Podcast

Arzu: Dostoyevski, Şempanzeler ve Epikür

Fularsız Entellik

3 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir şey arzulamak ne demek? Arzunun temeli eylem midir zevk mi? Hayvanlar arzu duyarlar mı? Tatmin edilemeyecek arzular, acının kaynağı ve dostluğun önemi...

.

Bu podcast, Hiwell hakkında reklam içerir.

Hiwell, sizleri online olarak uzman psikologlar ile bir araya getiren bir çevrimiçi psikoterapi platformu. Fularsiz10 koduyla kullanabilirsiniz.

https://hiwell.app/fularsizentellik

.

Bölümler:


(00:05) Leonitus ve parçalanmış benlik.

(03:50) 16 temel arzu

(06:40) Harry Frankfurt ve Hayvanlarda arzu.

(11:35) Nostalji

(12:17) Hangi zamanda doğmak isterdin?

(14:20) Ultimatom Oyunu: İntikamın zevki

(16:50) Yeraltından Notlar: Acıyı arzulamak.

(19:20) Schopenhauer: Evrenin özündeki tatminsiz arzu.

(22:00) Epikürcülük - Zevk, Ahlak, Ölüm ve Birkaç Atom


(31:00) Gelecek bölüm ve teşekkürler


.

Kaynaklar:


Podcast: Psikiyatri ve Duvarın Ardı - İnsanın Arzusu


Kitap: Who am I?

Kitap: Yeraltından Notlar

Kitap: Aşkın Metafiziği


Yazı: Desire (Stanford)

Yazı: Why Leontius Looked at Dead Bodies


Yazı: 16 Temel Arzu


Yazı: How Language Allows Scientists to Get Inside the Head of a Chimpanzee


Yazı: Chimpanzees know what others know, but not what they believe


Yazı: Decisions and Desire


Video: Kötülük Problemi 2 - Acı ve Bilinç (4. dakikadan itibaren)

Yazı: Westworld


Yazı: Dostoyevski ve Schopenhauer


Yazı: Epikürcülük - Zevk, Ahlak, Ölüm ve Birkaç Atom






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!

Bölüm Transkripti

4.464 kelime · ~22 dk okuma

Geçen gün monitörümün üstünde bana boş boş bakan bir duvar vardı. Oraya bir mantar pano astım. Yapılacaklar listesi artı kan bant panosu oldu. Dünya kadar üretkenlik yazılımı var bunları yapan ama hiçbiri o mantara bir şeyleri yapıştırıp sökmenin zevkini vermiyor.

Çivi gibi çakıyorsun. Doldurdum ben de içini. İyi bir ofis sandalyesi gibi rutin istekler var mesela. 200 dolarlık mikrofonla kayıt yapıyorum.

Arkadan 20 dolar etmeyen o sandalyenin gıcırtısı geliyor. Hadi bunu halletmek kolay, gidip alacağız. Ama her istek satılık değil. Bazı notlar doğrudan birbiriyle çelişiyorlar.

Transkriptin tamamını oku

Daha fazla bölüm çıkarmakla, ikinci kitabı çıkarmak mesela. Onlarla da dengeli bir yaşam sürme isteği. Bazı notlar kendi içinde çelişkidiler. Vergi beyanımla ilgili bir sorun var.

O kadar istemiyorum ki uğraşmayı anlatamam ama uğraşmam gerektiğini biliyorum. Yapmayı istemiyorum ama yapmış olmayı istiyorum. Kısacası eğer bu pano arzularımın bir listesiyse, arzularımda beni yansıtıyorlarsa, ben diye tek bir şey olamaz. Karman çorman bir şeymiş bu benlik.

İlginç tabii ama ne yazık ki bu tespiti yapmakta biraz geç kalmışım. Yaklaşık 2300 sene kadar. Platon'un Devlet Kitabı'nda meşhur bir bölüm var. Kısa bir bölüm.

Leonitus isimli bir karakter Pire Limanı'ndan Atina'ya doğru yürüyor. Yaklaşınca surların dibinde acayip bir manzara görüyor. Şehrin celladı idam edilenlerin cesetlerini surların dışına bırakıyor veya cezanın infazı orada gerçekleştiriliyor. Tam belli değil.

Her halükarda Leonitus bunun iğrenç bir görüntü olduğunu düşünüyor. Cesetlere bakmaması gerektiğini biliyor. Ama bir yandan da bakmak için şiddetli bir arzu duyuyor. Eliyle gözünü kapasa da parmaklarının arasından görmeye çalışıyor.

Sanki farklı uzuvlarının farklı efendileri var. Sonunda bu gerilime dayanamıyor. Cesetlerin yanına koşuyor. Gözlerini zorla kocaman açıyor ve kendini azarlamaya başlıyor.

Al, lanet olasıca seni doyasıya bak bakalım. Ne kadar güzel bir görüntü değil mi? Bu hikaye, insanın farklı taraflarıyla ilgili daha geniş bir tartışmanın bir parçası. Leonitos'un tek bir arzusu yok.

İğrenç bir şeye bakma arzusunun yanında, iğrenç şeyleri arzulayan biri olmamayı da arzuluyor. Bunu da başaramıyor. Belki bir benzerini siz de yakın zamanda yaşadınız. Savaş görüntüleri önünüze düştü, artı 18 uyarısıyla.

Sizi mutsuz edeceklerini biliyordunuz. Şiddet pornolarını da ödüllendirmek istemiyorsunuz ama merakınız sönmedi. Sadece birkaç saniye diye kendinizle pazarlık yaptınız, sözünüze sadık kalmayıp bütün videoyu izleyince de kendinize kızdınız. Aslında Leonidius'tan daha şanslısınız çünkü o kendini surlardan uzaklaştırarak bu gerilimi çözebiliyordu.

Sizin uzaklaşma imkanınız yok. Her an orada o videolar. Ve üstüne bir de o görüntüleri paylaşıp paylaşmama konusunda çatışma yaşayacaksınız. İnsan kendini arzuları ve istekleriyle tanıyor.

Sanata, müziğe, yemeğe, aşka arzu duyarız. O arzulara ulaşmak yolunda kendimizi keşfederiz. Spinoza bu yüzden diyordu insan olmak arzulamak anlamına gelir diye. Ama bir şeyi arzulamak tam olarak ne demek?

Onun ahlakla ve mutlulukla ilişkisi nedir? İnsana mı hastır? Kontrol edilebilir mi? İşte tüm bu soruların cevaplarını biliyorsanız söyleyin de bölümün kalanını hazırlayayım ya tıkandım Selam flarsızlar.

Bu ara psikolojiyle ilgili birkaç bölüm planladık. Hepsi arka arkaya olmayacak, aralara serpiştireceğiz. Ama önümüzdeki iki tanesi arka arkaya ve arzu hakkındalar. Bu bazısına göre iki bölüm yerine iki dakikada anlatılacak bir konu.

Çünkü herkesle tek bir gerçek arzu vardır diyorlar. Hayatta kalmak gibi, üremek gibi, acıdan kaçınmak gibi. Diğer her istek bu esas arzuya aracılık eden istekler. Veya ideal senaryoda tek bir arzu vardır.

Öğrenmek gibi, erdemli olmak gibi. Bazıları içinse çok malzeme var. Çünkü çok fazla arzu var. Örneğin Ben Kimim isimli bir kitap var.

16 temel arzudan bahsediyor. Değişik ülkelerde 6 bin kişiye bir sürü soru sormuşlar. Sonra herkese ortak bir arzu listesi çıkarmışlar. Onun üstünde çalışmalar yapmışlar.

Yemekti, fiziksel aktiviteydi, aşktı, aileydi. Bu gibi beklendik arzuların yanında bağımsızlık, tasarruf, düzen, onur, merak, idealizm, kabul görme gibi arzu deyince benim aklıma gelmeyecek şeyler de vardı. Kitabın ana fikri şu, bu temel arzular hepimize ortaklar ama hepimizde öncelikleri farklı. Tabii ki yemenin içmenin önceliği farklı değil, diğerlerinin ki.

Bizi birbirimizden farklı kılan bu öncelik sırası. Bu yüzden kitabın ismi Ben Kimim. Arzu çeşitlerinin yanında başka alakalı kavramlar da var. Dilek, dua, umut, güdü, dürtü, itki, özlem, hasret, iştah, şehvet, açlık, doyum hepsi örtüşüyor.

Bazen eş anlamlı dahi kullanıyoruz. Bölümün ilk taslağında da birçoğunun uzun uzun tanımlarını yapmıştım, örnekler vermiştim. Sonra da dinlerken uyuyakaldım açıkçası. O yüzden bugün tanınmanım yapmıyoruz.

Onun yerine arzu üstüne birkaç teoriden bahsedeceğim. Onları da birer bahane olarak kullanıp başka temaları işleyeceğiz. İlkini, yani benlik temasını, parçalanmış benlik temasını gördük bile. O ısınma turumuzdu.

Şimdi en klasik arzu teorisinden başlayalım. Bir şeyi arzulamak demek, onu elde etmeme sebep olacak eylemlerde bulunmak demek. Sandalye istiyorsam gidip alırım. Burada inancın merkezi bir rolü var.

Eylemlerimin arzumu tatmin edeceğine inanıyorum. Mesela köşedeki dükkana para verirsem karşılığında bir sandalye alıp eve götürebileceğime inanıyorum. Bu inanç irili ufaklı birçok inancın da üstüne kurulu. Paranın değerine, satıcının dürüstlüğüne, ortamın yeterince güvenli olduğuna dair inançlar var.

hepsi birleşip arzu ve eylem arasında köprü kuruyorlar. Arzu da, inanç da birer zihinsel model aslında. Farkları şu sadece, inanç olanın modeli, arzu ise olması gerekenin. Yani inanç dış dünya veya kendiniz hakkında bir gerçekliği yansıtmaya çabalıyor, arzu ise geleceğe yönelik bir model.

Dünya nasıl olması gerekiyorsa onu arzularsınız ve mümkünse kıçınızı kanepeden kaldırırsınız. Bu teorinin zayıf yanını fark etmişsinizdir. Bazen eyleme geçmen mümkün olmaz, bazen hakikaten de kıçını kanepeden kaldıramazsın. Belki bu bölümü kaydetmek için fazla uykuluyumdur.

O yüzden ufak bir değişiklik yapayım. Arzu harekete meyildir diyelim. Önünde engel yoksa harekete dönüşür. Bunun bilincinde olmanız da şart değil bu arada.

Farkında olmadığımız veya nadiren yüzeye çıkan arzular tarafından sürekli etkileniyoruz. Açlık mesela böyle bir şey. Genelde aç olduğumu fark etmiyorum çünkü daha o seviyeye gelmeden açlığım ve alışkanlıklarım beni çoktan yönlendirmiş oluyorlar. Ancak yemek bulacak bir durumda değilsem, Arzum sabırsızlanıp su üstüne çıkıyor.

Ben buradayım diye bağırıyor. Şimdi size sürpriz bir sınav. Harry Frankfurt kimdir? Özgür İrade serisini dinleyenlerin şıp diye cevaplaması lazım.

Bir filozof da hatırlıyorsanız onun için bilincinde olduğumuz ve eyleme yol açabilecek arzuların ayrı bir yeri vardı. Çünkü eğer bu tip arzular hakkında başka arzular üretebiliyorsak özgür bir bireyiz demektir. Biraz ağırdan alayım. Birinci derece arzuya hepimiz aşinayız.

Canlı ile çevresi arasındaki bir ilişkidir bu. Benimle şu an masamda duran çikolata arasında olduğu gibi. İkinci derece arzular ise canlının kendisi ile ilişkisi hakkında. Bendeki çikolata sevgisi hakkında düşünebiliyorum ve diyorum ki keşke bu kadar sevmeseydim.

Veya tersi, keşke çikolatayı daha çok istiyor olsaydım. Bende bir gariplik mi var acaba? Arzular üstüne arzular. Genelde uzun vade isteklerimizi gerçekleştirmek için yardımcı olabilecek veya engel teşkil edebilecek arzular hakkındadır bunlar.

Yani bilinçli bir süreçtir. Kişisel gelişim endüstrisi ikinci derece arzuların endüstrisidir. Peki sizce bu insana mı özgü? Sizce hayvanlar Frankfurt'un bireysellik kıstasını sağlayabilirler mi?

Masada duran çikolatayı yemeyen köpekler de var sonuçta. Ama o örnek başka, o terbiyeyi sağlayan ters yöndeki başka bir arzu. Sahibini mutlu etmek gibi, cezalandırılmamak gibi. Eğer köpek çikolata bağımlılığını fark edip bağımlı olmamayı isteseydi, kendini eğitmeye yeltenseydi, sonunda başarısız olsa dahi o zaman başka bir şey düşünürdük.

Ama belki maymunlar, şempanzeler bunu yapabiliyor. Bunu doğrudan bilebileceğimizi hiç sanmıyorum. Yani bir canlının arzularını arzulaması, içsel bir süreç ne de olsa iletişim gerekiyor. Ama şöyle bir akıl yürütme kullanabiliriz.

Arzuları üstüne arzu üretebilen bir canlı, düşünceleri üstüne düşünebilen bir canlıdır. Sadece kendisinin değil bir başkasının düşünceleri üstüne de düşünebilir. Yani onların zihinlerini modelleyebilir. Bunu bizim bebe dayı yapabiliyor şu anda.

Başlarda mesela süt şişesine bakıp bağırıyordu, biz ortalıkta olmasak dayı. Çünkü onun dünyasında öyle bir ayrışma yok. Her bebek bir şeylere arzular ve o arzular anında tatmin edilir. Dünya onların arzularının bir uzantısıdır adeta.

Yavaş yavaş dünyayı ayrı şeyler olarak algılamaya başlarlar. Yavaş yavaş arzularını başkasına iletmeleri gerektiğini anlarlar. Bizimkisi artık sadece biz odadayken süt şişesine veya istediği başka bir şey işaret ediyor. Hatta gözlerimizi takip ediyor namussuz.

Biz ona bakarken işaret ediyor. Yani dikkatimizin nereye yoğunlaştığını anlıyor. Birçok hayvanda bu seviyede bir başkasının neyi bilip bilmediğini takip edebiliyorlar. Köpeğiniz siz bakıyorken değil, siz bakmıyorken masadaki çikolatayı atlar.

5 dakika sonra da siz ona kızınca şaşırır. Ya senin çikolatayı kimin yediğini görmüyor olman lazımdı, nasıl oluyor bu der. Buna şaşırmaması için zihinsel modellemede bir seviye üste geçmesi lazımdı. Sahibim beni şu anda görmüyor, yani bilgi eksikliği var.

Dahası benim burada olduğuma da inanmıyor. Beni dışarıdaki kulübede sanıyor. Yani yanlış bir inancı var. Ben öyleyse bunu istismar edeyim çaktırmadan çikolatayı yiyebilirim.

Kısacası başkasının bir şey bilmediğini anlamak güzel ama yanlış şeyi bildiğini anlamak, yanlış şeye inandığını anlamak daha da güzel. Ve bu da test edilebilen bir yetenek. En azından öyle düşünüyorlar. Çocuklar da bir kukla oyunuyla test ediyorlar bu yeteneği.

Genelde 4 yaşında gelişiyormuş. Kuklalardan biri sahneye bakmıyorken bir şeyin yeri değişiyor. Sonra kukla o şeyi aramaya başlıyor. Çocuk yeni yerinin farkında, sorduğunuzda bunu söylüyor.

Ama kukla aramaya daha yeni başlarken eskiden durduğu yere bakıyorlar. Yani bir nevi kendini o kuklanın yerine koyuyor. Gözünün takip ettiği yer onun o yanlış bilgisini yansıtıyor. Başka şartlar altında gözleri böyle davranmıyor.

Mesela kukla uzaktan bakarken o şeyin yeri değiştirilirse ve kukla sahneye yaklaşırsa çocukların gözleri o şeyin eski yerine kaymıyor. Çünkü kuklanın yeni yeri bildiğini düşünüyorlar. Bize yakın olan maymunlar, great apes yani, bu yanlış inanç testlerinden hep çakıyorlardı. Fakat eski çalışmalar pek de ideal koşullarda yapılmıyormuş.

Göz bebeği takibi yok, onun yerine hayvandan başka bir şekilde iletişim kurması isteniyor. Belki o şeyi yapmaya yeltenmiyor hayvan. 2016'da yeni bir araştırma çıkmış. Nihayet aynı göz bebeği takip teknolojisini kullanmışlar.

Şempanzeler, bonobolar ve orangutanlar üstünde ve çocuklardaki gibi bir davranış bulmuşlar. Çok dikkat ediyorlar kimin neyi bildiğine, neyi yanlış anladığına. İnanç neydi şimdi? Gerçekliğe dair zihnimizdeki modeldi.

Bu hayvanlar başkasının inancını düşünebiliyorlar. Öyleyse onların arzularını yani olması gerekene dair modellerini de düşünebilirler. Böyle bir sıçrama yapabiliriz. Ve yine bu yetenekleri varsa neden aynısını kendi modelleri için yapmasınlar, kendi arzularını değiştirmeye meyletmesinler?

Bu tip deneyler yapıldıkça belki öyle bir noktaya geleceğiz ki artık rızalarını almadan herhangi bir deneye tabi tutulamayacaklar. Yalnız şimdi bütün bunları düşündükten sonra bile ortada şöyle bir sorun var. Biz bu bilinç muhabbetine nasıl girdik? Arzunun eyleme meyletmek olduğunu söyleyerek girmiştik.

Önünde bir engel yoksa harekete dönüşür demiştik. Siz de kafa sallamıştınız. Frankfurt'ta birey kıstasını bunlar üstünden kurmuştu. Halbuki bizi en insan yapan arzular, eyleme geçmenin teoride bile mümkün olmadığı arzular değil mi?

Bunun bir halini nostalji bölümünde konuşmuştuk. Hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz bir şeye, bunu bildiğimiz bir şeye duyulan, birçok farklı duyguyu da içinde barındıran bir histi nostalji. Belli bir dönemden müzik dinleyince, dostlukları tazeleyince, kokular duyunca bu nostaljiyi yaşıyoruz ama özlemimizi giderecek eylemler değiller bunlar. Bilakis o özlemi tazeleyen, onları arttıran eylemler.

Ben hayvanların bunu da hissedebileceklerini düşünüyorum. Kendi geçmişlerinden belli dönemlere nostaljik bakış sergileyebilirler. Ama bir tık ötesini düşünün. Yani yaşamadığınız dönemlere yönelik arzularınızı.

''Hangi zamanda doğmak isterdin?'' diye bir soru var mesela. Buna çat diye cevap yapıştırabilen insanlar var. O an akıl yürütmüyor bu insanlar.

İçlerinde hali hazırda bir arzu var o dönemlere yönelik. Ben de mesela 1900'ler Paris'ini merak ediyorum. Birinci Dünya Savaşı daha ufukta yok. Avrupa bir bakıma altın çağını yaşıyor.

Dünya fuarlarını 10 milyonlarca insan ziyaret ediyor. İlk defa orada film izliyorlar, yürüyen merdivene biniyorlar, dizel motorlu taşıtlar görüyorlar. Hayat şimdikinden genel olarak daha zor tabii ama bir yandan da her şey mümkün gözüküyor. Geleceğin sınırı yokmuş gibi gözüküyor.

Belki uzay çağına girildiği ilk dönemde de böyleydi. Uzay Yolu dizisi, sınırsız bir galaksi, birkaç sene sonra da John Lennon sınırsız bir dünyayı hayal ediyordu. Ve milyonlar bu hayallere inanıyorlardı. Her şeyin mümkün gözüktüğü, çocukça umutlarla dolu, coşkulu bir dönemi tatmayı isterdim.

Ama bu uğurda yapabileceğim hiçbir şey yok. Eyleme dönüştüremiyorum yani kalkıp da zaman makinesi icat edemem. Podcastler aksar yoksa. Tarihi dönemleri veya hayatımın kesitlerini bir kenara bırakırsak bir tık daha ilerleyebiliriz.

Ya hiç doğmamış olmayı arzuluyorsak? Ölmeyi demiyorum, onun eylemi kolay. Hiç doğmamış olmak, işte bunun herhangi bir eylemle alakası yok. Hiçliği veya sonsuzluğu arzulamak sizi hangi eyleme yöneltebilir ki?

Artık bu durumlarda eylem temelli bir arzu teorisi manasız kalıyor. Bize başka bir çerçeve lazım. Alternatif bir teoriye göre esas olan eylem değil, hazdır. Bir şeyin arzulanması demek, o şey elde edilince hazda yol açacağını düşünmek demek.

Gayet basit gözüküyor. Ama bazı arzuların size haz vermeleri için gerçekleşmelerine hiç gerek yok. Düşünceleri bile yetiyor. Kumar bunun klasik örneği.

Kazanma arzusuyla oynuyoruz ama en çok haz veren kısım kazanmak değil, bizi kumara iten kısım da o değil. Bizi derken bendik bir durum yok. Anne baba dinliyorsanız kumarla işim yoktur merak etmeyin. Bizi yani insanları kumara iten kısım belirsizlik ve beklenti kısmı.

Gerçekçi bir kazanma şansınız olacak ve onun üstüne yüksek miktarda belirsizlik olacak. Yani kontrolünüz dışında bir öğe olacak. O zaman dopamin salgısı peak yapıyor. İntikam arzusu bence daha da ilginç bir örnek.

İntikamın beklentisi dahi haz veriyor hem de materyal bir kayıp yaşamak pahasına. Ultimatum oyununda gözlemliyorlar bunu. Bahsetmişimdir bu oyundan daha önce. İki kişiden birinin diğerine bir teklif yapması üstüne kurulu ama teklifin reddi iki taraf için de kayba neden oluyor.

Kritik nokta o. Mesela banka soyduk diyelim, kaçarken para bende kaldı. Sonradan buluşuyoruz, diyorum ki bak tüm parayla kaçmak yerine seni aradım, geldim. Yarı yarıya kırışmayı teklif edersem canınıza minnet zaten de.

Ya diyelim 60'a 40 teklif edersem, ya 80'e 20. Hiç yoktan iyidir deyip kabul edebilirsiniz veya adil bulmadığınız için beni ihbar edebilirsiniz. O zaman ikimiz de hiçbir şey almayacağız. Hatta belki hapse gireceğiz.

Oyunu oynayan çoğu insan bir noktaya kadar tırnak içinde rasyonel davranıyor. Bunu bir matematik hesabı olarak düşünüyor. Zaten frontal korteks'teki aktivite çok artmış vaziyette. Ama bir noktadan sonra başka bölgelerdeki aktivite artıyor.

İntikam arzusu o parayı kaybetmenin acısını eziyor. Bu zaten bilinen bir şeydi. Esas benim bilmediğim kısım şu. Oyuncuların tomografisini çektiklerinde teklifi reddetmeye, karşıdakini cezalandırmaya karar verdikleri anda ödül devrelerinde çok yüksek bir aktivite gözlerinde.

İntikamı gerçekleştirdiklerinde görülen aktiviteye eşdeğer. Yani arzuladığınız şey daha gerçekleşmemiş, sadece onun simülasyonunu yapıyorsunuz kafanızda ve bu para kaybetmeniz demek olacak ama haz duyuyorsunuz. Para kaybetmeye karar verir vermez haz duyduğunuz başka bir senaryo düşünmek zor. Velhasıl demin yaptığımız tanım daha şimdiden patlamış oldu.

Ama bölümün başında da dediğim gibi o zaten işin bahanesi. Ben buradan arzu, mutluluk ve haz yahut haz eksikliği arasındaki ilişkiye atlamak istiyorum. Tarih boyunca birçok insanın üstüne kafa patlattığı bir konu ama size kronolojik bir özet geçmeyeceğim ben. Geçenlerde Psikiyatri ve Duvarın Ardı diye bir podcast dinliyordum bölüme hazırlık için.

Orada bir noktada filozofların genelde hazlı ve dolayısıyla arzuyu aşağılamaya yeltendiklerinden bahsediyorlardı. Aristoculuğun etkisi olabilir bu çünkü orada mutluluk en büyük amaç ama mutluluğa ulaşmanın yolu erdemli olmak. Erdem hazdan daha önemli. Diyorlardı ki o yüzden de belki de arzu konusunda en son dinleyeceğimiz insanlar filozoflar olmalı.

Belki yaratıcı insanları dinlemeliyiz. Arzuyu esas tecrübe eden, anlayan onlar. Madem öyle ben de antik Yunan'dan değil 19. yüzyıl Rusya'sından başlayayım dedim.

Oradan geriye doğru gideriz. Dostoyevski'nin Yeraltı'ndan notlarını okuyalı epey oldu. Yanlış hatırlıyor olabilirim detaylarını ama acının rolüyle ilgili kısım aklında yer etmişti. Yeraltı adamı kendisine acı çektirecek, kendisine abuk subuk durumlara sokacak şeyleri arzulamaktaydı sürekli.

Bir noktada insanın acıdan mutluluk çıkardığından bahsediyor. Bir fetiş anlamında değil ama daha derin bir derdi var. Acıyı özgürlüğün anahtarı olarak görüyor. Bunu anlamak için eserin tarihsel bağlamını bilmek lazım.

Yeraltından notlar o dönem yükselmekte olan Rus nihilist akımına karşı yazılmıştı. Özellikle de Çernişevski'nin Ne Yapmalı kitabına karşı. Bu kitabı da adam hapishanedeyken yazıp yayınlamış, alelade devrim çağrısı yapıyor ve inanılmaz bir şekilde sansüre takılmamış. Oradaki akla ve bilime dayanan ütopyacı görüş Dostoyevski'yi çok korkutuyor.

Çünkü ütopyaların temelinde teknolojik ve sosyal devrimler sayesinde insanın acılarından kurtulabileceği ön kabulü var. Fakat işte Dostoyevski bunu arzulanacak bir dünya olarak görmüyor. Zira acı ile bilinç arasında birbirini besleyen bir ilişki olduğunu düşünüyor. Farkındalık hastalıktır sözünü hatırlarsınız belki.

Acının olmadığı yerde bilinç olmaz, bilincin olmadığı yerde de tabii ki birey ve özgürlük olmaz. Böyle düşünüyor. Zaten yer altı adamı da kendi özgürlüğünü kanıtlamak için kendine ve etrafına hiçbir faydası olmadığını bildiği bir sürü şey yapar. İrasyonel davranır yani ve bundan işte mutluluk çıkarır.

Dolayısıyla arzunun hedefi haz olmak zorunda değil. Haz pahasına acı ve özgürlük de olabilir. Bu arada bu acı ve bilinç ilişkisine kötülük problemi serisinde değinmiştik biraz. Hatta Westworld dizisinin ilk sezonunda bunu işlediklerini söylemiştim orada.

Biraz önce o dizinin 5. ve son sezonunun iptal edildiğini okudum. Oradan aklıma geldi. İzlememiş olan varsa ilk sezonuna bakın.

Uzun bir eleştiri yazısı yazmıştım ama yine de gayet güzeldir. Ruhuna fatiha. Dostoyevski'ye dönersek, hali vakti yerinde bir aileden gelmiştir ama ona rağmen acıların çocuğudur biliyorsunuz. Genç yaşta anası babası ölmüş, rejim karşıtlığından idama mahkum edilmiş, tam kurşuna dizilecekken de yani artık tüfeklerin namlusuna bakıyor, af haberi geliyor.

Ama af dedikleri de yani ölümden beter olabilir. Sibirya'da 4 sene ağır şartlarda mahkumiyet. Oradan döndükten sonra yazıyor tüm büyük eserlerini zaten. Bunlara rağmen de acıyı insan bilincinin kaçınılmaz bir parçası hatta temeli olarak görmesine rağmen yani dini inançları sayesinde kendini kötümserliğe tamamen kaptırmaz.

Eserlerinde bir umut vardır. Ama muhtemelen onu etkilemiş olan ve çok daha rahat bir hayat yaşamış olan Schopenhauer'un arzuya bakışı tamamen kötümser. Schopenhauer'un felsefesini 60 saniyeye sığdıralım. Hepimizin arzularının sonu tatminsizlik.

Ya onları yerine getireceğiz ama sonra daha fazlasını isteyeceğiz ya da hiç yerine getiremeyeceğiz nostaljide olduğu gibi. Burada sorun gerçekliğin kendisinin tatmin edilemez oluşu. Ben, sen, o, bu dünyadaki her şey esas gerçekliğin farklı yansımalarıdır. Gerçeklik ise herhangi bir bilinci, herhangi bir hafızası, iyiliği, kötülüğü, hiçbir şeyi olmayan tek bir şeydir.

O şeye irade diyor Schopenhauer. İradenin de tek yaptığı şey var, kendini idame ettirmek. Ve kendini ne kadar sürdürürse sürdürsün, hep daha fazla sürdürmeye yeltenecek. Onun doğası bu.

Bir başka deyişle, evrenin kendisi hiçbir zaman tatmin edilemeyecek bir arzudan ibaret. Bizim arzularımız da bu temel arzunun farklı yansımaları, o yüzden onlar da tatmin edilemezler. Aşkın metafiziğinde bunu aşk ve cinsel arzu düzeyinde ele almış, zaten kendi kendine idameyle en alakalı olan arzular onlar. Orada işlediği fikir, aşkın, türün devamının sağlanması için iradenin bize bilinçsizce oynadığı bir oyundan ibaret olması.

Yani iradenin yansımalarından biri, insan türünün devamı, arzusu, türün devamının da bireylerdeki yansıması, şehvet duygusu, onun da psikolojimizdeki yansıması, aşk. Böyle bir zincir kurmuş, irade tatmin edilemeyeceği için zincirdeki hiçbir halka tam olarak tatmin edilemez, aşk da nihayetinde tatmin edilemez. Genel olarak yapabileceğimiz en iyi şey, arzularımızı en aza indirmek. Bu şekilde acıyı azaltmak ve arada sırada da sanat yoluyla belki geçici de olsa nefes alabilmektir.

Schopenhauer bir çıkış yolu sunmaz, o yüzden kötümserli inşaı. Kendisinin de okumuş olduğu ve kendi felsefesini paralel biçimde geliştirdiği Doğu felsefelerindeyse en azından bu kötümserliğin üstüne Nirvana'ya ulaşmak gibi kalıcı bir kurtuluş umudu biniyor. Hepsinde değil bazılarında tabii. Onların da bu arada arzuya bakışı net değildir.

Buddha'nın temel öğretisi arzuyu tüm acının kaynağı olarak görüyor. Arzu tatmin edildiğinde dahi acıya neden olur çünkü o zaman da bunu yakında kaybedeceğim diye gelecekten endişelenmeye başlar insan. Para kazanmak ve sonrasında onu kaybetmemek için endişelenmek gibi. Öte yandan bazı yorumlarda bir takım arzular pozitif ışıkta görülüyor.

Yani evet, nihai amaç onlardan kurtulmak ama oraya varana kadarki yolculuğumuzda Fazla dünyevi olmayan, görece asil olan arzular faydalıdır ve yolculuğumuzu hızlandırırlar. Buda'nın kendi hayatı da bu yoruma bir destek aslında. Uzun yolculuğundan sonra dönüp der ki, ben hayatımın ilk evresinde aşırı dünyeviydim. Prens olarak doğuyor çünkü.

İkinci evresinde ise aşırı içe kapanıktım. Bedenime zarar verecek kadar bu dünyadan çekilmiştim. Doğru yol bu ikisinin ortasıdır. Aşırılıklardan kaçının.

Şimdi tam bu dönemlerde birkaç bin kilometre ötede benzer şeyler söyleyen birileri vardı. Geçmişe doğru yaptığımız bu yolculuğumuzu Haas filozofu Epicure ile bitirmek istiyorum. O dönemlerde filozoflar erdemli olmayı, adil olmayı, bilgeliği öğütlerken Epicure için bunların hepsi birer araçtı. Hazzın peşinden gitmek yahut acıdan kaçınmak başka bir şey uğruna yapmadığımız tek şeydi.

O yüzden de mutluluk onlardı. Ve bu konuyu çalışmak için Bahçe adında bir okul kurmuş Epicure ama aslında Bahçe'nin kendisi o yapacağı çalışmanın cevabı niteliğinde. Çünkü bir grup arkadaşın bir araya gelip özel bir mülk alması ve beraber dostça yaşamasından ibaret. Okul dedikleri o yani.

En müthiş hazlardan biri dostluk hazdı. Saf dostluk. Üstelik kadınlar dahil herkese açık bu okul. Platon'un erkek dolu o kıratanesinin karşısına kadınla erkekli gruplarla dolu böyle bir bar kondurmuş gibi.

Bu önemli bir ayrıntı. Çünkü o dönemlerde diğer filozofların yücelttikleri şeylerle kadınların alakası az pratikte. Bilgelik diyorlar mesela. Bilgelik için eğitim gerekiyor.

Kadınların eğitimi yok, sınırlı. Adil olmak desen, adalet desen... Zamanında Atina'da kanlı canlı bir şeydi adalet. Vatandaşlar mahkemelerde jüri oluyorlardı.

Ama kadınlar vatandaş sayılmıyorlardı. O yüzden bu sistemin dışındalar. Adalet onlar için teorik bir şey. Erdem biraz daha nüanslı bir konu ama genelde kadınlara farklı erdemler öğütleniyor.

Velhasıl o okullar kadınlara veya kölelere açılsalar ne olacak? Onlara yönelik, onlara hitap eden bir şey yok. Ama epikürde var. Herkes dost olabilir.

Herkes öğrenmenin zevkini tadabilir. Herkes ölçülü yaşayabilir. Bu üçü hazzın temeliydi epikür için. Nerede şarap, şarkı, dans, renk, orjiler?

Hazz deyince, arzu deyince aklımıza bunlar gelmiyor mu? Nerede sahalarda görmek istediğimiz epikür? Bu kelime bugün hedonist ile eş anlamlı kullanılsa da kıdemli fularsızlar bu imajın yanlışlığını biliyorlardır. Blogda yazmıştım çünkü zamanında.

Kendisi esasen bir huzur filozofu. Haz ile kastettiği bir iç huzur. Şöyle bir hiyerarşi kurmuş hazlar arasında. Diyor ki insan bir ihtiyacını giderirken kısa süreli ve yoğun bir zevk alır.

Açken yemek gibi. İhtiyacı giderildikten sonra ise daha uzun süreli başka bir zevk yaşar. Tokluk hissi gibi. Bu ikinci tip zevklere statik zevkler demiş.

Bunların üstüne bir kat daha çıkıyor. Zihinsel zevk ve acılardan bahsediyor. Bunların da bazıları anlık, güzel bir şarkı dinlemek gibi. Bazıları ise kalıcı, sıcak dostluk anıları gibi.

veya negatif bir örnek düşünürsek gelecek kaygıları gibi. Bu şartlar altında mutluluğa ulaşmanın iki yolu var. Ya arzularımızı doyuracağız ya da onları terbiye edeceğiz, belki yok edeceğiz. Hangisini doyurup hangisini terbiye edeceğimiz de arzunun çeşidine bağlı.

Doğal ve gerekli dediği arzuları terbiye etmemiz imkansız. İlla ki acıkacağız, illa ki susayacağız. Doğal ama gereksiz arzularınsa terbiyesi gerekiyor. Gereksiz arzu ne?

Örneğin bahçedeki yemekler hep basitti. Zeytin ekmek yiyorlar hep, arada sırada da peynir. Yani peynir lüks. Çünkü lezzetli yemeğin zevki geçince ardında bir boşluk kalacağını düşünüyorlardı.

Niye alışsınlar boşu boşuna ona? Son bir tip arzu var ki onlar daha da beter. Doğal olmayan ve gereksiz arzular. Onları doyurmak imkansız.

Güç, şan, şöhret, aşırı zenginlik bunlara örnek. Yani güzel yemek isteyebilirsin ama en aç insan bile eninde sonunda doyacaktır. Öte yandan güç ihtiyacı bitmez. Aç gözlü olan mide değildir, akıldır der.

Bu tip arzuların temelinde bir türlü yüzleşemediğimiz ölüm korkusunun yattığını da düşünüyordu. Bir gün ölecek olmamız, hatta inancınıza göre belki cezalandırılacak olmanız, müthiş endişelere yol açıyor. O endişeler de bilincimize garip garip arzular olarak yansıyordu. Dolayısıyla ölümü kabul edersek, bu korkuyu yenersek, birçok arzuyu da otomatikman elemiş oluruz.

Bunu düşünüyordu. Herhalde insanın ardında bırakacaklarıyla ilgili aşırı hırsları olması, her yere heykelim dikilsin, herkes benim hakkımda yazsın, ölüm korkusunun en bariz yansımalarından biri. Bunu belki ilk psikoterapi girişimlerinden biri olarak görebiliriz. Sonuçta bu tip şeylerin reddi veya baskılanması riskli bir şey.

Psikolojik düğümlenmelere yol açabilir. Bunların farkında olmak önemli. Bu parantezi niye açıyorum? Bölümde spot reklam yoktu fark ettiyseniz.

Sponsordu çünkü. Bizde de öyle gizli saklı subliminal mesajla arzu üretimi yok. Onun yerine açık açık söylüyorum. 30 saniyelik bir mesajım var.

Terapi, insanın kendi yolculuğundaki arzularını ve korkularını keşfetmek için benzersiz bir alan sağlıyor. Bölüm sponsoru HiVal'de sizleri uzman psikologlarıyla bir araya getiren bir online psikoterapi platformu. Bünyesinde farklı disiplinlerden 400'den fazla klinik psikolog var. Bu destek hizmetini sunarken özel hayatınıza son derece hassasiyet ile yaklaşıyorlar.

Yaptığınız tüm görüşmeler sadece siz ve terapistiniz arasında kalacak şekilde peer-to-peer işliyor. Yani üçüncü kişiler tarafından görüntülenip kaydedilemiyor. Bu sayede kendinizi özgürce ifade edebildiğiniz bir alan bulabiliyorsunuz. Sizler için de özel bir promosyon kodu paylaştılar.

Fullarsız10. Detayları bölüm açıklamalarına ekliyorum. Mesaj bitti. Şeffaflık notu ekleyeyim.

Bu tip kodlu kampanyalarda kullanılan kod başına para almıyorum. PodB de almıyor. Onların işlevi hem indirimle müşteri çekmek hem de reklam kampanyalarının etkinliğini ölçmek. Tabii etkin olurlarsa biz de sponsorlar için uzun vadede daha cazip hale geliyoruz.

Böyle bir dolaylı faydası var. Ama direkt paraya dönüşmüyor. Son olarak da Patreon işi bunlardan tamamen bağımsız. O sizle benim aramda bir şey.

Önümüzdeki bölümlerin birkaçı böyle olacak da şimdiden açıklamasını yapayım dedim. Periyodik hatırlatma. Dönelim Epicure. Onun zamanında Patreon olsaydı kim bilir ne yapardı.

Özetlersek kendisi, Buddha'nın aşırıya kaçmayın övdüğünü şöyle formülize etmiş. Temel ihtiyaçların karşılanması acının çoğunu yok eder. Basit yaşamak ve ölümle yüzleşmek, karşılanması zor ihtiyaçların yaratacağı acıyı engeller. Bu ölçülü yaşamın da ot gibi kuru olmaması için onu dostlukla ve öğrenmeyle şenlendiririz.

Aşk değil bakın dostluk, onu çok daha üstün görüyor. Bu döneme genel tarihsel çerçeveden bakarsak şöyle bir teorim var aslında. Şehir devletleri o zaman Büyük İskender'e karşı bağımsızlıklarını kaybediyorlar. Bu oldukça içe dönük felsefe okulları popülerlik kazanıyor.

Epikür, stoğacılar, kinikler hep bu dönemlerde parlıyorlar. İdeal devlet nasıl olmalı gibi sorulara kafa patlatmanın manası azalıyor çünkü. Devleti şekillendirme gücün sınırlanmış. Onun yerine bu güçsüzlüğe cevaben, böyle bir dünyada insan ne yapmalıdır sorusu önem kazanıyor.

Arzularını gerçekleştirecek bir güce sahip değilsen, arzularından kurtulmayı öğütlersin. Onları terbiye etmesini öğütlersin. Seni köleleştirdiklerini savunabilirsin. Yahut kadercilik.

Mesela Aristo, mutluluk için şanslı olmanın da gerekli olduğunu söylemişti. Çünkü insan kötü bir dönemde doğabilir, güçsüz bir toplumda doğabilirdi. Dış faktörler de önemliydi yani. Stoacılar ise şansa inanmıyorlar.

Kaderci bir görüşe sahipler ve dış etmenler ne olursa olsun birincisi onlara katlanacağım, ikincisi de onların iç huzurumu etkilememesi tamamen benim elimde. Böyle diyorlar. Dışarıdaki kaleleri kaptırınca savunma hattı içindeki kaleye çekilmiş. Bence kısmen bu psikolojik savunma mekanizması yüzünden, kısmen de arkadaşlarla beraber yaşamanın gerçekten de evrensel olarak istenen bir şey olmasından ötürü zamanla epik yürüyen komüniteler her yere yayılıyorlar.

Akdeniz Havzası'nda yüz binlerce kişiye ulaşmışlar. Ve çok uzun süre devam ediyor bunlar. Hristiyanlık yayıldıktan sonra dahi devam ediyorlar. Nihayet onun etkisiyle kapatılıyorlar ama çoğu da manastıra çeviriliyor.

Ki manastır hayatı da özünde aynı şey. Sadece üstüne bir Hristiyanlık toprağı atıyorsun. Ve uzun sürmesinin yanında o çağlarda olup bitmiş bir şey de değil epikürcülük. Marx'ın doktora tezi Epikür'ün atomculuğu hakkındaydı.

ABD anayasasının yazarı Thomas Jefferson kendini epikürcü olarak tanımlıyordu. Ve tıpkı Yenis doğacılık gibi epikürcülük de yeniden ilgi görüyor. Yani günümüze uzanan bir şey ama günümüzün bir farkı var. Epikür'ün, Buda'nın hatta Dostoyevski'nin dünyası bizimkine kıyasla bir kıtlık dünyasıydı.

Kıtlık derken biraz geniş anlamlı düşünüyorum. İlla açlık manasında değil. Her kaynak sınırlıydı. Bir kere çoğu şey el yapımı.

Hani Atina bağımsız olsaydı bile, Epicure her gün lezzetli yemekler bulamayacağını biliyordu. Veya lezzetli yemekten anladığı birkaç çeşit yemekti. Oysa biz dünyanın her köşesinden sürekli lezzetli yemekler bulabiliriz. Sonsuz alışveriş merkezlerinden kendimize sürekli yeni oyuncaklar alabiliriz.

Pahalısı da var, ucuzu da var. Epicure'ün çağında Netflix olduğunu düşündüm bir anda. Aynı anda bin tane amfiteatroda bin farklı oyun sahneleniyor ve tüm gün, hemen hemen hiç çalışmadan bunları oturup izleyebilen milyonlar var. Böyle bir dünyaya ışınlasaydık onları, sadece bir aylığına ne düşünürlerdi acaba?

Bizim çağımız her türlü arzunun tıpkı bir sandalye gibi seri üretime sokulduğu, paketlenip fiyatlandığı bir çağ. Nörobilimcilerin pazarlama departmanları için çalıştığı bir çağ. Bu çağda arzular nasıl üretiliyor? Bağımlılıklar nasıl yaratılıyor?

Onlara karşı arzularımızı nasıl kontrol edebiliriz? Ve kontrol edilemeyince, çatıştıklarında hangisinin gerçekleştiğine nasıl karar veririz? Yani bir bakıma ahlak ve arzu ilişkisi nedir? Bu soruları da devam bölümünde işleyelim.

Bu bölümün araştırmalarında Podby'den Şevval ve Berkant bana destek olmuşlardı, teşekkür ederim. Beni Lakan ve Delöz hakkında eğitmeye çalıştılar mesela ama nafile, kafam basmıyor. Bakalım belki bir sonraki bölüme kadar çözmüş olurum. Ve bölüm araştırmalarında bana hiç destek olmayan patronlarıma da teşekkürler.

Meryem Bayraktar, Yeni Geldi Bu Ay, Hoş Geldin, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Küçük Ben, Bora Demiralan, Ömür Ulu Aşk, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Uğur Göktolga ve Cem Karakuş. Ve de tabii ki ismini okumadığım bütün maddi manevi destekçiler, sizi fazla bekletmeden devam bölümüne kavuşturmayı arzuluyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)