Podcast

NBA Sosyalizmi 1: Spor Kartellerinin Tarihi

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

4 büyük Amerikan sporu üstünden tarih, ekonomi ve adalet felsefesi konuşuyoruz. Bu bölümde büyük balığın küçüğü yuta yuta nasıl bir monopoli haline geldiğini, kartellerin nasıl işlediğini ve nasıl bir dünya markası haline geldiğini göreceğiz, devam bölümünde de o monopolinin içinde nasıl bir denge sağlanıyor, ona bakacağız.

(Podcast için yorum yazan herkese ve tüm Patreon destekçilerine teşekkürler)

.





Bölümler:


(00:04) Herkesten yeteneği, herkese ihtiyacı kadar.

(03:23) 1891: Basketbolu kıçından uyduran adam.

(04:57) NBA'in öncülleri.

(06:52) Kartel.

(09:14) Tek yasal monopoli: Beyzbol.

(10:46) 1919 World Series.

(13:21) Takım taşımak ve stadyum yaptırtmak.

(15:44) ABA.

(17:04) Oyuncu sendikası.

(19:32) Crack salgını.

(21:06) Takımları değil yıldızları pazarlamak.

(22:37) Bird Magic hikayesi.

(23:36) Resesyonun bitişi.

(24:19) En büyük iş adamı Jordan.

(26:13) Monopolinin iç dengesi.

(27:45) Patreon Teşekkürleri.


.

Kaynaklar:


Why is Major League Baseball allowed to be a monopoly?

The Genius Who Signed Michael Jordan to Nike

Economics Of The NBA







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.032 kelime · ~20 dk okuma

Bütün kolektif zenginlik kaynaklarının gürül gürül fışkırmasından sonra, ancak o zaman burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılmış olacak ve toplum bayraklarının üzerine şunu yazabilecektir. Herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar. Alkışlarınız için teşekkür ederim. Lakin inanmayacaksınız ama bu söz bana ait değildi.

Marx 1875'te sarf etmişti. O gün uygulanacak bir reçeteyi anlatmıyordu da gelecekteki bir bolluk toplumunu tasvir ediyordu. Komünizmin ileri safhasında insan tamamen istediği için yeteneği doğrultusunda çalışacak ve herkesin ihtiyacına cevap verilecekti. Yine inanmayacaksınız ama böyle bir topluma hiç geçilmedi.

Sovyetler bu rüyanın iyice geciktiğini fark edince sloganı biraz değiştirdiler. Herkesten yeteneği kadar, herkese verdiği emek kadar. Bu versiyonu Sovyetleri kurtaramadı ama bugün halen orijinal sloganın hayatta olduğu ve her günde uygulandığı bir yer var. Kapitalizmin menbaındaki yaklaşık 80 milyar dolarlık bir endüstriden bahsediyorum, Amerikan sporlarından.

Transkriptin tamamını oku

En geleneksel taraftar profili en muhafazakar spor olan beyzboldan tutun da adı üstünde Amerikan futboluna kadar. Her büyük spor, Marks'ın popülerleştirdiği ilkeye göre idare ediliyor. Ve inanmayacaksınız ama, 3. sefer, bu sefer ironi yok yalnız, bu model gayet güzel bir şekilde işliyor, hiç de yakında çökecek gibi durmuyor.

Dünyanın en çok ciro yapan ilk 5 spor liginden 4'ü ABD'de. Amerikan futbolu, beyzbol ve basketbol, ilk 3'ü, dünyada açık ara en değerli futbol ligi olan Premier Lig'den daha büyükler. Ve Avrupa Futbolu'nun aksine bu lig içindeki takımlar, büyük takımlar sürdürülemez boş bataklarında değiller. Kısacası arkadaşlar sosyalizm kazandı hem de Amerikalılara bayrak sallata sallata kazandı.

Selam fularsızlar. Yarı şaka yapıyorum tabii, sosyalizm derken. Onunla kastettiğim şey, maksimum kar amacı güden bir sistem içinde piyasa karşıtı bir takım politikalar. Sahadaki rekabeti korumak için ekonomik rekabeti düzenlemişler.

Bunlardan geçen gün Kaan Kurall'la yaptığımız sohbette de bahsettik biraz. Zevkli bir sohbetti bu arada. İşini çok seven insanlarla konuşmak zaten zevkli oluyor. Ama bu bölüm onun devamı niteliğinde değil.

Yani onu dinlemiş olmanız şart değil. Sporla ilgilenmeyen insanlara da yönelik yapacağım bu bölümü. Çünkü Amerikan sporları üstünden aslında biraz tarih, ekonomi ve adalet felsefesini konuşacağız. Tıpkı futbol serisinde yaptığımız gibi.

İlk başta benim bu ABD'deki dört büyük sporu, yani Amerikan futbolunu, beyzbolu, basketbolu ve buz hokeyini ayrı ayrı anlatma planım vardı. Ama o planları bebeğim yedi. İyi ki de yedi. Çünkü detaylar farklı olsa da hepsinin tarihsel gelişimi ve güncel yapısı aşağı yukarı aynı.

Pratikte hepsi kapalı birer sistem, birer monopoli hatta. Yani kendi sektörlerine tamamen hakimler, yeni birini aralarına almıyorlar, kendilerini de denklemden çıkarmıyorlar. Öyle küme düşme diye bir şey yok. Bu benzerlikler yüzünden genelde NBA'den örnek vereceğim.

En dinamik olan, uluslararası çekiciliği en fazla olan ve birazdan anlatacağım sebeplerden ötürü pazarlama konusunda en yenilikçi olan lig bu. Futbolda yaptığımız gibi burada da işin tarihiyle başlamak akıllı olacak. Çünkü ligler birer monopoli olarak doğmadılar, organik bir şekilde bu hale geldiler. Yalnız basketbol oyununun kendisi hiç de organik bir şekilde ortaya çıkmadı.

1891 yılında Amerikalı bir beden eğitimi öğretmeninin resmen kıçından uydurduğu bir şey. Buna diyorlar ki, havalar soğuduğunda sporcularımız boşta kalmasın, kapalı salonlarda da bir şey oynayabilsinler, sakatlanma riski de az olsun. Böyle bir oyun tasarlı bize. İki hafta sonra öğretmen beden dersine giriyor.

13 kuraldan oluşan bir tabela koyuyor ortaya. İki tane de şeftali sepetini balkona asıyor ve öğrencilerin eline bir futbol topu tutuşturuyor. 9'a 9 maç yapıyorlar. Bu maçta top sürme yok.

Top sepete girdiğinde de birinin onu çıkartması gerekiyor tırmanıp. Her seferinde. Altını kesmeyi çok sonradan akıl etmişler. Neyse, öğrenciler pek oralı olmamış.

Öfleyip pöflemişler, gözlerini devirmişler. Çünkü öğrencilik bunu gerektirir. Ama birkaç sene içinde ufak tefek ligler kurulmuş, yayılmış, özellikle de okullar arasında oynanmaya başlamış bu oyun. Çünkü görece masrafsız ve pratik.

Biz hep futbolu az gereksinime olan bir oyun olarak görüyoruz. Toz toprak bir sahaya iki tane taş koyuyorsun, kale oluyor sonuçta. Ama futbol aslında iyi bir arazi, büyük bir arazi ve iyi hava şartları gerektiriyor. Mahalle arasında oynarsın da büyük organizasyonlar için konuşuyorum.

Seyircilerin gelmesi için konuşuyorum. Basketboluysa her mevsimde oynayabiliyorsun. Sadece 10 kişi gerek. Ufak bir salon, iki tane de şeftali sepeti işte.

Bugünkü o pahalı potalar kullanılmıyor o zaman. O yüzden yüzlerce takım çıkmış ortaya kısa sürede. Fakat profesyonel ligler tutunamamışlar. Mesela 1925'te bir deneme var.

Doğudaki birkaç şehir arasında Amerikan Basketbol Ligi adıyla kurulmuş. Bunu organize eden de o sıralar henüz daha 3 yaşında olan NFL'in yani Amerikan Futbol Ligi'nin başkanı. Aynı anda iki liginde başkanlığını yapıyor. Aynı modeli uygulamaya çalışıyor.

O devirde sözleşme mözleşme yok. Herkes zırt pırt takım değiştirebiliyor. Sözleşme kavramını bu lig getiriyor. Ama zamanlaması kötü.

Zaten bir avuç takım var, zar zor idare ediyorlar, sürekli birileri iflas ediyor. Sadece 6 sezon sonunda da büyük buhran yüzünden herkes kepenk kapıyor. Daha sonraları, buhranın sonlarına doğru bu sefer Orta Batı'daki sanayi şehirlerinde bir lig ortaya çıkıyor. Bunun ismi de NBL, Ulusal Basketbol Ligi.

Şirketler kuruyor bunu. GE, Firestone ve Goodyear. Bunlar tarafından kurulmuş. 9-10 takım var alt tarafı.

Ve öyle stadyumlarda da oynamıyorlar nereyi boş bulurlarsa. Ama işte 2. Dünya Savaşı ertesinde ekonomik bir patlama yaşanıyorken işin içine bu sefer buz hokeyi giriyor. Buz hokeyi stadı işletmecileri diyorlar ki ya biz bu stadları yaptık ama genelde boş boş duruyorlar.

Her gün maç olmuyor. Bunları boş günlerde basket maçları için kiralayalım. Hatta basket takımları kuralım, biz para kazanalım. Böyle düşünüp 1946'da bir başka lig kuruyorlar.

Onun başına da Amerikan Hokey Ligi'nin başkanı getiriliyor. Yani hep başka sporların yöneticileri ön ayak olmuşlar. Büyük stadlarda oynuyor bunlar artık ama ligin kalitesi halen yerlerde. Hatta ilk yıllarda işletmeciler hokey stadlarını ısıtmak istemediklerinden seyirciler battaniyelerle geliyormuş, oyuncular soğuktan eldivenle oynuyorlarmış.

Buzun üstüne döşenen parke su sızdırıyor, sahada göletler oluşuyor. Ortalama gişe 3000 kişi, stadın çoğu boş. Yani durum kötü fakat diğer liglerin durumu daha da beter. O yüzden zamanla o daha önce kurulmuş olan ulusal basketbol ligindeki takımlar teker teker buraya geçiyor.

Ligler birleşiyor ve bugünkü adını alıyor. Ulusal Basketbol Birliği veya NBA. NBA'de diğer benzer ligler gibi kapalı ve özel bir girişim. Bir kamu girişimi değil.

Öyle her şehrin takımı olsun, kamu sağlığı için mücadele edelim. Yok öyle bir şey. Bir grup iş adamı anlaşıp kartel oluşturmuşlar. Bu kadar basit.

Kartel nedir? Evet, benim de aklıma malum şarkının sözleri geliyor ama dayanacağım arkadaşlar. Araya klip sıkıştırmayacağım, söz veriyorum. Kartelin ardındaki mantık basit.

Birbirimizle rekabet edeceğimize bir araya gelelim. bir ürün standardı belirleyelim. Oyun kuralları ve stat kalitesi gibi şeyler yani. Sonra o ürünün arzını kontrol edelim.

Burada arz ettikleri şey maç sayısı, bilet satışları. Bunları belirleyince de fiyatlar otomatikman belirlenmiş oluyor. Hani öyle benim statım var, takımım da var, boş durmasınlar. Her gün birilerini bulup oynatayım, sürekli bir şeyler olsun orada.

Böyle bir yaklaşıma izin vermiyorlar. Ürünün kalitesini ve fiyatını düşürmesin diye. Birbirlerinin forma satışı fiyatlarına dahi karışabiliyorlar. Bütün mesele birbiriyle rekabet etmemek zaten.

Son olarak da tabii gelirleri paylaşıyorlar. Uyuşturucu kartelleri de böyle, petrol kartelleri de, spor kartelleri de. Aslında hukuken kartelleşme yasak. Mesela bugün teknoloji şirketleri birbiriyle anlaşıp telefon üretimini kısamaz.

Fiyat belirleyemez. Belki kapalı kapılar ardında yapıyorlardır da uzun süreli bir politika olarak bunu yapamazlar. Ama sporda buna izin veriliyor. Hatta daha da fazlasına izin veriliyor.

2010 yılından bir örnek vereyim biraz ileri atlayıp. Charlotte Hornets diye bir kulüp var. Finansal sıkıntılara giriyor. Takımı satmak istiyor sahibi.

Ama kendi malı olmasına rağmen sözde kartel üyesi olduğu için öyle her istediğine satamıyor. Mesela Oracle şirketinin kurcusu Larry Ellison geliyor. Takımın değerinin çok üstünde bir teklif veriyor. Diğer takım sahipleri bu satışı engelliyorlar.

Larry Ellison'ın takımı alıp Silikon Vadisi taraflarına taşımasından korkuyorlar. Çözüm olarak diğer takım sahipleri Hornets'ı satın alıyorlar. Geçici bir süreliğine ortak işletiyorlar. Sonra satıyorlar.

Bunun başka bir sektörde olduğunu hayal etsenize. Eğer bir kartel başarılı olur ve piyasanın ciddi bir kısmını ele geçirirse monopoli tehlikesi baş gösterir. Monopoli kesin yasak. Kartelleşme bir yasaksa monopoli beş yasak.

ABD'de 1890 yılından beri monopoli karşıtı yasalar var. Örneğin bir basket karteli başkasının basket maçı düzenlemesini ve ondan para kazanmasını engelleyemez. Herkes istediği yerde spor yapar, bunu satabilirse satar. Hatta kendi rakip kartelini oluşturur.

Nitekim NBA'in kendisi de iki rakip kartelin birleşmesiyle oluşmuştu zaten. Ama ve lakin inanılmaz bir şekilde buna bile bir istisna tanınmış. O istisna da beyzbol. Her şey dururken beyzbol.

Tabii şöyle diyebilirsiniz, teknik olarak devletin kendisi de bir monopoli. Şiddet kullanma monopolisi onda. Gerek içeride gerek dışarıda şiddet. Ama biz burada özel girişimlerden bahsediyoruz.

Beyzbol ligi de özel bir girişim olmasına rağmen monopoli olabiliyor. Ta 1922'deki bir anayasa mahkemesi kararına dayanıyor bu imtiyazları. O tarihlerde her sporda olduğu gibi bunda da rekabet halinde ligler var. Birbirlerinden oyuncu çalıp duruyorlar.

Liglerden bir tanesi baskın olan en büyük rakibinin tüm takımlarını tek tek satın alıp kapatıyor. Son kalan takım da tam kapanmadan önce dava açıyor. Adamlar reddetmiyorlar bile monopoli olduklarını. Ama şöyle bir savunmaları var.

Diğer ligler çok ticari. Beyzbolun amatör ruhunu yok edecekler. Onu sadece biz koruyabiliriz. Bizim için beyzbol bir iş değil, bir ticaret değil.

Amerikan ruhunu temsil eden bir spor. Hatta Amerikan ruhunun kendisi. Anayasa Mahkemesi yargıçları da bol nostalji soslu anlatıyı yalayıp yutuyorlar. Resmi kararı çok komik bir şekilde kılıfına uydurmuşlar bu arada.

Diyorlar ki, beyzbol eyaletler arası bir ticaret değil. Çünkü bir maç yapılırken tek bir noktada yapılıyor. Eyalet sınırlarını aşmıyor. Yani stadı tam sınır çizgisi üstüne kurmadığın sürece.

O yüzden teknik olarak monopoli olamaz. Halbuki zaten tek tek maçlar değil, ligin kendisi monopoli. Ama orada mantık aramayacaksın. Biraz da dönemin ruhunu anlatmak için şöyle bir detay vereyim bu kararın arka planı.

Davanın hemen öncesinde 1919 yılında rakip liglerden ikisi anlaşmışlar. Diyorlar ki kendi şampiyonlarımızı bir final serisinde karşılaştıralım. Bokstaki kemer birleştirme maçları gibi düşünün. Fakat bu seriyi meşru eden şey final takımlarından biri olan Chicago White Sox'ın birçok oyuncusunun maçı satmak için rüşvet almış olması.

Rüşveti veren de bahisleri kontrol eden Chicago mafyası. Sözde Arnold Rothstein tarafından kontrol ediliyor. Mafya tarihine meraklıysanız zaten bu ismi tanırsanız, Boardwalk Empire dizisinde de güzel bir şekilde tasvir ediliyordu. Aktörü de harikaydı orada.

Bu olayı detaylıca anlatıyorlar. Gerçi tam da bilmiyorlar kim suçlu kim değil. Oyuncular davalardan beraat ediyor ama ligin imajı zedelenmiş. Sonradan monopoli olacak o ligde... imaj tamiri için bir dönüşüm geçiriyor.

Bahisleri yasaklıyorlar. Alkol satışını da yasaklıyorlar. İtikop ustadları almıyorlar. Pazar günü maçlarını da yasaklıyorlar.

Millet kiliseye gitsin diye. Yani abartıp muhafazakar değerleri oynamışlar iyice, onun da büyük bir etkisi oluyor bu anayasa mahkemesi kararında. Çünkü mevzu baiz kararı veren yargıçlara bakıyorsun, iç savaş döneminde doğmuşlar, 1850'lerde 60'larda. Antika tipler bunlar.

Tabii ne oldu? Kısa süre içinde o bahsettikleri amatör ruh falan kalmadı. Gayet ticari, profesyonel bir girişim oldu. Ve monopoli haklarının verdiği cesaretle de epey sömürgeci bir girişim oldu.

Yine futbol serisinden hatırlıyorsunuzdur, en başlarda Bir takımla sözleşme yaptığınızda futbol lisansınız sonsuza kadar onların oluyordu. Yani bir sene bile oynasanız ancak iyiliklerinden o lisansı başkasına verirlerse siz de o takıma gidebiliyorsunuz. Burada da aynısı var. Bir takımla sözleşmen bittiğinde serbest piyasaya çıkıp başkalarıyla görüşemiyorsun.

Ya takas edileceksin, belki hiç istemediğin bir yere ya da emekli olacaksın. Bu şartlar altında normalde iyi kazanabilecek biriyken takım sana çok kısa süreli bir sözleşme veriyor, bir senelik mesela. O sözleşme bittikçe birer sene birer sene yeniletiyor. Sen de ona mahkumsun.

Diğer takımlar, ya bu herif çok yetenekli, biz buna biraz fazla para verip onu bunlardan koparalım diyemiyorlar. İyi çalışan bir kartelde her üye bu sistemin uzun vadede kendisine çok para kazandırdığını gördüğünden kısa vadeli manevralarla diğer takımları kızdırmaktan çekinir. Beyzbol bunu başarmış. Bu kuralı sürekli dava ediyorlar, onları da yenmişler.

Taktikleri de ilk anayasa mahkemesinde kullandıkları taktik. İşte beyzbol Amerikan ruhunu temsil eder, biz şöyleyiz böyleyiz. Ta 1975'e kadar milleti böyle keklemişler. Anca o zaman kaldırılmış bu kural.

Ama monopolist statüsü halen devam ediyor. Diğer sporlarda olmayan ilginç bir durum. Velhasıl NBA de pratikte bir kartel ama henüz monopoli değil. İlk yıllarda kaotik bir ortam var zaten.

Takımlar sürekli şehir ve isim değiştiriyorlar. Biz buna pek alışık değiliz. Yani şehirlerin hatta mahallelerin takımı olur, şu anlarda bir yerdedir. Bunca sene sonra Fenerbahçe'ye kalkıp İzmir'e taşımazsın.

Ama böyle özel takımlar olunca, hele ki bazen şirket takımları, Ekonomik teşviklere göre yer değiştirebiliyorlar. Sonuçta karteli oluşturan onlar, şehirler değil. Bana yeni stadyum yapmazsanız takımımı alır başka şehre giderim diyor. Yerime de başka takım gelmez.

Çünkü bu piyasayı biz kontrol ediyoruz. Hadi bakalım. Bir belediye görevlisi, mesela belediye başkanı bunlara karşı çıkarsa da ne yapacaklar? Medyadaki adamları sayesinde halkı galeyana getirecekler.

Çünkü spor birçok insan için din gibi bir şey. Gibisi fazla din aslında. İşte belediye başkanı bu şehrin tarihini, dokusunu, kültürünü anlamayan vizyonsuz bir tip takımımızı şehirden kovmaya çalışıyor. Güzel güzel bunun edebiyatını yaparlar.

Bu taktiker sporda işe yarıyor. Son 20 senede yapılan Amerikan futbolu stadyumlarının yarısından fazlasını kamu finance etmiş. Yani hepsinde kamu finansmanı var da toplam paranın yarısından fazlası kamunun. Ortalama maliyet de 500 milyon dolar bu arada stad başına.

Amerikan futbolundan örnek veriyorum bilerek. Çünkü bunlar senede Happy Topu 8 maç için kullanılıyorlar normal sezonda. Salonların aksine bu tip statları başka amaçlar için kullanmak da zor. Özel olarak yapıldıklarından.

Dolayısıyla bir kamu yatırımı olarak çok büyükler ve çok saçmalar. Ama bir siyasi karar olarak gayet anlaşılır. Neyse takımlar sonuçta hareketliler. Bu hareket gel zaman git zaman nereye kayacak?

Büyükşehirlere doğru kayacak. O zamanlar televizyon geliri fazla olmadığından yerel televizyonlarla anlaşıyorlar. Forma satışı, reklam alma bunlar da olmadığından herkesin geliri en çok biletlere bağlı. Bileti de büyükşehirde satabiliyorsun.

O yüzden bir sürü birleşme yaşanıyor. 17 takımdan 8 takıma kadar düşüyor lig. Tabii şimdiki gibi koca kıtaya yayılmış da değiller. New York'tan kalkıp Los Angeles'a uçamazsın zırt pırt.

Seyahat uzun ve pahalı. Dolayısıyla her bakımdan ufaklar ve rakip ligler ortaya çıkmaya devam ediyor. En ciddi rakip de 60'larda kurulan, biraz daha güney bölgelerinde kurulan ABA. Onlar da Amerikan Basketbol Birliği.

Zaten 3 tane kelime var. Birlik, Amerikan, basketbol. Bir de ulusal. Bunların değişik kombinasyonlarıyla çeşit çeşit ligler kurulmuş.

ABA tam çakal aslında yalnız. Çünkü daha en baştan amaçları NBA'yi yenmek değil de birleşmeye zorlamak. Bu sayede oraya ucuza girmiş olacaklar. Yani kendilerini şöyle pazarlıyorlar yatırımcılara, basketbol işine mi girmek istiyorsunuz diyorlar.

Şehrinizde bir takım yok henüz ama altyapısı hazır. Siz de NBA karteline girmek istiyorsunuz. Onlara eşek yüküyle ayak bastı parası vermeniz gerekiyor. Onlara para vermeyin diyor NBA.

Gelin bizim kartelimize katılın. Yarı fiyatına biz yeterince ciddi olduğumuz sürece, yeterince yatırım yaptığımız sürece bizle daha eşit şartlarda anlaşmaya zorlanacaklar. Birleşeceğiz ve o zaman sizin takımınız da yarı fiyatına NBA'ye girmiş olacak. Üstelik o lig şimdikinden daha da değerli olacak.

Çünkü artık o noktada yepyeni bir kartelin çıkıp o birleşmiş NBA'yi tehdit etmesi iyice zor. Piyasaya giriş bariyeri denir buna. O bariyer iyice yükselmiş oluyor. Yani adamların teklifi çok basit.

Gelecekteki basketbol monopolisinin bir parçası olmak için ucuza bize katılın. NBA de tersini söylüyor yatırımcılara. Bunlara giderseniz paranızı sokağa atmış olursunuz. Bunlar kapanıp gidecekler diyor.

Birbirlerine böyle yeterince blöf yaptıktan sonra çok geçmeden anlaşma masasına oturuyorlar. Yani normalde anlaşıp birleşecekler. Görüşmeleri başlamışlar. Ama bir başka aktör sahneye çıkıp bunu engelliyor.

NBA'in oyuncular sendikası. Bu sendika toplu iş sözleşmesi yapabilmek için ta 1954'te kurulmuş. Zaten o sene ABD'de sendikalaşma tarihinin zirvesi. Tüm alanlardaki işçilerin üçte birinden fazlası bir sendika üyesi.

Bugün bu oran onda bir civarı. Sendikayı ilk yıllarında takan pek yok. Takım sahipleri bunları tanımıyor zaten. Tam 10 sene boyunca görüşmeyi reddediyorlar.

Ancak ondan sonra masaya oturuyorlar. Birkaç sene içinde de bu olay yüzünden mahkemelik oluyorlar. Şimdi niye oyuncular sendikası bu birleşmeye karşı? Bilakis sendikanın da büyümesi demek olur.

Liglerin birleşmesi ülkedeki bütün profesyonel basketbolcuları temsil edecek bir duruma gelecek sendika. Ne güzel işte. Birleşmeye karşılar çünkü bu iki lig arasındaki rekabet yüzünden tüm oyuncular, o ligdeki oyuncular da daha fazla para kazanıyorlar. Sürekli birbirlerinden yıldız çalmaya çalışıyor ligler.

Hatta oyuncuları bırak, hakemleri bile çalmaya çalışıyorlar. Onların da ücreti artıyor. NBA'in en iyi dört hakemini ansızın çalmış ABA. Yani bir yandan iki farklı ligi oluşturan takım sahiplerinin ortak bir amacı var.

Birleşmek. İşçi Sendikası da bunu durduruyor. Ama bir yandan da takım sahipleri arasında bir cephe var. Davanın biteceği ve birleşmenin yaşanacağı gün hangi taraf daha kuvvetliyse anlaşma şartları onun lehine olacak.

O yüzden sürekli birbirlerinin altına uyuyorlar. ABA bu mücadelede öne çıkmak için birçok yenilik yapmış. Daha atletik oyuncular seçmişler. Daha hızlı oyun oynamışlar.

Üç sayı çizgisi getirmişler. Devre arası gösterileri var ve X maç yarışmasını düzenliyorlar 1976'da. Bunu Julius Irving kazanıyor, nam-ı diğer Dr. J.

Serbest atış çizgisinden uçuyor. Ödülü de bugünün parasıyla ne kadar biliyor musunuz? 5000 dolar ve bir stereo müzik sistem. Çok komik şeyler ya geldiğimiz noktayı düşününce.

Neyse bu demin saydığım yeniliklere aşinasınız. Smaç yarışması dahil. Çünkü sonuçta ne oldu? ABA büyük bir televizyon anlaşması yapamadı.

İflasın eşiğine geldi. Nihayet NBA tarafından yutuldu. Ama işte içten içe onu da kendine benzetmiş oldu. Finansal anlamda yenilgi, kültürel anlamda bir zafer.

Bu birleşmeyle NBA hukuken olmasa da pratikte bir monopoli haline geliyor. Fakat birleşmenin kutlanacak bir tarafı yok. Çünkü ligin ciddi bir marka sorunu var, şimdiki gibi değil. Televizyon reytingleri çok düşük.

Canlı gösterilen bir maç yok zaten. Oyuncular da kumarla, kavgayla, uyuşturucuyla anılıyorlar. Los Angeles Times'ın bir raporu var o zamanlara dair. Ligdeki kokain kullanım oranını %40 ile %70 arasında tahmin ediyor.

Yarısı keşkeş dolanıyor bu insanların. Zaten tam o yıllarda da özellikle siyahlar arasında yayılan crack salgınının etkisi de büyük. Crack, kokainin ciğerlere çekilebilen hali. Daha da ucuz bir hali.

O yüzden siyahlar arasında çok popülerleşiyor. Hem ciddi bir sorun hakikaten hem de bir korku pompalama aracı oluyor. Öyle bir atmosfer yaratıyorlar ki. 80'lerin ortalarında bir yasa geçiriyor meclis.

5 gram crack ile yakalandığında alacağın hapis cezası 500 gram kokain ile yakalandığında alacağına eşit. Kokaini kim kullanıyor? Zengin beyazlar, görece zengin. Diğerlerine fakir zenciler.

Ama arada 100 katlık bir ceza farkı var. Hapishaneler siyahlarla doluyor iyice. Mevcut ırkçılıkla da birleşince bunlar ister istemez NBA'in imajı da tehlikeye giriyor. Çünkü siyahlarla özdeş.

Ama bu kriz döneminde dönüşümün temelleri de çoktan atılmıştı. 1984 özellikle önemli bir yıl. O sene NBA komisyoneri değişiyor. David Stern oluyor.

Komisyoner demek takım sahiplerinin atadığı kartel idarecisi. Sonuçta takım sahibi kendi takımını idare etmekten anlıyor. Onu da anlıyorsa tabii ama ligin idaresi ayrı bir konu. Stern 1984'te ipleri eline aldığında NBA bir monopoli olmasına rağmen piyasa değeri sadece 400 milyon dolardı.

Bünyesindeki 23 takımdan 17'si de iflasın eşiğindeydi. Bugün ligde 30 takım var, 30'u da kar ediyor. Para kazanmayan yok. Senelik ciro 10 milyar doları geçti.

NBA dünyanın hemen her ülkesine ihraç edilen bir şey. Toplam değeri de 75 milyar dolardan fazla. Bu inanılmaz büyümenin çok sebebi var tabii. Bizim için burada önemli olan detay pazarlamayla alakalı olan.

Stern bir avukat olmasına rağmen iyi bir pazarlamacıydı ve şu basit gerçeği fark etmişti. Basketbol takımlar üstünden değil, yıldızlar üstünden pazarlanmalıydı. Diğer sporlarda ya takımlar çok kalabalık ya da kask takıp yüzlerini saklıyorlar ya da ikisi birden oluyor. Yani bir oyuncunun tek başına bir maçın kaderini değiştirmesi, hatta tüm ligin kaderini değiştirmesi zor.

Değiştirdiğinde de onu milletin görmesi zor. Basketbolda durum farklı. Aşırı yetenekli olanlar hakikaten bu etkiyi yaratabiliyorlar ve diğerlerinden kolayca ayrılabiliyorlar. Bu özellikle ABD dışında etkili, uluslararası camiada etkili, yani Filipinlerdeki bir çocuğun herhangi bir Amerikan takımlığına bağlılığı olamaz ama yıldızların fanı olabilir.

Duvarında Michael Jordan'ın posterini asabilir. Asıyor da zaten. Nereden biliyorum? Çünkü o Filipinli çocuk bendim.

Sezonun uzun sürmesi de önemli. Ligin hikaye odaklı olmasını sağlıyor. 82 maç boyunca inişler çıkışlar oluyor. Oyuncular sakatlanıyor.

İyileşip geri gelip takımı kurtarıyorlar. İhanetler, sürprizler, transferler. Sonra da playofflar başlıyor zaten. Bir sürü maç daha.

Çok şey var anlatacak. Yani bir karakter arkı oluşturabiliyorsun. Mesela Amerikan futbolunda Happy Topu 16-17 maç oynuyorlar. Her birinin önemi çok büyük ama sezon boyunca hikayeyi anlatman zor.

Bu detayların ekonomik modele etkileri önemli. Birincisi, güç dengesi tarihsel olarak takım sahiplerindeyken yavaş yavaş oyuncular lehine kayıyor. İkincisi de medyanın bu işe büyük paralar gömmesini kolaylaştırıyor. Yayınlayacak çok maç var, anlatacak çok hikaye var, pazarlanacak çok kahraman var.

Stern göreve geldiği sene bu prensipler uyarınca lige sınıfı atlatacak üç kahraman da oradaydı. İlk ikisi, Larry Bird ve Magic Johnson, hali hazırda beşinci senelerini dolduruyorlardı ve bunlar zaten kendi hikayeleriyle lige gelmişler. Yapay bir şeyler uydurmaya gerek yok. Kolejden itibaren rakiplerdi.

Kaan Kurallı' da konuşmuştuk bunu. Neredeyse proje denecek kadar mükemmel bir rekabet. Çünkü tam olması gereken noktalarda benzeşiyorlar. Yani ikisi de çok yetenekli, büyük takımlardalar, işi ciddiye alıyorlar, böyle kokaini çekip yan gelip yatmak yok.

Bunun yanında tam da olması gereken noktalarda ayrışıyorlar. Biri siyah, biri beyaz. Biri batıda, diğeri doğuda. Biri tam Los Angeles'ı yansıtıyor, müthiş gülümsemesi ve şova yönelik stiliyle, diğeri de Boston'ın sert imajına.

Boksör olsalar bunlar, yapacakları maçın filmini çekersin. Başka hiçbir takım sporunda olmayan bir anlatı bu. Magic ve Bird rekabeti basketbolu ulusal medyaya taşıyarak, primetime'a taşıyarak kurtarmış oldu. Sisteme dünya kadar para girmesini sağlamış oldu.

Tabii spor ekonomisi genel ekonomiden bağımsız bir şey değil. 80'lerin başında genel ekonomide resesyon var. Ve bu Reagan dönemindeki neoliberal politikaları getiriyor. Vergiler düşürülüyor, borçlanma artıyor.

Sonra resesyon kırılıyor. Mesela 84 yılını önemli kılan bir şey de ABD'nin o sene içinde neredeyse yüzde 8 büyümesiydi. Modern zamanlarda bir rekor, bir daha o seviyeye ulaşmadılar. Sonraki senelerde de büyüme devam ediyor, yüzde 4'lerde, 5'lerde.

Yani toplam ekonomi büyümüş. Özellikle de zenginlerin iyice zenginleşeceği şekilde büyümüş. Eğlenceyi ayıracak kaynak artıyor. İşte bu yüzden de üçüncü önemli ismin zamanlaması iyice mükemmeldi.

Çünkü Stern'in göreve geldiği sene Michael Jordan'da lige çaylak olarak girmişti. Şimdi adamın sportif başarılarını saymayacağım. Bu kaydı bu sene bitirmek istiyorum. Ama sırf ekonomik açıdan bakarsak da gelmiş geçmiş en büyük sporcu muhtemelen.

Bir kere şu an dünyanın en zengin sporcusu, 2 milyar doları aşkın serveti var, henüz daha milyarder bir futbolcu yok dünyada. Daha ilk senesinde, o zamanlar çok büyük bir marka olmayan Nike ile bir ayakkabı anlaşması imzalıyorlar. Nike'ın umudu da 4 senelik bu anlaşmanın son yılında 3 milyon dolarlık satış yapabilecek bir noktaya gelmek. 4 senenin sonunda 3 milyon dolar.

İlk sene içinde 126 milyonluk satış yapıyorlar. Bu anlaşmadan sorumlu olan yöneticilerin aldığı bonusu düşünemiyorum ben. Şu detay da güzel bakın. O ayakkabıları giydiği için ceza alıyor NBA'den Jordan.

Ivır zıvır kurallar var çünkü. Ayakkabı yeterince beyaz değilse giyemezsin gibi. Bu yüzden her maç 5 bin dolar ceza alıyor. Nike'da satışları görünce diyor ki ya sen bunları giymeye devam et, cezanı biz öderiz.

Bu bana ilginç geldi çünkü o maç düşünürsen NBA'in malı, yani takım sahiplerinin malı. Ve sen maçın ortasında kendine ait işinin reklamını yapmış oluyorsun. Burada bir gerilim olması doğal. Hadi Jordan neyse de ya herkes bunu yapmaya çalışırsa ne olacak?

Fakat zamanla anlıyorlar ki bununla mücadele etmek yerine bundan faydalanmak daha akıllıca. Jordan emekli olalı 20 sene oluyor. En son şampiyonluğunu kazanalı da 25 sene. Bazılarınız daha doğmamıştır bile.

Ve bugün Nike bünyesinde kurulmuş ve bağımsız olarak işletilen Jordan markasının yıllık cirosu 5 milyar dolar. Çok büyüdü dediğimiz NBA'in tüm yıllık cirosu 10 milyar dolar ya. Adam onun yarısı kadar kendi markası altında mal satıyor. Adam derken Nike ve Jordan.

Yani hem NBA'yi hem Nike'ı bir dünya markası yaptı Jordan, onlar da onu. Nike diyorum da o bir sembol. Tek sponsor o değildi. Coca-Cola da var, Gatorade de var, McDonald's da var.

Hepsinin pazarlama departmanları cayır cayır çalışıyor. O yüzden o özel sektör, NBA ve Starlar, üçü birbirlerini besleyen makineler. Şimdi, pazarlamanın etkisi ve oyuncuların güç kazanması iyi hoş da, pasta büyüyor da ama aynı zamanda iş modeli için birer tehdit de oluşturuyor bu. Düşünün bir, ligin kaderini değiştirebilecek kadar yetenekli oyuncular var, bunların saha dışında iş girişimleri var, öyleyse bunlar birkaç merkezde toplanmazlar mı?

New York dururken, Los Angeles dururken niye Allah'ın unuttuğu Oklahoma'ya gideceksin? Büyük şehirlerde daha fazla para alabilirsin, daha ünlü olabilirsin, işlerini de daha yakından takip edebilirsin. Bu durumda diğer takımlar nasıl rekabetçi kalacaklar? Yıldızları bırakalım, ligi akan toplam parayı düşünelim.

Medya musluğu açmış. Zaten genel olarak ekonomide bir para musluğu açılmış. Şimdi bu nasıl paylaşılacak? Herhangi bir kartelin cirosu arttıkça onun içindeki kıskançlıklar da, algılanan adaletsizlikler de artacaktır doğal olarak.

Bu takım sahipleri bu işe hayrına yapmıyorlar. Yüz milyonlardan, milyarlardan bahsediyoruz. Kısacası hikayeler ve kahramanlar iyi güzel ama temel ürünün kötü olduğu zaman pazarlamanın etkisi de anca bir yere kadar gider. Spordaki temel üründe ne?

Rekabet. Biz bu noktaya kadar büyük balığın veya büyük kartelin diyelim, küçüğü yuta yuta nasıl bir monopoli haline geldiğini ve nasıl bir dünya markası haline geldiğini gördük. Bundan sonra da o monopolinin içinde nasıl bir denge sağlanıyor ona bakacağız. Oyuncuların çıkarları, takım sahiplerinin tek tek çıkarları ve bir lig olarak kolektif çıkarları arasındaki üçlü bir dans bu.

Avrupa futbolunda yapılmayan ne varsa bu dansın sürmesi için burada yaptıklarını göreceğiz, önümüzdeki bölümde. Sizinle benim aramdaki bu dansın sürmesini sağlayan herkese de teşekkür ederim özellikle Patreon destekçilerime. Bugün sayacağım isimler Cihat İmamoğlu, Meryem Bayraktar, Ece Serin, Eren Dinçel, Cengiz Macit, Göksu, Ödeal ekibi, Aslı Atay, Ahmet Zeren, Ali Emre Öztürk ve Aybars Atalay. Hepinize fularsız günler dilerim.

Devam bölümü için bekletmeyeceğim. Bu hafta içinde tekrar buluşacağız.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)