
4.212 kelime · ~21 dk okuma
Hiç tatava yapmadan konuya giriyorum. Hazır mıyız? Son bölümde Amerikan sporlarının 100 seneyi aşkın kartelleşme serüvenini görmüştük. Bir tek beyzbol biraz farklıydı.
Diğerlerinden önce geliştiği ve vatan millet edebiyatıyla yasal monopoli statüsü elde ettiği için. İşin bu tarihini öğrendikçe gördük ki piyasaya hakim olmak otomatikman finansal başarı getirmiyor. Gayet yakın zamanlara kadar NBA'in geleceği belirsizdi. 80'lerdeki reformlarla, olağanüstü yetenekli sporcularla ve genel ekonominin büyümesiyle o kritik eşiğe atlayabildiler.
Ancak bu sefer de başka problemlerle yüzleştiler. Nasıl ki coğrafyasına hakim olan bir imparatorluk, bütün dış düşmanları yenen bir imparatorluk içten bölünüp yıkılabilir, kartel üyeleri de eşit şartlarda olmadıklarından mücadeleye başlayıp karteli içten yıkabilirler. Dengeyi korumak için, karteli korumak için sürekli ince ayar yapman lazım. Bugün işte bu ayarlara bakacağız.
Yalnız bu ayarlar çok ayrıntılı. Benim de amacım zaten sizi NBA komisyonerliğine hazırlamak değil. O yüzden hepsine bakmayacağız. Benim esas amacım oyun teorisini veya geri tepme etkisi benzeri kavramları örneklendirmek.
Çaktırmadan ekonomi öğreniyoruz, biraz da adalet felsefesi. Zaten ekonomi, hukuk gibi alanların neredeyse tamamen böyle case study'ler üzerinden öğretilmesi taraftarıyım. O yüzden biz bu alanlarda işimize yaramayacak olan detayları umursamayacağız. Yanlışlarıma bildirecekseniz aklınızda olsun bu.
Bu arada yanlış demişken geçen bölümde hakikaten bir yanlış yapmışım. Basketi icat eden Nath Smith için Amerikalı bir beden öğretmeni demiştim. Kanadalıymış aslen. Orada doğup ABD'ye taşınmış.
Mesaj atanlara teşekkür ederim. Şanlı Kanada halkından da huzurunuzda özür dilerim efendim. Bir spor kartelinde üyelerin birbirini boğazlamamasını sağlamanın kabaca üç kısmı var. Yeni gelen yeteneği adilce dağıtacaksın, gelen parayı adilce dağıtacaksın, giden parayı yani harcamaları da adilce kontrol edeceksin.
Sırayla bakacağız. Zaten hepsi lig yönetimi ve oyuncular sendikası arasındaki toplu iş sözleşmesi tarafından düzenleniyor. Ben bu sözleşmeyi iç içe geçmiş iki kartel arasındaki bir sözleşme olarak görüyorum. Takım sahiplerinin oluşturduğu karteli gördük de oyuncular sendikası da bir kartel işlevine sahip.
Sisteme yeni oyuncu girmesini zorlaştırarak kendilerini değerli kılıyorlar. Bir şekilde iş gücü arzını kısabilirsen diğer haklara, ayrıcalıklara ulaşman çok daha kolay olur. Milyarların aktığı koca bir endüstrinin en iç çeperinde happy topu 450 kişilik kadro var. O kadar elit bir kulüp bu.
Fakat yeni oyuncu girişi aşırı zor olsaydı, bir şekilde içeri kapağı atmış oyuncuların iyi iş çıkarmaları için de fazla bir sebepleri olmazdı. Bu da ürünün kalitesini düşürürdü. Lig yönetimi istiyor ki herkes deli gibi mücadele etsin, oyuncular arasında rekabet olsun. Ama takım sahipleri de o oyuncular için diğer takımlarla çok rekabete girmek istemiyorlar.
Onlar açısından en iyi senaryo, mümkün olan en fazla oyuncu arasından seçim yapabilmek, en iyi yetenekleri masrafsızca toplamak ve bunları uzun süre elinde tutabilmek. Kısacası oyuncuların da, tek tek takım sahiplerinin de, sahiplerin kolektif iradesini temsil eden lig yönetiminin de öncelikleri farklı. Nasıl uzlaşacak bunlar? Uzdaşının ilk temel öğesi genelde ABD'ye özgü olan draft sistemi.
Bu sistemde yeni gelecek oyuncular takımlarla kafalarını estiği gibi serbestçe görüşemiyorlar. Önce ortak bir aday havuzuna katılmaları gerekiyor. Takımlar onları oradan seçiyorlar. Bunun istisnası yok.
Kolejden profesyonelliğe geçiş yapmak isteyen gençler için de böyle, Türkiye'den mesela gelmek isteyen tecrübeli bir profesyonel için de. Herkes illa o havuza girecek. Bu uygulamanın tarihi epey eski. Oyuncu sendikasından da eski.
Ligin ta ilk senesine gidiyor. Henüz daha NBL isimli ligle birleşmemişlerken ortak bir draft yapıyorlar. Yani iki ayrı lig aynı yetenek havuzundan çekiliş yapıyor. Sebebi de basit.
Patronlar iyi oyuncular için bir açık arttırma savaşına girmek istememişler. Hem kartel içinde hem de karteller arasında. Anlaşıp diyorlar ki, bir takım herhangi bir oyuncu seçmişse, oyuncu onlara gitmek zorundadır. Gitmezse iki ligde de oynayamaz, iki cihanda da lekeli kalır.
Detaylar o günden beri çok değişti ama genel mantık bugün de aynı. Draft, büyük profesyonel sporların temel bir parçası. NBA versiyonunda 30 takım sırayla iki tur halinde seçim yapıyor, toplamda havuzdan 60 isim seçilmiş oluyor. Yalnız seçilmiş olmak demek NBA'ye girmek demek değil.
Seçilmiş olmak demek, senin NBA'de oynama hakkını birilerinin demek. Bu çocuğa önümüzdeki en az bir sene boyunca sadece biz kontrat önerebiliriz, demiş oluyor takım. En az bir sene diyorum. Çünkü oyuncu gençse, üniversitenin ilk yılında girmişse drafte mesela, bu hak 4-5 seneye kadar uzayabilir.
Takım isterse o süreçte hiç kontrat önermez. Oyuncu da NBA'de oynayamaz. Bunun ne kadar absürt olduğunu kendi iş sektörünüze uyarlayarak görebilirsiniz. CV'nizi bir yere yüklediniz, LinkedIn'e koydunuz mesela.
Orası havuz olsun. Bir işveren orada sizi beğenirse rezerve ediyor sizi. İş teklifi yapmazsa yapmaz. Bir sene öyle duracaksın ya da başka ülkeye gideceksin çalışmaya.
Tabii genelde takımlar manyak olmadıklarından, profesyonelce yönetildiklerinden seçtikleri oyunculara kontrat öneriyorlar. Oyuncu bu kontratı kabul etmek zorunda değil. Zorunda olsaydı çalışma hukukuna aykırı olurdu, genel çalışma hukukuna. Kimse seni çalışmaya zorlayamaz.
Kontratı imzalamazsan deminkiyle aynı kapıya çıkıyorsun. Belli bir müddet ligde oynayamıyorsun. Bir ihtimal daha var yalnız, o da takas. Ligde oynama hakkını takımlar takas edebilirler birbirleri arasında.
Zaten NBA'de herkesin ve her şeyin takası mümkün. Seni seçmiş olan takım, diyelim ki başka bir takımla Yıldız oyuncularını değiş tokuş ediyorlar. Ama bir diğerinden azıcık daha değerli. Senin oynama hakkı da bozukluk niyetine o takasın bir parçası oluveriyor.
Bir hayal edelim şimdi. 20 yaşındasın. Draft gecesine katıldın. Kaderin o gece belli olacak.
Haftaya nerede yaşayacağını bilmiyorsun. Pılıpırtı toplayıp Florida'ya taşınman da gerekebilir. Binlerce kilometre ötede, ters tarafta, San Francisco'ya da. Bir takım seni seçiyor.
İyi de bir takım. Tam onlara gideceğim diye seviniyorsun. Daha çekiliş devam ederken, takımlar anlaşıyorlar aralarında, lig sonuncusuna takas edildiğini öğreniyorsun. Aldın bavulu Detroit'e gittin.
O takım sana sözleşme öneriyor, sen de imzalıyorsun. Antrenmanlara başlıyorsun, arkadaş ediniyorsun, yaşamaya başlıyorsun yani. Derken hop, üç ay sonra sözleşmenle birlikte başka bir takıma, mesela Toronto'ya takas ediliyorsun. Yine bavulu toplayıp gidiyorsun.
Böyle bir hayat. Bu arada evet, Toronto derken Kanada'daki Toronto. Amerikan sporlarında Kanada takımları var. Özellikle hokeyde.
32 takımın 7'si Kanada'dan. Başka bir ülke ama aynı kartelin üyesi. Sonuçta sermayenin sınırı yok. Kartellerin de hayali ülke sınırlarını dinlemelerine gerek yok.
Şu ana kadar anlattığım şeyler takım sahipleri lehine kurallarda aslına bakarsanız. Ve sendika ne yapıyor, uyuyor mu? Uyumuyor sendika. Bu belirsizlikler karşılığında sözleşme garantisi koparmışlar.
Hangi takıma gidersen git, çaylak kontratını imzaladığında yani ilk kontratını imzaladığında En az 2 sene garanti para alıyorsun. İmzayı attıktan sonra ertesi gün sakatlansan da o parayı alıyorsun. Sahaya çıkıp donuna doldursan da alıyorsun. Takas edilmen de sorun değil.
Kontratın feshedilmiyor takasta. Sadece başka bir takım üstlenmiş oluyor. Dahası alabileceğin taban miktarda belli. Takımlar sana komik meblalar öneremezler.
Nasıl olsa oyuncu hakları bende diye. En düşük maaş senelik 1 milyon dolar. Yani NBA'yi kapağa atan biri saçma sapan bir şey yapmadığı sürece, ne bileyim, kulübün stadından potaları çalmaya çalışmadığı sürece herhangi bir maçta tek bir saniye oynamasa bile 2 milyon dolar kazanmış olacak. Ve hiç fena değil.
Yalnız işin ilginç tarafı, sözleşme maksimum bir ücret sınırı da getirmiş, kontrat sınırı da getirmiş. Bunu niye yapmış? Oyuncuların çıkarlarına ters değil mi? Burası biraz daha karmaşık işte.
Eskiden ücret ve kontrat sınırı yoktu 1994'e kadar. O yüzden o yıl bir rekor kırılmış. Glenn Robinson diye bir çaylak vardı. Tam 10 seneliğine 68 milyon dolara imza atmıştı.
Bugünkü parayla 136 milyon dolara denk geliyor. Üstelik tamamı garantiydi. 10 senenin 10 senesi de. Bakın ortalama bir NBA kariyeri 4,5 sene.
10 sene garanti para almak harika geliyor kulağa. Ama ne oldu? Kısa süre içinde NBA yeni bir televizyon anlaşması yaptı. Lig'e giren para katlandı.
Robinson ile aynı sene draft'e girmiş olan biri var. İlk sözleşmesini kısa yapmıştı. Onu yenilediğinde 7 seneliğine 105 milyona imza atıyor. Öyle müthiş bir oyuncu da değil.
İsmini söylesem tanımazsınız. Robinson ise bütün bunlar olurken 10 sene boyunca o çaylak sözleşmesinden çıkamadı. Kelepir oldu. İşte sendikada genç oyuncuların bu şekilde hapsedilmesini istemiyor.
Çaylak kontratın en fazla 4 sene olabilir. 2 senesi garanti, 3 ve 4. senede de takım seni beğenmesi uzatıyor sözleşmeni. Süre iyi değil de miktarı sınırlamalarının sebebi ise daha bencilce.
Takımın bütçesi belli. Bir çaylak ne kadar az para alıyorsa, diğer oyunculara o kadar çok para kalır. Sendika kimi temsil ediyor ağırlıklı olarak? Yeni gelecek çaylaklardan çok mevcut oyuncuları.
Şimdi bir adım geri çekilip bu resme bakarsak alıştığımız transfer piyasasının tersi bir durum var. Alıştığımız senaryoda kime gideceğini sen seçebiliyorsun ama alacağın para pek belli değil. Komik bir meblağ da olur, rekor para da olur, yeteneğine kalmış. Buradaysa kazancın az çok belli ama takımın önceden belli değil.
Kime gideceğini bilmiyorsun. Bu noktada aklınızda en az bir soru olmalı. Eğer sözleşme şartları belliyse, dolayısıyla yeni yeteneklerin kime gideceğini para değil de çekiliş sırası belirliyorsa, o çekilişin kuralları nedir? Burada işte Marx'ın dediği o herkese ihtiyacı kadar felsefesi ön plana çıkmış.
Geçen sene en başarısız olmuş takımlar ilk seçim hakkına sahipler. En iyi yeni yetenekler onlara gitsin ki kötü bir takım sonsuza kadar kötü kalmasın isteniyor. Taraftarlarına bir umut aşılanıyor. Tabii madalyonun öteki yüzü de başarıyı cezalandırmak.
İyi takımlar hep en son seçim hakkına sahipler. Ama 5 yıl, ama 10 yıl sonra. Eninde sonunda ana kadroları kalitesiz olacak. Tabii ki takas yapabilirler ama değeri düşük bir oyuncuyu takas etmiş oluyorsun.
Karşılığında da benzer bir oyuncu alacaksın. Ligin içinde bu şekilde daimi bir döngü oluşması amaçlanmış. Tepedekiler aşağı düşsün, aşağıdakiler tepeye çıksın. Eskiden sezon boyunca en az maç kazanmış takım ilk seçim hakkına sahipti.
Öyle tersten sırayla gidiyorlardı. Bunun yarattığı teşviği de akıl etmek pek zor değil. Kötü takımlar hep en kötü olmak için yarışacaklar. Zaten kötüyüz, bari en kötü olalım ki en iyi oyuncuyu kapalım.
Hatta üst üste 3-4 sene böyle çakılırlarsa, ligin dibine demir atarlarsa, müthiş bir genç takım kurmuş olacaklar. Bu kağıt üstünde yasak tabii. Takımların bilerek kötü oyuncular oyuna sürüp kazanmamaya çalışmaları yasak. Ama uygulaması çok zor bir yasak bu.
Sistemi kurmuşsun, teşviği kurmuşsun oraya, sonra da ama böyle yaparsanız yasak diyorsun. Olmaz öyle şey. Üstelik bu sistemde vasat takım olmak en kötü şey. Devri daim tepedekiler ve alttakiler arasında oluyor.
Ligin tam ortasındaki bir takımsan ne şampiyonluğa oynuyorsun ne de genç yetenekleri kapma şansın fazla, geleceğe dair bir umut vermiyorsun. Taraftarlar o takımın maçlarını niye izlesinler? Teşvikler bu yüzden ilginç zaten. Karşı yapayım derken göz çıkarmak her adımda mümkün.
David Stern MBA komisyoneri olduğunda, 1984 yılında, bu sorunları azaltmak için bir piyango sistemi geliştirildi. En kötü takım ilk hakka sahip değil de ilk birkaç haktan birine sahip. İşe bu şekilde biraz belirsizlik katınca en dipte olmanın getirisi azalmış oldu. Periyodik olarak bu sistemin ayarlarıyla oynuyorlar.
Çünkü takımlarda alışıyor ve onu istismar etmeye çalışıyorlar. Mesela bugünkü durumda ligin en kötü takımının bir sonraki drafte ilk seçim hakkına sahip olma şansı sadece yüzde 14. Ama ilk beş seçimden birini alması garanti. Yani o sene drafte katılmış en iyi beş oyuncudan birini alacak.
En kötü ikinci takıma bakarsak onun için de yüzdeler pek farklı değil ve onun da ilk altı seçimden birini alması garanti. Böyle kademeli bir şekilde gidiyor. Bu sayede en kötü takımların daha da kötü olma motivasyonları azaltılmış oluyor. Bir yandan da halen en iyi genç yetenekleri onlara akıtmış oluyorsun.
Onun yolunu korumuş oluyorsun. Vasat takım problemini çözmek için başka bir yöntem buldular. Draft haricinde bir yöntem. Playoff kuralını değiştirdiler.
Normalde sezon sonu 30 takım içindeki en iyi 16'sı playofflara kalır. Esas eğlence de oradadır. İşte o playoff sınırını kaçıracak gibi gözüken ortanca takımların sezon sonlarında havlu atmalarını engellemek istediler. Play-in diye bir şey uydurdular.
Tam playoff sınırındaki takımlar, hemen üstü ve hemen altındaki takımlar kendi aralarında eleme usulü maç yapıyorlar. Ona göre playofflara hak kazanıyorlar. Çünkü playoff'ta bir tur bile oynasalar bu herkes için daha fazla para demek, daha fazla görünürlülük demek. Dolayısıyla küme düşmenin olmadığı bir ligde takımların çoğunu bir şey için motive etmeyi başarıyorlar.
Tüm bunları da aynı anda yapmak zor bir iş gerçekten. Şimdi draft ile ilgili son bir bilinmeyenimiz kaldı. Şu ana kadar hep seçilenlerden bahsettik. Peki ya seçilmeyenler, o 60 kişinin içine giremeyenler veya seçilip de o takımla sözleşme imzalamayanlar bir sebepten ötürü.
Bunlara ne oluyor? Bunlar ya anında ya da belli bir süre sonra serbest piyasaya düşüyorlar. Artık istedikleri her takımla konuşup anlaşabilirler. O takımda açık kadro olduğu ve bunları istediği sürece.
Bu arada draft'te seçilenler ve çaylak sözleşmesi imzalayanlar da o sözleşme dolunca aynı duruma geliyorlar. Serbest piyasaya düşüyorlar. Yani en başta herkesi havuz sistemi, sonra serbest iş gücü piyasası. Piyasanın avantajı özgürlük.
Dezavantajı ise hiçbir şeyin garanti olmaması. Kimse sana bir teklif yapmayabilir. Yaptıklarında da önerdikleri kontratlar sadece birkaç günlük olabilir. Gülü seven dikenine katlanacak diyorlar.
Peki, madem herkes eninde sonunda serbest piyasaya düşüyor, iyi oyuncuların zengin takımlarda toplanmaları kaçınılmaz olmuyor mu? Draft sistemi belki kötü bir takıma iyi oyuncu seçme şansı verdi ama iş bununla bitmiyor ki. O sadece ilk seneleri için. Diyelim hakikaten iyi bir oyuncu seçtin, 4-5 sene sen de oynadın, tam yıldız kıvamına gelmişken, takımını iyi bir yerlere taşıyacakken çaylak kontratı bitti, o da bavulunu topladı başka bir yere gitti.
Bunu nasıl engelleyeceksin? Daha doğrusu hepsinin aynı yere gitmesini nasıl engelleyeceksin? Burada ilk adım gelir paylaşımı. Futbol serisinde görmüştük.
Endüstri büyüdükçe bilet satışlarının önemi azalmıştı. En büyük kalem medya hakları olmuştu. Ve sürekli olarak o hakkın kimde olduğunun tartışması vardı. İyi takımlar ligin kalanından ayrılıp kendi başına sözleşmeler imzalamak istiyorlardı.
Hatta Premier Ligin kuruluşu da böyle olmuştu zaten. Amerikan ligleri ise en baştan kartel olarak tasarlandıkları için medyayla tek vücut anlaşıyorlar. Takımlar değil, NBA anlaşma yapıyor yani. Son yaptıkları yayın anlaşması 2016'daydı.
9 sene için 24 milyar ödediler bunlara. Bir sonraki anlaşmanın 3 kat daha büyük olacağı konuşuluyor. Başka ortak gelir kalemleri de var. Nike mesela takım formalarının resmi üreticisi olmak için 1 milyar dolar verdi NBA'ye.
Uluslararası anlaşmalar da aynı. Zamanında Çinli Yao Ming vardı, Houston Rockets'ın yıldızıydı. NBA, basketbolu Çin'de popülerleştirmek için Ming'i epey pazarladı. Esasında izleyen sayısı olarak en büyük basketbol pazarı orası.
Rockets maçları da o zamanlar en fazla reytingi alıyordu orada. gidip Çin televizyonlarıyla anlaşma yapamaz. NBA yapar. Para da ortak havuza akar.
Yani NBA'in doğrudan kazandığı paralar büyük ve tüm takımları arasında eşit pay ediliyor. Bu, ufak şehirlerin takımları için bir nimet. Ha, ama ne oluyor? Yerel medya anlaşmalarını takımlar kendileri yapıyorlar.
Ve burada büyük farklar var. 5 sene önce mesela, Lakers ligin en kötü takımlarından biriyken, Sırf Los Angeles'ta olduklarından ötürü yerel medyadan 150 milyon dolar gelir aldılar. En küçük yerel medya piyasasına sahip Memphis'in ise o kalemdeki geliri 10 milyon dolar bile değildi. Gişe gelirleri, eşya satışları gibi şeyler de var.
Ek olarak hepsinde büyük şehirler avantajlılar. Zaten para da orada. Kim gidecek maçlara bu kadar para verecek? Taraftar maliyet endeksi diye bir ölçüt var.
4 kişilik bir ailenin bir NBA maçına gitmesinin maliyetini hesaplıyor. Biletler, yiyecek, içecek, park etme falan. İki sene önce bunun ortalaması 430 dolardı. Herhalde bugün 500 doları bulmuştur en az.
Bu parayı ufak şehirlerde verecek insan sayısı az. Hele Warriors gibi bir takımı düşün. Yenist adına dünya kadar VIP locası eklediler. Bölgedeki şirketlere kiralıyorlar.
Onlar için otel odası tutmak gibi bir şey. Müşterilerini götürüyorlar her hafta. Bunu besleyecek bir ekonomi var orada. Memphis'de ne olacak ki?
İşte bu yüzden NBA takım gelirlerinin de bir kısmını ortak havuza yönlendirip paylaştırıyor. Sadece kendi doğrudan gelirlerini değil. Ama hep hatırlatıyorum, her teşvik beraberinde bir istismar fırsatı da getirir, bunu önlemek zorundasınız. Burada da istismar ne?
Ya nasıl olsa bana para akacak, ben girişim bir işim yapmayayım kendi gelirlerimi arttırmak için. Böyle diyen ufak kulüpler olabilir. Bunu engellemek için bir kural koymuşlar. Bir takımın geliri lig ortalamasının %75'inin altına inerse iyi yönetilmiyor demektir, tembellik ediyor demektir, öyle kabul ediyorlar.
Hakkı olan payın tümünü alamıyor. Herkese ihtiyacı kadardan önce ne geliyordu? Herkesten yeteneği kadar. Para kazanma yeteneğin yoksa diğerleri seni sırtlamak zorunda değil.
Kartel ile toplumun farkı bu. Kartel üyeleri sonuçta uzun vadede pasta büyüsün diye dilimlerini seninle paylaşıyorlar. Seni çok sevdiklerinden değil. Bunlar para denkleminin sadece bir yarısı.
Kazanılan parayla ilgili kısmı, o paraların nasıl harcanacağına dair kurallar daha da sıkı. Ve NBA'yi diğer liglerden ayıran esas kısım burada. Denklemdeki tarafların önceliklerini bir hatırlayalım bu noktada. Sendika, gelirin çoğunun oyunculara harcanmasını istiyor.
Takım sahipleri bunu istemiyor. Oyunculara ödedikleri sınırlansın diye draft sistemini getirmişler. League ise yani takım sahiplerinin kolektif hali rekabet dolu, kaliteli bir ürün istiyor. O yüzden draft sistemini kaybedeni ödüllendirecek şekilde kurmuşlar.
Gelir sistemini de fakiri ödüllendirecek şekilde kurmuşlar. Denkleme katacağımız bir sonraki şey maaş sınırlaması. Hem oyuncu başına hem de toplam harcamada sınırlar var. Sınır deyince en kolay anlaşılan hali katı bir sınır, Amerikan futbolunda olduğu gibi.
Orada oyuncuları memnun edecek kadar yüksek bir tavan belirliyorlar, hemen her takım da aynı parayı harcamış oluyor kadrolara. Yani herhangi bir sektördeki firmalara, mesela Apple'a ve Google'a gidip, siz çalışanlarınıza en fazla şu kadar ödeyebilirsiniz, öyle rekabet edin demek gibi bir şey bu. NBA biraz farklı. 1984'ün önemli bir sene olduğunu söylemiştim.
Yine oraya gidiyoruz. David Stern'ın ilk senesine. O zamana kadar herhangi bir maaş kısıtı yoktu. Zaten sistemde çok para da yoktu.
O yüzden mühim değildi. Ama o dönem esnek bir sınır getirdiler ve tüm lig değişti. Aslında tek bir sınırdan oluşmuyor. Dört farklı sınır var.
İlk ikisi, oyuncu maaşlarını ayırmak zorunda olduğun minimum ve maksimum miktar. Bunlar birbirlerine çok yakınlar. Sadece %10 fark ediyorlar. Yani aynı gibi düşünebiliriz.
İşin asıl önemli kısmı, bu sınırlar ligin toplam basketbol gelirlerine endekslenmişler. Brüt gelirlerin neredeyse yarısı ediyorlar. Sendika işini yapmış yani. O yüzden ligin geliri arttıkça oyuncu maaşları da otomatikman artıyor.
Bu sene üst limit takım başına 120 milyon dolar civarı. Herkes en az bu miktarı harcıyor oyunculara. Tek bir oyuncuya verebileceğin maksimum para da belli bu arada. Sadece kadro maaşı değil.
Kadro maaşı sınırının çeyreği kadar. 15 kişilik kadron var. Onun en fazla dörtte birini tek bir oyuncuya harcayabilirsin. Ama bazı durumlarda bu yüzde 30'a hatta yüzde 35'e çıkabiliyor.
Yani bütçenin üçte birini tek bir kişiye harcama hakkın olabiliyor. Bu farkı belirleyen kuralların amacı da yine her zaman olduğu gibi küçük takımları korumak. Mesela ligin belki de en iyi oyuncusu Yannis, tüm ligin dengesini bozacak kadar büyük bir yetenek yanlış takıma giderse ve yıllardır Milwaukee gibi bir yerde oynuyor. Ya ben Milwaukee'ye turist olarak gitmem, adamın dünya kadar parası var orada geçiriyor hayatını.
Lakers gibi, Knicks gibi yerel gelirleri fazla olan takımlar aşırı yüksek tekliflerle böyle oyuncuları o takımlardan koparamıyorlar. Çünkü aşırı yüksek teklif veremiyorlar. Tabii bu teşviklerin etkisi de sınırlı. Çünkü elit oyuncuların gelirlerinin sadece bir kısmı maaş, bir diğer kısmı da sponsorluklar.
Ve bu meblağlar o kadar büyüdü ki bir takımın verebileceği ekstra birkaç milyon dolar veya bir sene daha uzun garantili kontrat, bunlar artık en elit oyuncuların hayatlarında pek fark yaratmıyorlar. O yüzden lig içindeki dengeyi korumak zor. Hele ki bazı takımlar demin belirttiğim o sınırdan çok daha fazla para harcayabiliyorlarken. Çünkü üst limiti aşmanın bazı yolları var, istisna denen.
Bunun ayrıntısı sayfalar sürüyor, NBA uzmanlarının bile kafasını karıştıracak detaylar var. Biz bu işe kuş bakışı bakalım, 10 bin metreden bakalım. Bunları birer teşvik sistemi olarak düşünüyorum. Mesela Larry Bird'in adını taşıyan bir istisna var.
Bir oyuncun belli şartlar altında serbest piyasaya düşmüşse, ona önerebileceğin yeni kontratın bir kısmı takım harcamalarının üst limitine saymıyor. Ama o oyuncu aynı paraya başka bir takıma giderse, o takımın limitine saymış oluyor. Maksat oyuncuların zırt pırt takım değiştirmelerini zorlaştırmak. Bunu da katı kurallarla değil, yine birazcık işin içinde belirsizlik ve serbest piyasa girmiş bir şekilde yapmak.
Bu tip istisnalara uyarak kadronu kurduğun sürece 120 milyon doların çok üstüne çıkabiliyorsun. Ama o zaman da sistemdeki üçüncü limit devreye giriyor. Lüks vergisi. Bu aralar 150 milyon dolarda sınırı.
Kadro maliyetin bunu aştığında vergi ödemeye başlıyorsun. Ne kadar çok harcıyorsan o kadar çok vergi. Önceki senelerde de lüks vergisi ödemişsen katlanarak artıyor bu sefer. NBA'in yaklaşımı şu.
Bazı takımlar arada sırada lüks vergisine girebilirler. Kadron o sene pahalı olabilir, sözleşme şartlarının azizliğine uğramışsındır. Ama her sene her sene bunu yaparsa bir takım şampiyonluğu satın alıyor gibi gözükeceği için ve diğer takımlar açısından en kötüsü de deli paralar saçarak oyuncu piyasasını yükselttiği için vergi cezası katlanarak artmalı. Son şampiyon Warriors bunun en iyi örneği.
Oyuncu maaşları 200 milyon dolar kadar. Lüks vergisi sınırını 50 milyonla aşmışlar. Ama bu ilk kez olmadığı için, tekrarlandığı için tam 170 milyon dolar vergi veriyorlar. Hele seneye yeni imzalamış oldukları kontrat uzatmaları devreye girmiş olacak.
Neredeyse 500 milyon dolara dayanacak kadro. Birkaç sene öncesine kadar bu hayal bile edilemeyecek bir şeydi. Zaten birkaç sene öncesine kadar kulübün toplam değeri o kadardı. Satın alıyordun her şeyi o parayla.
Şimdi onu bir sene kadro maaşı diye dağıtıyorsun. Bu arada vergi diyorum ama devlete ödediğim bir şey değil bu, NBA'ye ödüyorsun. Ve NBA bu lüks vergilerini pavyonda ezmiyor. Daha güzel bir şey yapıyor, hepsini topluyor ve vergi ödememiş takımlara dağıtıyor.
Yani seni iki kere cezalandırmış oluyor. Hem paranı alıyor hem de rakiplerini güçlendiriyor. Eğer Warriors kafayı yiyip 300 milyon dolar lüks vergisi öderse seneye, diğer takım kasalarına 10'ar milyon dolar koymuş demek. Bu kısmın en başında dört tane limit var demiştim.
Dördüncü limiti kimse bilmez. Yakınınızdaki en NBA sevdalısı arkadaşınıza sorun, tax apron neymiş diye. Görün bakalım nasıl boş boş bakıyor. Bu sınır lüks vergisinin birkaç milyon dolar üstünde belirleniyor.
Onu aşarsan belli bazı istisnaları kullanamıyorsun, bazı takasları yapamaz hale geliyorsun. Yani kadro kurmaktaki esnekliğin azalıyor. Ya da tersten söylersek, o özellikleri kullanarak kadro kurmuşsan harcamaların bu limiti geçemez. Dolayısıyla esasen NBA'de hem soft cap hem de hard cap var.
Ama hard cap sadece belli takımlar için geçerli. Tüm bunlar sayesinde lig ufak takımların büyük takımlarla boy ölçüşebilmesini umuyor. Burada tabi bir paradoks var hikayecilik açısından. Önceki bölümden hatırlayın.
Büyük yerel piyasaları olan takımlar arasında uzun yıllara yayılan bir rekabet olsun istiyor lig. Ona göre anlatılar kuralım, daha çok şey satabilelim istiyor. Boston Lakers rekabeti gibi. Kısacası hikaye anlatabilmek için başrol oyuncuları lazım, kötü adamlar lazım, kahramanlar lazım, inişler çıkışlar lazım.
Ama deminden beri gördüğümüz her şey draft sistemi olsun, gelir paylaşımı olsun, maaş kısıtları olsun, gücü dağıtmak üstüne kurulu. En fazla birkaç sezon sonunda başrol oyuncularını öldürüp, yan karakterleri başroya çıkarmaya çalışan bir dizi gibi NBA. Sonuçta her takımın sahibi artık bir dolar milyarderi. Hiçbir milyarder sonsuza kadar figüran olarak kalmayı istemez bir köşede.
Tüm bunlar arasında sürekli değişen, sürekli deneme yanılmayla bulunan dengeler sistemi NBA. NBA'yi anlamak demek, beni anlamak demektir. NBA'yi anlamak demek, o yüzden ekonomiyi anlamak demek, sosyal psikolojiyi anlamak demek, bir bakıma insan doğasını anlamak demek. Bu ettiğimiz büyük lafla da burada duralım.
İşlemediğim bazı konular var hala. Bahisler var mesela. Bahis ekonomisi yasallaştı yakın zamanda. Bunun etkisi ne olur?
NBA'in diğer ülke liglerine etkisi var. Başarılı oldukça. Özellikle Euro League ile olan ilişkisi. Tabii genel olarak NBA yapısının Euro League ile kıyası.
Efendime söyleyeyim WNBA ne durumda? Ekonomik açıdan profesyonel kadın sporları kendi yağlarında kavrulabiliyorlar mı? Aynı paraları kazanmalılar mı? Bunlardan da bir bölüm çıkarmak isterim.
Sonrasında bu spor ekonomisine tekrar bir ara verip başka konulara gireceğiz ve ondan sonra dönüş yapacağız. Tenis olsun, boks olsun, Formula 1 olsun. Dünya kadar girişim var. İlginç bulduklarımı anlatırım o şekilde.
Siz de önerebilirsiniz bu arada. İmmanuel buna kesin bakmalısın dediğiniz kaynakları benimle paylaşın. Çorbada tuzunuz olur sizin de. Tabii çorbaya tuz atmak yerine direkt para atan insanlar da var.
Tomar tomar dolarları lap diye içine atıyorlar. Kim bunlar? Özgür Akçiçek, Ceren Durgun, Özay Demirezen, Furkan Polat, Tuncay Baylan, Neslihan, Başak Paşalı, Mehmet Ceren, Gökhan Kaz, Zerrine, Emrah Köksal, Atlas Pera ve Elif Koca Taşkın. Hepinize çorbamı bu şekilde kirlettiğiniz için çok teşekkür ederim.
Hala burada mısınız ya? Madem kaldınız, sizle bir bonus kaydı paylaşayım. Monopoliler ve karteller hakkında. Geçen bölümde de kafası karışmış olan vardır belki.
Biz genelde monopoli tek bir şirket olarak hayal ediyoruz. Ama günlük hayatta piyasa hakimiyetini belirtmek için kullanılır. Kişi olur, devlet olur, şirket olur, kartel olur, neyse artık. Birkaç örnek vereyim.
Dünyanın en büyük şirketlerinden biri Saudi Aramco. Suudi Arabistan'da petrol monopolisi. Başka kimsenin orada petrol çıkarıp işleme hakkı yok. Aram konu neredeyse tamamı da devletin.
Bu devlet OPEC denen Uluslararası Petrol Karteli'nin en büyük üyesi. OPEC bir kartel ama monopol olmaktan epey uzak. Çünkü dünyadaki ham petrol üretiminin yarısından azını oluşturuyorlar. Öte yandan NBA bir kartel aynı zamanda de facto monopoli.
Çünkü profesyonel basketbol piyasası beraber hareket eden bir grup şirketin elinde. Yalnız bu cümlenin yanına bir yıldız koymam lazımdı. Geçen bölümde bahsetmediğimiz bir lig var. NBA'den iki ay önce kurulmuşlar.
Bölgesel bir lig aslında. Genelde Pensilvanya eyaletiyle sınırlı. Zamanla bunlar NBA'in resmi altyapı ligi oluyorlar. Yıldızları NBA takımlarına gidiyor.
Bir televizyon anlaşması bile yapmışlar kendi başlarına. Garip garip kurallar da getiriyorlar ilgi çekmek için. Ama kurtarmıyor. 99 yılında eski NBA efsanelerinden Isaiah Thomas o ligi top yakın satın almış.
10 milyon dolara happy topu. Mesela Türk futbolundaki tüm altyapı takımlarının tek bir sahibi olduğunu düşünün. Bu girişim patlıyor bu arada. NBA'de akabinde kendi altyapı ligini kurmuş.
Development League. Onun kısaltması olan D-League adında. Yakın zamanda bunlara içecek markası Gatorade sponsor oldu. İsmi G-League'e dönüştü.
Tam Amerika işte. Altyapı ligine bile sponsor alıyor, ismini de değiştiriyor pazarlama için. Bu ligdeki her takım NBA'deki bir takımla ilişkili. Ya doğrudan o takımın bir alt şirketi ya da bağımsız bir şirket ama basketbol işlerini NBA'deki takım yönetiyor.
O yüzden teknik olarak birden fazla profesyonel basketbol ligi var ama NBA pratikte monopoli. Kolej basketbolu ayrı bir dünya. Onun da kontrolü başka bir kartelde, NCAA denen. Okullardan oluşan bir kartel bu.
Avrupa'da kimse kolej sporlarını takmaz çünkü genç yetenekler küçük yaştan itibaren kulüplerin altyapılarında yetişiyorlar. ABD'de ise tarihsel olarak koleş sporları profesyonel liglerden daha önce gelişmişler, yayılmışlar. Bugün de genç yetenekler bu sistemde gelişiyorlar. Hatta Amerikan futbolunda herhangi bir altyapı ligi dahi yok.
O yüzden koleş futbolu NFL'in bir alt seviyesi olmuş oluyor. Doğal olarak burada da büyük paralar dönüyor. NCAA dediğim kartelin gelirleri 1 milyar dolardan fazla. Ve oyunculara para vermiyor bunlar, oyuncular öğrenci olduğu için.
Teknik olarak non-profit statüsündeler. Yani her kartel kar amacı gütmez. Asıl amaç kontrol. Son olarak profesyonel beyzbolda vereceğimiz en uç örnek.
Çünkü hem karteller hem de dejur monopoliler. Yani teoride de monopoliler. Artık bütün kombinasyonlardan bahsettik. Umarım daha anlaşılır olmuştur.
Dejurdu, de factoydu bu kelimeleri de öğrenin. Haftada birden fazla olmamak kaydıyla araya sıkıştırırsanız entel puanı kazanırsınız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.