Podcast

Hakaret Suç Olmalı Mı?

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

“Bu podcasti dinleyen ahmaktır” deseydim eğer, benden şikayetçi olup tazminat alabilir miydiniz? Bunu defalarca yapsam hapse girebilir miyim? Bir telefon hakkı vereyim size, avukatınızı arayın, görüşün bakalım ne diyor.

Bir şeyin suç olması, çözdüğünden fazla soruna sebep oluyor mu olmuyor mu? Bu bölümde mevcut durumun yarattığı bazı sorunlardan bahsedeceğim, hakaretin tam olarak ne olduğundan bahsedeceğim, kamu hukuku ve özel hukuk ayrımını yapacağım ve sonra da mikrofonu size vereceğim

(Podcast için yorum yazan herkese ve tüm Patreon destekçilerine teşekkürler)

.



Bölümler:


(00:05) Hakaretin suç olmadığı yerler

(01:00) Argumentum ad ana bacı

(05:25) Kırmızı çizgiler: ABD seçim usülsüzlüğü kararları

(07:15) Kişinin itibarı mı devletin itibarı mı daha önemli?

(11:25) Cumhurbaşkanına hakaret kanunu

(13:45) Tazminat Endüstrisi

(18:00) Yasallık vs serbestlik

(18:30) İftira

(20:05) Sizden gelenler

(21:35) HAGB

(26:05) Hakaret sayılan kelimeler

(28:25) Patreon Teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Rapor: Trump’s judicial campaign to upend the 2020 election


Makale: How powerful people use criminal-defamation laws to silence their critics


Makale: Defamation law and free speech


Haber: It shouldn't be a crime to insult someone


Kitap: Hakaret Sözlüğü, Ahmet Aslan







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.107 kelime · ~21 dk okuma

Selam ahmaklar ve flarsızlar. Bugünkü konumuz hakaret. Baştan söyleyeyim bence hakaret suç olmamalı. Öyle örtülü aleniye ayrımı yapmadan, tazminat hapis ayrımı yapmadan söylüyorum suç olmamalı.

Aslında bu o kadar da radikal bir görüş değil. Dünyada birçok ülke hali hazırda bu durumda. ABD, Kanada, Meksika, Avrupa'nın yaklaşık yarısı, belli şartlar altında Afrika'nın bir kısmı, Güneydoğu Asya'nın bir kısmı, Rusya, Hindistan, Avustralya, bunlar da suç değil. Hakaretin suç olduğu ülkelerde de genelde ceza paradan ibaret.

Ama dünyadan örnekler vermek işe yaramayacaktır. Hakaretin serbest olması fikri Türkiye'de tutmaz. Çok basit bir sebebi var. Muhtemelen demin siz de hissetmişsinizdir.

Transkriptin tamamını oku

Ben böyle bir giriş yapınca küfür-hakaret serbest olmalı deyince damarlarınızdaki asil kan biraz kaynamıştır, fokurdamıştır ve ağzınızdan şu sözlerin dökülmesini sağlamıştır. O zaman senin anana bacına küfür etsinler de görelim. Argumentum ad anabacı. Klasik liberal anlayışın Türkiye'de yayılmasının önündeki en büyük engel olabilir.

İngilizce'de yok böyle bir kalıp. Olsaydı kim bilir ne olurdu acaba? John Stuart Mill özgürlük üstüne iyi yazıyor mesela. İfade özgürlüğünün temel metinlerindendir biliyorsunuz.

Ne diyor orada? İşte herkes konuşsun, yanlış ve kötü fikirler de açığa çıksın ki insanlar onlara mistik bir kuvvet atfetmesinler, onların kötü olduğunu görüp bırakabilsinler. Bir fikrin doğru olması da yeterli değil, anlaşılması lazım. Bu da ancak tartışmayla olur.

Doğru bir dogma dahi yanlış bir akıl yürütmeden daha tehlikeli olabilir. Bunlar var yani adamın aklında. Arkadaşlarına açılıyor bir gün, böyle bir kitap yazacağım diyor ve cevap geliyor. Yani diyorsun ki illa gelip anama bacıma küfretsinler.

Yoksa ilerleyemeyiz, medeni olamayız. Bunu mu diyorsun John? Bitti orada işte adamın kariyeri. Tastaklarını yakar, bir daha da yazı mazı yazmaz ithalat ihracat işine girer.

Aslında bu argümentum adı anabacı aptalca bir tepki değil. Bir prensip savunuyorsan, o prensibin sana uygulanmasını da kaldırabilmen lazım. Bunu test ediyor. Bol keseden sallamamanı sağlıyor.

Ama bunun tartışmanın başlangıcı olması lazım, sonu değil. Çünkü devamı şöyle gelebilir. Hakaret kötü bir şey ama kötü olan, zararlı olan, beni sinirlendirecek olan her şeyin ceza kanununda yeri olması şart değil. Etik ve hukuk ayrı şeyler bazen örtülseler de.

Bizde bu ayrım yok. Herkesin başlangıç noktası yasaklar. Her toplumda yasaklar gereklidir ama ileri toplumlarda bir yasak gelmesi için insanları ikna etmen gerekiyor. Bizim doğal halimizse ben yanlış buluyorsam, beni rahatsız ediyorsa yasaklanmalı.

Böyle olduğundan doğal halimiz bir yasak kalkması için insanları ikna etmen gerekiyor. O yüzden hakaret suç olmamalı deyince zihnimiz ister istemez bunun yol açacağı kötü senaryolara gidecek. Ama esas soru şu, bir şeyin suç olması çözdüğünden fazla soruna sebep oluyor mu, olmuyor mu? Bu bölümde mevcut durumun yarattığı bazı sorunlardan bahsedeceğim.

Hakaretin tam olarak ne olduğundan bahsedeceğim. Kamu hukuku, özel hukuk ayrımı yapacağım. Sonra da mikrofonu size vereceğim. Yani sosyal medyadan ve Patreon'dan bana ulaşanların başından geçen bazı hakaret davalarına yer vereceğim.

Acaba hakaret davalarındaki hakaretleri tekrarlamak suç olur mu? Bak şimdi. Bu bölümü aylar yıllar sonra dinleyecekler için, medeniyetimizi binlerce yıl sonra keşfetmiş uzaylılar için bir açıklama gerekiyor. Bu konunun esin kaynağı güncel bir olay.

Geçen hafta İstanbul Belediye Başkanı hakaret suçuyla iki yıl yedi ay hapis cezasına çarptırıldı. Çarptırıldı ve bir saniye içinde de evrendeki tüm olası siyasi senaryolar Türk interneti tarafından üretildi. Yok efendim onu mağdur kılarak aslında aday olmasını istiyormuş iktidar çünkü ona karşı gizli bir silahı varmış. Yok aslında bu ters psikoloji içinde ters psikolojiymiş.

Yok zaman kıskacı harekatı var o tersten bu düzden. Ya Christopher Nolan senaryosu mübarek. Kılıçdaroğlu'nun da karar günü Almanya'ya gitmesi ayrı bir senaryo kaynağı. Yok aslında çok kurnaz bir hareket.

Ortamı boş bulunca kim kime ihanet edecek, kim fırsatçılık yapacak bunu görebilmek için gitmiş. En komi ama Devlet Bahçeli'ninkisi. Kılıçdaroğlu'nu savunuyor adam. Tüm bunlar ona karşı bir kumpasmış.

Ya insanlar strateji dehalarının çarpıştığını hayal ediyorlar. Filmlerde ve kitaplarda hep öyle görmeye şartlanmışız. Hem daha heyecanlı hem de daha rahatlatıcı. Birilerinin bir planı var ve onu işletecek kadar da becerikliler.

Ve ben de bunu görecek kadar zekiyim. Bana da alkış. Bir taşla kaç tane kuş vurmuş oluyorsun. Ama ben nolancı değil okamcıyım.

Yani en basit makul senaryonun en olası senaryo olduğunu düşünmeye yatkınım. Merkeziyetçi bir rejim var, ülkedeki en büyük yerel bütçeyi yöneten ve popüler olan rakibini saf dışı bırakmaya çalışıyor. İşte hakaret gibi, çok geniş ve çok muğlak bir şeyin suç olmasının yarattığı ilk sorun bu. Hukukun siyasi araç olmasını kolaylaştırıyor.

Zaten her yerde hukuk bir dereceye kadar siyasi araç. Herkes birilerini terörle ilişkilendirmeye çalışıyor mesela. Haklarını elinden alıyor. İşte ABD'nin halini görüyorsunuz.

Her iktidar bir öncekini soruşturmalara boğuyor. Yok Hillary'nin e-mailleriymiş, yok Trump'ın Rus ajanlığı, yok Biden'in oğlunun laptopu. Bunların içlerinde az çok doğruluk payı da var ama ekseriyetle siyasi davalar. Ama oralarda dahi bazı çizgiler geçilmiyor.

Geçenlerde Brookings Enstitüsü'nün bir raporunu okuyordum. Son genel seçimleri hatırlıyorsunuzdur. Hemen ertesinde Cumhuriyetçi Parti seçim usulsüzlükleriyle ilgili toplam 62 dava açmış. Trump hala başkanken, görev devrinden önce.

Bu 62 davadan sadece bir tanesi başarılı olmuş. İşin ilginç kısmı, bu davalara bakan hakimlerin çoğu sağcı. Bazı davalar eyalet seviyesinde, ona bakan hakimler seçilmişler. Kimseye siyasi borçları yok, eyvallahları yok.

Bazı davalarda federal, onlara atanmış federal hakimler bakıyor ve onların da bazılarını bizzat Trump atamış. Buna rağmen aleyhte karar verdiler. Ve raporda yazılana göre iktidar bu 62 davanın hiçbirinde de yargıçlara baskı yapmamış, en azından aleni bir şekilde bildiğimiz kadarıyla. Onun yerine kime baskı yaptılar?

Gittiler kilit eyaletlerdeki seçim komisyonlarına baskı yaptılar. Onların da kayıtları çıktı. Aynı partiye mensup insanlar bunlar. Ama o da yaramadı.

Seçim komisyonları dediler ki adam kazandı, yapacak bir şey yok. Bizde o çizgiler rahatça geçiliyor. Belediye seçimlerini de gördük. Başka şeylerde de gördük.

Daha önce hatırlarsınız İçişleri Bakanı Kadın Muhtarlar Derneği'nde bir konuşma yapmıştı. Mahkeme kararı olduğu için yıkılamayan bazı metruk binalar varmış. Buna şikayet ediyor muhtarlar. O da ne dedi?

Ya arkadaş sen gece yık, mahkeme kararı arkasından gelir. Yani bakın mahkeme kararlarını inceleyelim, adaletin sürecini hızlandıralım, beraber bu işi çözelim falan demiyor. Bari öyle de millet anlar zaten demek istediğini. Onun yerine açık açık, ya hukuku boş verin bize güvenin, biz eylemden sonra onun hukukunu oluştururuz zaten diyor.

Muhtarlık seviyesinde bu böyle. En üst seviyeye bakıyorsun, bu ülkenin anayasa mahkemesi kararını dinlemeyen birinci derece mahkemeler var. Yani bir hukuk var en azından. İnsanlar bir takım kuralları izlemeye çalışıyor.

Bir şeyleri kılıfına uydurmaya çalışıyor. Tam bir kabile düzeni değil ama kurallar çok esnek. Şimdi burada güncel siyasetin ötesinde temel bir felsefi sakatlık var. Ondan bahsetmek istiyorum esas.

Bunu anlamak için de biraz ayrıntıya dalalım. İmamoğlu'nun suçu düz hakaret suçu değildi. Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine zincirleme hakaret. Ağız dolusu bir suç.

Normalde siz bana hakaret etseniz ne olur? Ağzınızı yüzünüzü dağıtırım. Yok öyle bir şey yapmam. Muhtemelen komikli şakalı bir takım paylaşımlar yaparak sizle dalga geçerim.

Ama diyelim ters bir anıma denk geldi. Şerefim zedelendi diyerek tazminat davası açabiliyorum. Bu özel hukuk alanı yani bireyler arası anlaşmazlıkların giderildiği alan. Mahkemeye iki eşit birey olarak çıkıyoruz, derdimizi anlatıyoruz.

Ha bunu yapmak yerine veya bununla beraber hakkınızda suç duyurusunda da bulunabilirim. Yani devlete diyorum ki, bu sadece beni ilgilendiren bir durum değil, kamuyu ilgilendiren bir durum. Çünkü insanlar böyle birbirlerine hakaret ederlerse toplum işleyemez. Gel bu hakaret eden kişiyi kamu adına cezalandır, başkalarına ibret olsun.

Eğer devleti bu şekilde ikna edersem, savcı dosyayı inceleyip tamam ya bundan dava çıkar derse, önce bizi uzlaştırmaya yönlendiriyorlar, köprüden önceki son çıkış diye. O da işe yaramazsa ceza davası açılmış oluyor. Bu noktada mahkeme iki eşit konumdaki birey arasında değil, kamu adına hareket eden savcı ve hakareti eden birey arasında. Yani biz de özel hukukta, kamu hukuku da bu işin çerçevesinin içinde.

Ama her hakaret suçu aynı değil. Nitelikli hakaret diye bir şey var. Muhteşem bir küfür kullanırsanız, vay çok iyi hakaret etmiş diyor hakimler, adliyeye resminizi asıyorlar. O ay bütün davalardan sonra isminiz okunuyor.

Benim Patreon destekçilerine okumam gibi. Valla diktatör olsaydım böyle yapardım en azından. Ama ne yazık ki yine gerçekler sıkıcı. Nitelikle hakaret demek, mağdurun mesela kamu görevlisi olması demek.

Görevinden dolayı hakaret edilmiş olması demek. Kısacası, kamu tarafı olursa o zaman ayrı bir suç oluyor ve şikayet şartı da aranmıyor. Savcı doğrudan ceza davası açabiliyor. Yani mağdur kişi kendi şerefini ve itibarını zedelenmiş görmese bile bunun bir önemi yok çünkü orada korunan şey kişi değil artık, devletin itibarı.

İşte bu yüzden zaten İmamoğlu'nun savunması da hakaretin kendisi değil, hedefi hakkındaydı. Ya alt tarafı belediye seçimlerini iptal edenlere ahmak dedik canım ne var bunda gibi bir savunma yapmadı. Tamam ahmak demek hakarettir ama ben bunu seçimleri iptal eden YSK'ya değil İçişleri Bakanı'na söyledim. Çünkü o da bana isim vermeden ahmak demişti ve bana da bunu sordular.

O bağlamda cevap verdim. Davanın hakimi de bu arada bu savunmayı kabul etmiş. Ama savcı, mağdurun YSK olduğu iddiasında ısrar ediyor. YSK üyelerinin tek tek şikayetçi olmalarına lüzum yok.

Kişiler arasında tazminat anlaşmasıyla halledilecek. Hadi o olmadı, ceza mahkemesinde para cezası istenecek. Hadi o olmadı, en fazla iki küsür sene hapis istenecek bir şeye, savcı dört seneye kadar hapis isteyebildi. O hakimi de bu arada dava sırasında görevden alıp Samsun'a tayin ettiler, başka hakim yerine geldi.

Onun detaylarını benden iyi biliyorsunuzdur. Ama o olmasaydı bile, Daha hakkaniyetli bir yönetim olsaydı bile, devlet içinde kuvvetler ayrılığı olsaydı bile, temel anlayış sakat burada. Sonuçta hem cezalardan hem şikayet şartlarından görülüyor ki devlet vatandaşlarından çok kendisini koruyor. Vatandaşından önce kendisi için var.

Halbuki bence tam tersi olması lazım. Eğer hakaret tamamen serbest olmayacaksa, bari kişiler veya belki şirketler arasında bir suç olsun, hapis gerektirmeyecek bir suç olsun, kamu görevlilerine karşı daha serbest olsun. Çünkü kamu görevlisi olmak demek, siyasetçi olmak demek, bazısı haddini aşacak eleştirilere kendini açık etmek demek. İşin tanımında bu var.

Dahası insan doğasıdır. Bir hakareti yiyince sinirlenip milletten intikam almak isteyeceksindir veya siyasi rakiplerini elemek isteyeceksindir. Kamu gücünü bu yönde kullanma riskini bertaraf etmek lazım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin prensipleri de bu yönde.

Ayrıntılı kararları var, konu konu. Biz kağıt üstünde o çerçeveye tabiyiz ama pratikte ne oluyor? Bir mahkemeden acayip bir karar çıkıyor, sonra ayime gidip dönüyor, Türkiye ceza ödüyor bu yüzden ama o kararı veren hakimlere bir şey olmuyor. Türkiye açısından bu, iktidar açısından daha doğrusu, cost of doing business, iş yapmanın bedeli.

Bu devlet vatandaş ayrımının en uç noktasında da ne var? Cumhurbaşkanlarını veya kralları hakaretten koruyan özel kanunlar var. Bu kişiler tek tek devlet kurumlarını değil, topyekun devleti temsil ettiklerinden itibarları ekstra korumalı, hakaretin doğru olup olmaması hiç önemli değil. Yani birine gerizekalı diyorsanız, sonra bir IQ testi raporunu çıkarıp sallarsanız, bakın hakikaten de gerizekalıymış ya, böyle şeylerin önemi yok.

Maksat gerçek değil, maksat itibar. Türkiye'de de 4 yıla kadar hapis cezası var. Peki bu kanunlar yıllardır var da neye yarıyorlar? Yakın zamanda biri dökümünü yapmış.

Erdoğan'ın ilk cumhurbaşkanı seçildiği 2014'ten bu yana, cumhurbaşkanına hakaret için neredeyse 200 bin soruşturma açılmış. 44 binden fazlası davaya dönüşmüş, 17 bin mahkumiyet kararı, neredeyse 5 bini de hapis cezası içeriyor. Bunun ben mantıklı bir izahını göremiyorum. Önceki cumhurbaşkanlığı dönemleriyle kıyaslamayacağım.

Sosyal medya büyük fark yaratıyor. Ama o dönemlerde de mizah dergilerinin kapaklarını biliyoruz. Televizyondaki siyasi hiciv programlarını biliyoruz. O dönemde de devletin itibarı önemli değil miydi?

Şimdikinden daha mı kötüydü? 200 bin soruşturma, 44 bin dava, hepsi için kimlik tespiti yapılıyor. Dava açılınca ayrı ayrı dosyalar hazırlanıyor. Senin hakkın çiğnendiğinde başka bir konuda, davanın yıllarca sürmesinin sebeplerinden biri bu işte kaynakların aktığı yer belli.

Ya bu dünyada kendi başbakanına, cumhurbaşkanına, kralına vs. küfretmeyen, hakaret etmeyen bir halk var mı Allah aşkına? Ben zamanında her gün Beyaz Sarayı'nın önünden geçiyordum bisikletle. Genelde turistler oluyor ama bir takım kalıcı delileri var oranın.

Demirbaş haline gelmiş protestocuları var. Küfür kıyamet tişörtler giyerler, pankartlar hazırlarlar. Yani Amerikalılar biraz değişik anlıyorum çünkü onlar aksine bundan gurur duyuyorlar. Bunu yapabilmeleri kendi devletlerinin itibarını arttırıyor onların gözünde.

Hadi onları geçip o zaman şöyle bir soru sorayım. Devletin itibarını hangisi daha çok korur? Dünya kadar kaynak harcayıp her gün edilen milyonlarca hakaretin belki yüzde birini, belki binde birini yakalayıp bu şekilde cezalandırmak mı? Yoksa hukuk sistemini bunlarla meşgul etmek yerine hızlı yürümesini sağlamak mı?

Siz bunu düşünürken ben de biraz soluklanayım, reklam varsa girelim. Bu bölüme hazırlık için birkaç avukatla konuştum. Hepsi aynı şeyi söylediler. Bu işin endüstrisi oluşmuş durumda.

Adaletle de etikle de alakası olmayan, tamamen ekonomik teşviklere cevap veren, ona göre adapte olup gelişmiş acayip bir ilişkiler ağı var. Kabaca şöyle işliyor. Ben gidip bir avukatla anlaşıyorum, vekalet veriyorum. Sonra tam küfür edilecek tipte troll paylaşımlar yapıyorum.

Avukat sabah akşam sosyal medyadan bana yazılanları takip ediyor, hepsini not alıyor. Sonra bu insanlardan birkaç bin tırtıklamaya çalışıyor dava tehdidiyle. Veren veriyor, vermeye ne dava açıyor? Benim kime ne dava açıldığından haberim bile yok.

Zaten buna gerek de yok. Benim işim küfür yemek. Anladığım kadarıyla genelde tazminat davası değil de ceza davası bunlar. Tanıdık bir savcı da varsa soruşturması hemen yapılıyor.

Kimlik tespiti işi polise yıkılıyor. Sonra dosyalar açılıyor. Davadan önceki son adım uzlaştırmaya yönlendiriliyor ya. En başta tırtıklanmaya direnmiş olanlar iş buraya gelince Artık ceza davasına bir adım kala Yusuf Yusuf uzlaşma bedeli ödüyorlar.

Bu benim de işime geliyor. Çünkü dava görülse orada verilecek cezaların bana pek bir yararı yok. Uzlaşmada para kazanıyorum. Avukat da vekalet ücretiyle zengin oluyor.

Parazit bir sistem. Muhtemelen burada bir çeşit 20-80 kuralı işliyordur. Yani insanların çok ufak bir kısmı davaların çok ciddi bir boyutundan sorumlu. Yazarlar, gazeteciler, internet ünlüleri böyle bir azınlık ve bunların avukatlık şirketleri bayağı geçim kapısı yapmışlar bunu.

Diyebiliriz ki teknik olarak mahkemeler meşgul edilmiyorlar. Çoğu uzlaşmada halledilirse. Ama hukuk sistemi ondan ibaret değil. Yani o savcısı da var, polisleri de var.

Avukatlık büroları da bu sistemin parçası. Bunları bir bütün olarak düşünürsek müthiş bir israf var. Bunun başka bir versiyonunda Gürsel Tekin aynı mekanizmayı bir siyasi kampanyaya dönüştürmüş. Temmuz ayında bir tweet atmıştı.

Troll'den halka kampanyası diyordu. Şimdi böyle göz önünde olan siyasi figürlere atanmış troll ekipleri var. Etkileşim oranında prim alıyorlar. Bazıları hakarete varıyor.

Bu da hepsine seri dava açıyor. Vermiş yetkiyi avukata. Hakarete amcası herhangi bir içerik olunca çat çat çat basıyorlar. Uzlaşmada kazandıklarını da ihtiyaç sahiplerine aktarıyor.

2000'e yakın kişiye destek verdiğini söylüyordu. Ne kadar doğru bilmiyorum. O beyanın kendisi başlı başına bir siyasi kampanya olabilir. Sonuçta önemli olan bu işler kişilerin veya şirketlerin ahlakı değil.

Yani ortalama insan, ortalama siyasetçi, ortalama yazar, gazeteci, avukatlık bürosu hepsi %10 daha efendi olsalar, %20 daha ahlaklı olsalar bu sorun olmayacak diye bakamayız. Bu kanunlar insanları bu yöne teşvik ediyor. Sen yapmasan rakibin yapacak, ondan gören başkaları olacak vs. Eninde sonunda bağlantısı ve uzmanlığı olan herkes bu işi istismar edip cebini doldurmaya bakar.

Ve bunun adalete verdiği zarar, adalete inanca verdiği zarar ölçülemez. Mahkeme yoğunluğunu ölçersin, tazminatları ölçersin, hapis cezalarını ölçersin, her şeyin ölçüsü var. Ama kamu olsun, özel olsun, seri üretim davaların yol açtığı manevi çürümenin etkisini ölçemezsin. Bu çok uzun soluklu, her şeye sirayet eden bir etki.

İşte tüm bu sebepler yüzünden. Benim için bu işin ideali nedir biliyor musunuz? Hakaretin, tek başına hakaretin, görev, makam gözetmeksizin bir dava konusu olmaması. Belki kendisini savunamayacak, hakaretlere cevap veremeyecek durumda olanları hariç tutabiliriz.

Komadasınız mesela, biri gelip sürekli sizi açıktan küfrediyor veya ölmüş birinin arkasından hakaret ediliyor, yakınları halen yastayken. O durumlarda fikrimi değiştirebilirim. Zaten illa her şart altında geçerli olacak bir prensip aramanın da pek bir manasının olduğunu düşünmüyorum. Hukuk böyle uzaktan bakınca basitmiş gibi görünüyor da ayrıntısına girince, bu senaryoyu hiç düşünmemiştim diyorsun.

Bir de tabii Türkiye'de özel bir durum var, aklınıza gelecek başka bir örnek. Atatürk'ün hatırasına hakaret. Hem ölmüş biri hem de topluma mal olmuş hem de eski cumhurbaşkanı. Bana kalsa yine ilkesel olarak ona özgü bir kanun olmaması gerekir ama siyasi, pratik gerçekler de var, gündelik gerçekler.

O yüzden o tip durumlarda özel senaryolar diyelim bunlara, tutarsızlıklar yaşamamız normal. Yalnız ben genel yaklaşımı daha iyi savunmak için iki şey eklemek istiyorum. Hakaretin suç olmaması, her yerde serbest olması demek değil. İfade özgürlüğü kapsamında korunmayabilir.

Platformlar internette olur, gazetelerde olur, işyerlerde olur. Bunu sansürleyebilirler. Yani devletle aranda olan bir meselenin artık mesele olmaması, o meselenin seninle başka insanlar arasında mesele olmayacağı anlamına gelmez meselesi. İşte tecrübeli podcastçi.

160 bölüm sonunda kurdum cümleye bak. Neyse. İkincisi de hakaret ayrı bir şey. İftira, tehdit, nefret söylemi gibi şeyler ayrı.

İftira sanırım hakarete en yakın olanı. O yüzden karıştırılması en doğal olanı. Neden hakaret suç olmazken iftira suç olabilir? En basitinden iftirayla birine somut zarar vermek çok daha kolay.

Bana ahmak demenizin yaratacağı zarar nedir diye düşünüyorum. Bana kalsa yok. Beni değil sizi alçaltır ama. Dün sokakta gördüm.

Fularla geziyordu. Bunca zamandır bizi yemiş. Bu şekilde iftira atarsanız bunu bana somut zararı olur. Hakaret sinirimizi bozabilir bazı durumlarda ama iftira toplumda yaşamamızı zorlaştırır.

Bunu ispatla mükellef olan, iftirayı atan kişidir. Ama toplumun gözünde ne oluyor? Günlük hayatta ne oluyor? O atılan çamurların izi kalıyor.

Her birini savuşturacak kaynağım ve zamanım olmayabilir. Öyleyse daha çok kaynağı olanlar sürekli iftira atarak beni bir cehennem hayatına hapsedebilirler. Şirketler, kurumlar arasında da benzer savaşlar yaşanabilir. Bunları engellemek için hemen her yerde, hemen her ülkede en azından medeni hukuk çerçevesinde bir koruma var.

Yani iftira hukuku, insanların, şirketlerin haklarıyla ifade özgürlüğünü dengeleyen bir düzenleme. ABD yine bu denge konusunda da en uçta. İftira diye bir suç var ama onun atıldığını kanıtlamak zor. Özellikle de medya söz konusuysa.

Çünkü yazılanın sadece yalan olduğunu kanıtlamanız yetmiyor. Yalan olduğunu bile bile, kötü niyetle bunu yayınladıklarını kanıtlamanız gerekiyor. Anca o zaman iftira atmışlar sayılıyor. Velhasıl hakaretin serbest olduğu bir toplum hayal edebiliyorum.

Etmeye de gerek yok. Gerçi var zaten bu toplumlar. İşliyorlar da gayet güzel. Ama iftiranın serbest olduğu bir toplumu hayal etmek zor.

Bunun işleyebileceğini sanmıyorum. Şimdi bu kadar teori yeter. Kafanızı yeterince ütüledim. Bu noktada başkalarının da kafanızı ütülemesine izin vermek istiyorum.

Sizden gelenleri, başınızdan geçenleri paylaşmak istiyorum. Bunları anonim olarak paylaşacağım. Hiçbirini ben uydurmadım veya değiştirmedim. Fularım üstüne yemin ederim.

Kısa bir tanesiyle başlayalım. Diyor ki arkadaş, Cumhurbaşkanı Süleyman Demiral önünde ceketimi iliklememiştim. Uyarıldım. İliklemeyeceğimi beyan ettim.

Kendisine saygı duymadığımı onun da işiteceği bir şekilde söyledim. Bu davranışım Cumhurbaşkanlığı tarafından şikayet edildi. Savcı tarafından hakaret sayıldı ve dava açıldı. Dava sonucunu bilmiyorum, yazmamış arkadaş.

Ama demek ki ceket iliklememek de suç olabiliyormuş. Biraz daha uzun bir örnek. 2021 yılında erkek arkadaşıma Cumhurbaşkanı'na hakaret gerekçesiyle dava açıldı. Hakaret gerekçesi de, sadece 12 kişinin bulunduğu kapalı bir WhatsApp grubunda bir kelimenin geçmesi.

Galiz bir küfür değil, çok sıradan bir şey. Başı, sonu, önü, arkası yok. Dava sadece o kelime üzerinden döndü. Geçtiğimiz Şubat'ta duruşması yapıldı ve bu tek kelimeye bir yıl hapis cezası verildi.

Hatta davayı aleniyet unsuru içeren hakaret diye açmışlar. Aleni olunca cezalar da bir bölü altı oranında arttırılıyor bu arada. Ama bahsi geçen konuşma küçük ve kapalı bir grupta dönüyor. Duruşma sırasında erkek arkadaşım 21 yaşındaydı ama bahsedilen konuşma yaşandığında 18 yaşında bir lise öğrencisiydi.

Aldığı hapis cezası HGB'ye çevrildi. Araya gireyim burada. HGB ne? Hükmün açıklanmasının geri bırakılması.

gerekli bazı şartlar oluşmuşsa mahkeme diyor ki, ya sana ceza verdim ama askıya alıyorum. Belli bir denetim süresi içinde suç işlemediğin takdirde bu hüküm ortadan kalkar. Sanki dava görülmüş de beraat etmiş gibi olursun. Yok, eğer suç işlersen hem bundan hüküm giyersin hem de yeni suçundan.

Böyle bir denetim süresine çevirmişler arkadaşın cezasını ama hikaye burada bitmiyor. Devam ediyorlar. Geçtiğimiz aylarda yine eve polisler gelip ifadeye çağırdılar. Gittiğimizde ne görelim?

Aynı kelimeye ve yine sadece o kelimeye başka bir savcı daha dava açmaya çalışıyor. Sanırım böyle eğleniyorlar. Neyse ki aynı suçtan iki kez ceza alınamaz ilkesinden bu ikincisi düştü. Ama HGB kararı olduğu için yaşadığımız stres dayanılmazdı.

Daha üniversite öğrencisi, iki genciz. Üç yıl önce WhatsApp'ta konuşulan tek bir kelime yüzünden aylarca stres yaşayıp uyuyamadık. Bu gruptaki mesajı kim ispiyonladı diye sordum. Hiçbiri ispiyonlamamış.

O grupta bir kişinin telefonunu tamamen alakasız bir şekilde polis ele geçirmiş. Başka bir dava için oradan bulmuşlar. Şimdi kendinize sorun. Devletin itibarının yükseldiğini hissettiniz mi?

Nedir bunun bir sonraki adımı? Mesela bir kafede kendi masanda arkadaşlarınla konuşuyorsun. Garson seni duydu, şikayet etti. Kanıt olsun diye telefonuna da kaydetti.

Aleni hakaret sayılma şansı var demek ki. Yahut daha saçması. Evimde doğum günü partisi verdim, arkadaşlarımdayım. Orada muhabbeti geçti.

Alexa cihazı da bunu kaydetti. Veya birinin telefonu. Sonra alakasız bir sebepten ötürü o kayıtlar polisin eline geçmiş olsun. Savcı bize dava mı açacak?

Nedir bunun mantıksal sonu? Eğer düşünceleri okuyan bir cihaz olsaydı, en azından sadece hakaretleri okuyabilen, demek ki kullanacaklar. O zaman aleni hakaret değil de düz hakaret davası açılır. Podcast'in bu kısmını da kehanet etiketiyle saklayalım.

Bakalım 10 sene, 20 sene sonra ne oluyor? Neyse, başka bir tanesine geçelim mi? devlet memuru olarak bir termik santralde çalışıyordum. Devlet birçok iş için yerel kodamanlardan hizmet alımı yapar, onları hoş tutar, ay sonunda da mühendisler olarak işi kontrol eder, her şey sözleşmeye uygunsa hak edişlerini imzalarız.

Bir firma var, sahibi ilçenin belediye başkanının akrabası mıydı neydi, sözleşmeye göre işçileri için 200 kişilik yemekhane yapıp onlara öğle yemeği vermesi gerekiyor. Ancak ne yemekhane var ortada ne de yemek veriyor. İşçiler kendileri ocak getirmiş öğlen yemek yapıyorlar. Yemek başına yaklaşık 5 TL'den günde 1000 TL fazladan para ödeniyor şirkete.

İşte biz bunu duyduk işçilerden, imzalamadık hak edişleri. Şirketin sahibi ve adamları da bizim müdürü ziyarete geldiler. Müdürle araları iyi. Sonra müdür bize dellendi, hepimizi kızığa aldı.

Bizden olmayan yemekhanenin olmadığını ispatlamamızı istedi yazıyla. Ama yok yani yemekhane. İşçilerimiz de tabii şirketten alacağımız yoktur diye yazı vermişler. Artık tehdit mi edildiler ne oldu?

Sonra bize asılsız iddiada bulundunuz, bir daha olmasın savunmanızı verin diye yazı gönderdi müdür. Ben de tam net hatırlamıyorum ama ODTÜ'den mezun bir mühendis olarak ambar servisinde görevlendirilmem abesle iştigaldir. Benzeri bir cümle kurmuştum. Abesle iştigal yazdım diye bana amire hakaretten, saygısızlıktan kınama cezası verilmişti.

Uyarı cezasının bir kademe üstü. Sonra itiraz edince genel merkezdeki genel kurul cezayı uyarıya indirmiş. Düşünün, genel kurul toplandığında ciddi ciddi abesle iştigali ele alıyor. Benim avukat beni savunuyor falan.

Kimse de müdüre, ya sen ne saçmalıyorsun demiyor. Biraz da içeriden bilgi alalım. Siyasi kişilere sosyal medyadan yapılan hakaretler üstünde çalışan bir hukuk büroda 3 yıl boyunca yöneticilik yapmış birisi yazmış. Sade vatandaşlar için hakaret yargılamaları sonucunda şartları sağlandığı sürece HGB veriliyor.

Hafif bir suç şüphesi olsa bile basıyorlar HGB'li mahkumiyeti. Örneğin şahit olduğum bir olayda savcılık Facebook'tan şikayet ettiğimiz bir hesap yerine gidip başkasını bulmuş, ona iddianame düzenlemiş, ceza yargılaması yapılmış, adam HGM'li mahkumiyet almış, biz vekalet ücreti için icra takibi başlatmışız, icra takibi kesinleşmiş, sonra aracına haciz koymuşuz ve o noktada adam bize ulaşıp diyor ki bu ben değilim. Ceza yargılamasında da demiş sözü savunma yaparken ama herkes benzer savunmalar yaptığı için itibar edilmemiş. Biz müvekkilin prestijini de gözeterek o aşamada icra takibinden vazgeçiyorduk ama suçsuz olduğunu ispatlaması için ciddi uğraş göstermesi gerekiyordu.

Bu şekilde o kadar çok olay yaşandı ki anlatamam. Bu olayı bildiren arkadaş bende bir kelime listesi de paylaştı. Kendi hazırladığı. Her biri için en az bir davada ceza verilmiş.

Ama bazıları işaretli. Diyor ki bunları artık yazmıyoruz. Çünkü savcılık aşamasında genelde ağır eleştiri gerekçesiyle takipsizlik kararı veriliyor. O yüzden boşa uğraş ve masraf oluyor.

Baktım aralarında beyinsiz, dallama, kalleş, kanı bozuk, yalaka, terörist gibi kelimeler var. Yani bunlardan da ceza yiyebilirsiniz bana güvenmeyin ama yatırım tavsiyesi değildir. Ama en azından o avukatın tecrübesine göre pek uğraşmıyorlarmış. Öte yandan ahmak, kaşar, satılık, godoş, çakal, maymun gibi kelimeler daha ciddi.

Bir daha bana maymun derken ayağınızı denk alın ha bakın. Başka bir tanesi. Siirt'te yaşıyorum. Serbest gazetecilik yapıyor ve yerel basına destek veriyorum.

Dönemin bir valisi var. Pardüsüsü omzunda, sokaklarda, caddelerde Külhan Bey gibi dolaşırdı o kılıkla. Ben de bunu sevmez gazeteden yazardım. Valisin, vali gibi ol gibi şeyler.

Sonra bir gün Siirt'te açılan bir özel hastaneyi ziyaret etti. Ameliyathaneye galoşsuz, maskesiz girdiğinin fotoğrafları ulaştı elime. Doktor o sırada ameliyat ediyordu ve elinde parçacıklar vardı. Dayanamadım, başlık attım siteye.

''Sen de seni gönderen de utanmıyorsunuz değil mi?'' demiş kayıtlara göre. O da Erdoğan da davacı oldu. Neden sonra Erdoğan davasını geri çekti.

Ama ben suçlu bulundum ve Sincan İkinoğlu, L-tipi cezaevinde 7 ay yattım. Hafif bir tanesiyle bitirelim. Esquire dergisinde yayın yönetmeniyken Formula 1'le ilgili mizahi bir yazı yazmıştım. O dönem F1'i sunan kişi için o kadar kötü sunuyor ki.

Artık hepimiz RTL'den izlediğimiz için Almancamız ilerledi. Acaba sevimli tombik suratına mı güveniyor diye yazmıştım. Hakaret davası açtı. Savcıya gidip ifade verdim.

Savcı da güldü. Ben hakaret etmedim. Hatta yazımda sevimli bir insan olduğunu da özellikle vurguladım diye ifade yazdı. Daha da fazlasını merak eden varsa Hakaret Sözlüğü diye bir kitaba denk geldim.

Cumhuriyet savcısı Ahmet Aslan yazmış. 2500'den fazla dava konusu söylem içeriyor. Oradan bakıp bakıp seçip seçip saydırırsınız artık. Tüm bunlardan aklınızda kalacak tek bir şey varsa bence şu olsun.

Her kötü olan şeyi hapiste cezalandırmak zorunda değiliz. İşin içine hapis girince de suç girince de birçok başka beklenmedik etkisi oluyor. Evet flarsızlar, biz şimdi burada Noel tatiline girdik. Ama bana tatil matil yok.

Bu yıl bitmeden 2 belki de 3 bölüm daha yayınlayacağım başka konularda. Sonra da bir Türkiye seyahati yapacağım. Oraya gelince haber veririm. Patreon'daki ağababalarımıza, hanım ağalarımıza da çok teşekkürler.

Birkaç isim okuyayım. Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Ulu Aşk, Demet Sina Hakman, Öner Can Yıldız, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir ve Ege Edi Siva. Hepinize huzurlu ve hakaretsiz günler dilerim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)