değil mi? Onlar var orada yani.

Dünyanın sonunun geleceği diyelim mesela. Hani yarın öbür gün değil ben öldükten çok sonra bütün bunlar bitecek. O sorun çözülmüyor yani o varoluş sorunu. Sadece ben ona daha az odaklanıyorum veya daha fazla odaklanıyorum.

Onun ayarını yapıyoruz burada. Aynen öyle yani ona verdiğin ciddiyeti değiştiriyoruz burada. Senin hayatının odak noktalarından biri zaten dünyanın sonu gelecek. Hayatın ne anlamı var düşüncesiyle tamamen kendine filtreliyorsan o zaman birlikte mesela kanıt inceliyoruz.

Bunun yakın bir zamanda olacağına veya kesin olacağına dair elinde ne veri var? Bakıyoruz, inceliyoruz. Zaten biraz bunu sayılar üzerinden kanıt inceleme yaptığımız zaman o kadar koşulsuz şartsız olacak diye hayatının merkezine koyduğun şeylerin daha uzak ihtimal olduğunu görüyorsun. Mesela biri gelse, genç biri.

Şimdi buralarda gençler arasında iklim değişikliğinin yarattığı bir endişenin, anksiyetenin epey yaygınlaştığını duymuştum ben de. Diyelim 15-16 yaşında biri geldi. İşte ben yetişkin olunca bu dünya yaşanılmaz bir hale gelecek. Bunun endişesiyle geldi size.

Bu durumda mesela tamam iklim değişikliği hakkındaki gerçek verilere bakalım diye beraber oturup değerlendiriyor musunuz gerçekten de? Bakabiliyoruz, evet. Bu seansta baktığımız bir şey olmasa da hadi o zaman bu hafta bu konuda veri topla diyorum. Ev çalışması veriyorum.

Geliyor ve bunun üzerine çalışıyoruz. Mesela bu kuraklık örneğini alalım. Şu an bazı bölgelerde gerçekten bunun hakkında elimizde çok ciddi veriler var. O zaman bu gibi şeylerle geldiği zaman ben buna zaten gerçek dışı kaygı demiyorum.

Bu gerçekçi bir kaygı. Tamam, peki bu konuda ne yapabiliriz? Ne yaparsan sen kendini daha iyi hissedersin. Anlık rahatlamak için bu kaygın çok yüzeye çıktığında, artık senin hayatını engellediği noktada neler yaparak, anlık olarak kendini rahatlatarak hayata devam edebilirsin?

Biraz daha anlık çözümler üzerinden ilerliyoruz. Yani bu gerçek, evet, bunu kabul edelim. Öncelikle bir savaşmaktan vazgeçelim, kabul edelim. Böyle bir gerçek var önümüzde.

Bu konuda ne yapabilirsin? Elinden gelen nedir? Kendin için ne yapabilirsin? Bayağı pragmatikleştirmeye çalışıyorsunuz anladığım kadarıyla.

Tabii ki. Burada bir Ütopya'da çizmiyoruz biz de. Olur mu ne dünyanın sonu gelmesi, olur mu ne küresel ısınma demiyoruz. O insanların derdi neyse o derdin detaylarına girmeniz de şaşırttı beni.

Ben öyle yaptığını düşünmüyordum psikologların. Şimdi konuya göre değişiyor biraz. Mesela bazen de kendine tanı koymuş danışanlar geliyor. İnternette çok fazla bilgi kirliliği var.

Yani basit bir kaygı yaşayan danışan mesela benim anksiyete bozukluğum var diye geliyor. Benim travma sonrası stres bozukluğum var diye geliyor. Bu gibi durumlarda mesela bakmayın diyorum aksi bir şekilde. O zaman birlikte bir bilgilendirme yapıyoruz çünkü doğrulayacak bir şey illa ki bulabiliriz.

Ben şu an bakayım kendime travma semptomu da bulurum. Anksiyete semptomu da bulurum. Depresyon semptomu da bulurum. Aradığımız sürece illa ki buluruz onu ve bulduktan sonra beynimiz bize ayak uydurur.

Bu sefer gördüğü şeyleri bize göstermeye çalışır, bize deneyimletmeye çalışır. O yüzden onu olumsuz etkileyecek, bilişsel yeteneklerini engelleyecek bir şeyse o zaman aksine bu sefer bakma, araştırma buna birlikte odaklanalım diyor. Anladım. Peki o zaman bir tane daha sorun söyleyeyim.

Potansiyel sorun. O da şu biraz daha az teorik bir şey. Bir noktaya kadar insan hayatı birçok potansiyel içeriyor. Geleceğe dair hayallerin var.

Pek de belirgin olmayabilir. Bu hayaller biraz belirsiz olabilir. İleride bir yerde şöyle şeyler olacak. Hayatım daha mühim olacak veya tatminkar olacak.

Artık neyse. Bir noktadan sonra o kapıların potansiyellerin yavaş yavaş kapandığını görüyoruz. Çünkü belli bir yol seçiyoruz. Her yol ayrımında seçtiğimiz bir yol varsa 10 tane de başka yol kapanmış demek değil mi?

O kapılar kapanmış demek. 10 sene önceki hayatıma bakıyorum. Yani o noktada başka bir seçim yapmış olsam şu anda atıyorum Venezuela'da bir bartender de olabilirdim veya işte Şangay'da çalışan bir mühendis de olabilirdim. Böyle bir sürü şey var ve onların hiçbiri olmadı.

Bir tane sonuçta yol seçtin. Seçtiğim yolun en iyisi mi olup olmadığı da pek umurumda değil benim. Ona takıntılı değilim. Ama o diğer olasılıkların kapanmış olması yine de onun bir ağırlığı var.

Ve bu her sene geçtikçe, her yıl geçtikçe de artıyor. Çünkü bir noktadan sonra insanın hayatını değiştirmesi çok zor. Artık benim de hayatımın gidişatı az çok belli oldu yani. Kim bilir ne hayatlar vardı yaşayabileceğim ve onların hiçbirini tecrübe edemeyeceğim.

onun kaybı birazcık beni üzüyor. Bu normal bir akış gibi geliyor. Özellikle de elinde imkan varsa insanların, hani benim gibi yurt dışında da yaşamışsan, iyi de bir işin varsa, o imkanları gerçekleştirecek, o potansiyel hayatları yaşayabilecek bir takım imkanlarım vardı. Gerçekçi bir şansım varsa bunları yaşayabilecek ve ondan sonra o kapılar kapanmışsa, o zaman biraz sanırım dert yaratıyor.

Bir çözüm de aramıyorum aslında ama böyle söyleyeyim dedim. Geldim ofisinize, viski de yok madem, bunları konuşuyoruz. Şimdi şu anda bu geçmişte olabilecek kaçırdığın ihtimaller senin aklında büyük bir yer kaplıyor mu? Düşününce evet.

Kendimi bunları düşünmeye zorlayınca bazılarını da teker teker gözümde canlandırabiliyorum. Ama günlük hayatımda hani sabah uyanınca bunlar aklıma gelmiyor. Biraz da bilmiyorum hani orta yaş kriz dedikleri şeyle mi birleşiyor bu? Biraz işte insanın yaşlandığının farkına varmasıyla mı birleşiyor?

Herhalde alakalıdır ondan. Peki o geçmişin yasını tuttun mu? Nasıl tutuyor insanlar yasını bilmiyorum ben. Şimdi senin anlatış şekline baktığımda hala daha bunu kabullenmekte zorlandığını görüyorum.

Her kapanışta olduğu gibi burada da bir bittiğini görebilmek için bunu yaşaman gerekiyor. Kaybettiğin olasılıklar da yasını tutabileceğin bir şey ama yasını tutmadığın sürece hayatın boyunca sana kendini tekrar hatırlatan bir şey haline geliyor. sonrasında da belki birazcık mindfulness çalışman gerekiyor. İnsanın doğası zaten birazcık geçmiş ve gelecekte yaşamaya odaklı.

Anı yaşamaya biz alışık değiliz. Geçmişte olanlara üzülüyoruz, onlardan ders çıkarayım diye orada ya böyle olsaydı ya şöyle olsaydı ihtimallerine takılıyoruz. Gelecekte ne olabilir, ne olmasını istiyoruz'a takılıyoruz. Ama biz ne geçmişe müdahale edebiliriz, ne senin o kaçırdığın ihtimallere müdahale edebiliriz, ne de ileride karşına çıkacak ihtimallere müdahale edebiliriz.

Bu ikisinin kesişim noktası müdahale alanımız sadece aslında şu an. Ama sanki şöyle bir durum var orada. Son bir şans, bu hayatın gidişatını değiştirmek için sanki öyle bir his var. Sonuçta elimde hala bazı seçenekler var.

Başka bir ülkeye taşınmak, başka bir iş yapmak. Geçmişte kaybedilmiş olan o potansiyelin yarattığı bir nostalji var. Onlar da sanki bu halen daha önümde olan, halen daha geçmişte bırakmadığım bu üç beş tane seçeneği etkiliyorlar. Köprüden önce son çıkış gibi.

Anlatabildim mi? Çok güzel anlattın. Şimdi yasını tutmak orada bir kapanış ama onun dışında asıl yapacağın şey bak mindfulness da bizim çalıştığımız nokta şu. Karşındaki durumu sen zaten hep geçmiş veya gelecek perspektifinden görürsün.

Senin şu an karşındaki seçeneklere yaklaştığın gibi. O bağlantıyı görmen, fark etmen gerekiyor. Şu andaki seçeneğe niye böyle yaklaşıyorsun? Böyle düşünmenin arkasındaki neden ne?

Bunu gör, detaylarına girmeden ağına gel. O zaman karşısındaki seçeneğe daha doğru yaklaşabilirsin. Yani bir nevi dersini koy cebine, önündeki yola bak. Ama bunu birazcık daha bilissel olarak nasıl yapacağını öğreniyorsun.

Peki Deniz, bu görüşlerini seans sırasında not mu alıyorsun yoksa bu yargıya daha sonra mı varıyorsun? Seans sırasında mesela tuttuğun notlar genelde kişinin verdiği tepkilere, söylediği sözlere yönelik oluyor ya da eve gidince ondan sonra akşam onlara bakıp bir teori mi çıkarmaya çalışıyorsun yoksa o anda teşhisi koyabiliyor musun? Aslında online terapi yapıyorsam seans anında zaten not alıyorum. Yüz yüze terapi ise seansta bunun daha tercih edenler de var ama daha akıcılığı böldüğünü düşünüyorum.

Seansın hemen sonrasında notlarımı alıyorum. Ama hiçbir şeye anında net bir teşhis koyamayız. Patolojik teşhisleri zaten biz psikologlar olarak koyamıyoruz, yetkimiz yok. Bu gibi durumlarda da ilk bir oraya soru işareti olarak notumu alırım.

Bunu pekiştiren durumlar olursa bu daha net bir yargı haline gelir. Onu birazcık daha yakından tanımaya çalışırım ama bir konuşma tamamen yargıya varmak için yeterli değil. Defalarca konuştuk bu konu hakkında. Kafanızda da sağlam bir teori oluştu diyelim ki.

Konuşma dışında başka veri kaynaklarınız da var mı? Mesela benim sosyal medya profilime girip bakıyor musunuz? Ben buna izin veriyorum. Yani girin bakın diyorum.

Hatta şuna da izin veriyorum. İsterseniz eşimle de konuşabilirsiniz. Komşularımla da konuşabilirsiniz. Neredeyse bir dedektif gibi tanıkları sorgularlar ya.

Öyle bir yöntem var mı? daha taraftız yaklaşabilmemiz için danışana bunlara girmememiz gerekiyor. Eğer ben onun sosyal medyasına bakarsam bambaşka bir kişilik göreceğim. Bu benim seyahatte konuştuklarım üzerinden fikrimi etkileyebilir.

Bana getirdiği kişi aslında içini döktüğü kişi. Ama dışarıya yansıttığımız kişilik her zaman içimizdekiyle birebir aynı olmuyor ki. Bu benim yargımı birazcık daha bulandırır. Başkalarıyla, yakınlarıyla konuşmak da herhalde aynı engele takılıyor.

Ki kimse de bunu istemiyor zaten. Birazcık daha terapistini özel tutmaya çalışıyorlar. Yani şunu yapıyoruz bazen, git bunu eşinle konuş. Eşin ne düşünüyor bu konuda?

Veya ev çalışması veriyorum seanslar arasında. Hadi bu konuda hissettiklerini paylaşmayı dene. Bakalım sana nasıl yaklaşacak derken oradan aldığı notları getiriyor zaten bana. Bazen o öyle bir içgörü de sağlamış oluyor.

Peki benim gibi böyle biraz ukala tipler gelince işte demin dedin ya internetten de bakmış kendine teşhis koymuş filan. Demin anlattığım sorun bile ukalacı aslında hani ilk başladığım bütün evren yok olacak olabilecek bütün sorunlar arasında en büyüğünü seçti. Yani diğerleri sanki hani sana sorun teşkil etmiyor da böyle insanlar geldi değişik değişik kişilikler veya çok skeptik biri geldi. Bu işin işe yarayacağından o kadar şüpheli ki hani yaptık işe yaramadı demek için gelmiş gibi.

Bu insanlar var mı bir kere hakikaten böyle kişilikler ve bunlarla nasıl baş ediyorsun? Onlarla genellikle birazcık yaptığımız çalışmaların bilimsel kökenine dair konuştuğum zaman, o verileri gösterdiğim zaman biraz daha o yargılarını kırmak daha kolay oluyor. Çünkü genellikle bu birazcık daha sosyal bir bilim diye daha önyargılı yaklaşıyorlar. Ama bunun bilimsel temellerini, araştırmaları gördükten sonra veya ben paylaştıktan sonra yargılarını kırmak daha kolay oluyor.

Tam beni tarif ediyor bu, evet. Önce bir alanın saygınlığını hani onlara kanıtlıyorsunuz. Ya bu gerçek bir şey, somut bir şey, ciddiye alsınlar diye. Ondan sonra devam edebiliyorsunuz.

Aynen öyle. O ciddiye almadığı sürece sadece bu gelip zaman geçirdiği bir ortama dönüşür. Herhangi bir fayda alamaz. O yüzden öncelik birazcık ona verimi göstermek oluyor.

Ama hala şüphe ediyorsa, yine de ben inanmıyorum buna diyorsa, o noktada yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Evet, o zaman ne haliniz varsa görün diyorsunuz. Öyle demeyelim de. Şeyi çok merak ediyorum peki.

Hani bu gizlilik meselesi, gizliliğin ihlalinden konuştuk ya. Bunu birine anlatmam lazım kesin dayanamayacağım dediğiniz bir şey oldu mu? Yazmak iyi geliyor. Yazabiliyorum kişinin detaylarını paylaşmadan.

Kendi notlarımda bile o gizliliği birazcık prensip haline getirmişim. Kendi duygularımı mesela dökmeye çalıştığımda yükümü özele girmeden şu bana şöyle hissettirdi gibi paylaşmaya çalışıyorum. Peki bunu gördüğünüz zaman, ben aslında psikolog olmayı hak etmiyorum gibi bir düşünce geldi mi aklınıza? O sorunları yaşamış insanlar sadece psikolog olmalı.

Belki de biraz da imposter sendroma giriyor bu. Böyle bir hissiyat oldu mu? Yoksa ben aslında daha düzgün bir şekilde yetiştiğim için bu insanlara yardım etme şansım daha çok mu diye düşündünüz? Daha çok olduğunu düşündüm çünkü tetiklenme riskim yok.

Kendi deneyimlerimden beni zorlayacak bir şeyle karşılaşmıyorum. Bu bana birazcık daha tamam, o zaman ben bunlara en azından iyi gelecek şeyi yapabilirim. Sorumluluğunu veriyor ve galiba motivasyonumun büyük bir kısmı buradan geliyor. Bu bana çok ilginç geliyor şu açıdan terapistle danışan arasındaki ilişki.

Çünkü gerçekten başta da bahsettik ya çok olağan dışı bir ilişki. Yani ben şimdi geliyorum o zaman kimseye belki söylemediğim şeyleri söylüyorum. Bir bakıma dünyada o anda en yakın olduğum kişi mesela sen oluyorsun. Beni en iyi tanıyan kişi sen oluyorsun veya en iyi olmasa bile hani başkalarının hiç tanımadığı tarafımı tanıyan tek kişi sen oluyorsun.

Arkadaşlarımın, eşimin, ailemin bile tanımadığı. Ama herkesten de az bana sempati veya şefkat gösteriyorsun. Sempati duyuyor olabiliyorsun ama onu gösteremiyorsun. Paradoksal bir ilişki gibi değil mi?

Çünkü kendimi bu şekilde açtığım zaman... ...karşıdan da ona orantılı bir açıklık bekliyor olacağım. Ama öyle bir şey gelirse yardım etme şansı azalıyor.

Onu yapmamak zorundasın. Açıkça ifade etmesem de yaşadığı şeyin onu ne kadar zorladığını, gördüğümü pekiştiriyorum. Yani yine kendine anlaşılmış hissediyor. Zaten bu biraz ona destek oluyor.

Onun dışında bazen kendi duygularını, durumla ilgili kendi duygularını bana yansıtıyor. Kendine şefkat göstermek isterse bu şefkati bana yansıtıyor. Kendine öfkeliyse bu öfkeyi bana yansıtıyor. Benim üzerimden kişi kendi duygularıyla yüzleşiyor.

O yüzden ihtiyacını da görebiliyor orada, korktuğu şeyde. Tek istediği bu olan var mı peki? Gelip de duygularını yansıtmak isteyen veya çözüm aramak yerine anlaşılmak isteyen. Bunları aşmak istemiyorum.

Her haftaya düzenli olarak gelip bunu yapayım. O benim bir sübabım gibi basıncımı alsın. Sonra hafta boyunca basınçlı olunca tekrar buraya gelirim gelecek hafta. Böyle yapmak isteyenler de var mı?

Benim karşımda çok fazla yok çünkü geldikten sonra birazcık bizim seanslarımızda işte BDT'de, şematerapide daha aktif bir terapist rolü olduğu için tamamen anlattığı, benimle diyalog kurmadığı, sadece anlaşıldığı bir yer yok yaşadıklarını ben soruyorum. anlamlandırmaya çalışıyoruz beraber daha interaktif bir hali var ama mesela psikanalitik ekolden bahsedecek olursak biraz daha terapistin kendini geri planda tuttuğu daha az dahil olduğu bir terapi yaklaşımı o durumda daha çok aslında danışan kendi anlatıyor az müdahalelerle kendi içgörüsünü oluşturuyor kendi gizlediği şeylere ulaşıyor çünkü burada biz seninle karşılıklı konuşuyoruz ben karşında sussam sana hiçbir cevap vermesem Sen kendi başına iletişimi sürdürmeye çalışsan senin karşındaki psikoloğa dair aklında oluşmuş olan tüm roller, bu alana biçtiğin her şey yavaş yavaş dökülmeye başlar. Bu bilinç dışımızın ilerleme şekli. Boşluğa düştüğü zaman karşısından bir tepki alamadığı zaman en gizli saklanmış şeyler yüzeye çıkmaya daha meyilli oluyor.

Zaten psikanalitik yaklaşımda da birazcık o yüzden kendini anlattığı, fazlasıyla anlattığı, kendi bilmediklerini bile anlattığı bir yer oluyor. Belki öyle insanlar için o biraz daha fayda sağlayabilir. Valla ben bir podcastçi olduğum için öyle hiçbir şey söylemeden, 30 dakika dinleseniz ben 30 dakika anlatırım bir şeyler, monologla alışığım. Ama şöyle düşün, benden iletişim kurman gerekiyor burada, bu podcast'ın bölümü bu, ben burada oturmuşum, susuyorum.

Doğru evet. Bu aslında bu dediğinin aynısını geçen gün nerede duyduğumu da hatırlamıyorum ama bir diziydi galiba ve polislerden bahsediyorlardı. Daha doğrusu sorgulama tekniklerinden bahsediyorlardı. Karşıdan cevap alamadıkça suçlu suçlu durduk yere itiraf ediyor mesela.

Kendini açıklamaya çalışayım derken. Şimdi bunu hepimiz mesela küçüklüğümüzde yaşamışızdır. Bir düşünsene, yanlış bir şey yaptın, eve geldin, ailen yanlış bir şey yaptığını biliyor ama sende konuşmuyor. Ne kızıyor, ne bir şey söylüyor, sadece sessizler.

Ne düşünürsün? Evet, için için rahatsızlık duyuyorum. Yani kendimi açıklamak ihtiyacı duyarım. Yaptım ama bir sor neden yaptım?

İşte tam da aynı mantık. Demin değişik terapi yöntemlerinden bahsettin. Şema terapi dedin mesela. BDDK dedin.

BDT. BDDK başka bir şey değil mi? BDT dedin. Bunlara kısaca bir değinebilir miyiz?

Yani bir açıklayabilir miyiz farklarını? Tabi yani buna ek daha bir sürü var varoluşu, terapi var, bir sürü farklı yaklaşım var. Hepsine hakim değilim ben. BDD'den birazcık zaten seninle ön görüşmemizde bahsetmiş oldum.

Psikanalitik de biraz bu klasik Freud'dan gelen, aslında bu televizyonlarda çok gördüğümüz insanların terapiyi gözünde canlandırdı. o divana uzanılan, terapistle göz teması bile kurulmayan, terapistin ''hıhı'' deyip kafa salladığı o klasik model vardır ya, birazcık ona benzer diyebiliriz. Terapistin arka planda olduğu, yani günlük konuları çok incelemedikleri, daha çok geçmişe, çocukluğa, erken yaşantılara inip bilinç dışında, bilinç altında gizli kalmış şeyleri yüzeye çıkarmaya çalıştıkları ve bunun günümüze yansımalarını, günümüzdeki karakterindeki izlerini görmeye çalıştığımız bir ekol. Şema terapide ise şöyle bir yaklaşımı var.

Bizim bu hayatta bir insan olarak bazı ana ihtiyaçlarımız var. İşte sevgi olsun, adalet olsun, saygı olsun. Biz hayatımız boyunca bu ana ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışırız. Erken yaşantımızda, bizim çocukluk dönemimizde bu ihtiyaçları karşılamak için oluşturduğumuz davranışlar, ihtiyaçlarımızın karşılanmaması veya fazla yoğun karşılanmasıyla birlikte bizim şemalarımız, yani davranış kalıplarımız ortaya çıkıyor.

Burada bu şemaları tespit etmeye çalışıyoruz. Neden aktive olmuş? Bu ihtiyaç karşılanmamış mı? Çok mu yoğun karşılanmış?

Bunu bulup bunun telafisini yapmaya çalışıyoruz. Aslında bir nevi yeniden ebeveynlik yaptığımız bir ekol oluyor ve bu şekilde de o davranış döngüsünü kırmış oluyoruz. Varoluşçu terapide peki ne yapıyorsunuz? Bana verdiğiniz şey oydu değil mi?

Reçete. Evet. Yani varoluşçu terapi birazcık aslında bu şekilde ölüm kaygısıyla da ortaya çıkan bir durum. Çünkü ölüm insanın en büyük korkusu, bilinmezi.

Yani günlük hayatta ben ölümden korkmuyorum, ölüm kavramından korkmuyorum desek bile hayatı anlamlandırma ihtiyacımız, yaşayamama, verimli yaşayamama kaygımız aslında yine ölüm kaygısının getirdiği bir şey. Burada da hayata nasıl yaklaşabiliriz? Bunu ele alıyoruz birazcık. İnsanlar gelip de bu tip sorunlardan bahsedince illa varoluşçu olmak zorunda değil.

Başka dertleri de olabilir de. Örnek o diye oradan gidelim mesela. Beş kişi gördün o gün. Beşi de varoluşçu kaygılara sahip değişik şiddette.

Sonra eve geldiğinde düşünüyor musun? Ya hakikaten nedir bu sorunun cevabı? Yani o insanların sorunlarını sen de üstüne alabiliyor musun? Ben üstüme alırsam zaten bu görevi yapamam.

Çünkü bu sefer kişiselleştirmeye başlarım. Fazla etkilenirim bundan. Tabii ki hayatın genel akışı, hayat nedir bu konuda herkes gibi benim de bir fikirlerim var. Ama benim konuya yaklaşma çabam mesela ben hayata anlık yaklaşmaya çalışıyorum.

Yapabileceğim şey bu. Adım adım ilerlemek için ne yapabilirsem bunu görmeye çalışıyorum. Hayatımı anlamlandırmak için günümü anlamlandırmaya çalışıyorum. Bu konuda bir kitap vardı, bilmiyorum denk geldin mi hiç.

İnsanın Anlam Arayışı. Viktor Frankl'ın bir kitabı, kendi deneyimlerinden yola çıkarak aslında yazdığı bir kitap. Kendisi nazi kamplarında kalmış hayatının bir dönemi boyunca. Ve o kampta şunu sorgulamaya başlıyor.

Bir insanın elinden tüm prestij olarak saydığı, kendini tanımlayan şeyler olarak aldığı ailesi, eğitimi, geçmişi, tüm title'ları, görünüşü, hepsi alındığı zaman geriye ne kalır? İnsan için anlam nedir? Hayatın anlamı, kendisini anlamlandıran şey nedir? diye buradaki deneyimlerini sorgulayarak başladığı bir kitap.

Sonrasında da bunu birazcık daha teorik bilgilendirmeye çalışıyor. Hayatımızı anlamlı kılan şey, yaptığımız şeyler. İlla büyük bir başarı olması gerekmiyor. Ama ne yapmayı seçtiğimiz, bizi tanımlayan şeyler ve bizim hayatımızı oluşturan şeyler.

Biz kendimize ben dünya için, hayat için büyük şeyler yapacağım hedefini koyarsak, o hedef çok yukarıda olabilir, bu noktaya gelebilirsin ama buna nasıl başlayacaksın? Bugün dünya için ne yapacaksın? Bugün kendi hayatın için ne yapacaksın? Bunlar tahmin ediyorum yetişkinleri ve çocukları farklı etkiliyor.

Yani bir çocuğun sonuçta yapabileceği şey nedir ki? Biraz daha kısıtlı o bakımdan. Öte yandan belki anı yaşaması, geleceğe ve geçmişe yönelik kaygıların az olması konusunda daha avantajlılar. Nasıl tam olarak fark ediyor yetişkin ve çocuk danışanların terapi süreçleri?

Senin de dediğin gibi zaten en büyük farkı çocuklar çok andalar. Anda kalmayı çok iyi biliyorlar. Çünkü bu biraz aslında yetişirken bizim koşturmacalarımızla birlikte unuttuğumuz bir şey. Duygularını ifade konusunda çok daha başarılılar.

Çünkü biz duygularımızı ezberle ifade ediyoruz. Yani hayatımda bir şey olumsuz gidiyorsa ben kaygılanmalıyım diye mesela aklımızda bir denklem var. Ve bir şey olumsuz gittiği zaman kaygılıyım. Aslında böyle değil.

Aynı duruma farklı duygusal tepkiler verebiliyoruz. O yüzden burada nasıl bir tepki verdiğimiz, ne hissettiğimizi görmek için birazcık bunun bizim bedenimizdeki yansımasına bakmamız gerekiyor. Bunu ortaya çıkaran düşünceye bakmamız gerekiyor. Çocuklar duygularını ezberden dile getirmek yerine çoğunlukla bedensel duyumlarıyla ifade ediyor.

Mesela sinirli ise terlemesinden falan bahsediyoruz. Yoksa daha ziyade zihinde olup bitenler yoksa hepsi birden mi? Hepsi birden. Yani mesela kaygılanmış bir çocuk diyor ki, sanki midemde hayvanlar sürünüyor.

Daha böyle somut bir şekilde betimliyor duygusunu. Daha sonra oradan tamam, peki sana bu hangi duyguyu çağrıştırıyor diye buna isim koymamız daha kolay oluyor. Neye ihtiyacı varsa bunu görmemiz daha kolay oluyor. Yani daha ezbersiz ve doğal ilerliyoruz.

Aslında o duyguyu çocuğa tanımlamış oluyorsun bir bakıma. Gerçek zamanda öğrenmiş oluyor. Ama biz fazla öğrendiğimiz için bazen kısa yolu seçip direkt kalıplarla düşünüyoruz ve o yanıltıcı olabiliyor, öyle mi? Aynen öyle.

Bu da yani dediğim gibi yine andan uzaklaşmanın etkisiyle biz ezberden tanımlıyoruz. Mesela bunu seanslarda çok yaşıyoruz. Danışanım geliyor, yaşadığı bir olaydan bahsediyor. O konudaki duygusunu etiketliyor.

Öfkelendim buraya. Bu beni çok öfkelendirdi. Peki, öfkelendiğini nasıl anladın dediğimde, ben galiba öfkelenmemişim, galiba korkmuşum diyor. Ama duygunun ne olduğunu bilemeden doğru müdahaleyi de gösteremiyoruz kendimize.

Tamam, çocuklar bunu daha iyi ifade ediyorlar. Peki, çocukların terapisinde zorluk çıkaran kısım ne? Çocukların terapisinde birazcık aslında daha çok oyun üzerinden ilerliyoruz. Yani ergenlik yaşına gelene kadar daha çok oyun oynuyoruz biz çocukla.

Çünkü çocuklar yaşadıklarını doğrudan anlatamıyor. Hayatında insanlardan aldığı tepkiler olsun, bazen benimle terapistiyle ne kadar paylaşması gerekiyor, bunu kestirememesinden dolayı direkt olarak anlatımda çekiniyor. Bu noktada oyun oynuyoruz çocuklarla. Çocuklar aslında oyunu bir iletişim dili olarak kullanıyor.

Oyunda karakterlerini yaşadığı deneyime göre seçiyor. Onları oynatırken yaşadığı deneyimi farklı bir şekilde resmediyor. Ve buradan onun yaşadıklarını anlamamız daha kolay oluyor. İmgelerle çalışıyoruz aslında yani.

Anladım. Bu süreçte annesi babası hep beraber mi oluyor yani? Aynı ortamda mı oluyorlar? Hayır, anne baba dışarıda kalıyor.

Eğer çocuk ilk seansta zorlanıyorsa, belki seansın başlarında küçük bir süre boyunca anne eşlik edebiliyor ama bu son ihtimal artık. Onun dışında bekleme odasında bekliyor oluyor ebeveynler. Ondan sonra gelmiyorlar mı seansı biter bitmez? Ne oldu, ne dedi çocuk?

Orada çünkü sizin şimdi önceliğiniz çocuğa yardımcı olmak ama bir bakıma da danışan olarak bakarsak çocuk, müşteri olarak bakarsak anne babayla ilişkilisiniz. Değil mi? O aradaki dengeyi iyi tutturmanız lazım. Zaten zorlayıcı noktası da birazcık o oluyor.

Aslında çocukla çalışmanın en zorlayıcı noktası ebeveynle ilişkiyi dengeleyebilmek. Hani o noktada ebeveynle seansla ilgili bilmesi gereken bir şey varsa, çocuk için kritik bir şey varsa, bana şunu anlattığı olarak değil ama şunu bu hafta birlikte yapmayı deneyin. yol göstermede bulunmaya çalışıyoruz eğer çocuğu riske atan bir durum yoksa. Yine çocuğu riske atan bir durum olmadıkça, ya bana şunları anlattı, böyle bir şey olmuş, ne kadar da korkmuş, biliyor muydunuz siz bunu diye tabii ki seansta konuştuğumuz her şeyi ebeveyne aktarmıyoruz.

Ama bazen böyle bir beklenti de olabiliyor tabii ebeveynden de. Çocukta gördüğünüz bir şeyi ebeveynde de görüyor musunuz veya tam tersi ebeveynde gördüğünüz şeyi çocukta görmeye? şöyle bir yansıması olabiliyor. Bazen yetişkinlerde çocukluk döneminde kalmış ve kullanamadığı, telafi edemediği ihtiyaçlarının yansıması oluyor ve bazı konuları konuşurken daha çocuklaşabiliyor.

Veya çocuk eğer ailede ona öyle bir rol biçildiyse, ebeveynler çok meşgulse, küçük bir kardeşi varsa onun bakımını, üstlenme rolu biraz sözel olmadan da olsa ona biçildiyse, o zaman çocuk biraz daha yetişkin rolünü benimsemeye çalışıyor. Travmalarda peki bir geçiş var mı? Travma aktarımı var mı nesiller arasında? Var.

En sevdiğim konudur konuşmayı da. Travma geçmiş olmayan insan yok diyebiliriz. Çünkü çok fazla göç, savaş, her şeye tanık olmuş bir ülkeyiz. Ama bu demek değil ki hepimiz genlerimizde travma taşıyoruz, hepimiz bunu hayatımız boyunca yaşayacağız demek değil.

Travma dediğimiz şey, onu çözecek kişi bulana kadar aktarılır. Bunun gerçekten de genetik bir yanı var mı? Evet, yani hala daha çok araştırılan bir konu. Hem sosyal olarak bir aktarım var, hem de genetik olarak var.

Genetik olarak şöyle, anne doğum yapmadan önce yaşadıkları veya hamilelik sürecinde yaşadıkları, babanın da o hamilelik anına kadar yaşadığı her şey genlerine işleniyor. Nasıl işleniyor? Biz bir travma yaşadığımızda vücudumuz yoğun bir strese giriyor ve hormonal bir değişiklik oluyor. Ne oluyor?

İşte stres hormonu olarak bahsettiğimiz kortuzol seviyemiz değişiyor. Bizi sürekli bir tetikte hale getiriyor ve travma sonrası stres bozukluğu semptomları göstermeye başlıyoruz. Bunu biz çözümlemeden çocuğa aktardığımızda da çocuk da ne yaşadığını bilmeden benzer semptomlar göstermeye başlıyor. Yani stres seviyesi yüksek oluyor mesela bazı durumlara karşı.

Bizim hamilelik sırasında stres seviyemiz yüksek olduğu için öyle mi? Evet, bunun tam olarak aktarımı hala çok araştırılan bir konu olsa da tetikleyicilere karşı da çocuk hassaslaşıyor. Mesela bir insanla tanışıyor, diyor ki yeni tanıştık ama ben hiç hoşlanmadım, beni çok rahatsız eden bir şey var bu insanda. O insanda travmadaki kişiye benzer bir şey yakalıyor.

Benim tahminim şu olurdu. Hani beni şaşırtan kısmını söyleyeyim. Epigenetik etkilerin veya belki de doğrudan genetik etkilerin olabileceğine ihtimal veriyorum ama hani bunların böyle çok spesifik olduklarını düşünmezdim. Yani belli durumlara karşı değil de genel bir stres hassasiyeti mesela bu şekilde geçer diye düşünürdüm.

Ama sen diyorsun ki öyle de var. Onun üstüne daha spesifik durumlar bile kalıtım yoluyla aktarılıyor. Tabii ki biraz hala dediğim gibi araştırma konusu ama onun dışında sosyal aktarımla da birleşmiş olabiliyor. Yani ebeveyn alışveriş merkezine girdiğinde bir irkildiğini gören çocuk da bunu alabiliyor.

Hiç konuşulmamış olsa da, çok ufak bir vücut diliyle yapıyor olsa da bunu alabiliyor. Çok ilginç bir konu bu. Bizim de mesela küçük bir çocuğumuz var şimdi. Stres yaşamasın istiyoruz.

Çünkü stresle büyüyen çocukların bilgisayar gelişimi zorlukları içeriyor. Nasıl bir yaklaşım sence? Biraz da stres olmalı mı mesela? yaşına uygun derece bir şeylere tanık olması gerekiyor.

Yani yanında tabii ki bağrış çağrış bir duruma tanık olması değil ama yanında oluyorsa hemen kaçıralım da değil. Ne olduğunu bilsin çünkü stres dediğimizde bizim bir duygumuz ve tamamen olumsuz olarak etiketlememiz mümkün değil. Bizim bugün de hayatta olmamızın nedeni aslında stres. Kaygı diye bir şey olmasaydı biz bugüne kadar zaten elenmiş olacaktık.

Doğru, evet. Yardımcımız yani sonuçta belli durumlarda en büyük yardımcımız. Burada şunun altını çizmek istiyorum. Travma konusu çok farklı yorumlanan bir konu.

İnsanlar yaşadıkları, onları duygusal olarak etkileyen, zorlayan durumları da bir travma olarak niteliklendiriyor ama psikolojik perspektiften baktığımızda bu bir travma değil. Bizim travma olarak tanımladığımız şey için bizzat veya dolaylı yoldan bir yakınımız dolayısıyla bir hayati riske, yaralanmaya tanık olmamız, bunu yaşamamız veya böyle bir risk altında olduğumuzu hissetmemiz gerekiyor. Bunun dışındaki durumlar aslında bizi zorlayan durumlar olsa da psikolojik travma değil. Günlük hayatta travma diyoruz da o tembelliğimizde yani, onun ayrı bir şeyi o.

Aynen öyle. O bir günlük hayattaki zorluğumuz aslında. Peki hayati risk veya yaralanma riski taşıyan durumlar veya onu yaşamamız... Bunlar otomatikman travma mı oluyorlar yoksa o bir üst küme gibi onların bir kısmı mı travma olarak değerlendiriliyor?

Bunların hepsi travma olarak niteliklendiriyor ama travmaya tanık olmuş yaşamış bir insan illaki travma sonrası stres bozukluğu gösterecek diye bir şey yok. O yüzden travmayı yaşadın eyvah gel sen aktarırsın bunu bunları ele alalım dememiz gerekmiyor. Anladım. Yani o zaman bir örnek vermek gerekirse mesela ciddi bir trafik kazası geçirdik.

Arabada beş kişi var. Üçü yaralandı, ikisi yarasız atlattı. Bunların aslında beşi de bir travma yaşamış oluyorlar. Ama belki bir tanesi terapiye ihtiyaç duyuyor.

Aynen öyle. Çünkü burada bizim yetişme şeklimiz, destek alabildiğimiz çevremizdeki insanlar, ailemiz, arkadaşlığımız, kişiliğimiz, bunların hepsi yaşadığımız şeyin bizde oluşturduğu karşılıkta büyük bir yere sahip. Şunu merak ediyorum. Belki bu şekilde bitirebiliriz konuşmamızı.

Bir insan herhangi bir travmanın, yaşadığı bir travmanın kendisinde ne gibi etkilere yol açtığını nasıl anlayabilir? Şöyle basitleştireyim. Bu tanıma göre sonuçta hepimiz, az çok hepimiz bir travma yaşamışızdır. En az bir tane.

Ben bunun derin etkilere sebep olduğunu, sana gelmem gerektirecek kadar derin etkilere sebep olduğunu nasıl anlayabilirim? Yine aslında aynı kriterler. Bu konu senin aklında ne kadar yer kaplıyor? Üstüne ne kadar düşünüyorsun?

Hayatını etkiliyor mu? Ama ya bilinç altında işleyen bir şeyse? Yani neredeyse sürekli suyun altından gidiyor. Ben ona kafa yormasam bile belki davranışlarımı bir şekilde etkiliyor.

Bunu kendi kendime bulmam zor olmayacak mı? Bu eğer zaten suyun altından yürüyen bir şeyse, bilinçaltın sana bunu göstermeye çabalar. Bu bir rüya olarak olur, düşünceler olarak olur ama tamamen bilinç dışı kalmaz hiçbir zaman. Çözülmeye ihtiyaç duyan bir travma varsa, beynin sana bunu göstermeye çalışacak.

Bak buraya bak, burada bir şey var diyor ve su yüzüne çıkıyor. O zaman bu psikoanalitik yaklaşıma geliyoruz değil mi? Sonuçta onun da derdi bu. O da su yüzeyine çıkmamış, kendini gösterememiş şey varsa gel birlikte çıkaralım diyor.

Uzan şöyle koltuğa, anlat bakalım. Yine psikolojinin karikatür haline döndün. Tamam, çok teşekkür ediyorum. Çok şey öğrendim.

Benim için de çok keyifliydi. Bence çok güzel bir sohbet oldu. Bir şekilde belki bir online sohbet odasında görüşürüz. Ben hayata dair, evrene dair nasıl yok olacağımız hakkında senaryolar anlatırım.

Anlaştık, görüşürüz. Evet arkadaşlar sanırım buna bir nevi devam bölümü gelecek. Bir süre önce Patreon üstünden insanlara terapi tecrübeleri hakkında soru sormuştum ve depresyon üstüne tecrübelerini sormuştum. Eğer Noel yemeklerinden çatlamamışsam pazar günü onları oturup değerleyeceğim ve haftaya sizlerle paylaşacağım.

Bu vesileyle de tüm patronlara selamlar, özellikle de Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Emine Tekerek, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Emel Ct, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Yücel Balım, Salih Ünal ve Savaş Gürata.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)