
8.780 kelime · ~44 dk okuma
Sosyalist olmayı daha çok para kazanabileceklerini fark ettikleri için seçmişler. Eminim daha fazla para kazanabiliyor olsalar da Avrupa'daki sistemle onu yaparlar. Fırsat eşitliği falan umurlarında değil. Para abi, para.
Kaan Kural'ın sesiydi bu. Kendisi buralar hep tutlukken Robert Koleji'nden ve Boğaziçi İktisat'tan mezun olduktan sonra bir dizi tesadüf eseri, bir nesle basketbolu sevdiren insan haline geldi. Bugünlerde de Amerikan Mutfak isimli programında NBA yorumculuğu yapıyor. Peki bizim podcast'e niye konuk oldu?
Hatırlıyorsanız Şubat-Mart aylarında Futbol Ekonomisi diye bir seri yapmıştım. Ben yaptım diye söylüyorum. Çok iyi seriydi. Sporla benden çok daha fazla ilgilenen, çok daha fazla bilgi sahibi insanlardan hala mesaj alıyorum.
Onlar için bile faydalı olmuş. Büyük kısmı tarih, ekonomik değişimler ve psikoloji hakkındaydı. O seriye başlama sebebim de futbola hakim olan vahşi kapitalizmin ABD sporlarında, ABD liglerinde görülmemesiydi. Bu tezat nereden geliyor?
ABD nasıl Avrupa'dan daha sosyalist olabilir spor ve eğlence sektöründe? Nisan-Mayıs gibi de bu bahaneyle Kaan Kurallı bir kayıt aldık. Kendisi bir yandan da NBA ekonomik modeli üstüne ders veriyordu. Şahane denk geldi yani.
Fakat araya uzun bir seri girdi zeka serisi. Sonra bari dedim yeni NBA sezonu başlarken bunu denk getirelim. Ekim ayında onu da tutturamadık. Bu sefer kadın erkek serisi vardı.
Bölemedim onu da. Ayrıca sponsorlu bölümlerinde kendine has bir takvimi oluyor. Bu içerikte geciktikçe gecikti. Ama nihayet o kutlu gün geldi.
Kendisiyle bir saate aşkın konuştuk. Tamamen basketbol hakkında. Vallahi kimse kusura bakmasın. Aman basket sevmeyenler de dinlesin diye bir derdim olmadı.
Bulmuşum Kaan Kural'ı. İkimizin de gençken yaptığı bir spor basketbol. Çok da bir numara yoktu bende. Yedek karttım, bir cacık olacağı yoktu ama takım sıkıydı.
O yüzden benim duygusal olarak en bağlı olduğum spor bu. Biz de ne konuştuk? NBA'in ilk yıllarını, Süper Yıldızlar üstünden pazarlamayı, Bird Magic rekabetini, Tabii ki Goat muhabbetini, Jordan mı, Lebron mu? Medya ekosistemi ve yorumcular, neoliberal ekonominin etkisi, analitiğin oyuna etkisi, Eurolig ve Eurolig'in MBA'leşme çabaları diyebiliriz.
Kolejligleri, öğrencilere para verilmemesi ve Çin. Konularımız bunlar. Aslında yine ortaya epey karışık. Ben bunun devamında başka bir kayıt yapacağım zaten kendi başıma.
Aynı futbol serisindeki gibi genel kitleye NBA ekonomisini daha sistematik biçimde anlatmayı planlıyorum. Bu muhabbeti ise kısmen konuya giriş, kısmen de güzel bir basket geyiği olarak düşünelim. Ben Kadir Has Spor İletişim sertifika programı var orada ders veriyorum. NBA ekonomik modeli dersinin adı.
Özetle aslında bütün ders CBA hakkında. CBA nedir, neyi denetler? Harika. Ondan başlayabiliriz.
Benim bildiğim kadarıyla takımların yöneticilerinden oluşan bir grup ve oyuncuların oluşturduğu sendika arasındaki bir anlaşma. Tam Türkçe karşıda var. Toplu iş sözleşmesi bu kadar yani. Oyuncuların kaç paraya nerede çalışacaklarını iş hukukuna göre belirleyemezsin sen.
O insan haklarını aykırı ama sen bu toplu iş sözleşmesini yaptığın zaman çatı hukuk yitirdiğinde bir takım haklarından vazgeçip yeni haklar elde ediyorsun. Tabii bütün bu sosyalist çaba, bütün bu fırsat işçiliğinin çabasının asıl amacı nedir? Daha çok para kazanmak. Yani sosyalizmi daha kapitalist olmak için kullanıyorlar.
Doğru evet genel çerçeve halen kapitalizm ama içindeki bir takım kurallar sosyalist. Fırsat eşitliği falan umurlarında değil. Para abi para. Bu şey için de geçerli bu arada yani takım sahipleri falan çok suçlanıyor ki asıl sorumlu tabii ki onlar ama oyuncular için de farklı değil abi.
Ya diyorsun ki önümüzdeki 5 yıl boyunca %10 büyüme sağlayacağız ya da işte şu anda %2 daha fazla kazanacak. %2 daha fazla ver bana diyor. Ulan manyak mısın diyorsun anlatamıyorsun herife yani. Şimdi şöyle düşün, sen herhangi bir işte olsan, herhangi bir yatırımın olsa ilk dediğin gibi davranmak kesin daha mantıklı.
Ama bir oyuncunun perspektifinden eldeki senin kapitalinle, sermayenle senin vücudun. Ve o vücudun her an bozulabilir, her an kırılabilir. Onun riskini yaşıyorlar. Yani adam 200 milyon dolarlık kontrattan bir gün önce sakatlansa ne olacak?
Doğru. Yok o konuda kesinlikle anlıyorum. Şu anda NBA'de aslında ücret anlamında en çok izlenenler çaylaklar. Niye?
Zamanında CBA yapılırken CBA koşullarını belirleyen Oyuncular Birliği Sendikası zaten NBA'deki oyunculardan kurulu olduğu için NBA'ye yeni gelecek olan çaylakların hakkını en az korumuşlar yani. Peki bu şey CBA ta en baştan beri var mıydı? Genel çerçeveyi şöyle oluşturayım senin için. Bu Avrupa Futbolu'nun tarihine baktığımda zaten çok fazla takım vardı.
Yani yüzlerce, binlerce takım vardı. İrili, ufaklı. Ve bunlar aramızda bir hiyerarşik sistem oluşturmamız lazım dediler. Hani alttakiler üste çıksın, üsttekiler alta geçsin.
Bir şekilde bir pazarlık yaptılar. Sanki ABD'de hiç böyle bir şey olmamış gibi. Sanki en başından beri kapalı bir lig varmış gibi. Bu yine sporun algılanması ve kültürel köklerinden görülüyor.
Avrupa'da sportif organizasyonlar, federasyonlar vesaire hala amatör olarak görülüyor. Ve spor Avrupa'da çok uzun süre profesyonel olarak yapılmamış. Belli paralar kazanılsa bile futbol İngilizlerin de eğlencesiymiş. Sokakta oynadıkları futbolu bir süre sonra, 1800'lülerin sonunda özellikle yerel yapılanmalar arttıkça, sendikal olsun, belediyeler olsun, her şey dahil buna.
Mahalle maçının evrimi gibi düşünmek lazım. Ve zaman içinde bu işte en iyi mahalle takımları veya popüler mahalleler, kalabalık mahalleler daha güçlü takımlar kurmuş, daha organize olmuşlar. Bilet kesmeye başlıyorlar. Para kazandıkça kendi kendine profesyonel olmuşlar.
Amerika öyle değil abi. Amerika zaten spora tamamen entertainment olarak baktığı için profesyonel olarak işin içine girmişler yani. Ta en başından beri böyleydi yani. Tabii tabii en başından beri böyle.
Tabii Amerika'nın geçmişinde de çok kısa olmasıyla da çok alakalı bu yani. Muhtemelen kendi aralarında basket oynuyorlardı ya da ne bileyim kendi aralarında Amerikan futbolu... Beyzbol çok oynanıyor tabii esas beyzbol demek lazım. Ama beyzbol bile öyle değil.
Organize olan işte Marylandliler toplanın bir tane takım kuralım falan gibi pek akıllarına gelmemiş. Ya da akıllarına gelmişse bile Marylandlı bir iş adamı tamam ben bunu takım yapayım şirket yapayım. Direkt şirket. Avrupa'daki takımların çoğu tabii ki şu anda profesyonelleşip büyük sermaye gruplarına satıldılar çoğu.
Ama yakın geçmişe kadar Ki hala bazıları öyle. Türkiye'dekilerin hepsi öyle neredeyse. Vakıf hala abi. Real Madrid ve Barcelona şu anda bile öyleler.
Yani bu çağda bile bunu sürdürebilmeleri gerçekten inanılmaz. Almanya'daki kulüplerin %95'i öyle. Hafif şey de var orada. Romantiklik, köklere bağlılık, özünü koruma dürtüsü, para girip zehirlemesin.
Orada mesela şey direnci olmuş özellikle üyeler arasında. Çünkü hiçbiri tek başına çok para kazanmayacağı için kulüp daha fazla para kazansın ama özünü kaybetsin noktasında daha romantik yaklaşmışlar. İngilizler yaklaşmamış. Onlar zaten Amerika'nın bir başka yansıması.
Bu NBA'in kuruluşu veya basketin diyelim ki başlarındaki dönem, aslında Soğuk Savaş'ın da başladığı dönem. Ya bu sosyalistlerin kurallarını getirdik, bizim piyasalarımıza uyguladık diye bunları suçlamadılar mı? Öyle bir şey oldu mu? Öyle bir şey olmadı çünkü o zamanlar yok.
Hani bu CBA, işte Salary Cap, bütün bu sosyalizmleşme 80'lerin hikayesi. İddiraft 83, ilk CBA 82 galiba. Yani Reagan dönemi. Amaç sonuçta kapitalist bir yaklaşım olduğu için çok da takmamışlar.
Ama 50'lerde 60'larda yok. O komünizmin bir insanın sahip olabileceği en büyük negatif ögeler. Satanizmden daha beter olduğu günlerde yok yani aslında bu düzen. Peki ne değişiyor 80'lerde NBA açısından?
Yani bunlar bir araya gelip senin dediğin gibi biz şunları şunları yaparsak daha fazla para kazanırız diyorlar da ne onun etkisi sence? 80'lere kadar, yani 80'e ben hep nilat alıyorum çünkü NBA için. 80'e kadar NBA aslında karlı bir organizasyon değil öyle. Amerikalıların biliyorsun bu panayırı geleneği çok vardır.
Biraz yerel panayırlar gibiler. İşte o şehrin sirkinden ya da ne bileyim o şehrin tiyatrosundan çok farkları yok. Ve hani kendi yanında kavrulmaya çalışan, herhangi bir karlılık göstermeyen, E tabii ki büyük şehirlerde işte Şikago'da, Boston'da, Los Angeles'da daha fazla bilet sattığı için biraz daha fazla kelle olan... İşte özellikle 70'lerde falan uyuşturucu kullanımının özellikle siyahlarda falan korkunç yükseldiği dönemde idiniye çıvırından çıkan... Alvin Hayes falan var 60'ların en iyi oyuncularından biri.
Abi adam yazları taksi şoförlüğü yapıyor ya. Hani... Gerçek bu hikayeler. Kulüplerde de para yok.
Zaten öyle para kazanılmıyor yani bu işten. Yani yarı profesyonel bile dememek lazım aslında. Plajdaki birilerinin karikatürünü çizer adamdan çok farklı değiller yani. Hakikaten profesyonel.
Fakat 80'le birlikte hem işte ligin rekabetçi kalitesinin bir anda çok yükselmesi, Ben hep o yüzden Magic Chancellor ve Larry Bird'ü çok büyük iki figür olarak hem Boston'a hem Lakers'a yani iki tane dev takıma gidip bütün zihniyeti değiştiren, çok daha ciddi şekilde yaklaşılmasını sağlayan, artı kolejden getirdikleri şöhretleri olan, insanların takip ettiği, birinin beyaz birinin siyah olmasının getirdiği ayrı bir dinamizmin olduğu çok büyük bir dönüşüm oluyor. bir anda inanılmaz paralar gelmeye başlıyor. Daha önce takım sahiplerinin bile karmar etmediği çok fazla eğlencelik bir şey iken bir anda çok ciddi bir para basan bir endüstri diyorlar. Bunu bir dengeli yapalım.
New York, Boston hepimiz iyiyiz. Hatta ilginçtir. En çok parayı kazanan Boston, New York bu işe ön ayak oluyor. Karşı durmuyorlar.
Avrupa'da olmamasının sebebi o. En çok para kazananlar daha beter, daha çok para isterken... ...Amerikalar, ulan biz çok para kazanıyoruz da daha çok para kazanabilmek için... ...herkesin dengeli olması lazım diyorlar yani.
En basit tabiriyle pastadan daha büyük parça almak yerine... ...pastayı büyütmenin daha iyi bir fikir olduğunu görüyorlar. Aynı bu dediğinde paralel gelişmeler sanırım küresel ölçekte her yerde oluyor.
Çünkü 86'da Premier League'de baktım. 86'da Premier League yok gerçi de birinci lig var. Yayın haklarından gelen para ortalama bir takım için 25 bin pound. Bugünkü parayla 65.000 pound ediyor yani.
Mühendis maaşı değil yani İngiltere'deki. 2 sene sonra sadece 1988'de 600.000'e çıkıyor. 25.000'den 600.000'e.
Şimdi zaten minimum 100 milyon dolar. En az alanla en çok alanın arasındaki makası çok dar tutuyorlar. Yani sonuçta herkesin gelir kalemleri tabii ki farklı olacak. Arsenal'in sattığı biletle Londra'daki 70.000 kişilik stadla Leeds'deki 30.000 kişilik staddaki aynı şey olmaz.
Ama gelirleri mümkün olduğu kadar dengelerse NBA bunu çok daha iyi yapmış tabii. Çok daha yol kat ettiği için, çok daha yöntemleri olduğu için falan. Şunu büyük takım taraftarına anlatmak çok zor oluyor. Senin rakibin ne kadar iyiyse sen o kadar iyisindir.
Yani şampiyon olan takım sadece ikinciden daha iyidir. İkinci iyi olursa senin kaliten de artar. İlk üç için üç kişi değil, yedi kişi aday olursa keyifli bir izlencelik yaratır. Ve daha büyük ekonomi yaratır.
Daha çok şehir devreye girer. Bugün New York, Boston, Amerika'daki yedi büyük şehirde oynansa NBA, tamam çok büyük para yaratır. Ama okloma siteki parayı da istiyor, anlatabiliyor muyum? New York'taki zaten geliyor diyor.
Ya bu arada bilet fiyatlarından bahsetmişken şu doğru mu? Ev sahibi takım bilet parasının ciddi bir kısmını ortak havuza vermek zorunda. Kendine de saklamıyor. Futbolda bu yok sanırım.
Futbolda yok öyle bir şey. Yani CBA'nin asıl mucizesi burada yatıyor. Yani toplu iş sözleşmesi yaptığın zaman, var olan çalışma ve ekonomik kanunların dışında başka bir çatı yarattığı zaman bunu paylaşmak da kolay oluyor. Çünkü dava açabilir.
Avrupa'da bunu mesela istesen de yapamazsın. ortak hukuk şemsiyesi olmadığı için, atıyorum sen bunu İngiltere'de yapmaya kalkıştın, abi herif Almanya'ya gider anlatabiliyor muyum? Bu çatının altına kalmak istemediği söz. Bundan mali veya idari dezavantaj yaşayanlar bu sistemin dışına çıkarlar.
MBA'nin en büyük avantajı öyle, sistemin dışına çıkamıyorsun. Sana verdikleri, feragat ettiklerinden çok çok çok daha fazla. Sana verdiklerini başka bir yerde alabilecek olsan, feragat etmek zorunda kalmasan başka yere gidersin zaten. Benim de aklımda olan oydu aslında.
Yani biraz kronolojik olarak Bird ve Magic'den önceye gidersek, nasıl oldu da NBA bir monopoli oldu, bir kartel oldu? Yani rakip bir kartel niye gelişmedi veya başarılı olmadı? Bir noktada bir merger oluyor galiba, bir birleşme oluyor. Evet, NBA merger oluyor.
74 galiba, yine 75. O zaman onlarda da bir şey yok. Ağabeyciğim bu panayırlar yürümüyor. Birlikte takılalım, belki daha fazla para kazanacağız.
Panayırları birleştiriyorlar yani. Aslında 2-3 tane daha var öyle. ABL var, American Basketball League falan var. Kanada'da var şu anda bir lig.
Yani profesyonel bir lig var Kanada'da. Bunların hiçbir şeyi olmadığı için ekonomik değeri kaybolup gidiyorlar bir süre sonra. Hakikaten 100 dolar, 200 dolar, 300 dolar için mücadele ediyorlarmış. Bu 200 dolar da bize gelsin, onların maçına gitmesinler falan diyorlarmış.
70'lerde abi. Çok ünlü bir yazar var, Sports Illustrated'in. O zamanlar ligin en iyi oyuncularından biri, Willis Reid. Willis Reid'le bir röportaj yapacak.
O zaman yazısından New York'a dönecekler, aynı uçakla dönüyorlar. Ve işte orada hayatını da görecekler. Sports Illustrated'in yazarı first class gidiyor, ekonomide gidiyorlar abi oyuncular. O yüzden hani röportaj başarılı olsun diye şirketine söylüyor.
First Class'tan bilet alıyor. Willis Reedy yanına oturtuyor. O yüzden çok başarılı oldu röportaj. Çok da güzel yol boyunca konuştuk falan muhabbet yapıyor abi.
Durum buralarda. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bir tek oyuncu medya şirketi kuruyor tek başına. Yani yazardan daha az kazanmayı bırak.
Tabii canım. Özel uçağı var abi bazılarını yani. Aklıma şu geldi. Bird'den ve Magic'den bahsettin ya.
Onları milat olarak aldın. Bunların arasındaki rekabet sence ne kadar planlanmıştı? Yani üretilmiş bir rekabet mi? Yoksa hakikaten organik biçimde mi gelişti?
Bunu söylemeni anlıyorum. Çünkü gerçek olamayacak kadar olağanüstü bir senaryo. Yani senaryo gibi adeta. Fakat en azından bildiğimiz kadarıyla organik.
Magic Johnson ve Larry Bird basketbol oynarken... ...bir gün NBA'de oynayalım hayali kurmuyor bile olabilirler. Anlatabiliyor muyum?
O derece NBA hedef olmaktan uzak bir lig o sırada. Kolejde çok büyük rekabet yaşıyorlar. Kolejin en önemli oyuncuları olarak öne çıkıyor. Böylece Amerika'nın en yetenekli, en özel genç basketbolcu olarak öne çıkıyorlar.
Sonra draft var. Gerçi şu anki draft sisteminden biraz farklı ama ne olursa olsun. Birini Boston'ın, birini Lakers'ın seçmesi de inanılmaz şans yani. Özellikle bunlar önemli adamlar.
Ligin en önemli iki takımına yollayalım. İki kıyıya işte. Biri Doğu kıyısına, biri Baltika kıyısına gitsin. Lokomotif iki takımda olsunlar da rekabeti coştursunlar diye bir çaba yok.
Sonra bunu acayip bir şekilde köpürtüp beslemek için her şeyi yapıyorlar, o ayrı konu. Hemen üstüne de Michael Jordan geliyor. Magic Bird bunu bir organizasyon, ciddi bir lig, dikotomi şeklinde bir rekabete dönüştürdükten sonra... ...Michael Jordan'da daha genç nesle,
atletizme, kendini ifadeye, 80'lerin o hareketliğini temsil eden... ...Magic Bird'i atmosferin dışına çıkarıyorlar, o başka gezegenlere gidiyor, başka galaksilere gidiyor. Onun zamanında artık şu yaklaşım oturmuş mu?
Bizim sporumuz özel bir spor çünkü sadece 5 kişi var sahada. Yani toplam 10 kişi var. Biz aslında süper yıldızlar üzerinden bunu pazarlayabiliriz. Bu bir eğlence.
Bunun kahramanı yıldızlar, süper yıldızlar. Biz bunlara odaklanarak bu sporu pazarlarız. Aslında bunların hepsi Amerikalıların pazarlama refleksleriyle çok bağlantılı. Adamlar öyle pazarlıyorlar zaten.
Bugün abi Hollywood'a baktığın zaman, Hollywood'la dünya değişik sinemalarına bakıyorsun. Mesela en basit örneğini söyleyeyim, Inception geliyor değil mi? Şimdi Inception çok iyi bir film ama şey diye bahsediyorlar, Leonardo DiCaprio'nun yeni filmi. Ulan yani film olağanüstü, Leonardo DiCaprio da iyi oynamış, kimse bir şey demiyor da, Leonardo DiCaprio'nun filmi demek, filmi biraz küçümsemek oluyor belki de.
Ama adamlar öyle pazarlıyorlar zaten hikayeyi. Şimdiki canı, 80'lerden önce yani lig bu kadar kârlı değilken de aslında yıldızlar üzerinden, o figürler üzerinden pazarlamayı çok seviyorlar. Mesela Messi, Ronaldo çok büyük figürler. Eğer en büyük futbol ligi Amerika'da olsaydı, Messi ve Ronaldo çok çok çok çok daha büyük figürler olurdu.
Anladım. Yani bu refleks daha önceden de, paradan önce vardı. Dr. J'yi de mesela o şekilde pazarlıyorlardı, öyle görüyorlardı veya.
Yani işte dediğim gibi sinemayı da öyle pazarlıyorlar. Her tür eğlenceyi öyle pazarlıyorlar. Şimdi müziği öyle pazarlamak kolay. Sonuçta müzisyen belli.
Ama diğer alanları düşündüğün zaman, mesela atıyorum, Bolşoy Balesi geliyor, ana balerin Nadia Cumanova ile birlikte Bolşoy Balesi diyor. Herif Macbeth sahneliyor mesela yeni. Oradaki en ünlü tiyatrocuk kimse onun Macbeth'i diyor mesela falan. Adamlar öyle pazarlamayı seviyorlar.
Doğru yani kurumsal veya takımsal başarıyı ön plana çıkarmaktansa bireysel kültürün bir dışa vurma herhalde bu ya. İnsanın çok temel dürtülerine çok temel ihtiraslarına çok hitap eden bir şey. Yani bir kişiyi yüceltmek, yarı tanrılaştırmak, süper kahramanlaştırmak sonra onun zaaf yaşadığını, insani taraflarını görüp önce tanrı yapıp sonra o tanrının insani zaafları olduğunu görmek çok cazip bir şey abi yani her insan bayılır bunu görmeye. Doğru, o hikaye arketiplerini uydurabiliyorsun işte.
Kahramanın düşmesi, ondan sonra tekrar çıkması. Abi bakıyorsun, seyrediyorsun işte süper dövüşçü karate filmi. Yok, kaburgası kırıkken dövüşüyor mesela. Anlatabiliyor muyum?
Ama gene kazanıyor. Raki mesela 11 round dayak yiyor ama hiçbir zaman pes etmiyor. Sonra dövüyor. Bütün filmler, hikayeler, romanlar falan her şeyde kahraman muazzam işler yapıyor.
İnsanüstü bir noktaya geliyor. Davranışıyla, nezaketiyle, içtenliğiyle, her şeyiyle çok insanüstü bir şey yapıyor. Sonra çok zor durumda kalıyor. Ve bazen hata yapıyor.
Bazen kendi kendini zor durumda bırakıyor. İnsani bir zaaf gösteriyor. Sonra ama onu da yenmeyi başarıyor bütün hikaye. Bunun üzerinden kurulu zaten.
Jordan'ın da genel olarak kariyeri sanki böyle bir eğriye oturuyor. Önce baştan neredeyse seçilmiş bir insan gibi insanüstü yetenekleri var. Fakat sürekli bir engele takılıyor. Başarıya ulaşamıyor önce hemen.
Kendini ondan özdeşleştirebiliyorsun yani. Hem bir yandan yarı tanrı gibi hem de destekliyorsun. Sen de onunla birlikte zirveye çıkıyorsun. Ondan sonra tam zirveye çıkıyor, tekrar düşüş yaşanıyor.
Kişisel trajediyle babasının ölümü. Belki biraz ileri atlayalım şimdi bu ekonomi muhabbetinin dışında. Bu GOAT tartışmalar oluyor ya. Tüm zamanların en büyüğü.
Yıllardan beri şunu düşünüyorum. Jordan bu konuda yenilmesine imkan yok. İstatistiklerden bağımsız bir şey. Çünkü bu hikayesi çok iyi.
Ya ben orada şeye geldim artık. Jordan'ın hikayesi aslında biraz yenilmezlik üzerinden kuruyor. Yani bir kere zirveye çıktığı zaman onu kimse yenemedi. Sadece ve sadece işte spor dışı bir olay oldu işte.
Babası yüzünden kendi bıraktı. Gerçi orada mesela hep şey atlanır. 95 sezonun yarısında gelmiştir ama 95 sezonunda şampiyon olamadı Jordan. Doğru, evet.
Orlando onları eledi yani. O hep göz ardıydı. Ama yani Jordan'la ilgili bir milyon tane hikaye var. Hiçbirini anlatmaya gerek yok.
Dünyanın en serinkandı seri katili derler yani onun için. Rakibin en ufak tökezlediğini gördüğü zaman direkt gırtlağına basar yani. Ve bunu defalarca yapmıştır yani. En basiti mesela adam 6 kere şampiyon oluyor.
Sadece 2 kere 7. maça bırakıyor. Yani bitireceği yerde bitiriyor adam. Ve onun için yaşıyor herif.
Psikopat zaten yani. Kumar oynaması psikiyatrisinin tavsiyesi mesela. En büyük sorunlardan biri kumar biliyorsun. Kaybetmeyi öyle dayanamıyorsun ki kaybettiği zaman karşısındaki bıçaklar yani o derece normal değil adam yani.
Sonuçta spor dediğin şey kazanmak için var ve bu gerçekten yenilmez bir argüman. Fakat şöyle bir şey var abi. Lebron 2003 yılında lige girdi. 2007'den şu anda 2022'ye geldik.
Belki bu sene için söyleyemeyiz. Son iki sezondur biraz sakatlıklar yaşıyor ama hiç bırakmadan yaklaşık 13-14 sene dünyanın en iyi 2-3 oyuncusundan biriydi. Bazılarının da birincisiydi yani. Bu devamlılık da bambaşka bir şey abi.
Ben onları hep şey diye kıyaslıyorum. Ant Dağları mı daha görkemlidir, Everest mi daha görkemlidir? Şimdi Everest, Everest. Ama Ant Dağları da bütün bir kıta boyunca giden bir sıra dağ yani.
Abi 6 kere üstüne finale bak. Acayip bir şey ya. Finali kaybet diyor. Ya kaybedersin tabii abi yani.
Karşısında Golden State var. Golden State tarihinin en iyi takımı çünkü yani. 2017 Golden State. Son olarak şunu söyleyecek miyim?
Lebo'nun kariyeri 2011'de bir kırılma yaşadı. 2011'e kadar çok alfa bir karakter değildi o kadar. Orada zihinsel olarak da kendi iç devrimini yaşadı ve olgun bir yere geldi. Ondan önce mücadeleden sinen falan biri, loser bir tarafı vardı yani.
Özellikle işte 2010 Boston serisi, 2011 Dallas serisi bunun en önemli örnekti. Neyse sonuç itibariyle en son ben şey dedim. Lakers'a geldiği zaman eğer bu 4 sene boyunca da Lakers'ın lideri olarak Lakers'da iddialı bir konuma getirirse abi o zaman devamlık argümanının bu yenilmezlik argümanının yendiğini düşünürüm dedim artık. Daha analojisi çok ilginç.
Aslında sen bunu derken ben biraz da şuna ikna oldum. Lebron'un da sonuçta kendi kariyeri içinde çok güzel bir düşüş ve yükseliş hikayesi var. Dediğin gibi loser tarafı yüzünden biraz ezilmesi... İnanılmaz.
2010 Boston serisi, 2011 Dallas serisi. Oralarda Lebron'u görsen çocuk gibi sindi kaldı. O Boston serisinde topu falan rakiplerine veriyordu. Böyle fetus pozisyonuna girmediği kaldı adamın yani.
O koskoca Lebron'un yani. Orada da çok ciddi bir zihinsel devrim yaşayıp başka bir mertebeye erdi. Ve onun da, hikayenin o kısmının da zirvesi belki şeyden de yüksek aslında. Yani Jordan'ın Everest'inden de yükseğe çıkıyor anlatı bakımından.
Çünkü Cleveland'a şampiyonluğu getirdi. Nasıl getirdi? 3-1'den geri gelerek ve tarihin en iyi normal sezon takımına karşı. Yani hakikaten senaryosunu yazsan bu kadar iyi olmaz.
Aynen öyle. İşte bunlar hep böyle anlatılır üstünden ilerliyor. Benim çok ilgimi çekiyor. Yani belki de Lebron aslında o noktada bıraksa basketi, tam efsaneyken bıraktı denilebilir ve... Abicim Jordan zirveye çıktı,
zirvede de kimse kendini yenmeden bırakmadı. Bu yenileceğini bildiği için bıraktı derlerdi yani. Jordan anlatılırla her zaman daha güç kalır. Böyle daha iyi bence.
Geçtiğimiz günlerde tarihinin en çok sayı atan oyuncusu oldu ki, scorer değil adam. Özelliği scorer olmak olmayan bir adamdan bahsediyoruz. 17 sene en üst seviyede oyuna sen, 8 sene üstte playoff oyuncusu. 8 sene üstte playoff demek abi ekstradan 2 sezon demek ya.
Ve çok daha yüksek randıman gerektiren bir atmosferde çok daha fazla maç yapıyor. Tahir'in en çok playoff maçı yapan oyuncusu çok fazla randımanla oynuyor. Şey gibi, 20 senelik bir araba bir de üstüne üstüne 1.5 milyon mil yapmış yani.
Motoru da çok yıpranmış. Buna rağmen hiç sakatlanmıyordu ki anatomi alanında da bir goat olma yolundaydı. Ama işte L kızı 3 senedir üst üste sakatlanıyor. Artık... Toyota Jeep'ler bile bir yerden sonra yıpranabiliyormuş,
bunu anladık yani. Ya o konuda bir herhalde şey var, Stockton var. Kaç sene üst üste her maçı oynayıp, bir de o fizikle hem de yani hani Lebron'un vücudu şey gibi, cyborg gibi dediğin gibi de Stockton lise öğretmeni gibi. Doğru ama işte orada da şey var yani Stockton hiçbir zaman vücudunu aşırı zorlamıyor.
En büyük sakatlıklar esneme yerlerine ve bağlantı yerlerine güç biniyor. Bütün eski sporculara bak hepsinin bileği, dizi, kalçası ağır. Adamın eklemlerine binen yükün adli hesabı yok yani şu güne kadar. Modern oyun bile çok daha fazla yön değiştirerek oynanıyor.
Hani Stockton'un oynadığı dönemde bu kadar çok yön değiştirme yoktu mesela. Hücum sayıları çok daha fazla bugün. Hücum sayıları çok arttı. Hücum sayıları dışında spor, tıbbı konusundaki uzmanlar hep şeyi anlatıyor.
Şu anda önleyici tedbirler ve oyuncuların kendilerini hazırlaması geçmişten çok çok çok çok daha iyi bir noktada. uyku paternlerinden beslenme alışkanlıklarına belli bir yüklemeden sonra sakatlık riskini hesaplayan algoritmalarla oynatılmama yani sakatlanmadan tevabiye başlamaya kadar binlerce yöntem geliştirdik. Belki de 20 yıl öncesine göre 10 kat daha iyiyiz. Ama abi şey hesaplamışlardı laser tag teknolojisiyle.
Oyuncular 80'li yılları oranına 4,5 kat daha fazla tam güçle yön değiştiriyor. Benim arkadaşlarım falan da geliyor. Abi 90'lardaki basketbol çok güzeldi, 2000'lerdeki çok güzeldi. Bunda bir sakınca yok.
Ben de mesela 70'ler, 80'ler rock'ı dinliyorum. Şu anki rock müziğinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Karşı argüman getirebilirsin. Ayrı konu.
Ben bunu seviyorum abi. Sen de onu sevebilirsin. Ama daha üst düzey bir oyun olduğunu iddia edemezsin. Orada bir duralım.
80'lerden bir maç aç. 90'lardan bir tane maç aç. 2000'lerden aç. Bir de 2020'lerden aç.
Bir yarım saat seyret ama yani öyle 1-2 dakika değil. Abi göreceksin farkı yani. Şey gibi bu, eski futbol gibi tamam mı? İşte kardeşim Garinça'da ne çalımcıydı falan diye.
Tamam abi Garinça çok değerli bir oyuncu, çok da iyi çalım atıyormuş da abi o zamanlar görüyorsun Garinça bir kişiye çalım atıyor, çalım atılan futbolcu kenarda bekliyor. Abi bana çalım attılar, benim görevim bitti deyip kenarda bekliyor yani. O zamanlar da Boyalal'a metrobüs gibi abi 7 kişi var Boyalal'ın içi. Dışarıda iki kişi duruyor, herkes yedi kişi orada üst üste alt alta.
Abartıyorum tabii biraz da o zamanlar oynanan oyunla şu zamanlar oynanan oyunun çok büyük farkları var. Çok daha fazla mesafe katılıyor, çok daha fazla yön değiştiriliyor vesaire. Biraz da şeyden oluyor tabii senin dediğin etki. Eski maçlara bakınca çoğumuz ne yapıyoruz?
YouTube'dan açıp highlight'lara bakıyoruz. Onlar da onların zaten en zirve noktaları oluyor. Vay ne günlerdi ya diyorsun. Öyle değildi aslında.
Yani o yüzde biri sadece o işin. Bir de şey de var tabii sen onunla büyümüşsün ve senin kişiliğinde, senin hafızanda çok önemli yerler edinmiş. Onları değerli görürsün. Ben de çok değerli görüyorum.
Ben o zamanlar Türkiye'de yayın olmadığı için arkadaşlarımla üniversitedeyken para toplayıp Maçka Oteli'nde oda tutuyorduk. Amerikalıların yurtdışındaki askeri üsteliğin yaptığı bir kanalı vardır. Şimdi kalmadı da. Amerika'daki büyük kanalların önemli yapımlarını birleştirip arka arkaya sunarlar böyle.
Ama uydudan yayın yapıyor. Onu da Maçka Oteli'ndeki uydu çekiyordu. NBA maçları da vardı. Biz Maçka Oteli'nde oda tutup seyrediyorduk.
Tabii o senin için çok daha değerli olacak. Harcadığın efor yüzünden. Doğru. Tabii abi.
Ben Phoenix Chicago serisini, NBA Finale 93'ü öyle seyrettim. O serinin bende yarattığı etkiyi başka hiçbir şey yaratamaz yani. Bu nostalji konusu tabii çok acayip bir şey. Bu adamların karşılaştırmasında LeBron'un ve aslında Jordan'dan sonra gelen herkesin şöyle bir dezavantajı da var.
Bizim efsaneleri, hikayeleri yaratmaktaki gücümüz bir yandan çok profesyonelleşti. Ama efsane sayısı da, daha doğrusu birbirine zıt olan anlatı sayısı da arttı. Çünkü her kanalda herkes ayrı bir şeyler söylüyor. Yani LeBron şimdi dünyanın en iyi basketini de oynadığı zaman... ...yine de bir grup haterı oluyor.
İşte bir mime dönüştürüyorlar, bir şeyler oluyor. Jordan öyle bir zamanda geldi ki... ...hem medya, Bird ve Magic zamanına göre çok daha yaygın, kuvvetli.
Yani uluslararası bir medya gücü var. Hem de halen parçalanmamış o medya. TRT'yle yetişmemiz gibi. TRT 1'i çıktığı zaman... Tamam o ünlü oluyor çünkü herkes onu biliyor.
Barış Manço'yu herkes biliyor işte. Şimdi Barış Manço'nun aynısı, aynı yetenekli bugün gelse öyle bir efsane olamaz. O yüzden de Jordan zaten dev bir adam ama gölgesi daha da devleşti. Çok çok çok haklısın abi.
Bir de o zamanların ana medya ekmeği diyeyim yani medyanın asıl ekmeği, o efsaneyi daha da yüceltmekten geçiyor. Şimdi özellikle sosyal medyanın segmentasyonu falan gelmesiyle her yerde ekmek var. Tam öbür tarafta da ekmek bulamayan da pasta yiyor işte yani. En basit örneğini söyleyeyim.
Skip Bayles diye bir yorumcu var Amerika'da. Kariyerini Lebron'u aşağılamak üzerine, Lebron'u eleştirmek üzerine kurmuş. Ama Skip Bayles yılda 8 milyon dolar kazanıyor. Ve şeyi de getiren de o Stephen A.
Smith'i. Doğru. Önce beraberdilerdi. Tabii Stephen A.
Smith negatifliğinden hafif arındı. Daha bir ilginç bir persona haline geldi. Yani tam bir Master of Ceremonies'e dönüştü Stephen A. Smith.
Hala tabii bir sürü absürt şeyler söyleyip pay hatlarını kaşımayı seviyor diyelim. Ama bir taraftan da hani kendiyle de dalga geçebilen, kendini de o kadar önemseyemeyen... ...falan bir figürü dönüşüp en azından eğlenceli bir karakter oldu.
Eski Pelis hala bir argüman yapıyor ne kadar absürt gelse de yani. Onun hakkında şey diyordu Shannon Sharp, şu anki partneri. Bu adam hakikaten dediklerine inanıyor. Kameralar kapandığında da aynı şeyleri söylüyor.
Bu adam bunlara inanıyor diyor. O kadar çok aynı şeyi yaşarsan inanmaya başlarsın zaten. Doğru. 10 yıl söylersen... Fakat şöyle şeyler var.
Kevin Durant gidiyor basket atıyor. Durant yine maç kazandırdı. Gerçek bir lider. Lebo'nun hiç olamadığı gibi diyor.
Ulan bunu niye karıştırıyorsun oraya? Böyle bir şeyden ekmek yiyebilmek inanılmaz. Ekmek dediğin şey 8 milyon dolar. Fırın zinciri kuruyor Amerika'da.
Öyle söyleyelim. Hani Skip Ailes'i de bırak, bunlar medya piramidenin en tepesindeler. Bunların reaksiyonlarına, reaksiyon gösterenlere, reaksiyon gösterenlerin videoları da mesela reklam alıyor. Hani onlar ekmek yiyor diyelim, onun bir üstü pasta yiyor, bir üstü de 8 milyon dolar.
Ve bunların hepsi aslında bu endüstrinin etrafında gelişmiş şeyler. Yani hiçbiri kritik değil bu endüstri için. Eskiden de zaten bunları besleyecek bir para da yoktu. En alt halka da Stephen A.
Smith'in ya da Steve Bailey'sin bir tane videosuna, sen bir tane alaylı bir tane gif atıyorsun Twitter'da, 30 bin like alıyorsun, o da senin ekmeğin abi. En alta kadar iniyor bu yani. 30 sene öncesinde ışınlansak, biraz yaşasak, sonra bugüne tekrar geri gelsek, ya ne oluyoruz kardeşim? Bu kadar insanın nasıl bu kadar vakti var?
Futbol serisini araştırırken de paralel bir gelişmeyi gördüm. Mesela bu Premier League kurulduğunda Rupert Murdoch'ın Sky Sports'u ile anlaşma yapıyorlar ve o herif de gidiyor NFL'deki yayın modelini alıp diyor ki ya kardeşim biz aptal gibi sadece maç yayını bağlanıp da ondan sonra maç biter bitmez başka programa geçmeyelim. Bunun etrafında koca bir yayın akışı oluşturalım. Maç öncesi iki saat konuşsunlar, maçtan sonra tekrar insanları getirelim, spor yorumcularını, eski futbolcuları.
Yani bu iş İngiltere'de de 90'larda başlıyordu. Ama burada şey var tabii, paralar nasıl büyüdü diyorsan, bence neoliberal ekonomik prensiplerden biz 2008'de vazgeçmemiz gerekiyordu. Öyle bir düzen ki, büyünmediği sürece herkese zarar veriyor. Büyümek zorunda.
global toplam borç yakını 400 milyon dolara mı ne gelmiş zaten yani bakıyorsun abi evet ekonomi anormal büyüyor global olarak biz Türkiye'de de çok aynı söylemleri yapıyoruz ya büyüyor da büyüyor ya kardeşim büyüyor da bana mı büyüyor ya ee doğal olarak da sporda daha önce kendi dinamiklerinin yaratacağının geometrik bir şekilde üzerinde ekonomi üretmeye başlamış. Hani başka bir ekonomik model üzerinden giden bir dünya olsaydı, NBA'yi her şeyi doğru yapmış olsaydı bile ekonomik olarak atıyorum, 3 kat, 5 kat, 7 kat büyüyecekti. Böyle 700 kattan falan bahsedemeyecekti. Premier League için de aynı şey geçerli yani.
Mesela bir örnek, NBA'deki en değerli takım yıllardır New York Knicks. Golden State Warriors da baya yakınlaşmış en son değerlendirmelere göre de. Bak çok ilginç bir yere geldin. Golden State'de çok yakınlaşmış dedin değil mi?
Niye? Golden State şimdi yepyeni dünyanın en modern salonunu yaptı. Arka arkaya başarılar kazandı. Fakat abi asıl sebep ne?
Çünkü teknoloji şirketlerinin yüzde 80'inin San Francisco'da olması ile alakalı. Yoksa Golden State yeni stat yapmış, çok iyi yönetiliyormuş, yepyeni süper bir... Bir şey değil. San Francisco zenginleştiği için oldu bu.
Ya şöyle bir örnek vereyim sana. Yani ben yıllardır NBA'yi takip eden biri olarak. Hiç unutmuyorum. Philadelphia 76ers 2011 RTX 2 yıl diyeyim.
Satıldı. Ve Philadelphia NBA'nin güçlü ve değerli takımlarından biri. Amerika'nın büyük şehirlerinden biri. Geçmişi var, şampiyonlukları var falan.
Değerli takımlarından biri. En değerlilerden değil ama ikinci seviye diyelim. Ve o zaman 260 milyon dolar gibi bir paraya satılmıştı. Ve ben o zaman inanamamıştım.
Ne büyük paralar veriliyor falan demiştim. Abi şu anda 3 milyar dolardan kapıyı açıyorlar. Zaten alabileceğin 30 tane ürün var. O yüzden fiyatı değerinin çok üzerinde veriliyor.
Fiyat değerinin üzerindedir. Hatta Forbes değerlemeleri vardı. Forbes değerlemelerinin 2 katına 3 katına satılıyor. Bugün NBA'nin en küçük takımı bile 2 milyar dolardan kapıyı açıyor.
Bir de New York Knicks'in 50 senedir şampiyon olamamasına rağmen... 4.5 milyar dolar değer biçiyorlar. 50 seneyi boş ver de hani 2002'ye kadar öyle ya da böyle bir rekabeti var.
2002'den beri abi paçavra ya. Everton bile değil yani 2002'den beri. Ama abi New York'sun sen. Sen Madison Square Garden'da oynuyorsun.
Bu işte işin ekonomik teşvik tarafına geliyor birazcık. Belki derslerinde de anlatıyorsundur. O yüzden sana sormak istiyorum. Şimdi eğer liginde bu kadar para kazanman için başarılı olmana ihtiyaç yoksa ve hatta başarılı olamadığın için de sana al şunları da daha başarılı ol diyorlar.
ve sen yine de takımına yatırım yapmak zorunda değilsin. Doğal olarak her şeyi mükemmel yapamıyorsun bir düzende ve düzenin bir takım şeyleri de var, handikapları. Onlardan biri de kaybetmeyi ödüllendirmek. Bu sporun doğasına çok aykırı bir durum.
Asıl senin amacın kaybedenlere yardım edip onların tekrar kazanan döngüsüne girmesini sağlamak ama o teşvikten faydalanmak için Hile yapıyorlar yani. Bu şey var ya işte Güney Doğu Anadolu Bölgesinde teşvik programı açıklıyor devlet. Gidip orada fabrika açmış gibi gösteriyorsun, teşviği alıyorsun sonra fabrikadaki makineleri senin orijinal fabrikada taşıyorsun. Bu teşvikleri kötüye kullanmak diyelim.
Hangi yapı olursa olsun, hangi kural olursa olsun bunun boşluklarını, zaaflarını, zayıflıklarını değerlendirmek isteyenler olacaktır. Mümkün olduğu kadar doldurmaya çalışıyorsun. İşte mesela bu lotarya oranlarını değiştirdiler. Yani çok kaybetmek o kadar ödüllendirilmiyor artık.
Aynı anda mı getirdiler şey play-in fikrini? Çünkü bu sefer 9. ve 10. da play-off'lara kalabilecek.
Aynı anda değil. Bir üç sene ara var ama yani aynı mantıkla getirdiler tabii. Teorik olarak 12. takımın da uzun süre öyle bir iddiası olacaktır konferans başında.
Yani son 10 maça kadar iddiası olacağını varsayarız. Böylece 6 takım dışında 24 takımın belli bir hedef doğrultusunda oynayacağını varsaymaya başladık. Daha doğrusu bu negatif etkiyi azaltmaya çalışıyorlar. Kaldıramazsın bu negatif etkiyi.
Çünkü bu sistem olduğu sürece bu olumsuzluk olacaktır. Azaltmaya çalışıyorlar etkisini. Demin çok güzel bir şekilde dedin. Yani ne yapsan, ne tür bir sistem kursan onun zaaflarını bulmaya çalışıyor insanlar.
Veya onun bir karşı etkisi oluyor. Mesela bu play-in'in de etkisi normal sezonun önemini azaltmak. 12. takım da iki maç daha kazanıp play-in'e girecekse, 1.
takımla aynı şeye girecekse o zaman ne diyebiliriz 82 maçlık maraton yapalım? Ama zaten normal sezonun önemi son 20 yılda çok azaldı ya. Eskisi gibi değil artık yani. 82 maç boyunca aslında hazırlık turnuvası büyük.
Bunun sen kısaltılacağına ihtimal veriyor musun? Pandemi olmasa kesin kısaltacaklardı. Hani pandemi öncesi oraya gelmişlerdi. Ne kadar kısaltacakları büyük bir problemdi.
Çünkü kısaltmak demek en azından kısa vadede gelir kaydı demek. Ve bunu ne takım sahiplerine yani ne patronlara ne oyunculara anlatamıyorsun. Ama öyle bir noktaya gelmişlerdi. Herkes maç sayısının fazla olduğunun farkında ve şeyi de kullanacaklardı bu işte yayın hakları sıçraması var ya.
kaybı oradan zaten tamamlıyoruz falan deyip. Aslında asıl amaç, ideali bence şey... 32 takıma çıksın, herkes ikişer kere oynasın, 62 maçta sezon bitsin. Herkes bunu diyor, oraya indiremezler.
Adam Silver kesin yapacaktı bunu. En azından kabul ettirebildiği 6 maçsa 6 maç. 76'ye indirecekti bunu. Fakat pandemi gelince ve bütün gelirler yerle bir olunca söz konusu olmadı tabii.
Oyuncular peki bu kısaltılmayı istiyorlar mı? Abi işte bak en başta söylediğim şey, oyuncular da istemiyor. Sonuçta oyuncular için iyi bir şey, ya kardeşim 10 milyon değil 9 milyon 999 milyon dolar kadar olmaz diyor. Yale'ın bir profesörü bir modelleme yapmış, maç sayısı azalırsa daha konsolide maçlardaki ilginin artacağından dolayı total olarak aslında gelirlerin artabileceğine dair modeller de var.
Hatta şey de yapabilirsin. Normal sezon kısalırsa ne yapacaksın? Mesela takımı alıp Çin'e götürebilirsin gösteri maçları için. Tabii.
Ben o yüzden zaten biraz şaşırdım. Yani EuroLig'in bu kadar başarısız olmasına. Orada daha az garantili maç vardı. O yüzden her maç daha önemliydi.
Ama abi onlar da maç sayısını arttırdıkça arttırıyor. Eskiden şeydi. 4 takımlı grup var abi. 4 takımlı grupta 6 tane maç var zaten.
Her maç birbirinden var. Şimdi abi 18 takımlı tek grup var. 34 tane maç var abi. Bu ne Paris, bu ne Le Haventus.
Bir taraftan rekabetçilik üzerine kurgulamışsın ligini. Yani her maç ölüm kalım meselesi. Bir de 34 tane maç var abi. 34 tane ölüm kalım maçı olur mu abi bir senede?
İşte onlar NBA'ye doğru benzeşmeye çalıştılar. Esas şey hikaye o. Yani her maç ölüp kalmak yerine eğlenmek yani. Bu arada ekonomik büyüklükler deyince abi şu örneği de vermeden geçemeyeceğim.
Seattle'dan ayrılmasının en büyük sebebi Oklahoma City'ye gitmesinin, Seattle belediyesinin, Seattle SporSonics'in oynadığı spor salonunun yenilenmesi için belediye bütçesinden bir pay ayırmamasıydı. O zamanlar tabii takımlar bu kadar zengin olmadığı için. Belediyeler işte takımlar şehirlerinde kalsın, o şehrin hareketliğini, eğlencesini daha yukarı çıkarsın diye, atıyorum %1.5 ekstra tax koyuyordu mesela.
O da bu fona gidiyordu işte 10 milyon dolar, 20 milyon dolar salonu yenilenmesi ya da yeni salon yapılması için bir destek oluyorlardı. Şehrin gururu olan takımımıza destek verelim falan diye. Seattle şehri de çok liberal bir yer olduğu için kardeşim profesyonel takım ne para vereceğiz deyip vermedi ve Seattle'a ayrıldı oradan. O zaman bahsedilen paralar ki 2010'lara geliyoruz neredeyse.
Bahsettiğimiz paralar 50-60 milyon dolarlarken bugün 1.5 milyar dolara falan yapılıyor. Bak yine benim kafa almamaya başlıyor. Babacığım inşaat denen şeyin ne olduğunu biliyoruz.
Yeni modern salonların altyapıları falan çok daha önemli. Fakat parayı nereye harcıyorsunuz? Ben merak ediyorum. 2.5 milyar dolara stat yapıldı.
Babanın neresine harcadınız bunun parayı? Maldivlerden kum mu getirdiniz? Kafam basmıyor benim. O projelerin içinde başka bir şey de olması lazım.
O stadla birlikte başka girişimler de yapıyorlardır. Ama mesela abi, 5 sene önce miydin? Madison Square Garden renoveydi. Bak, 900 milyon dolar harcamışlar.
Bu nasıl bir renovasyon abi? Ben ciddi kara para akıllılıklarını düşünüyorum şahsen ya. Mesela en son Las Vegas'taki yepyeni yapılan Adelaide Stadium var. Las Vegas'ta Amerikan futbol takımı gelince oraya atlar.
Ben stadı gittim, gördüm. Hakikaten bir mimarlık şaheseri. Gördüğün zaman ağzın açık kalıyor. Ama bir taraftan da ne olursa olsun 2 milyar dolar harcanamaz diyorsun.
Peki bu takımın yer değiştirmesi sonucu Seattle daha sonradan pişman oldu mu? Ya gelin tekrar... Çok oldu hem de. Hala yeni bir takım almak için çok çabalıyorlar.
Yalnız NBA çok kısa bir süre sonra zannediyorum 32 takıma çıkacak ve Seattle'a bir takım gidecek. Diğeri kime gidecek? Çok büyük ihtimalle Las Vegas o da. Kumar ve Bayezid kanunları 5 yıl önce değişti.
Daha önce o yüzden Las Vegas'a gidiyorlar. Yoksa New York, Los Angeles falan Amerika'nın en büyük 5 şehrinden sonra 6. şehirde Las Vegas. Yani Amerikan eğlencesinin merkezinde takım olmaz mı abi?
Sadece Amerika'daki Bayezid kanunları sadeleştirildi ve modernleştirildi. Artık orada takımlar bulunabiliyor. Patır patır gidiyorlar. Amerikan futbol takımı gitti.
Daha önce ilk NHL takımı gitmişti. İnanılmaz başarılı oldu. Şöl'ün ortasında hokey takımı gitmesi de çok... Tabii ki muazzam abi.
Çok da başarılı oldu bu arada. Zaten çok başarılı olur tabii abi. Bütün biletleri oteller alıyor, konuklarına veriyor falan. Zaten herkes eğlenmeye gelmiş.
Las Vegas'ta bir takım olmaması Amerikan kültürüne ve eğlence anlayışına aykırı yani. Benim bildiğim kadarıyla takımların %75'inin herhalde oy vermesi lazım değil mi? Tamam gelsinler lig genişlesin diye. Ama ekstra para gelecek diye yapıyorlar.
Doğru. Girerken işte giriş parası diyorsun 2,5-3 milyar dolar. Onlar da diğerlerine dağıtılıyor tabii. Sonuçta toplam gelirden artık hak almaya başlayacaklar.
Sen toplam gelirinden hak vermek için onlardan total bir para alman lazım yani. O da o zaman bu oyuncu fiyatlarını yükseltir. Zaten şeyde 2024-2025 sezonunda bu şu anki yayın hakları anlaşması bitiyor. Yeni yayın hakları anlaşmasının 3 kat falan yani yıllık 7,5 milyarder olması bekleniyor.
Şeyde CBA'ya göre de bu artışların fiks bir kısmının %50'sinin oyunculara gitmesi lazım değil mi? Gelir neyse %50'si oyunculara gidiyor. Bak mesela çok güzel bir noktayı da yeni konuşmanın başında bahsetmiştim. Oyuncuların inat etmesinden.
2016'da bu seri cap sıçradığı zaman NBA yönetimi şey teklif etmişti. Ya cap'i aynı anda sıçratmayalım. Gene oyuncular alacakları parayı alsınlar. Aynı parayı vereceğiz ama yayarak vereceğiz.
Böylece kademeli olarak arttıracağız cap'i. Ama cap bu kadar sıçrarsa lig içindeki dengesizlikler çok artar dediler. Oyuncular sende kız kabul etmedi. O sene serbest kalan oyuncular anormal kontratlar yapıp hiç hak etmedikleri parayı alırken bir sene önce yapanlar veya bir sene sonra yapanlar aynı avantajlara sahip olamadılar.
Yani o sene serbest kalanlara piyango vurdu yani. Oyuncular tek başlarına ufak bir ülkenin ekonomisi gibi oluyorlar bir noktada. Bunun oyuna etkisi ne olabilir diye düşünüyorum ben. Şimdi bu oyuncunun kariyeri boyunca kazanabileceği para artık milyar dolarlarla ölçülüyorsa, işte ben kendimi paralayayım orada rebound için çıldırayım, bunların hepsinin modası geçecek bir noktadan sonra.
Her attığı şutu, her hareketine o dedin ya hani yön değiştirmeleri arttı. Onların bir parasal karşılığı var artık. Ya var ama kendini veren bir oyuncuysan o paraları kazanabiliyorsun. Ancak ve ancak en üst rekabeti verebildiğin zaman oluyorsun.
Yani poz yapamıyorsun abi fazla. ''Aman oram ağrıyor, aman buram ağrıyor.'' deyip kendini fazla zorlamazsan bir süre sonra sana olan ilgiyi ve sana olan nakit akışı düşmeye başlıyor. Şunu unutmamak lazım abi.
Şimdi sen diyorsun ya işte milyar dolarlık oyuncu. O oyuncuya yatırım yapan kulübün 7-8 yıllık bir dönemi, o oyuncuya yatırmış ve oyuncunun etrafına şekillendirmiş bir kulübün yaptığı toplam yatırımın 10 milyar dolarlar gibi bir şey. Yani o oyuncunun bireysel olarak temsil ettiği 1 milyar dolar varsa, onun yaptıklarının etkilediği 10-15 milyar dolarlık bir ekonomi de var. Tam şu anda yaşananlara da oturan bir konu bu.
Şimdi düşün, sen mesela Brooklyn Nets'in. Milyar dolarlık yatırımlar yapmışsın, getirmişsin bu insanlara. Ondan sonra Harden diyor ki, ya ben oynamayacağım. Ne bileyim, Kyrie diyor ki ben aşı olmayacağım.
Nas da yapabiliyorlar artık. Adam oynamıyor. Çünkü oyuncular şeyin farkına vardı. Aslında o 10 milyar dolarlık projenin en önemli değerleri.
Onların istediği şey olmazsa hiçbir şey olmaz yani. Bunu fark ettiler. Ama ben bir sonraki CBA'deki en büyük tartışmanın oradan çıkacağını düşünüyorum. Belli engeller ve belli yaptırımlar gelecek bence.
Ama işte bu nasıl olacak? Ben de buna kafa patlatıyordum. Yani sen şimdi Harden gibi bir adamın şımarıklık yüzünden performansını düşürdüğünü nasıl kanıtlayacaksın? Kanıtlayamazsın ama şöyle bir şey olur abi.
Şimdi oyuncular genelde şeyi dayatmaya çalışıyorlar. Yani abi ben mutlu değilim, beni takas edin. Kulübün de eli kolu bağlı yani. Sen ben de yönetici olsak.
Ya kardeşim mutsuz bir adamı sahaya çıkartmanın kime ne faydası var yani? Hani bari bir yere yollayalım da karşılığında ne kurtarabilirsek kurtarırız yani. Hani bize hayır olmayacak diye bakıyorlar. Fakat abi oyuncular genelde sahaya çıkıp, sahada kötü oynayarak takımları zorlamayı tercih etmezler.
Çünkü o da kendi imajlarına çok büyük zarar. Temel amacı rekabetçilik olan bir alanın doğasına hakaret ediyorsun. İşte bu duruma hiç düşmek istemiyorlar. Mesela Ben Simmons oynamamayı tercih etti.
Anthony Davis oynamamayı tercih etmişti. James Harden'ın bunu yaptığını söyleniyor ama emin olamıyorsun. Bunu ilk kez harcadıktan Carmelantini olmuştu. Zamanında Denver'dan ayrılmak isterken beni takas edin diye etmediler.
Sahaya çıktı baltalı takımı. Allah diye mecbur kaldılar yani. Artık kimse mecbur kalmıyor zaten. Herkes bırakmayı tercih ediyor bir an evvel.
Fakat ne bileyim, maksimum kontratı olan bir oyuncu takas istediği zaman tekrar ekstensiyon yapmasını engelleyecekler mesela. Böylece şey olacak, mesela James Harden takas istedi ya, burada kalırsa 250 milyon dolar alabilecek ama gittiği zaman sadece işte o sezon 50 milyon dolar alıp ertesi sezon serbest kalıp tekrar kontrat yapmak zorunda bırakacaksın değil mi? Böylece onu bir riskin altına sokacaksın. Tekrar yapabilir o kontratı ama garanti olmayacak.
Anladım, tamam. Diyelim ki öyle bir şey oldu. Diyelim ki ekstradan 50-100 milyon dolar neyse alabilmek için kaldı o takımda. Ama herhangi bir motivasyonu yok, oynamadı.
Mesela performans bazlı bir maaş sistemi hala hazırda var mı? Olmasını da ister misin? bunu yapamazsın abi. Teknik olarak mümkün değil.
Yani onu nasıl ölçeceksin, nasıl değerleyeceksin, çözmeye çalıştığın problemden çok daha büyük problemlerle karşı karşıya kalırsın. Yani Amerika'nın pazarlaması gereği ve sporun doğası gereği biz hep işte Harden, Lebron vesaire onları görüyoruz ve onların ne kadar güçlü olduğunu görüyoruz. Ama abi NBA dediğin yer sonuçta 450 oyuncudan kurulu. güce sahip olanlar 10-15 oyuncu.
Çünkü onlar gerçekten bir takımın kaderini değiştirebilecek oyuncular ve bir takımın tüm kaderini bağladığı oyuncular. Furkan Korkmaz mesela Türk oyuncu, Çaylak Kontrat'ın 3. yılının opsiyonunu almıyor. Philadelphia ona 2 milyon dolar vermek istemiyor.
Sonra Furkan daha iyi dönüp girdiği için daha yeni bir kontrat yapıyor vesaire vesaire. Hiç umurunda olmadan adamı abuk sabuk bir yere takas ediyor, wave ediyor mesela. Kontratın garanti olmasına bir gün kala kadro dışı bırakıyor. Böylece hani bir gün daha takımda tutsa işte 3 milyon dolar alacak, onu vermiyor falan.
İşte tam hayvan çiftliği abi. Bazı ayrıcalıklılar var yani. O ayrıcalıklar çok ayrıcalıklı ama çoğunluk eski oranla çok daha iyi durumda olsa da kulübün borsu ötüyor yani. Takımlar üzerlerine düşen, vaat ettikleri her şeyi fazlasıyla yapıyorlar.
Parayı esirgemiyorlar genelde. hak etmediğini düşündüğü zaman da bırakıyor. Yani taahhüt ettiği, sözleşmenin kendi üzerine düşürdüğü yükümlülükleri tamamen takımlar yerine getiriyor. Avrupa'da tersi geçerli.
Parasını vermiyorsun abi oyuncunun. Türkiye'nin kaç tane davası var abi Avrupa Spor Mahkemesi'nde yani? Türkiye'deki basketbol takımları arasında yarısından çoğu 3 yıl önceki oyuncuların hala parasını vermemiş durumda. Amerika'da her tür maliyetini yerine geçiriyor ve oyuncuların da kendi taahhütünü yerine getirmesini istiyor teknik olarak.
Şey muhabbeti var ya işte Galatasaray'da kimsenin parası kalmaz muhabbeti. Üç sene sonra gidip şeyden işte kasdan şuradan buradan mahkeme vasıtasıyla alıyorsun parayı. Böyle de saçmalık olur mu abi ya? Ben hep her zaman söylüyorum.
Büyüklüğü tanımlayan şey sözünde durmak değil midir abi sözünleri olmak? Yunanlar falan da öyle, İtalyanlar öyle. Aslında Avrupa'nın çoğu öyle bakma sen yani. Güney'e indikçe daha artıyor bu olay.
İspanya'da falan pek kalmadı da İtalya, Yunanistan falan sırf böyle abi. Ya bu kadar da yüksek profilde insanların da bu şeyleri yaşaması inanılmaz. Benim işverenim bana böyle yapsa tabi kimsenin haberi yok da televizyonlar kameralar önünde insanlar bunlar. Ben en çok şeye şaşırıyorum abi yani Türkiye'de çok ciddi bir tutkulu taraftarlık var.
Ben hani hiçbir zaman öyle olmadım ama Beşiktaş yazıyor yani işte hayatın anlamı sarı kırmızı vesaire o derece bir ağır tutkulu bağlılıklar. Kulübe bir kutsiyet yüklemekle alakalıdır. Mesela bir oyuncu parasını istediği zaman Beşiktaş'ta kimin parası kalmış gidiyor tamam mı? Öyle bir şey değil ki bu.
Bir söz vermişsin, sözünü tut diyorsun. Sözünü tut demek de kabahat olmasın yüzünü seveyim. Herkes için fedakarlık farklı olabilir ama sporcudan istediğin fedakarlık sahada en iyisini yapmasıdır. Ondan başkasını istemek doğru deyip çok da sağlıksız sportif anlamda.
O parayı bıraktığı zaman sen onun %100 sahada performans vereceğine inanır mısın? Ya onun ötesinde o oyuncu bir şekilde kafalasan bile daha sonraki oyuncular gelmezler. Bütün menajerler bu olan bitenden haberdarlar. Şöyle, Avrupa'nın avantajı şu, herkes yaptığı için artık alışılmış kabul ediyor.
Böyle Amerikalı oyuncu menajerleri şey falan diyor, abi Yunanistan'a gidiyorsun, sana 300 bin dolar teklif ettiler, sen bu sene 100 bin dolar alacağım diye düşün, 200 bin doları da 2 sene sonra alırsın bak ama. 2 sene sonra alırız falan diye konuşuyorlar. Herkes farkında neyin ne olduğunu yani. NBA'leşme diyeyim.
Bu senin için mantıklı bir şey mi? Ne kadar o dereceye geldiler? Mümkün değil abi. Öyle bir ekonomik konsolidasyon yapamazsın.
Avrupa genelinde Almanya hariç basketbola ilgi düşüyor. Basketbol ekonomisi daha çok NBA merkezi bir şekilde hepsini emiyor. Yani en değerli oyuncular orada olduğu için Hollywood'un Avrupa sinemasına yaptığı etkiyi yapıyor bir bakıma öyle söyleyeyim. en iyi oyuncularını, en iyi yönetmenlerini falan alıyor, her şeyini alıyor.
İkincisi, biraz evvel bahsettiğim hukuk çatısı olmadan, atıyorum Avrupa Birliği gerçekten bir birlik olsa ve ortak hukuku olsa ve oradaki çalışma hukukunun üzerine bir toplu iş sözlemesi de yapsan kısmen olabilir. Bunlar şey mi dediler, bizim liglere olan ilgi zaten düşecek, biz bu aynı futboldaki Süper Lig muhabbeti, Biz ayrılalım. En iyi takımlar kendimiz bir lig oluşturalım. Kendi liglerimiz formalite icabı olsun.
Asıl Avrupa Ligi bu olsun. FİBA'yı da salla gitsin. Anlaşmalarımızı biz kendimiz yapalım. Yayın haklarını kendimiz satalım.
İşte NBA'in küçük kardeşi olalım. Tam bu şekilde olmadı aslında. 2001 yılında kurulduğu zaman gümrük, İspanyollar FİBA'nın köhneliğinden, kayırmacılığından falan isyan ettikleri için... Tabii ki temelde ekonomik sebepler var.
Yani ekonomik olarak köhnelik dediğim şey ekonomik ama aynı zamanda tamamen Yugoslav hegemonyasında, yani Yugoslavları kayıran sistemden de bıkmışlardı. O yüzden ayrıldılar. İspanyollar ayrıldı aslında. Nihai amaç muhtemelen senin söylediğin gibiydi.
Basketbol ekonomisini konsolide etmekti. Onu da tam yapamadılar çünkü yerel liglerinden de kopamadılar. İşte mesela ilk senelerde Telefonica falan gibi büyük İspanyol sponsorlarla o zaman için yani 2000-2001 için çok ciddi bir ekonomik gelir elde etmişlerdi. Sonra o gelirleri de koruyamadılar.
Şimdi abi Euroleague'de en başarılı takımın kazandığı para 1 milyon euro yani. Euroleague oynamak için yaptığın masrafları anca çıkarırsın yani. Şeyden falan bahsetmiyorum kadro kurmaktan yani işte seyahatler, meyahatler falan organizasyonları tutarsan o parayı anca çıkarırsın yani. Yani bütün Avrupa'yı toplasan kendi kendine yürüten bir iş modeli oluşturamıyorsun.
Oluşturuyorsun da çok küçük bir iş modeli oluyor bu. Almanya mükemmel örnek. Niye Almanya'da basketbol ilgiyi artıyor? Çünkü doğru örnekle abi.
Adamlar doğru yaklaşıyorlar işe. Avrupalılar hala şeyi anlayamamış durumda. Olay tamamen seyirci odaklı olmak zorunda abi. Seyirciyi memnun etmelisin ve bunun bir tane ana maddesi var.
Bu biraz evvel uzun uzun NBA'deki bütün takımın rekabetçi olması ile ilgili konuştuk ya. Bu Steve Schanwald var, eski Chicago'nun pazarlama müdürü. Onun bir kitabında da çok uzun anlatıyor. Diyor ki, bir spor takımının asıl amacı kazanmaktır.
Fakat bu her zaman mümkün olamaz. Her zaman mümkün oluyorsa, o yapıya dahil olan diğer parçalar için mümkün olmuyor demektir. Kaybettiği günde bile eğlenebileceği bir şey vermen lazım abi seyirciye. Amerikalılar bunu çok iyi yapıyorlar.
Ve ümit veriyor her şeyden. Ümitten daha değerli bir şey yoktur. Bugün lig sonuncusu olan takımın 5 sene sonra ligin şampiyonluğu için oynayabileceğini biliyorsun. Bu yolculuğu izlemek de ayrı bir keyif oluyor onlar için.
Almanya'da özellikle ne fark var ben hiç bilmiyorum. Mesela ekonomiyi hiç büyütmeye çalışmıyorlar. Gelirim neyse o kadar harcanılıyor. Daha küçük bir lig olayım dert değil.
Fakat abi her şey seyirci odaklı. Çok modern salonlarda oynuyorlar. Seyirci aktiviteleri... Her molada NBA gibi bir eğlence var.
Takımlar sürekli seyircilerle ortak organizasyonlar yapıyorlar. Sezonluk bilet alanlara özel imkanlar falan veriliyor. Ben hep şey görmüştüm, ben Alba Berlin'in örneğini çok beğendim. Alba Berlin Avrupa'da gördüğüm en iyi kulüptür.
Abi adamın 8 milyon euro bütçesi var. 4 milyon euroyu oyunculara ayırıyor. Bizde olsa 8-7 milyon oyuncular ayrılır. Çünkü daha iyi kadro kuruyorsun, daha iyi takım kuruyorsun.
Daha çok maç kazanıyorsun. Amaç o değil abi. Albatros diye bir dergileri vardı. Abi hayran kalmıştım ya.
Her hafta basılan kulübün dergisi var. Kulüpten haberler, röportajlar falan. Maça gelenlere dağıtılıyor bu dergiler. Formanın dizaynından, salonun ışıklandırmasına, salonda satılan yiyeceklerin kalitesinden, oyuncularla seyirciler arasındaki iletişime falan.
Bunlarla uğraşıyorlar yani. Kazanmaktan daha önemli bu. Diğer uçtaki örneği de şey olur herhalde. Abramovic gibi biri geliyor, bir milyarder, dünya kadar para pompalıyor.
Ondan sonra yıldızları alıyorsun, şampiyon oluyorsun. Belki o şampiyonluktan hiçbir zevk almayacaksın. Senin takımın olarak hissetmiyorsun onu artık. Haklı olsan da şöyle bir şey var abi.
Chelsea'nin taraftar ilişkileri müdürlükleri, pazarlama müdürlükleri falan çok profesyonel. Onlar mesela Abramovich'in yaptığı transfer ilişkilerinden çok daha muazzam bir seyirci deneyimi yaratmak için her şeylerini yapıyorlar. Yani stadın kalitesi olsun, sosyal medyada normal hayattaki iletişimleri olsun falan çok çok çok güçlüler yani. Bu noktada sizden gelen sorulara geçiyoruz.
Birkaç tane soru var. Bir tanesi benim Patreon'dan gelmiş. NCAA'deki oyunculara ödeme konusunu soruyor. Bunun iki tarafı var.
Bir, NCAA'deki oyunculara para vermeyip, onların üstünden para kazanmak sömürü mü? İkincisi de, o yeteneği orada tutamayıp, dışarıya en azından kısa vadeli göndermek, ondan sonra onları tekrar NBA'ye çekmek akıllıca bir davranış mı? Bir sömürü, net yani, bu tartışılmaz. Özellikle şimdi Amerikan futbolcuları için daha çok konuşuluyor.
Pek çok üniversitenin en büyük gelir kalemleri spor takımları. Şu spor takımları inanılmaz paralar kazanıyor. Üniversiteler de kendilerini acındırmak için şey diyorlar ya biz bir eğitim yuvasıyız. Buradan gelen işte popüler takımlardan gelen, basketboldan, futboldan gelen paraları para kazanmayan sporcuları eğitmek için, eğitime gidiyor bu paralar diyor.
Ya tamam kardeşim hani ulvi bir amaca hizmet ediyor olabilirsin ama bu ekonomiyi yaratan Senin üniversiten olduğu kadar oyuncular da yani. Mesela Amerika'da şey vardır abi, en çok para kazanan profesyoneller eyalet eyalet. Hemen hemen bütün eyaletler de Amerikan futbol koçlarıdır. Kolejlerin.
Rick Pitino'lar falan gidip 10 milyon dolar alıyor adam koç olduğu için çünkü o profesyonel çalışıyor. Oyunculara 5 kuruş yok. Şimdi böyle şey olmaz. Rezalet yani.
dijital benzerlik diye bir hak var ya, o hakların NCAA oyuncularına ödenmesi söz konusu. Çünkü abi oyuncular da uyandı bu işe. NFL için biraz daha zor çünkü esas tartışma NFL'den dönüyor ve Amerikan futbolcularından dönüyor ama NBA oyuncular için imkanlar var abi. NBA oyuncuların bir kısmı şimdi G Lig'e gitmeye başladı.
Yani NBA'in kurduğu ikinci profesyonelliğe gitmeye başladı. Avustralya'ya çok giden oluyor. Avrupa'ya genelde gelmek istemiyorlar. Avrupa basketbolu çünkü biliyorsun çok koç temelli bir basketbol olduğu için genç bir oyuncunun öne çıkmasının kolay olduğu bir yerde yani sisteme uygunluğu sağlamak lazım.
Genç oyuncular için çok ideal olmayabiliyor kendini öne çıkarmak isteyen bir genç oyuncu için. O yüzden mesela Avustralya'yı daha cazip görüyorlar. Ve Enstanbul'a böyle devam etse kimse Enstubul'a gitmeyecek basketbol açısından konuşuyorum. Tabii sömürü düzeninin esas büyük tartışma yarattığı yer Amerikan futbolu konu.
Bu şey de ilginç ya, dijital benzerlik işi. Herhalde Amerikan futbolun içinde o çok yoktur. Orada çok oyuncu var sonuçta. Kaskları, maskları var bir de zaten.
NBA'deki oyuncuları daha kolay pazarlayabiliyorsun ya. Yüzleri açık, az sayıdalar. Doğru ama sonuçta ne olursa olsun hani dijital bir net karşılığı olmak zorunda. Yani dijital benzerlik derken hafif benzerlik kalmadı abi.
Yani dijital görüntünün senin gerçek görüntünden daha bile iyi tanımlanmış olabiliyor yani. Doğru. Bu işe kim karar veriyor peki? Oyunculara para ödenip ödenmemiz.
Yani üniversitelerin toplanıp evet demeleri mi lazım yoksa NCAA olarak mı? Tabii ki yani hani bir komite olarak ama sonuçta NCAA bir federasyon gibi düşün. Bir organizasyon yani onun karar vermesi lazım. Pek yanaşmıyor ama mecbur kalacaklar yani yoksa oyuncu gitmeyecek artık.
Evet bu kadar uzun sürmesi bile inanılmaz benim için. Bir şey daha var, soru daha var. Çin ve Hindistan'a yayılma planlarını NBA'in ne halde yani bir işe yarıyor mu sence? Yarıyor, şöyle yarıyor.
Para neredeyse bulunuz geliniz demiş. Bir zamanlar Japonya'ya çok büyük ilgi gösteriyorlardı Amerikan etkisinden dolayı. Muazzam etkisi oluyor. Mesela Çin'den iki sene önce, pandemiden hemen önceki sene, NBA'in BRI diye bir hesapları var, Basketball Related Income, basketbol ilgili gelirler.
600 milyon dolar kazanıyorlardı Çin'den yılda. Zaten Hollywood'daki rakamlarının artmasının en büyük sebebi Çin. Aslında bunu da çok seviyorlar. Fakat işte gerek bu Hong Kong olaylarından sonra işte NBA'nin liberal tarafının bu Hong Kong'un tarafında olması, daha sonra işte Amerika-Çin arasında iyiden iyiye gerilen ve ticaret soğuk savaşına dönen ortamdan dolayı bu biraz tabii ki çok ciddi darbeye uğradı.
Ama bütün bu hikayeden önce yani Trump'ın ve pandeminin etkilerinden önce 600 milyon dolar kazanıyordu abi yılda Çin'den. Hindistan'da çok deniyor. Bir milyar adam var yani. Onu da birine izletsek yeter diyorlar.
Ama Hindistan'ın hiç niyeti yok abi. Alakası yok Hindistan'ın yani. Kriket dışında hiçbir sporun bir karşılığı yok abi. Futbol, voleybol falan hiçbiri yok ki yani.
Bir milyar nüfuslu ülkenin son 10 olimpiyatta kazandığı toplam madalya iki mi ne? O da İngiltere'de doğup büyümüş atıcılar var iki tane. Onlar yani. Nüfusa oranda herhalde açık ara en başarısız ülke o.
Şöyle başarısız tabiri yok. Yoklar ki abi. Onlar sınava girmiyorlar. O yüzden kırık not veremezsin onlara yani.
Olimpiyata zaten 15 kişi falan gidiyorlar. 20 kişi gidiyorlar. 100 kişilik böyle dev bir kafileyle gidip başarısız olursun anladın mı? Yok ki.
Yüzücü de yok, koşucu da yok. Hiçbir şey yok yani. Son olarak Charles Barkley gibi analiteye düşman mısın? Demiş bir arkadaş.
Yok ben değilim. Veri analizi dediğin şey, hayatın her alanında son 20 yılda inanılmaz yükseldi. Verimsizlikleri buluyor abi. Ve bu şeye engel değil.
İnsanlar bazen yanlış anlıyorlar. İşte üç sayı atmak daha değerli, orta mesafe atmak daha değersiz. O yüzden oyun sadece üçlüye döndü. Bu önerme yanlış bir önerme değil ama eksik bir önerme.
Orta mesafeden şutlatan oyuncuların benzer durumlarda üç sayı atmasını daha çok teşvik ediyor. Yani sen gene sanatını yap ama bu şekilde yap. Kimse Michelangelo'ya nasıl Sistine Chapelle'ni boyayacağını söylemiyor. Ama abi şu boyayı kullanırsan daha iyi olur diyorsun.
Yani işte biliyorsun Sistine Chapelle'nin gökyüzünün pembe olmasının sebebi mavi boyanın pahalı olması. Tamam, bilmiyordum onu. O kadar basit yani. Tabii tabii.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.