
4.065 kelime · ~20 dk okuma
Warren Farrell 70'lerdeki en etkin erkek feministlerden biriydi. ABD'nin en büyük kadın örgütü NOW'ın New York'taki yönetimindeydi. O perspektiften kitaplar yazıyor, talk show'lara çıkıyor, seminerler veriyordu. Mesela bir seminerinde erkek katılımcılar arasında güzellik yarışması düzenliyordu.
Erkekler saçma sapan kıyafetler giyiyorlar, sırayla podium'a çıkıp gülücükler atıyorlar, kadınlar da seyirci, bunlara laf atıyorlar ve puanlıyorlar. Bir rol değişimi egzersizi yani. O sıralarda güzellik yarışmalarının eleştirisi modaydı. İronik olarak yine aynı dönemde bir nevi erkek güzellik yarışması olan Mr.
Olympia başlamıştı. Arnold Schwarzenegger ilk ünvanını 1970'te almıştı. Farrell ile Arnold'ın yolları yaklaşık 30 sene sonra tekrar kesişecekti. Ve ben de o ana tanıklık edecektim.
İkisi de Kaliforniya valiliği için aday oldular çünkü. Farrell'ın seçim söylemi babalık haklarına dayanıyordu. Arnold'unki neydi hatırlamıyorum bile. Daha önce anlatmışımdır belki.
Seçimden bir önceki gün avanak avanak dolanıyordum. Arnold Long Beach'te bir miting yapıyordu. Ona denk gelmiştim tesadüfen. Bir noktada kıyıdan gözüken petrol platformlarına işaret etmişti.
Bunlar görüntüyü çirkinleştiriyorlar. Seçilirsem hepsini kaldıracağım gibi saçma sapan vaatler verdiğini hatırlıyorum. Kimse dinlemiyordu zaten ne dediğini. Arnold diye aval aval bakıyorduk.
Sonra çat diye sahneden indi yakınımda bir yere. Millet de tokalaşa tokalaşa otobüsüne ilerlemeye başladı. Ben de elini sıktım. Ama sonra hevesimi alamadığımı fark ettim.
Otobüsün kapısına doğru koşturdum. Orada tekrar sıranın arasına kaynadım. Ve bu sefer adama sarıldım. Kulağına da film replikleri bağırdım.
Tam saçmalık. Favori boy bendi, sahneye çıkınca bayılan 15 yaşındaki kız modu. Neyse bu uğrumla seçimleri kazandı. Farrell ise sadece 600 oy almıştı.
Şimdi size esas sorum şu. 70'lerde feminizm adına şakadan erkek güzellik yarışmaları düzenleyen adam ne oldu da babalık hakları gibi bir konu üstünden siyasete atıldı? Ve bu iki nokta arasında yazdığı The Myth of Male Power kitabı nasıl oldu da erkek hareketi aktivistlerinin kutsal kitabı oldu? Evet flarsızlar erkek krizi serisini bugün bitiriyoruz.
Dolu dolu bir bölüm olacak. Konumuz aslında erkek sorunlarını konuşmanın sorunları olabilir ya da daha basitleştirelim erkek hakları hareketinin tarihi. Evet var böyle bir hareket. Bunu anlamak için feminizmin tarihine kısaca bir dalıp çıkacağız.
Feminizm hakkında anlaşılacak ilk şey, feminizm diye tek bir hareketin olmadığı. Feminizmin ilk kuralı feminizm hakkında konuşmayacaksınız. Genelde 3 veya 4 dalgaya ayrılarak anlatılır. ABD ve Avrupa merkezli bir anlatı bu.
Yoksa dalgalar her yerde aynı anda yükselip alçalmıyorlar. İlk dalga 19. yüzyılda başlıyor. Oy hakkına ve mülkiyet hakkına odaklı.
Daha eskiden de bunları isteyenler vardı ama örgütlü ve uzun soluklu bir hareket oluşmamıştı. Ta ki kadınlar alkolizme karşı örgütlenene kadar, temperance movement deniyor buna, bu hareket zamanla kendi haklarını arama hareketine dönüştü. Hele iç savaş sonrası bir noktada zenci erkeklere oy tanınınca beyaz kadınların canına tak ediyor. Irkçı bir tarafı da var tabii bu tepkinde ama bu onu yanlış yapmıyor.
Zira argümanları şu, daha düne kadar köle olan, okuma yazması bile olmayanlara oy kullanırken, kaç nesildir eğitimli olanlar dahil kadınların tümden siyasetten anlamayacağını düşünmek demek, kültür ve eğitim denen şeyin hiçbir manasının olmaması demek. Ha tabii argümanı buldum, hakkımı aldım diye bir şey yok. Tam 50 sene sürüyor bu mücadeleleri. Tahmin edeceğiniz gibi o zamanlar kimse ilk dalga demiyordu bunlara.
Daha sonraları, 1960'larda başlayan daha kapsamlı bir hareketin mensupları, kendi hedeflerini ve yaklaşımlarını bunlarınkinden ayırmak isteyince bu terminoloji oturuyor. İkinci dalga niye 60'larda başladı, niye önce veya sonra değil? Birçok sebebi var bunun. Aynı dönemde bir kere Zenci hakları mücadelesi için örgütleniliyor.
Vietnam Savaşı'na ve özellikle zorla askeri alınmaya karşı da örgütleniliyor. Zaten bu ikisi el ele gidiyorlar. Çünkü Vietnam'a yolladıkları gençler orantısız biçimde Zenciydi. Özellikle savaşın ilk yıllarındaki ölümlerin çeyreği Zenciymiş.
Nüfusun sadece %10 olmalarına rağmen. Millet bu duruma uyandıkça direniş daha da artıyor. Muhammed Ali'nin meşhur bir sözü var mesela, Louisville'deki yani kendi toprağımızdaki zencilere köpek gibi davranılırken, ben neden ta on bin mil ötedeki kahverengi adamların üstüne bomba ve kurşun yağdırayım? Benim Vietcong ile bir derdim yok ki.
Bu şekilde askeri alınmayı reddedince de tutuklandı ve boks ünvanları elinden alındı biliyorsunuz. Anlayacağınız giderek yayılan bir protesto kültürü vardı. Buna paralel giden bir sebep de İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi. Savaş sırasında işe alınmış birçok kadın, erkekler dönünce işten çıkarılıp ev kadınına döndü.
Ve bu büyük bir mutsuzluk yarattı. Sonuçta bu kadınlar üretiyorlardı, para kazanıyorlardı. Hem de vatansever bir gazlamayla, yani onlara bu ulusun önemli bir parçası oldukları, hatta ulusun da ötesinde çabalarının dünyayı zulümden kurtardığı söyleniyordu. E şimdi ne yapıyorlar?
Tavuk kaç derecede pişecek anca ona karar verebiliyorlar. Bunların üstüne tarihteki en önemli bilimsel devrimlerden biri yaşandı ve 1960 yılında doğum kontrol hapı onaylandı. Kadınlar ilk defa hayatlarını değiştiren en önemli konu üstünde gerçekten kontrol sahibi olmaya başladılar. Fakat tabii iş tıp devrimiyle bitmiyor.
Zira sosyal açıdan bir tabuydu hap. Bazı yerlerde hukuki engeller de vardı. Reklamı yapılması yasaktı mesela. Reçeteyi yazan doktorlar evlilik durumunu göz önüne alıyorlardı.
Kısacası doğum kontrolüne erişim tam da kadınları örgütleyecek bir davaydı. Konu birkaç kez anayasa mahkemesine kadar çıktı zaten. Bunun momentumu da Kürtaj Hakkı tartışmalarına taşındı birkaç bölüm öncesinden biliyorsunuz. Tüm bu sebepler yüzünden ortam müsait.
Bir Kıvılcım'a bakıyor. O Kıvılcım da çoğu zaman olduğu gibi edebiyattan geldi. 1963'te The Feminine Mystique diye bir kitap çıktı. Genelde ikinci dalga feminizmin başlangıcı olarak görülür.
Çok yeni şeyler söylemiyordu ama o konuları milyonlarca sıradan insana ulaştıran ilk eserdi. Tezi kısaca şu. Orta sınıf Amerikan kadınla annelik ve ev kadınlığı dışında bir alan tanınmıyor. İş hayatına girebilenin de rolü sınırlı.
Bu daracık alanda mutsuz olunca sorunu kendimizde arıyoruz. Bu sorunları kişisel görüyoruz. Halbuki aile rolleri, iş dünyası, cinsellik gibi konular kişisel değerlerden ibaret değiller. Bunlar siyasi konulardır.
Kanunlarla ve siyasi diskurla şekillenirler. Zaten birkaç sene içinde ortaya atılan kişisel olan politiktir sözü bu hareketin de gayri resmi sloganı olacaktı. Neler oldu bu dönemde? Doğum kontrolüne ulaşım hakkına ek olarak kadınların kocalarından izin almadan çalışabilmeleri, kendi başlarına kredi kartı sahibi olabilmeleri, morgaj başvurusu yapabilmeleri, tam 20 sene sonra gelen eşit işe eşit ücret garantisi.
Yani ondan önce sırf kadınsın diye daha az ücret alman yasaldı. Efendime söyleyeyim, eğitimde cinsiyet ayrımcılığının yasaklanması, annelik izni, şiddet görenlerin başvuracağı sığınaklar, hep bunlar bu mücadelelerin ürünü. Ama tabii Batı dünyasında bu kazanımlar oturdukça muhabbet daha soyut şeylere kaymaya başladı. Mesela 80'lerde porno ve cinsellikle ilgili bir tartışma başladı feministler arasında.
Bu kadının istismarı mıdır yoksa aksine gelenekçiliğin yıkılması, bedenlerin özgürleşmesi midir? Önceki senelerdeki mücadelelerin gerektirdiği birliktelik artık şart olmadığı için feminist hareketin içinde var olan fayatları da bu tartışmalarla kırıldılar ve tarihçilere göre ikinci dalganın sonu bu şekilde geldi. Çok geçmeden 90'larda üçüncü bir dalga başlıyor. Intersectionality kavramını işin içine katan ama benim kafam pek basmıyor.
Önceki dalgalara kıyasla zaten çok bölük pörçük. Hele dördüncü dalganın olup olmadığı bile belli değil. Orada ipin ucunu iyice kaçırdım. Neyse ki bizim için önemli olan ikinci dalganın sonu.
O dönemdeki feministler için de üç ana bakış açısı var. Liberal, radikal ve Marxist-Sosyalist Feminizm. Marxist Feminizm'de esas kötü adam, spoiler geliyor, Tabii ki kapitalizm ve devrim şart. Radikal feminizmde esas kötü adam patriarka.
Bunun milyon tane farklı tanımı var, uğraşmayalım şimdi. Erkeklerin aileden başlayan ve her alana yayılan tahakkümü diyelim. Toplumun her köşesine, en masum gözüken hareketlerin bile temeline silmiş bir şey. O yüzden her şeyin kökten değişmesi gerek.
Yani evet, devrim şart. Liberal feminizmde ise kötü adam, katı cinsiyet rolleri. Fırsat eşitliği sağlandıkça kadınlar özgürleşecek, erkekler de özgürleşecek çünkü aynı roller onları da sınırlıyor. Reçete devrim değil, bu sistem içinde evrim.
Kabaca tanımlarımız bunlar. Birçoğunuz feminizmi radikallikle özdeşleştiriyordur çünkü akılda kalıcı söylemler onda. Ama ana akım olan liberal feminizmdi. 66'da kurulan Ulusal Kadın Örgütü, en büyük liberal feminist organizasyondu ve ilk başkanı da ikinci dalgayı başlatan Feminine Mystique kitabının yazarıydı.
Bizim Warren Farrell işte bu örgütün içinde. O kitabın adına gönderme yaparak Maskülen Mystique denen bir araştırma grubunun başında, işin erkek özgürleşmesi kısmında yani. Fakat feminizmin kendi içindeki tartışmalarına paralel biçimde, aynı dönemlerde, 80'lerde, bunlar da bölünüyorlar. Bazıları artık kadınların kazanımlarının belli bir seviyeye geldiğini ve erkeklerin de artık o seviyede, hatta belki daha da mağdur olduğunu düşünmeye başlıyorlar.
Bu kopuşu tetikleyen mesele de boşanmış çiftlerde çocukların velayeti tartışması. Şimdi ben bu konulardan o kadar bir haberim ki yakın zamana kadar eşit velayeti standart sanıyordum. Bir yakınımız bugünlerde böyle bir boşanma yaşıyor da öyle öğrendim. Meğer bunca senedir standart uygulama, daha doğrusu başlangıç noktası diyelim, çocuğun annede kalması iki haftada bir de bir hafta sonu veya birkaç günlüğüne babada kalmasıymış.
Birçok yerde daha yeni yeni değişiyor kanunlar. Eski modelin gerekçesi çocuğun sık yer değiştirmesinin kötü bir şey olduğu, bir yeri ev bellemesinin gerekliliğiydi. O da tabii anne olacak. Fakat anladığım kadarıyla zamanla eşit velayetli çocukların akademik, psikolojik ve bilissel test sonuçlarının daha iyi çıktığına dair veriler birikiyor.
Bu çok sürpriz bir şey değil. Bunu yürütebilen çiftler ortalamada daha eğitimli olacaklardır, daha çok para kazanıyor olacaklardır. Bunların çocukları da tabii ki daha iyi performans gösterecek. Ama sosyoekonomik etkileri eşitlediğinde de böyle bir avantaj var.
Yalnız Farrell'ın derdi çocuğun gelişiminden ibaret değil. Tartışmayı baba perspektifinden hak çerçevesinde de ele alıyor. Retorik o yönde yani. Sürekli eşit hakka vurgu yapıyor.
Babanın çocuk üstünde eşit hakkı olmalı. Böyle olmadığı gibi diyor, yükümlülükler konusunda eşitler. Yani hakkın yok ama sorumluluğun var. Şöyle senaryolara yoğunlaşıyor.
Evlilik öncesi sıradan bir ilişki var. Çift makul derecede korunuyor. Bir süre sonra da ayrılıp gidiyorlar ama kadın hamile olduğunu fark ediyor. Bir kere bunu babaya haber vermek zorunda değil.
Çocuğu yapma ve aldırma kararı tamamen kendisinde, hoş babaya haber verse de zaten son karar kendisinde. Baba mesela kürtacı bir cinayet olarak görüyorsa bunun bir önemi yok. Yok tam tersine baba çocuğu istemiyor da anne istiyorsa o çocuk doğacak ve baba onu desteklemek zorunda olacak. Bu dengesizliğe dikkat çekiyor, bu haksızlık değil mi diyor.
Valla bu senaryoyu şimdi çözmek zorunda değiliz de yeri gelmişken kendi tahminimi söyleyeyim. Bir kere kadının hamileliğe ve çocuğa yatırma orantısız biçimde fazla. O yüzden söz hakkının eşit olması da kadın açısından adil değil. Doğuştan gelen haklarla emekle edinilen haklar karıştırılıyor birazcık.
Farrell'ın retoriği o yüzden etkili. İkinci bir etki de var, mahkemeler kadın ile erkek arasında kim haklı kim haksız bunu bulmaktan çok çocuğun ihtiyacını önceliklendiriyorlar ki bu doğru. Üçüncüsü, kanunların caydırıcılık yönü de önemli. Erkek bu çocuğu istemediyse yükümlülükleri azalmalıdır gibi bir çıkış imkanı verirsen insanlar bunu kullanırlar ve tam da ilk bölümde bahsettiğimiz Zimbardo'nun korktuğu gibi, Feral'ın da korktuğu gibi babasız büyüyen çocuklar iyice artar.
Neyse, bu senaryoyu anlatmamın esas sebebi genel yaklaşımı göstermek. Erkeğin haklarının yükümlülüklerinden daha az olduğu senaryolar buluyorlar ve bunların üstünden feministlerle ayrışma yaşıyorlar. Daha basit örnekler de düşünebiliriz. Askerlik mesela.
Madem eşit vatandaşız, vatandaşlık haklarını eşit oranda paylaşıyoruz yani, peki vatandaşlığın en önemli sorumluluklarından biri neden hala sadece erkeklere yıkılmış vaziyette? Zorunlu askerliğin ötesinde de bir sorun bu arada. Yani askerlik kapatılsın deyince geçmiyor. ABD'de zorunlu askerlik yok.
Profesyonel ordu var ama sadece birkaç sene önce tüm harp pozisyonlarına başvuruyu kadınlara açtılar. Gerektiğinde askere alınma koşulları var ülkelerce belirlenen. Çoğu ülkede sadece erkekler için tanımlı ya da onlar için koşullar daha ağır. Sanırım sadece Norveç ve İsveç'teki kadınlar için aynı koşullar geçerli.
Başka bir örnek hukuk. Hepimizin yasal hakları aynı ama yasalar önünde eşit değiliz. Bu konu hakkında bayağı araştırma var. Benzer sicillere sahip olan ve benzer suçları işlemiş kadınlar ortalamada daha nadir hüküm giyiyorlar.
Hüküm giyince hapse girme oranları daha düşük oluyor, yarı yarıya düşkemde. Hapse girdiklerinde de o cezanın daha kısa bir bölümü infaz ediliyor. Ceza sisteminin her evresinde erkeğin yükümlülüğü daha ağır. ABD için konuşursak genelde mahkemelerde zencilerin dezavantajlı olduğu biliniyor ama onun 6 katı büyük bir fark cinsiyetler arasında var ve kimse ortalığı velveleye vermiyor.
Şimdi bu hak ve sorumluluk dengesizliği fikri etrafında çeşit çeşit örnekleri The Myth of Male Power, Erkek Gücü Miti kitabında topluyor Farrell. Daha sonraki erkek grupları, erkek hareketleri arasında çok etkili oluyor bu. Bir anti-feminizm kitabı değil bu arada. Yaşasın Maskülenite kitabı falan da değil.
Kendini feminizmin aşırılıklarına bir denge unsuru olarak pazarlıyor. İyi ve kötü örnekleri var. Şimdi tamamen bir kritiğini yapmayalım. Burada sadece ana mesajına odaklanacağım.
O da tarihsel bir argüman. İlk adım, tarih boyunca iki cinsinde harcanabilir olduğunu anlamak. Erkekler savaşta harcanıyor, kadınlar da doğumda. Burada merakıma yenik düştüm biraz.
1-2 dakikalığında malumat furuştuk yapalım. Roma zamanları için her 50 doğumda bir kadının öldüğü yönünde bir tahmin gördüm. Her kadın 4-5 doğum yapsa neredeyse 10 kadından biri hayatının bir noktasında doğururken ölecek. 1600'lerde, 1700'lerde Avrupa'da durum çok farklı değil.
Her 100 doğumda bir ölüm tahmini var. Bugün ise gelişmiş ülkelerde her 10.000 doğumda bir ölüm. Tam 100 katlık bir düşüş.
Askerdeki ölümlerle karşılaştırayım dedim. Yine Roma'da Cumhuriyet dönemi üstüne bir araştırmaya göre Her yıl 40 askerden biri savaş sonucu ölüyormuş. Hastalık, ustalık da bir o kadar götürüyor. Yani toplamda %5 iyi bir tahmin.
Her sene 20 askerden biri gidiyor demek. Ama bu oran modern çağlarda bir düşüş yaşamadı. Aksine dünya savaşlarındaki ölüm oranları daha yüksek. Neyse, malumat fıruştuk parantezini kapayalım biz.
Esas fark şurada. Kadının harcanabilirliği biyolojinin direkt bir sonucuydu. Yapacak bir şey yok. Teknoloji gelişene kadar doğum tehlikeli bir şeydi ve tehlikede az çok sabitti.
Erkeğin harcanabilirliği ise kültüre bağlı. Bir miktarı normal asgari bir miktarı hayvanlarda da var ama insan kültürü bunu katlıyor. Onur, şeref, kahramanlık gibi pozitif kavramlarla ilişkilendiriyor. Hele bazı kültürlerde erkek en yüksek statüye savaşı kazanarak değil, savaşta ölerek ulaşıyor.
Ailesine maksimum faydayı o şekilde ölerek sağlıyor. Bu kültürü sürdüren kurumların başında da erkekler olması tabloyu değiştirmiyor. Zaten o elitler de aynı kültürün birer ürünü, onlar da kontrolde değiller. Hah, işte buradan da kitabın ana fikrine geçiyoruz.
Güç, her şeyden önce kendi kaderini kontrol edebilmek demek, kendi hayatına yön verebilmek demek. Temel varsayımımız bu. Bu tanıma göre de eskiden neredeyse kimsenin bir gücü yoktu. Çünkü ortalama kadının da erkeğin de kaçamayacakları ve hayatlarını tamamen şekillendiren sorumlulukları vardı.
Doğum ve savaş gibi. Ben geçmişe baktığımda sadece erkeğin mülk sahibi olabildiği ve bu hakkı üzerinden de dış dünyayla etkileşime girebildiği düzenlere bakınca kadının erkeğe bağımlı oluşunu görüyorum ama Farrell aynı oranda kadına bağımlı bir erkek görüyor. Çünkü onun aileye bakma ve gerekirse onlar için ölme sorumluluğu var. Toplum içindeki yeri de hatta öte dünyadaki yeri de buna bağlı.
Farrell'ın tezi kabaca bu. Biraz bunun kritiğini yapalım. Öncelikle tarihte erkek kadın çoğu insanın ezildiğini anlamak iyi bir başlangıç noktası. Güç ile sorumluluk ilişkisinin irdelenmesi de güzel.
Bazen lider konumundakiler en az özgür insanlar oluyorlar. Ama Farrell burada bir yalancı eşitlik kuruyor. Gücü öyle bir tanımlamış ki ona gerçek anlamda kimse sahip olamaz çünkü hepimize sorumluluklar yükleniyor. Tanrı'nın bile sorumlulukları var.
Argümanının en saf hali şu aslında. İktidar sahibi olmakla olmamak arasında pek fark yok çünkü Muktedir'in de tebaasına karşı sorumlulukları vardır. Ben yıllar önce Ekşisözlük'teki Red Pill başlığında upuzun bir tartışmaya girmiştim, ne akla hizmetse. Ve bir kısmı tıp atıp bunun üstüneydi.
Belki de bu kitabın ne kadar etkin olduğunun bir göstergesi olarak alabiliriz bunu. Şöyle demişim bir noktada. Aramızda diktatörlerin sorumluluğu yoktur diyen yok ki. Ama diktatörlükte yaşamak isteyen de yok.
Buna gelen cevap, Farrell'ın tezenin gayet de beklendik bir adım sonrasını gösteriyordu. Onu da alıntılayayım. Evet, eskiden İngiltere'de kadının mal edinme gibi temel hakları yoktu ama kocası onun masraflarından ve borçlarından sorumluydu. Yani kanun kadını kayırmıştır, tüm tarih boyunca da böyle olmuştur, objektif bakmasını bilen görür.
Valla bu mantıkla kanun köleleri de kayırmış tarih boyunca. Çünkü masraflarından sorumlu değillerdi. Kümes hayvanlarını da kayırmış. Keza cansız eşyalar, objeler.
Objektif bakınca bunları gördüm. Bakın, sizinkilerden iyi olmasın, bizim de sorunlarımız var, görüşünden başlamıştık. Esas biz mağduruz ve tarih boyunca da hep biz mağdur olmuştuk. Noktasında evrimimiz son buldu.
Ben bu yüzden serinin ta en başında mağduriyet yarıştırmak saçma demiştim. Çünkü insanları eninde sonunda kabileciliğe ve kurban psikolojisine itiyor. Adnalı teorisi var ya, onun uygulamalı bir örneği bu aslında. Yani insanlığın yarısının sürekli ezildiğini düşünen, her şeyi bu mercekten değerlendirenler var.
Sadece insanlığın hangi yarısı, onda anlaşamıyorlar. biz büyük tarihsel anlatıları boş verelim. Ben son bir krizden bahsetmek istiyorum. Bunun için de kronolojik anlatımızı biraz bozacağız.
Farrell'ın kitabı erkek hakları aktivistleri arasında çok popüler dedik ya. Ama sonuçta bu ufak bir grubu. Ana akımda popüler değildi bu eser. Ondan önceki sene, 92'de çıkan başka bir kitap tam anlamıyla fenomen olmuştu.
O tarihte doğmamış olanlarınız bile ismini duymuştur eminim ki. Erkekler Mars'tan, kadınlar Venus'tan. Bu podcastte ara ara gruplar arası davranış farkları ufaktır, dağılımlar çok büyük oranda örtüşür deyip durmamın sebebi bunun gibi popüler psikoloji kitaplarının tam ters bir algı oluşturmuş olması. Neyse, bunun yazarı ile Farrell 25 sene sonra bir araya gelip ortak bir kitap çıkarıyorlar.
The Boy Crisis isminde. Sanırım son kitapları bu. Önceki bölümlerde de değindiğimiz birçok sorundan bahsediyorlar burada. Değinmediğimiz bir tanesi var, o da amaçsızlık.
Bunu sona bıraktım çünkü demin bahsettiğimiz sorumluluk kavramının üstüne biniyor. Erkeğin eski sorumluluklarını düşünün, klasik sorumluluklarını. Savaş dedik, savaşlar azaldı. Veya en azından savaş yoluyla statü elde etmek azaldı.
Sadece fakir fukaraya has bir şey bu artık. Aileni korumak diye bir şey de yok. Şiddet tek eli poliste. Suç oranları da zaten düşük eskiye nazaran.
Mesela 1300'lerde Avrupa'daki cinayet oranı şimdikinin 50 katıymış. Ne kaldı geriye? Aile geçindirmek kaldı. E aile kuramıyorsun ki zaten.
Hadi kurdun, geçindiremiyorsun. Hadi geçindirebilecek durumdasın. Kadının ihtiyacı kalmadı buna. Ya kendisi yeterince para kazanıyor ya da devlet yardıma var.
Devlet yeni aile babası oldu. Bu saydığım değişimlerin yarısı pozitif gelişmeler aslında. Güzel bir şey yani savaşlarda ölmemek veya evin tek geçim kapısı olmamak ama yerine koyacak bir şey varsa güzel. Toplumun beklentileri de güncelleniyorsa güzel.
Yok illa erkek olman isteniyorsa ama erkek olacak imkanın kalmadıysa boşluğa düşersin. Ha kadınların durumu farklı mı? Şimdilik evet. Çünkü kadınların bir seçimi var.
Artık erkek gibi de yaşayabilirler ve bunu erkeklerden de iyi yapmaya başladıklarını gördük. Yahut aile kurabilirler. Yahut ikisinin arasında bir denge tutturabilirler. Her halükarda kendini değerli hissettirecek bir şeyler var.
Şimdilik evet dedim çünkü bence çok geçmeden bu fark da kaybolacak. Geçen bir haber paylaşmıştım Twitter'dan. Hollandalı doktorlar 10 sene içinde yapay rahim yapabileceklerini söylüyorlardı. Erken doğumlara yardımcı olmak için demişler ama bu işin gideceği yer belli.
Tüm doğumlara yardımcı olacak. 10 sene olmasın 20 sene olsun. Sonuçta yakın gelecekte bir kadından doğmamış ilk insan sıfatını taşıyacak birileri olacak bu dünyada. Kart vizitinde o yazacak.
Belki 100 sene içinde de bir kadından doğmuş olan son insan sıfatını taşıyan birileri olacak. Muhtemelen o noktada ahlaksızlık olarak görülür normal doğum yapmak. Eminim onu günah sayan dinler ortaya çıkar. Başka hiçbir teknolojik devrim olmamış olsa dahi sırf bu konuştuğumuz tüm konuları kökten değiştirmeye yeter.
Neyse bilimkurguya fazla kaptırmayayım kendimi bugüne döneyim. Bugün sonuçta insanların ciddi bir kısmı boşlukta. Geleneksel rollerden özgürleşmeye çalışmak bu boşluktan tek çıkar yol değil. Yani Ferrell'ın çizgisi tek çizgi değil.
Zaten ondan sonra çok çeşitleniyor. 80'lerden sonra kırılıma uğruyor demiştik ya. İnternet kültür de işin içine giriyor. Bu erkek hareketi çok çeşitleniyor.
Bazıları da tam ters yöne gidiyorlar. Geleneksel roller iyiydi diyorlar. Çare sarı gül ve maskülenite diyorlar. Şimdi türlü türlü insan var.
Herkesin bir popisi var. Herkes kendine yarayanı seçsin. Zaten esas özgürleşme o demek. Yani rolünü seçebilmek demek bir bakıma.
Über maskülenite isteyen de kadınla erkekli buyursun öyle takılsın. Ama insanlığın genel gidişatının o yönde olduğunu sanmıyorum. Her şeyden önce de şu engel var. Geleneksel rollere dönüş yapabilecek toplumlar hangileri?
Ekonomik sıkıntı çekilen yerlerde zor. Zaten herif iş bulamadığı için o krizde sen o değerlere yükleme yaparsan oradaki erkekleri daha da baskı altına itmiş oluyorsun. Ekonomik sıkıntı çekmeyen yerlerde de insanlar o kafada değiller artık veya hayatlarına başka anlamlar bulmaları daha kolay. Anca ne olur biliyor musunuz?
Servet adaleti gibi, otomasyon gibi, emlak piyasası gibi, doğum oranları gibi, sosyal devlet gibi kök faktörler değişmeyeceği için anca erkekliğin yüzeysel sembollerine vurgu yapılabilir. İnsanlar onlar üstünden ayrışır. Yalnız bir akım var ki geleneğe dönüş işini de kurban psikolojisini de arşa çıkarmışlar, bir sanat haline getirmişler. Geçen bölümün sonunda bahsettiğim inseller.
Kapanışı da onunla yapalım. Incel, involuntary celibate'ın kısaltılmışı. Yani istenç dışı bakirlik mi diyelim? Ne diyelim bilemedim.
Eskiden abaza deniyordu basitçe ama onun ideoloji sahibi olanı. İdeolojik abazalık. İsmin kaynağı Alana isimli bir kızın blogu. Okul projesi olarak yapıyor sanırım.
Uzun süre boyunca birliktelik kuramamış veya daha önce hiç kuramamış insanlar oraya gelsinler, kendilerini yalnız hissetmesinler, birbirlerini dinlesinler. Amaç bu. Kızla erkekli yapıyorlar bunu. Yani bir destek grubu aslında.
Birkaç sene sonra da siteyi başkasına devredip hayatına devam ediyor kız. Ama o komünite zamanla büyüyüp değişiyor ve kadınları tamamen dışlayan, kendi sorunları için de genel olarak tüm kadınları suçlayan bir ideoloji ediniyor. Bunu şöyle özetleyebilirim. Madde madde gidelim.
Erkekler arasında fiziksel özelliklere ve maddi duruma bağlı katı bir hiyerarşi vardır. Kadınlar cinselliği kontrol eden ve onu sadece bu hiyerarşiye göre dağıtan çıkarcı ve yüzeysel varlıklardır. Yüzeyseldirler çünkü senin karakterini falan umursamazlar, hiyerarşiyi belirleyen yüzeysel özelliklere göre davranırlar. Ama cinsellik, hiyerarşideki konumuna orantılı olarak dağılmaz.
Onun yerine Pareto prensibi işler, ilişkilerin çoğunu tepedeki azınlık erkekler yaşar, bir kısımını ortadaki normaller, en alttakilere ise hiçbir şey kalmaz. Halbuki eskiden ne güzeldi. Herkes erken yaşta evlendiriliyordu, tek eşlik almaya zorlanıyordu. O yüzden bu hiyerarşinin de bir önemi kalmıyor.
Altta da olsan, tepede de olsan herkese bir eş düşüyordu. Asrı saadet. Ne zamanki sanayileşme çıktı, feminizm çıktı, doğum kontrolü çıktı, bu asrı saadet de yıkıldı gitti. Biz ya saatleri geri alacağız ve gelenekçi bir düzen kuracağız tekrar ya da daha olası bir şekilde artık kaderimiz bu, yapabileceğimiz hiçbir şey yok.
Dolayısıyla insellik aslında bitmeyen bir nefret üstüne kurulu. Kişi her şeyden önce kendinden nefret ediyor, hiyerarşide yukarıda olanlardan nefret ediyor, en çok da kadınlardan nefret ediyor. Çünkü onlar hem bütün erkeklerden daha aşağılıklar hem de onlara borçlu oldukları bir şeyi, cinselliği sunmama cüretini gösteriyorlar. Şimdi size bir iyi haberim var, bir de kötü haberim var.
Bana sorsalar kötü haberle başlarım derim ama o zaman bitirişimiz çok dramatik olmayacak. İyi haber, inceller ufak bir grup ve içlerinde çok daha ufak bir grup aktif. En büyük forumu üstünde yapılan bir incelemede sadece 400 tane hesabın tüm postların 4'te 3'ünden sorumlu oldukları görülmüş. ufak bir azınlık gürültü patırtının çoğunu çıkarıyor.
Buna şunu da ekleyebiliriz. Daha uç şeyler, daha radikal şeyler söyleyenler dikkat çekiyorlar, takdir ediliyorlar. Ergenler arası bir statü muhabbeti yani. İşin kötü yanıysa bu kadarı bile korku yaratmaya yetiyor.
Nitekim birkaç toplu katliamda katillerin manifestosu doğrudan insenliği referans gösteriyordu. ABD'de yerel terör tehlikesi olarak sınıflandırıyorlar artık bunu. Ben işin o kısmında değilim. Benim için esas kötü yanı, bunun buzdağının görünen kısmı olması.
Seri boyunca işlediğimiz trendleri düşünün. Babasızlık, eğitimsizlik, işsizlik, beklentilerin yüksekliği, depresyon, yalnızlığın artışı, evliliklerin gecikmesi, tüm bu sorunları konuşmanın zorluğu ve bazı ülkelerdeki inanılmaz sayıda erkek fazlası. Bunlar yok olmayacaklar. Hiçbiri halının altına süpürülmeyecek.
Hiçbirinin kendini insel diye tanımlamasına, radikalize olmasına falan da gerek yok. O kelimeden ve ideolojiden haberleri dahi olmayabilir. Ama birçoğu, kısmen benzer şeyler hissedecekler. Kimseye zararları olmasa bile kendilerine olacak, mutsuz olacaklar.
Tek cümleye sağacak bir çözüm, bir reçete yok. Konular çok farklı zaten. Ara ara konuştuk. Okullar daha az akademik olabilirler mesela.
Takım sporları yaygınlaştırılabilir. Erkeklere yönelik daha çok akıl sağlığı girişimi fonlanabilir. Belki hepsinden de önemlisi ekonomik koşullar bir azınlık için değil de herkes için iyileşirse bu hem üstümüzdeki real geçim baskısını azaltacak hem de toplumun erkekten beklentileri hafifleyecek. Başka şeyler de aklınıza gelebilir, bazılarının da bir çözümü olmayabilir.
Ama hiç olmazsa, benim düşüncem, bunların farkında olmak, sebeplerinin adını koyabilmek, yalnız olmadığını anlamak da insanı biraz olsun rahatlatır diye umuyorum. Evet, artık bu üçleme içinde üçlememize noktayı koyalım. Eğer bu seri size ilginç geldiyse, yaklaşık 3 sene önce yaptığım erkek ve şiddet bölümlerini de önereyim. Hatta bunlar YouTube'da da varlar.
Fullarsız Erkek ve Şiddet diye aratın çıkıyor. Kadın cinayetleri kalıbını, şiddetin evrimini, testosteronun etkisini, statü farkındalığını, böyle konuları konuşmuştuk. Gelecekte de ele almak istediğim şeyler var. Bu seriyi hazırlarken not aldım.
Mesela cinsiyetçiliğin veya patriarkanın başlangıcı. Ne etkendi burada? Fiziksel güç farkı mı? Hamilelik mi?
Yoksa ayrışma çok mu sonradan oldu? Tarıma geçişle mesela. Zira bazılarının anladığı gibi, öyle erkekler bir araya gelip kadınları sömürelim, tüm ayrıcalık bizde olsun diyebilselerdi, herhalde kurulacak en son sistem bu olurdu. Ya bunu anlamak için kültürlerin cinselliğin nasıl kuralları oturttuğuna bakmak yeterli olmalı.
Evlenmeden seks yaparsan cehennemde yanarsın. Evlenip aldatırsan cehennemde yanarsın. Boşanırsan cehennemde yanarsın. Bu işi zevk için yaparsan evet bildiniz yine cehennemde yanarsın.
Yani herkesi hayatı boyunca tek bir eşle beraber olacak ya da bakir olarak yaşayacak ve zevk almayacak. Gerçekten de her erkeğin idealindeki sistem. Belli ki bu işler biraz daha karışık, başka zaman konuşuruz. İkinci bir konu da babalık testleri, DNA bazlı.
Bu testler Fransa'da yasak mesela bugün, mahkeme kararı yoksa. Niye yasak? Ya da daha geniş bir soru soralım. Niye bu testler her yerde zorunlu değiller?
Annenin anneliğini bilmesi ama babanın babalığından emin olmaması bunca senedir kültürümüzü nasıl etkiledi? Harika bir konu bence bu. Siz de eklersiniz başka şeyler aklınıza gelirse. Siz derken tabii hepinizin fikirlerine eşit derecede önem versem de bazılarınız daha eşit.
Bugün teşekkür edeceğim patronlar Ece Serin, yeni katıldı aramıza son dakikada, hoş geldin. Özay Demirezen, Furkan Polat, Tuncay Baylan, Nigar Ceylan, Neslihan, Başak Paşalı, Mehmet Ceran, Barış Pazarbaşı, Gökhan Kaz, Zerrin E, Uğur Aledinler, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın ve Barbaros Can Konar. Hepinize çok teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.