
8.677 kelime · ~43 dk okuma
Selam flarsızlar. Öncelikle merak etmeyin, Erkeklik Krizi içeriğinin devamı gelecek. Onu unutmadım. Biraz fazla derinlere daldım her zamanki gibi.
Birkaç gün daha lazım bana. Ama boş boşta bekletmeyeceğim sizi. Çok sıkı bir konuğum var bugün. 16 senedir girişimcilik dünyasında olan, bir yandan da melek yatırımcılık konusunda Türkiye'nin en aktif isimlerinden biri, Fırat İşbeceri ile beraberiz.
Gerçekten de soy isminin hakkını vermiş biri. Zamanında abisiyle birlikte kurup büyüttükleri mobil teknoloji şirketi, yabancı rakiplerine 100 milyon dolara satılmıştı. O paraları, kara iplerde çatır çutur yemek varken sektörde kaldılar, bir teknoloji firması daha kurdular, Commences isimli. Bir yandan da tohum aşamasındaki girişimlere yatırım yapıyorlar.
Bu konuşmamız kabaca iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda melek yatırımcılık nedir? Girişimcilerle nasıl buluşuyorlar? Onları nasıl değerlendiriyorlar?
Startupları öldüren hatalar ne oluyor? Bunlar var. İkinci kısımda hem biraz daha kişisel soruları dalıyoruz hem de teknoloji trendleri ve inovasyonun yavaşlaması gibi ilginç fikirlere geliyoruz. Genel olarak iş dünyası hakkında ilginizi çekecek bir sohbet olduğuna inanıyorum.
Bu arada bunun kurgulanmamış yaklaşık 2 saatlik ham halini Patreon'a koydum. Üye olmanıza gerek yok bu içerik için. Merak eden, zamanı da bol olanlar ücretsiz dinleyebilirler. En başarılı girişim yatırım almayan girişimdir.
Yatırım almadan bu işi hallediyorsanız yatırım almayın zaten bu bir. Bugün Fırat İşbecer ile beraberiz. Hem girişimci hem de yatırımcı. Sıradan bir yatırımcı da değilsin.
Melek gibi bir yatırımcısın. Hoş geldin. Hoş bulduk, teşekkürler. Ben bu konudan başlamak istiyorum, bu melek yatırımcılığı konusundan.
Zira bir ara Türkiye'nin en aktif melek yatırımcısı olarak tanımlanmıştın. Onu da merak ettim. Ne demek bu? Nasıl belirliyorlar en aktifini?
Aslında basit bir rakam. Sene içerisinde en fazla startup'a yatırım yapan melek yatırımcıların olduğu bir liste var. Ben de bu kategorideki 3-4 kişiden bir tanesiyim. Sanırım 2017 ya da 2018 yılında da en çok farklı şirkete yatırım yapan kişi oldum.
O sayede de öyle bir aktif melek yatırımcı unvanını kazandım. Bu bir yarış değil sonuçta. O sene öyle denk gelmiş. Bazı seneler daha az yatırım yapıyorsun, bazı seneler daha çok yapıyorsun ama birkaç senedir aktif olduğumu söyleyebilirim.
Tamam, çok güzel. O zaman biraz baştan başlayalım. Çünkü benim de kafamı karıştıran birçok terim var burada. Tohum yatırımı, accelerator, incubator, bootstrapping... Yok efendim,
venture capital, private equity... Şöyle söyleyeyim, benim bildiğim kadarıyla sen kendi paranla yatırım yapıyorsun. Venture capital'da millet başkasının parasıyla yatırım yapıyor. Doğru.
Ben biraz bir boyut katayım istersen. Yani melek yatırımcının yerine ben aslında tohumu yatırımcı ifadesini daha çok seviyorum. Çünkü melek yatırımcının böyle genel algısı var. Para koymadan mesela yatırım yapmaya çalışan Ahmet ile Mehmet ile tanıştırayım.
Oradan bana işte şu kadar hisse ver falan gibi böyle. Enteresan enteresan. Kendini tanımlayan insanlar var ama bu işin hani olması gerektiği gibi şöyle. Ürün-pazar uyumu yakalanmamış.
Yani riski çok yüksek işlerde. O riski aldığı için zaten biraz melek yatırımcısı ifadesi kullanıyor. Tohum seviyesinde veya ön tohum seviyesinde yatırımları genelde kişiler yapıyor. Bu ön tohumla tohum farkı ne tam olarak?
Ürün çıktıktan sonra tohum oluyor mesela. Ön tohum dediği zaman o artık iyice toz ve gaz bulutu. Orada da böyle bir friends and family diye bir ifade var. Kusura bakma çok İngilizce tabir kullanıyorum ama globalde biraz buraları geldiği için hikaye.
yakın dostlar ve aile şeklinde bir round da var. Bu da aslında girişimciye inanan, tohum da öncesindeki round da giren yatırımcılar var. Bunlar profesyonel yatırımcı olmak zorunda da değil. Ama bu işi profesyonel olarak yapanlar, para kazanma amaçlı ve kendi ünvanları arasında bunu kullanan benim gibi menek yatırımcılar da o seviyeden de girebiliyorlar bazen.
Bizi aştıktan sonra bu tohum yani yeşermeye başlayınca VC'ler devreye giriyor. Venture Capital Risk sermayesi diyoruz buna. Başkasından topladığı paralarla, sanayiciler olabilir, işte bankalar olabilir veya daha böyle kurumsal yatırımcılardan topladıkları paralarla belirli miktarları uygun gördükleri startuplara alöke eden kimseler aslında VC'ler. 10 yıllık, 5 yıllık ömürleri var VC'lerin.
Yani ben diyor ki 5 yıl içerisinde sana yatırdığım parayı vereceğim üstüne de işte %20 yıllık dolar bazında getirir garanti etmeye çalışıyor. Daha da hormonlu hale gelince artık hani start-up aşamasında geçince ona scale-up diyoruz. Yani belli bir ölçüye ulaşmış firmalarda daha farklı yatırımcılar devreye girmeye başlıyor. Private equity dediğimiz yatırımcılar işin içerisine giriyor.
Yani aslında bu akış arkadaş ve aile çevresinden melek yatırımcılara, melek yatırımcılardan venture capitalistlere, venture capitalistlerden private equity veya kurumsal yatırımcılara ve oradan da IPO veya satın almaya doğru giden böyle bir döngü aslında hayat döngüsü. Döngünün en sonunda exit mi var? Nedir bu exit işi? Exit döngünün başında da olabiliyor, en sonunda da olabiliyor veya hiç olmayabiliyor.
Bazıları Apple oluyor, Google oluyor, Exxon Mobil oluyor çünkü o da 100 yıl öncesinin startupı aslında. Veya sen gerçekten birini rahatsız ediyorsan hemen gelip senin satın da alabiliyorlar. Ya bunlar daha böyle çok büyümeden başlarını ezelim anlamında veya bunlar bize çok büyük bir katma değer kazandıracaklar şirketimize. Bizim tam eksikliğini hissettiğimiz ürünü yapmışlar, sahaya çıkmışlar deyip Daha böyle tohum aşamasındayken veya VC aşamasına gelmeden de exit yapan firmalar var veya hiç bu aşamalara gelmeden de batan firmalar var.
Bizim de genelde yaptığımız 10 yatırımdan 8'i falan nihayetinde bir getiri elde etmeden batıyor. %20'yi yakalarsan zaten müthiş bir oran. Bugüne kadar yatırım yaptığım firmalar içerisinde hani bu rakam da 50'nin üzerinde bu arada. 5-6 tanesi şu anda portföyü çıkarır gibi gözüküyor.
Sabit gidenler var. Bir de baya gümbür gümbür batanlar var. Onlar da çoğunlukta yani hani 20-25 tanesi. Ben psikolojiyle baya ilgileniyorum da özellikle bilişsel hatalarla.
Her gün sen sunk cost hatasını, batık maliyet hatasını... tecrübe ediyorsun. Ona karşı direnmen gerekiyor. O tuzağa nasıl düşmüyorsun?
Kendine eğitmen gerekti mi? Düşüyorsun. İlk o tuzakla başlıyorsun zaten. Acı taraflarıyla öğrendik tabii.
Bir şeye çok inanıyorsun ve gelişimci olarak da başarılı olmuşsun zamanında. Ben hani şirketimi kurdum, sattım ve onun sürecini gördüm. Yatırım yaparken de bu da öyle olacak diye yatırıyorsun. Öyle bir beklenti içerisinde yatırıyorsun ve ne oluyor?
İşte o dipsiz kuyuya batırdıkça batırıyorsun. Bazen şansa denk geliyor. O şansı sen zannediyorsun ki ben bu işi çözdüm zannediyorsun. O temada yatırım yapmaya başlıyorsun.
Onun şans olduğu ortaya çıkıyor falan. Sürekli öğreniyorsun yani. Hani 10 sene öncesine göre çok daha iyi biliyorum ama aynı hataları yapmaya devam ediyorum bazen de. Demin farklı yatırım tiplerinden bahsederken şu dikkatimi çekmişti.
Hani sen tohum yatırımcısı olmak istiyorum demiştin. Tohum yatırımcılığıyla, şu konuda şöyle şahane bir fikrin var, gel bana para ver arasında bir çizgi olması lazım herhalde. Yani sen sadece fikre yatırım yapmıyorsun diye tahmin ediyorum. Çok net bir çizgi var.
Şimdi fikir aşamasında yatırım yaptığımız girişimciler oldu ama ben bu girişimcileri tanıyordum. Çünkü ben bir girişimcinin geçmişteki profesyonel kariyerini veya daha önceki startupını, iş yapış tarzını, iş disiplinini görüyorsam eğer, fikir aşamasında yatırım yapabilirim. Ama hiç tanımadığım bir e-mail veya LinkedIn mesajıyla... ...bazen de Instagram mesajıyla falan ulaşan kişilere fikir aşamasında... ...hiçbir zaman yatırım yaptığımı hatırlamıyorum açıkçası.
Anladım. Zaten senin konumundakiler genelde şunu diyorlar. Her şeyden önce girişimciye yatırım yapıyoruz. Ondan sonra işe bakıyoruz.
Yani ürün, hizmet, pazar, lokasyon, şans bunların hepsi bir faktör ama girişimci bunu değerlendiremediği takdirde veya bu potansiyeli olmadığı takdirde o şirket ne kadar potansiyelli olsa da başarılı olma imkanı gerçekten çok düşük. Onlar da bizi seçiyor aslında. Çünkü iyi bir girişimcinin özellikle son yıllarda artık bu startup camiasının da popüleritesinin artmasıyla seçenekleri çok. Siz yatırım yapıyorsunuz, o kağıda imzayı atıyorsunuz, parayı yolluyorsunuz.
O bir bitiş değil, o bir başlangıç. O kişiyle belki 5 sene, belki 10 sene aynı yolda yürümeniz lazım. O yüzden biz de girişimciyi seçerken, biz bu insanla 10 sene yürümek istiyor muyuz? Onun yanında ismimizin geçmesini istiyor muyuz?
O insanla bizle birlikte yürümek istiyor muyuz? Aslında sorguluyoruz. Bu birazcık insan sarraflığına da giriyor herhalde. Ama ben biraz daha objektif bir soru sorayım.
Mesela... Seni tanımayan biri geldiğinde hala hazırda bir şirket kurmuş olması hatta belki o fikirleri üstünden fikri mülkiyet almış olmaları mı lazım? Yani böyle bir asgari seviye var mı? Şunu şunu yapın da gelin şansınız çok daha yükselir bizim gibilerin sizi dinlemesi için.
Var tabii yani böyle bazen çok sitemkar mesajlar görüyorum işte beni değerlendirmediniz. Ben sonuçta şirketi olan ve hala bir şirket CEO'luğu yapan bir insanım. Eğer haftada bir iki günümü bu melek yatırım veya işte tohum yatırımcıları ayıracaksam doğru insanların karşıma oturması lazım ve burada çeşitli filtrelerim var. Burada 2-3 tane avantajım var benim.
Ben herhalde bugüne kadar 1500'ün üzerinde beyaz yaka çalıştırmış bir insanım. Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden mezun. Acayip beyinler. Bunlarla hep iş görüşmesi yaptık.
Bunlarla yaptığımız iş görüşmelerinde çeşitli şeyler öğrendim açıkçası. Bir girişimci dedi konuşurken onun işte tutarlı mı, tutarsız mı, istikrarlı bir insan mı, değil mi falan bunları ufak ufak anlıyorsun sonra yine referans işinin içerisine giriyor. Dünyada her şey referansla dönüyor. Bugün yaptığınız bir şey bundan 15 sene sonra, 20 sene sonra da etkileri olacak.
Biz birlikte yaşlanıp birlikte öleceğiz bu jenerasyon. Ekse artı 20 sene koy sen buna. Tabii hatalar olabilir. Kimsenin lise ve üniversite yıllarında yaptığı saçma bir hata yüzünden ömür boyu suçlanacağı bir dönemde değiliz ama siz 20'li yaşlarınızın başında birilerine kazık attıysanız o 5 sene sonra olmaz.
Belki 10 sene sonra karşınıza çıkar. Biz de onu buluruz. Bizim kulağımıza da geliyor. Nasıl geliyor?
Teşkilat-ı mahsusa yok burada. Sohbet ediyoruz yani işte çocuksa eskiden senin firmanda çalışıyormuş. Aman çok iyidir, muhteşemdir, dünyanın en disiplinli insanıdır veya hiç uzak dur, çok laf az iş falan. Anladım.
Yolun daha başında olan insanları düşünürsek güven aşılamak zorundalar sana da. Fake it till you make it lafı var ya hani. Tabii ki başarana kadar bazı şeyleri başarılmış gibi göstermek de bu işin fıtratında var diyeyim sana ama tamamen fake it ediyorsan o zaman o bir noktada bu ortaya çıkıyor. Rakamlar yalan söylemiyor.
Reid Hoffman'ın bir sözü var LinkedIn'in kurucusu. Microsoft da sattı biliyorsun LinkedIn'i 20 milyar mı 40 milyar mı. Diyor ki işte girişimcilik diyor işte uçurumdan atlayıp daha düşerken bir uçağı bir araya getirip düşmeden yere uçmaya başlamaktır diyor. Fake it'in aslında daha güzel bir ifadesi.
Bu konuda mesela yüzeysel bazı öğelerin önemi ne? 20 yaşındaki biri gelip de karşına böyle 40 yaşında hani dünyayı yemiş, yutmuş, görmüş, geçirmiş biri gibi konuşuyorsa, ya velet sen ne diyorsun diye düşünüyor musun? Yoksa ya bu ne güzel işte ne güzel bir yürek mi diyorsun? Yüreğine sağlık diyorum.
Şöyle aslında bu insani sosyal ilişkiler içerisinde olan birçok etkileşim, yatırımcı-girişimci ilişkisinde de aslında aynı şey. Birinin ucunda bir doktora diploması var, birinin ucunda alacağınız bir iş var, birinin ucunda da alacağınız bir yatırım var. Bunlar birbirlerinden farklı şeyler değil. Bazı yüzeysel işaretler var.
3 tane soruyla o yüzeysel işareti çıkarabiliyorsun. Gerçekten konusuna hakim olup olmadığını, gerçekten bu işe baş koyup koymadığını bazen de yanılıyorsun. Şimdi ben de diyorum ki hani 50 girişiminin 20'si batmış bir insan olarak hani her zaman mı ben haklıydım? Değildim.
Oradakilerin çoğunda girişimcileri artık daha doğru seçtiğime, Daha girişimci odaklı olduğuma karar verdim son yıllarda. Yani hakikaten günün sonunda bu iş girişimcide bitiyor, insanda bitiyor. Çok kötü sektörlerde, çok kötü ürünlerle çıkan birçok girişimcinin pivot ederek, birazcık iş modelini değiştirerek veya farklı bir sektöre girerek çok da başarılı olduğunu gördüm. Yine işin girişimcide bittiğini gördüm açıkçası.
Bazen de çok iyi girişimci şanssız oluyor. Bütün o yüzeysel işaretleri var, her şeyiyle çok güzel, konusuna hakim. Facebook bir buton çıkarıyor, bitiyor adam. Veya devlet bir tane karar çıkartıyor, diyor ki... ..."Sen bilgilerini bulutta barındıramazsın." diyor.
Bittin yani, o an bütün bulutlar dağılıyor yani. Senin gibi insanları nereden buluyorlar? Gizli bir liste mi var? Bizi bulmak çok kolay aslında.
Dersini çalışan insan, Türkiye'deki en aktif diyeyim veya en yatırım yapmaya yatkın ve o ürünü anlayabilecek 20 kişiyi çok rahat bulur. Basından araştırma yapacak. İşte bu Startup Swatch gibi listeler var. Orada böyle tabak gibi çıkıyor zaten kimin kaç yatırım yaptığını.
Eksikleri var ama yani ciddi anlamda size bir fikir verebiliyor. Zaten bize ulaşamıyorsan, 1. veya 2. seviyeden bir şekilde ulaşamıyorsan yanlış sektördesin veya yanlış bir coğrafyadasın.
Peki bir girişimcinin sizleri değerlendirebileceği bir ortam var mı? Hani biraz basitleştirerek anlatırsak Yelp gibi mesela. Önümde işte üç tane yatırımcı var potansiyel. Ben bu üç yatırımcının daha önce yatırım yaptıkları şirketleri ve onların durumunu bilmek istiyorum.
Böyle bir platform var mı yoksa tek tek araştırmaları mı gerekiyor sizden? Tabii ki araştırmaları lazım. Platform yok ama işte böyle bir sürü ekşi sözlükten tut Twitter'ına, bir sürü yerde bizim adımız geçiyor zaten. Burada ama hani daha önceki yatırımları çok başarılı olmuş mudan ziyade, bu melek yatırımcı daha önceki girişimcilerle iyi bir kimya yakalayabilmiş mi?
Ve o girişimcilere bir şey katabilmiş mi? Sadece paraya ihtiyacın varsa, herkesten para alabilirsin. Ama paradan birazcık daha ek bir şey katma değer bekliyorsan, orada ne yapacaksın? Yine referans işi.
Dünya aslında referansla dönüyor. Arayacaksın veya ulaşacaksın eski bir yatırım yaptığın girişimciye. Diyeceksin ki, Fırat nasıldır? Nasıl geçti sizin yatırım süreci?
Ondan sonraki süreçte sana faydası dokundu mu? Çok kolay bir şekilde bunları yapabilirsin. Bunlar hayatını çok etkileyen kararlar. O yüzden çok bir kısa yolda yok.
Yelp'ten ziyade ciddi bir araştırma gerektiriyor. Doğru. Bir Yelp'i de çıkabilir ileride ama o kadar büyük bir pazardan bahsetmiyoruz. Türkiye'de 100 bin restoran var o yüzden Yelp işe yarıyor ama 100 bin tane melek yatırımcı yok.
Toplasan aktif 70-80 kişi vardır yani. Peki o zaman perspektifi çevirelim senin tarafına. Sen bu insanları nasıl buluyorsun? Kimse daha önce görmeden şunu yakalayayım bunun bir metodu var mı?
Ben bir VC gibi analistleri olan, bu analistlerin işte bütün start-up eventleri takip ettiği bir yatırımcı değilim açıkçası. Aktif olarak girişim kovalamıyorum ama şöyle olabiliyor bazen. Mesela işte Vebrasi'nin start-up yarışmalarında 3 sene üst üste jüri üyeliği yaptım ben. Sahneye çıkan girişimcilerden bir tanesini çok beğendim.
Şak ona yatırım yaptık mesela. Bazen işte bizim melek yatırımcı ağlarımız var. Galata Business Angels'ın üyesiyim. Oraya gelen, oraya başvurmuş girişimlerden beğendiklerime yatırım yapabiliyorum veya işte bir arkadaşım üzerinden gelen referanslara yatırım yapabiliyorum.
Bu bahsettiğim senaryonun hepsi gerçekleşti. Üçünü altı altı toplayınca zaten yıllık senin yapmak istediğin yatırım miktarı veya işte girişim sayısına rahat bir şekilde ulaşabiliyorsun. Bazen kaçırdıklarımız oluyor, bazen pas geçtiklerimiz oluyor. Onun da güzel bir tabiri var piyasada.
Antiportfolyo diye. Onu da böyle alta alta koyuyorsun. Seni üzen rakamlar çıkabiliyor ortaya. Bir de biz Fatih'le birlikte yani Fatih İşbacarı abimle birlikte Türkiye'de B2B alanındaki ilk büyük exitlerden birini imza attığımız için yaklaşık 10 sene önce onun da bize getirdiği ciddi bir fırsat akışı oluyor açıkçası.
Girişimci mesela bakıyor. Adamlar kurmuş, büyütmüş, satmış. İngilizlere satmış. Daha sonra Amerikalılarla çalışmışlar falan.
Bu benim hayatımda kurgulamak istediğim çıkış senaryosuna yakın bir senaryo diyorlar. Bizle ilerlemek istiyorlar. Ama mesela çok büyük sanayici arkadaşlarımız var. Onlar da melek yatırım yapıyorlar.
Onların hikayeleri biraz daha farklı. Veya ikinci, üçüncü jenerasyon büyük ailelerin temsilcileri var. Onların hikayesi farklı bir hikaye. Aslında yatırımcını seçerken o yatırımcının da hikayesini de iyi anlamak lazım.
Senin arzu ettiğin hikayeyi tamamlayıcı olacak mı onu da görmek lazım. Klişe bir soruya gelelim. ABD'deki, Avrupa'daki ve Türkiye'deki yatırım ekosistemi arasında ne fark var? Para miktarından ziyade yani.
Onun zaten farklı olduğunu biliyoruz. Biraz da bağlam vereyim. 2015 yılında Türk startupları öldüren 12 sebep isimli bir konuşma vermiştin. Onları güncelleyebilir misin?
Yani aynen duruyor mu onlar? Yenileri eklendi mi? Onlar evrensel şeyler. Öyle kolay kolay değişmiyor.
Yani Dale Carnegie'nin kitabı var. 1940'larda yazmıştı. Nasıl dostlar edinirsiniz. Okuyorsun kitabı.
Birebir insan psikolojisi yine aynı. Girişimlerde evrensel ilkelere baktığın zaman çok değişmiyor bunlar. Amerika'da hukuka güveniyorsun. Tamamen girişimci ve girişimcilik üzerine kurulu bir hukuk sistemi var orada.
Hızlı da mı çözüyorlar? Yani sadece senin yanında değil, aynı zamanda hızlı da mı? Tabii. Paraya bakar.
İyi avukatı bulduğundan çözersin. Türkiye'de spektrum inanılmaz geniş. Ve o yüzden Türkiye'deki zaten 100 girişimci adayı, benim gözümde 98'i diyeyim sana, eriniyor. O yüzde 2'ye bakıyoruz.
O yüzde 2'nin içerisinde de onun yüzde 10'una, 15'ine yatırım yapılıyor sonunda. O yüzden Türkiye'de girişimci olduğunu iddia eden 100 kişiden 98'e evrensel standartlarda girişimci falan değil. Sonuçta girişimcilik ekosistemi de memleketin bir aynası. Türkiye'deki sen yolsuzluk oranlarına bakınca veya işlerin teslim edilme sürelerine, zamanında teslim edilmelerine, COVID'en büyük işletmeye dönüşme oranına bakarsan, Türk borsasındaki gelişmelere bakarsan falan.
Bunun da bir aynası girişimcilik dünyası. Doğru. Ama biz böyle kendi kozamız içerisinde, Türk girişimcilik camiasındaki kozamız içerisinde daha üst ortam yaratabildiğimizi düşünüyorum açıkçası. Elitizm der istersen, istersen başka bir şey de ama bu elitizmin içerisinde şey yok yani kimin kızısın, kimin oğlusun veya kaç paran var değil.
Birincisi sen hani eğitim olarak buna haiz misin, değil misin? İkincisi de sen bu güven çerçevesi içerisinde bu işi yapabilecek misin? Bu iki tane zaten filtreyi koyduktan sonra birçok insan eleniyor. Kalanlar da daha böyle üst bir kalite ortamında daha fazla katma değer çıkıyor.
Baktığınızda son 5 sene içerisindeki Türkiye'ye yapılan yabancı yatırım yani FDI dediğimiz Foreign Direct Investment'ı hayatta tutan girişimler. Peak Games, Trend Yol, Yemek Sepeti, Getir, Dream Games. Bunlar olmasa Türkiye'ye yabancı yatırım yok. Ernst Young'un bir raporu var geçen sene.
Ben varım ya raporda. Ben ne arıyorum o raporda? Yani eskiden böyle tüpraş falan 40 milyar dolar. Artık öyle kıtlaşmış ki Türkiye'deki yatırım iklimi.
Bizim gibi melek yatırımcılar artık listelere girmeye başlamış. Mesela Yunan bir arkadaşımla yatırım yaptık. Apostolos'la mesela bir tane girişime. O yabancı yatırımcı ya.
Atıyorum işte 25 bin dolar koymuş ama mesela. Örsten Yang'ın raporunda falan çıkmış yani yer bulmuş kendisine. Çünkü o kadar çorak bir ortamdayız şu anda. Bunu da tek ayakta tutan girişimler.
Bunun da olmasını sağlayan Türk girişimlerinin koyduğu daha yüksek çıta. Böyle elitizme can kurban ya. Meritokratik elitizme. Bravo, ben tamamen ona inanıyorum açıkçası.
Meritokrasi çok önemli. Hatta Türkiye'deki üniversitelerin bir fırsat eşitliği yarattığına inanıyorum. Maalesef %1'lik dilime girmen lazım önce ama Harvard'lar, Stanford'lar falan yine hani birinin yeğeniysen, kızıysan, oğluysan falan filan girebildiğin okullar. Türkiye'de bu yok yani bir sınavla giriyorsun.
Tabii şu an o sınavın da güvenirliği tartışılmaya başladı ki bence en korkunç konulardan bir tanesi. O filtrelerden sonra başarılı oluyor bence ortaya çıkan koza. O kozonun içinde o zaman sorayım. O konuşma anda fikirlerinizi paylaşın ki geri bildirim alın diyordun.
Bunu da güvenden, güven sorunundan sonra söylüyordun. Şimdi benim aklıma ilk şey geldi. Ya fikirlerini paylaşırsan insanlar çalarlar. Ama fikir çalınması ne demek?
Sen de yani orada demiştin. Sandığınız kadar da öyle çalınmıyor. Çalıp çırpan insan da onu belli bir olgunluğa getirecek insan olmuyor. Böyle bir şey demişti.
Bunu hatırlıyor musun? Tabii tabii. Çok iyi hatırlıyorum. Şimdi bir kere yani girişim dediğin şey içerisinde müşterek ifadesi var.
Yani müşterek bir şey olmak zorunda. Bir şeyin müşterek olması için belli bir güven olması lazım. Yani siz orada bir aslında ufak bir komünite yaratıyorsunuz, bir topluluk yaratıyorsunuz. Güvendiğin kişilere veya güvendiğin çevrelerde fikirlerini anlatmaktan gocunmaman lazım.
Fikir çalınması olur. Yüz fikirden hayatı geçecek on fikrin üç tanesi belki çalınır. Yani yüzde üçtür diyeyim ben sana. Ama bu riski de %97 çalınmama ihtimali riskinde alıyorsun orada çünkü acayip feedbacklar alıyorsun ve belki ömründen 2-3 sene kurtarıyor bu.
Baya yaşam birikimlerini yatırmaya başlayıp ve belirli aşamaya geldikten sonra bizlerle paylaşıp, ya biz buna daha önce yatırım yaptık veya bu bize geldi, bu olmuyor şu sebeplerden dolayı dediğimiz ve ipten aldığımız veya alamadığımız. ikna edemediğimiz için. Arkadaşlarımız, dostlarımız veya girişimciler oldu. Millet evini, arabasını satıp, aile birikimlerini bu işlere gömüyor.
Yani bunu da böyle tost pembe gibi anlatmaları da hiç hoşuma gitmiyor. Pozitron'un ikinci, üçüncü senesinde nakit akışı dolayısıyla babamdan borç aldık. Bir noktadan sonra ondan da isteyemez hale geldik. Ciddi anlamda sizi finansal olarak risklere sokabilecek işlerden bahsediyoruz burada.
O yüzden sizi bunu anlatmanız lazım, şeffaf olarak paylaşmanız lazım ki doğru bir iş olup olmadığına karar verebilirsiniz. Ya tabii insanlar herhalde şöyle düşünüyorlar. Ben böyle bir yatırım yapmadığım için sadece tahmin edebiliyorum da. Ya inanılmaz bir fikir işte hayatımı kurtaracak bir fikir.
Ben bunun çalınmasını riske edemem diyor. Ama senin dediğin risklere girdiğinin farkında olmuyor. Yani o katastrofik bir risk aslında. Riskin o kısmını görmüyor insanlar herhalde bu ödül yüzünden ki. Yani bazen dediğin gibi o ödül insanın gözünü boyayabiliyor.
Bazen hakikaten inanıyor. Yani orada da sürekli bir dipsiz kuyuya kazmayla toprak atıyorsun ama o kuyunun dolma ihtimali yok yani. Bir bakıyorsun hiçbir şey kalmamış atacak bir noktadan sonra. 35-40 yaşındasın.
Öyle kolay değil öyle sıfırdan başlamak. Bizim girişimci dünyası şey diyor işte, kucaklayın başarısızlığı. Ya kolay mı başarısızlığı falan kucaklamak? Ne kadar zor işlerden bahsediyoruz.
Baya ben reflü hastası oldum yani. Zaten girişimci hastalığıdır reflü genelde. Bir de girişimini kurduktan sonra hızla kilo alan arkadaşlar, o da işte senin yüzeysel işaretlerinden bir tanesi olarak yazabiliriz. Genelde böyle ikinci toplantıda biraz daha ebatlı gelince girişimciler, ha diyoruz ki baya çalışıyorlar bu arkadaşlar.
Ama yani başarısız olmak, sıfıra dönmek, sıfırdan tekrar başlamak bunlar kolay işler değil. Belirli yaşlardan sonra çok çok zor işler. O yüzden anlatın, bol bol geri bildirim alın, geri bildirimlerinizi değerlendirin. Başarısızlıktan korkmama tavsiyesi herhalde bir kere paranın bol olduğu yerlerde geçerli.
Ha, o kadar güzel bir değindin ki şuna yani. Bak şimdi Amerika gibi bir yerde, yani 2008 yılında benzer zamanlarda bu maceraya atıldığımız bir arkadaşımız. Oh, beşinci roundunu raze etti, şirketi aldı, sattı, dövürdü, çevirdi, takla attırdı. Zaten o başarısız olunca biliyor ki New York'tan San Fransisco'ya taşınacağım.
Yine bana birileri bir şeyler koyar diyor ama Türkiye gibi yerlerde çevre çok ufak, herkes birbirini tanıyor. Bir başarısızlıktan sonra eğer evet başarabilirdi inancı oluşmadıysa yatırımcılarda bir daha da yatırım almak zor. Bir de buna ek olarak işte demin dediğimiz gibi işin psikolojik kısmı da var. Yani senin herhalde bir çocuğun gibi hissediyorsun bunu.
Öyle bir duygusal yatırım yapmamışsan tamam kolay. Ya bu olmadı başkasına geçeriz. Ama duygusal yatırım yapmışsan. Ben onda da biraz farklı fikirler sahibiyim.
Şimdi duygusal olarak siz saplantılı bir şekilde bak orada girişim demeyeceğim marka diyeceğim. Markanızla ilgileniyorsanız işte oradan marka çıkıyor zaten. Başka türlü de çıkmıyor. Şu an Gucci'ler işte Louis Vuitton'lar şunlar bunlar falan bu markalar diyorsun ki 3 bin dolar eder mi diyorsun?
Eğer 120 sene üzerinde sen de uğraşırsan ve titiz bir şekilde o markayı o noktaya getirmeye çalışırsan eder tabii. Bazı girişimciler de bu işte bu benim çocuğum, evladım, ben bu markaya gözüm gibi bakıyorumlar da bazen çok başarısız başlıyorlar ama o kadar titiz olmaları onu ileride çok enteresan noktalara da taşıyabiliyorlar. Yani Türkiye'de çok kusursuz markaların oluştuğunu görüyorum ama tamamen tabii bu tüketici ve marka tarafında. Diğer tarafta yani sen orada para kaybeden ve matematiği tutmayan bir işe saplantılı bir şekilde yatırım yapmaya devam edersin, o batıyor, o ayrı.
Ben şimdi bu konuları popüler kültürde Shark Tank gibi programlardan biliyorum. Onu izliyor musun bu arada? Tabii tabii, izliyorum. Hatta şimdi Instagram benim algoritmayı da çözdü.
Sürekli bana Mark Cuban'ın pazarlıklarını falan göstermeye başladı. Bilmeyenler için anlatayım. 4-5 tane yatırımcı var karşılarında. Bunların bir sürü işleri, güçleri var, zenginler.
Onlara bir fikir, bir iş. O ses Türkiye'nin girişmici versiyonu. Evet. Bazen, demin konuştuğumuz gibi, baştan kurdukları şirketler oluyor bunlar.
Kendilerini oraya dökmüşler. Sonra diğerleri bunu beğeniyor ve ben diyor ki, seni %10'unu almak istemiyorum. %30'unu ver, %40'ını ver ama ekstradan şunları, şunları vereceğim sana. Buna yanaşmıyorlar.
Yani ben kendi çocuğumun yarısını, %40'ını, %30'unu veremem. İşte onların adı üstünde. Onlar köpek balığı. Yani %30, %40 gasp edilir mi şirket yani?
Neredeyse exit oluyor. Orada Coffee Meets Bagel diye bir dating sitesi var mesela. Bir Amerikalı kız onu başlattı. Ona diyorlar ki işte 15 milyon dolar değerlemeden sana işte şu kadar yatırım yapalım, 3 milyon dolar verelim diyorlar.
Hayır diyor. Sonra 150 milyon dolar en son şirketin raise ettiği round. Yani 10 katına 15 katına çıkmış oradan. Ters hikayeler de var.
Hani bizim bu melek yatırım dünyasının şov amaçlı bir parodisi gibi diyeyim ben sana yani. Başarılı işler de oluyor ama oraya para koyan adamların çoğu zaten Mark Cuban'ın 2-3 milyar doları var. Orada koyacağı para onun için çok fazla bir şey ifade etmiyor belki de. Güzel, izlemesi keyifli ama yarın öbür gün bir yatırımcı grubunun karşısına çıkarsan öyle Shark Tank triplerine girmemek lazım çünkü baya bir farklı boyutları var yani.
O tek boyutunu gösteriyor. Parodi gibi. Hatta parodinin de parodisi çünkü onlar da sahne arkasında söylüyorlar. Ya biz bunu bütün gün çekiyoruz böyle mi diyorlar.
Saatler sürüyor aslında o. Uzun uzun konuşuyorlar, analizler yapıyorlar da tabii her şeyi yarım saate sıkıştırmışlar. Türkiye'de Dragons Den diye bir program yapıldı. Oradaki yatırımcılar içerisinde şuna şuna yatırım yapacağım, şu kadar yatırım yapacağım deyip canlı yayında karşı tarafını elini sıkanlardan sıfır yatırım yapan yani o şirketlere günün sonunda para koymayan kişiler de biliyorum ben.
O yüzden yani çok enteresan şeyler dönüyor orada. Orada bir sözleşmede bir maddeye takılıyorlar. Yok diyor yapamam falan diyor ama televizyonda bir bakıyorsun o kişi 10 tane firmaya 1 milyon dolar yatırım yapmış kağıt üzerinde. Hiçbiri hayata geçmemiş.
O EFT hiçbir zaman yapılmamış. Tamamen reklam amaçlı yani, pazarlama amaçlı aslında. Reklam ve bu işte yani biraz önce konuştuğum güven, şeffaflık şey falan yani bütün bu evrensel değerlerin tamamen çöpe atıldığı, kendi kişisel reklamını yapmak için birilerinin hayallerini çöpe atan ve toplumu da yanlış yönlendiren, çünkü orada izleyen insanlar, aa bu kadar kolay mı? Demek ki 100 bin TL, 200 bin TL buluyor bu adamlar televizyona çıkıp.
Tamamen fake bir ortam yaratıyorsun. Bunları şeyimizin dışında tutmamız lazım, ailemizin diyeyim. Evet ya bu bir fantezi satıyorlar sana ama böyle zararlı bir fantezi. Mesela çok hicap duydum benim sürekli kripto NFT pompalayan arkadaşlarım var.
Yani ya birilerinin yuvasını yıkıyorsun yani sen. Hani bir tane kendi uydurduğu coin veya işte benzer bir şey çıkıp böyle piyasada pompalayan insanlar hiç hoş değil yani. Ne oldu? Çok para kazandın.
Ee kim kaybetti? Onlara sorsan herhalde şey derler, ya bu alıcının sorumluluğunda yani piyasa böyle bir şey derler. Tabii ki her şeyin rasyonalizasyonu var, yasa dışı bir şey de yapmıyor ama o zaman iş kartına spekülatörü yaz. Melek Yatırımcı yazma yani.
Pampen Dumpçı yaz. Ya Margin Call diye bir film vardı, izlemiş miydin? Filmi biliyorum, Margin Call'du çok iyi biliyorum ne olduğunu ama izlemedim. Bu 2008 işte mortgage krizi, finansal kriz hakkında.
Bunlar bir noktada bu işin batacağını, ellerinde toksik bir sürü borcun olduğunu anlıyorlar analizler sonucu. Ve çok geç kalındığını anlıyorlar. Gece bir toplantı yapıyorlar böyle sabaha karşı. CEO diyor ki ya bizim bütün bunları, bu mortgage back securityleri yarın piyasaya satmamız lazım.
Hepsini elimizden çıkarmamız lazım diyor. Kakalamamız lazım. Diğerleri çakacak bu durumu, hepsini elden çıkaralım diyor. Onun baş satıcısı da, bu tip işlemlerden sorumlu kişi de Kevin Spacey oynuyor.
O da diyor ki, biz bunları satarsak yani, değersiz olduğunu bildiğimiz bir şeyi insanlara satarsak, bütün ilişkilerimizi, bütün profesyonel ilişkilerimizi batırmış olacağız. Kimseye hayatımız boyunca bir daha bir şey satamayız, alamayız. Güzel, iki sene sonra ama hiçbir şey olmamış gibi devam etti o insanlar. Devam ettiler, evet.
Orada işte Jeremy Irons'ın karakterinin, CEO karakterinin argümanı buydu. Yani biz değersiz bir şey satmıyoruz diyor. Biz şu anda fair market value, normal piyasa değerinde bir mal satıyoruz. İsteyen alıcılara gönüllü bir şekilde.
Şöyle yani belirli bir ipotek üzerine inşa edilmiş yüksek riskli ve yüksek kaldıraçlı bir ürün başka. Bir de yani işkembe-kübradan uyrudulmuş bir kriptonun böyle bir tane köpek, kedi veya işte çeşitli hayvan figürleriyle desteklenmiş bir şekilde onların şişirilmesi başka gibi geliyor bana. Şöyle anlamadığın işe yatırım yapabilirsin ama... O yapacağın yatırım senin hayatını riske atmayacak bir bedel olması lazım.
Ben de melek yatırımcı veya tohum yatırımcı olarak bazen anlamadığım işlere yatırım yapıyorum, az anladığım işlere ama o parayı zaten hani bir Excel tablosu var, onun yanına sıfır yazarak yapıyorum yani. Hani bu bir gün sıfıra gider diye yapıyorum. Ne zaman ki senin inandığın ve belirli bir değerden girdiğin o şirket oluşuma başkası daha yüksek bir değerden veya benzer bir değerden para koyduğu zaman, yatırım yaptığı zaman senin aslında minik de olsa yatırımın materyalize oluyor. Sanal bir değerlemeden biraz daha gerçek bir değerlemeye doğru geçiş oluyor.
Ne kadar çok insan buna inanırsa ve bu değer ne kadar çok pekişirse o kadar zaten gerçekleşiyor. Apple'ın değeri o kadar gerçek ki günde milyonlarca kişi alıp satıyor. Çok şişti diyebilirsin, az diyebilirsin ama yüz binlerce kişi o gün onu alıp satma konusunda hemfikir. Startup'ta senede bir veya bazen iki senede bir, biri birine hissisini satıyor veya biri yatırım yapıyor.
Bir veya iki işlemle bir şeyin piyasa değeri... Piyasa değeri de denmez ona aslında. Senin nezdindeki değeri oluyor. Ama bunu çok güzel pazarlayan VC firmaları var.
Mesela diyor ki, geçen sene yatırım yaptığımız 10 milyon dolar değerlemeden X firmasına bir extension veya bridge round yaptık. Bu sefer 20 milyon dolardan yaptık diyor. Yani bu 20 milyon dolarlık round'a katılan bir melek yatırımcı var mı? Yok.
Başka yatırımcı var mı? Yok. Ama sana mektup geliyor ay sonunda. Sen VC yatırımcısın mesela.
Hop sizin kazan doğurdu. 10 milyon dolarlık yatırım 20 milyon dolar oldu diyorlar. 8. yıla kadar siz VC'lere bakıyorsunuz.
10 yılda onlar satıp çıkması lazım. 8 yıla kadar %20 kazandıran VC'ler bir anda... ...aa işte şey oldu, 9.
yıl çok kötü geçti, %40 düştük bu sene. 10. yıl, ya çok iyiydi 2 sene önce ama bu sene sıkıntı oldu işte market bilmem ne. Uzun uzun da yazıyorlar böyle.
Sonra bir bakıyorsun böyle hani mevduata koysan alacağın faizden... ...daha düşük bir getiriyle 10 senede paran orada kilitlenmiş oluyor. Enteresan şeyler dönüyor yani piyasada da.
Sen yatırım yaptığın şirketleri ne kadar yakından takip ediyorsun? Şimdi benden sonra bir kurumsal yatırımcı yani bir VC veya private equity girene kadar bayağı yakından takip etmek lazım. Ama yani hani bana borcu yoktur yazısı yolla işte kurumlar beyannamesini yolla 3 ayda bir falan bunları yapmıyorum açıkçası. Yönetim kuruna girmemek lazım çünkü borçlardan dolayı da mükellef oluyorsun ama yönetim kuruna girmediğin adi yatırımcı olduğun işlerde iflas durumu söz konusu olduğu takdirde senin de koyduğun para batıyor yani hani daha fazlası olmuyor.
Yani yakından takip etmeyi çalışıyoruz ama ne kadar yakından takip edebiliyoruz? İşte orada melek oluyorsun zaten işte melek yatırımcı. Yani evet biraz takip ediyor ama o kadar da incik cincik seni şey yapmıyor. Biraz geriye gidelim.
2015'teki konuşmana gidelim. Orada bir nokta daha vardı ilgimi çeken. Girişimcilik demek angarya demek demiştin. Hani insanlar hep sağda solda okudukları kitaplardan, motivasyonel konuşmalardan da sanıyorlar ki tutku duyduğunuz şeyi yapın, sevdiğiniz işi yapın bilmem ne.
Ama işin çoğu o değil aslında. İşin sevmediğiniz kısımlarını da yapmak zorundasınız. Aslında yaratıcılık da bir angarya. Sanat da bir angarya benim gözümde.
Picasso 90 bin tane eser çıkartmış hayatı boyunca. 90 yıl yaşamış. Yani 70 yıl içerisinde 90 bine yakın eser. Yani bu ufacık bir kara kalem çalışması da olabilir ama... Yani günde 3-4 adet esere falan geliyor bu.
Ne yapmış bunu? Bütün gün sen nehri kenarında şarabını yudumlayıp şarkılar söyleyerek yapmamış. Adamın aslında gayet sıkıcı stüdyosunda günde 8 ila 14 saat arasında çalıştığı bir döngüyle bunu yapmış. Van Gogh keza yani 32 yaşına kadar bir tane bile eser satamamış.
Binin üzerinde resim çizmiş. En sonunda zaten çeşitli psikolojik sıkıntılar da yaşamış. Bunlar tanıdığımız, tanıyabileceğimiz en üretken insanlar dünyada. Girişimcide de böyle.
Çeşitli angaryalar var. O stüdyoda olacaksın. O işleri yapacaksın. İşte finanssa finans, hukuksa hukuk, sözleşmeyse sözleşme.
Bunları öğrenmeden öyle kolay kolay girişimci olunmuyor. Gidip Amerika'da bir startup kurarsın, bilmem kaç yüz milyon dolar yatırım alırsın. Hepsinin başına da en uzman insanları koyarsın. Sen kendin uzman olduğun alana odaklanırsın.
Çok güzel ama Türkiye'de maalesef birçok startupta bunu göremiyoruz. Finans bilmeden, sözleşme bilmeden çok sıkıntı yaşıyorlar gelişimciler ve öğrenmekte de direniyorlar. Ve bazen de hani çalışmayı pazarlama olarak görüyoruz. Picasso'nun Van Gogh'un bile senden 10 kat 100 kat daha fazla çalıştığı bir ortamdan bahsediyorsun sanatçı olarak.
Senin girişimci olarak belki daha bile fazla çalışman lazım. Ve dediğin gibi pek de seksi gözükmeyen taraflarında zaman harcaman lazım. Yani sonuç elde etmek istiyorsan çok da seksi olmuyor genelde o sonuçlar. Mesela Bill Gates belgeselini izledin mi bilmiyorum ama bayağı sıkıcı bir hayat yaşamış yani adamlar.
Şimdi düşünüyorsun. Baya çalışmış 30-35 sene ve yani pek de çıkmamış ofisinden yani onu görüyorsun. Daha böyle küçük başarılarda bulunmuş girişimcilerin hayatları çok güzel olabiliyor. Çünkü onu kendisine uygun görmüş.
Dünyaya damga vuracağım diye bir iddiası da yok. Parasını kazanmış veya başarılı olmuş. Onlar çok daha renkli hayatlar yaşayabiliyorlar. Richard Branson mesela yani hani kağıt üzerinde öyle çok başarılı bir girişimci değil benim gözümde.
Pazarlama dehası. İşte o kendi eğlencesiyle girişimi bir potada eritmiş. İngilizlerin de pohpohlamasıyla öyle hiç olmadığı bir ligde mücadele ediyor şu anda yani. Richard Branson'la Jeff Bezos'u falan kıyas kabul etmez yani.
Jeff Bezos randevu bile vermemesi lazım Richard Branson'a. Zamanında buralar çorakken diyelim ve bu işler bilinmiyorken sen gelip bunları anlatmak zorunda kaldın insanlara. Yani senin aslında tahmin ettiğim şey doğruysa harcadığın eforun çoğu kendi işinden ziyade o iş modelini insanlara anlatmaktı. 2006'dan beri girişimcilik dünyasıydı.
Startup kelimesi yoktu. Entrepreneurship kelimesi yoktu. Girişimci demiyorduk. Şirket kurduk diyorduk.
Kobe'yiz diyorduk. Buralardan geldik. VC yoktu. Türkiye'de iki tane VC vardı.
Bir tanesi Intel Capital, bir tanesi de Golden Horn Ventures. Toplam yatırım yapmak istedikleri miktar 4 milyon dolardı. Ve bunu da yapamadılar. Yani Intel falan geldi, buraya 5 sene gezindi.
Aptal saptal yatırımlar yaptılar ve gittiler. Yani bu kadar çorak bir yerden geldik biz aslında. E şimdi tabii rahat rahat konuşuyoruz. Ona 100 milyon dolar, buna 200 milyon dolar.
Ama yani 2006'da hiçbir şey yoktu. En zor izlenen yol pazarı olmayan bir pazarı yaratmak. Mobil uygulamalar ve mobil yazılımlar yaparken öyle bir pazar yoktu. Yani Nokia'nın böyle Java telefonları vardı hatırlarsın.
C2ME üzerinden yazılırdı. İşte Symbian'ın işletim sistemi falan filan. Biz derdik ki gelecek bilgisayarda gibi, gelecek mobilde falan diye. Biz bunu anlattık 3 sene.
Neyse ki Steve Jobs, Allah rahmet eylesin, bize o pazarı yarattı. O pazarın yaratılması için gerektiği bütün enstrümanları bize sağladı. Yoksa biz telekom firmalarının kölesiydik. Bir tane SMS, push SMS'i yollamak için kapısında aylarca beklerdik.
Turkcell'in, Vodafone'un, şunun, bunun falan. Ne oldu? Steve Jobs dedi ki, ''App Store diye bir şey yapıyorum.'' dedi.
İsteyen istediği uygulamasını, banka olsun, oyun olsun, havalimanı olsun, herkes istediği gibi koyabilecek. Telekom firmaları da buna karışamayacaklar çünkü bu internet üzerinden olacak dedi. Bitti, orada zaten o monopolü tamamen dağıttı. İleride kendi monopolünü kurdu o ayrı mesele ama neyse.
Şimdi girişimcilik ve melek yatırımcılıkta da böyle. Bir girişimcilik kelimesini biz önce Türkiye'ye öğrettik. Endover Derneği kuruldu Türkiye'de. Şimdi millet bunu çok güzel sindirdi.
Şimdi melek yatırımcılığı anlatıyoruz. Startup'u anlatıyoruz. Scale-up'u anlatıyoruz. Şu anda melek yatırımcılığı insanlar anlamış vaziyette mi?
Yani anlaması gereken insanlar. Yoksa senin daha çok böyle televizyonlara şuraya buraya çıkıp bu işin evangelizmini yapman mı gerekiyor? Hayır hayır hiç ben özellikle böyle ana akın medya falan hani çok seyrek bir misyonum falan yok benim hayatta hani melek yatırımcılığı Türkiye'ye öğreteceğiz ben hayır ben bunu bilen bu konuda destek ihtiyacı olan o dilime hitap ediyorum onu yapan var mesela Mesela işte TÜSİAD var ve ben de parçasıyım TÜSİAD'ın. Mesela işte bu gençlikte iş var diye çok güzel bir organizasyon yaptılar.
Teker teker 80 tane üniversiteyi gezip hepsinde gelişimcilik yarışmasını tanıttılar ve Türkiye'ye gelişimciliği öğretme misyonuyla yola çıktılar. Ben o misyonu bir parçası olarak görmüyorum kendime. Melek yatırımcılığı bilen, şirket kurmasını bilen ve belirli olgunluk seviyesine erişip de yatırım arayan insanlarla etkileşime giriyorum. Bu yatırımlar hangi sektörlerde oluyor?
Bir iki tane örnek verebilir misin? Benim girmediğim sektör yok. Biraz karakterimle de alakalı. Böyle multi disipliner bir insanım.
Özellikle işte ödeme sistemleri, yazılımların bu konularda tabii kendimiz şirket kurduğumuz için bayağı bir ilgiliyim. Oradan restoran işine de yatırım yaptım veya gıda teknolojileri alanında faaliyet gösteren, e-ticaret teknolojilerinde faaliyet gösteren bir firma yatırım yaptım. İK yazılımları, bu aralar biraz kafayı taktığım bir alan. Oyun firmasına yatırım yaptık.
Sanal gerçeklik, virtual reality alanında... ...Oculus'e ciddi bir yazılım geliştiren bir firmaya yatırım yaptık. Devam edeyim mi?
Aslında ben bu melek yatırımcılık konusuna biraz ara verip... ...bir parantez açıp, karakterin hakkında bir merak uyandı bende. Sen hep mi böyleydin?
Hani maymun iştahlılık denir ya. Maymun iştahlıktan ziyade böyle bir merak, herbokolog olmakla alakalı bir şey. Yani o farklı disiplinler arasında gidip gelmeyi ve bu konular hakkında biraz öğrenmeyi çok seviyorum. Ama öğrenmek de böyle kolay bir şey değil yani biliyorsun sıfırdan bir şey öğrenmek hele belli yaştan sonra çok zor.
Para koyunca öğreniyorsun. Çünkü bayağı ciddi bir riskin içerisine girdiğin için bir işe para koyduğun zaman onu öğrenme hızın bir kitaptan veya işte bir YouTube videosundan veya bir dersten öğrendiğinden çok daha hızlı oluyor. Tam da geleceğim noktaya geldin zaten. Bu öğrenme süreci nasıl oluyor?
Yani sen şimdi oturup da Wikipedia'yı açarak mı başlıyorsun yoksa hayır zaten bu işi yapmış insanlar var yatırım yaptı mı insanlar zaten bunlar onlardan öğreneyim ya da bunların bir karması mı? Öncelikle hafızalanın alması gerekiyor. Yani çekirgeden işte protein üretiyoruz, çekirge tozundan protein yapıyoruz gibi start-up'lar geliyor bana. Ne gibi yan etkileri olabilir, ileride bir sıkıntısı olabilir mi?
Oralarda bir çizgiyi koyuyorum çünkü bilmiyorum ama bazı işleri de çok rahat anlayabiliyorsun. Yani bilmesen de anlayabileceğin işler var. Mesela sanal gerçeklik üzerinden oyunlaştırılmış aktiviteler yaptıran bir yazılım sana anlatıldığı zaman bir sanal gerçeklik uzmanı olmasan dahi, daha önce o alanda olmasan dahi onu anlayabiliyorsun. Şimdi onu anladıktan sonra ikinci aşamaya geçiyorsun.
Hemen bir subject matter expert buluyorsun. Bu bazen çok negatif olabiliyor. Çünkü onlar dünyanın en konservatif insanları oluyorlar. Abi hayatta olmaz o şimdi.
Onu sanal gerçekliğe taşırsan olmaz diyorlar. Şimdi orada yine de bir şeyler anlatıyorlar sana. Onların fikirlerini değil, onların verdiği bilgileri almak lazım. Sonra girişimciyi anlattırıyorsun.
Bakalım güzel anlatabiliyor mu? Çünkü bir satışçı olması lazım girişimcinin. Güzel de anlatması lazım. Üçünü bir araya topladığın zaman da biraz da böyle içine böyle bir şans tozu ekliyorsun.
O da mutlaka olması gereken bir şey. Ve girişimciye inanıyorsan ben bu insanla daha hayatla ilgili bir sohbet yaptığımda da bir şeyler paylaşabileceğim bir insan mı? Cevabı evetse orada yatırım kararını alıyorsun. Tabii başka şeyler var.
Değerlemesi uygun mu? Diğer yatırımcılar nasıl? Ortaklar nasıl? Bunları sorgulamaya başlıyorsun.
Bu arada yatırım yaptıklarının arasında Pod B'de var galiba değil mi? Evet, Pod B'de çok severek, heyecan duyarak yatırım yaptığım girişimlerden bir tanesi. Ben de aslında üniversite yıllarında radyoculuk yaptım. Dinleyiciler için açıklayayım, sen Pod B'ye yatırım yaptın diye aslında bana yatırım yapmış olmuyorsun.
Bizim prodüktör sadece, ben bu şirketin parçası değilim o bakımdan. Ama bunu şu yüzden dile getirdim. Mesela ben merak ediyorum, ya bu iş nereye gidiyor bu yayıncılık işi? Özellikle de Spotify gibi bir girişim buraya milyarlar gömüyor.
Bunun geleceği ne olacak sence? Biraz da kendi kariyerimin geleceğini soruyorum aslında sana. 20 sene önceki rezaleti hatırlıyorsun değil mi? Napsterlar, kazalar... Bizim için muhteşem bir dünyaydı.
Ben Audio Galaksi'ye girerdim, akşam basardım. Sabaha 300 tane mp3 bilgisayardaydı. Onda bir tane burner ile cd'ye burn ederdik. Bütün yolda çalacak şarkılarımızı bedavaya şakır şukur dinlerdik.
Muazzam bir şok yaşadı müzik endüstri ise. Hatta Radiohead albümünü çıkarttı sadece internetten yayınladı ve Bağuş'la o yıl en çok para kazanan albümlerden bir tanesi oldu. Bunlar hep böyle işte bu yeni müzik endüstrisinin veya işte yayıncılık endüstrisinin gideceği noktanın doğum sancılarıydı. Şimdi burada enteresan bir şey oldu.
Bu işi DRM, MYRM falan çözmedi. Ne çözdü? Kolaylık çözdü. Spotify'a giriyorsun hem podcastlerini izleyebiliyorsun hem de en sevdiğin parçaları dinleyebiliyorsun hem bunları çok güzel kategorize edebiliyorsun.
Ne oldu? YouTube ve Spotify insanları belirli noktalarda topladılar. platformlar olacak. Ön plana çıkabilenler muazzam kitlelere ulaşabilecekler.
Yani 80'li yıllardaki tek kanallı dönemin geldiği kadar yüksek bir erişime aslında tekrar geliyoruz. Niye? İşte algoritmalarla, beğenilerle, şunlarla, bunlarla. Bu haber yayıncılığında da aynı şey.
Spor yayıncılığında da aynı şey. Diğer bütün yayıncılıklarda da aynı şeye doğru ilerliyor. Spotify bu işi alıp götürür, YouTube bu işi alıp götürür diyemiyorum ama senin açından her şey mükemmel. Çünkü prodüksiyon şirketleri seni kitlelere uğraştırmaya çalışıyor.
Zaten o platformların kendileri kitlelere ulaştırmaya çalışıyor. Senin tek yapman gereken kaliteli içeriği üretmeye devam etmek. O yüzden sizin için çok güzel bir dünya. Sizin de rekabetiniz oluyor tabii.
Yarına bir gün daha flarsız bir Entel çıkar. O zaman da kendini yeniden icat etmen lazım. İşte mesela Joe Rogan falan bunun çok iyi örnekleri. 10-15 senedir hakikaten gündemde kalmayı becerebiliyor.
Yani şu an senin en büyük önündeki limitasyon belki Türkçe yapıyor olman. Yani belki İngilizce yapıyor olsan. Ama orada rekabet farklı bir boyut. Yani hakikaten de hiç bilinmeden başlayıp hele böyle İngilizce ortamda büyümek çok zor bir şey.
Aslında bu senin startup ekosistemine de benziyor. Demin bana podcast için sordun soruyu. Ya sen aslında İngilizce de yapsan şöyle avantajları, şöyle riskleri var. Şimdi aynısını ben sana sorayım.
Neden bu işi mesela dışarıda bir yerde yapmaya çalışmadın? Bunun bir ideolojisi mi vardı? Yani ben Türkiye'yi şu noktaya getireceğim. Dışarıda öğrendiklerimi getireceğim.
Buraya, burada kalkınalım falan filan. Yani sonuçta herkes ülkesinin kalkınmasını ister. Birincisi burada yaşıyoruz, buranın vatandaşıyız. Yurt dışına gidince de Türk'üm diyorsun.
İnsanlar seni Peak Games'le, teknolojiyle tanısın. Başka şeylerle tanıyacağına değil mi? Dünyayı gezdiğin zaman o Türk kimliğin her zaman seninle birlikte olacak bir kimlik. Bu bir.
İkincisi, ben eğer Amerika'da Stanford, işte Harvard veya Yale falan gibi üniversitede okusaydım ve hafta sonları çıkıp böyle takıldığım arkadaşlarım oralı olsalardı, belki benim yolculuğum öyle giderdi. Şimdi ben üniversiteyi Türkiye'de okudum. Abim de Türkiye'de, İTÜ'de okudu o. Ben Galatasaray Üniversitesi'nde okudum.
Türkiye'de oluştu bizim çevremiz ama nedir böyle hani batıya açılan pencere işte Galatasaray Lisesi'nin şeyi gibi, motto'su gibi. Bu da o yıllar için çok avantajlıydı 2000'li yılların başında. Türkiye'nin o dönemde Avrupa Birliği süreci falan hatırlarsın. En nasıl 70'li yıllardaki Fransız ekolüyle etkilenen Türk ressamları gibi.
Biz de oraya odaklandık. Peki senin normal bir günün nasıl geçiyor? Daha doğrusu günün demeyeyim de bir haftan nasıl geçiyor? Sabah dörtte kalkıyorum, meditasyon yapıyorum, yoga yapıyorum.
Ondan sonra Bulletproof kahve içiyorum, gelmişim. Zamanının ne kadarını bu yeni olası startuplara değerlendirmeye harcıyorsun? Ne kadarını kendi işine harcıyorsun? Bunun üstünde düşündün mü?
Zaman yönetimini nasıl yapman lazım? Stratejik anlamda. Şu saatte şunu yapıyorum değil mi? Aktif zaman yönetimi yapıyorum.
Vakit çok. Saçma sapan bilgisayar oyunu oynamıyorsan, oturup 7 sezon Netflix dizisi falan izlemiyorsan... Evli değilim, çocuğum yok. O da acayip bir vakit kazancım benim için.
Hızımı kendim ayarlıyorum açıkçası. Ama kendi işimle ilgili, yani Comensys'le ilgili oradaki zaman yönetimim çok titiz. Biraz da ondan bahsedebiliriz aslında. Şirketlerin, diğer şirketlerin dijitalleşmesine veya cloud'a geçmesine yardımcı oluyorsunuz.
Biraz safça bir soru da, biz çocukken uçan arabalar olacak 2000'lerde diyorlardı ya, 2000'lerde de her şey cloud'a geçecek diyorlardı. Ne uçan araba oldu ne her şey cloud'a geçti. Şöyle aslında son kullanıcı cloud'a geçti. Son kullanıcının resimleri artık Instagram'da, son kullanıcıların mesajları WhatsApp'ta.
Cloud'a geçemeyenler daha regulatif konular. İşte bankalar geçemedi hala. Özellikle Türkiye'de geçemediler. Büyük sanayi kuruluşları geçemediler cloud'a.
Orada da işte IT'cilerin boyunduruğu altındalar. Bir de para kısmı var. Yani açıkçası şu an Türkiye'deki bir şirketin Amazon'a geçmesi, Google'a geçmesi ucuz bir işlem değil. Kestiğimiz faturalardan falan da takip ediyorum yani sonuçta.
Çok da ciddi indirimler yapıyor bu büyük cloud sağlıcıları. Ama yine de özellikle bu son döviz krizi, 2018 döviz krizi bu geçişi biraz yavaşlattı ama inanılmaz bir devrim. Çok küçümsenen, çok da anlaşılmayan. Iceberg'in çünkü görünmeyen kısmı olduğu için.
IT tarihinin, internet tarihinin en büyük devrimidir Cloud bence. Hızlı internet ve Cloud. Bu dediğin bu devri ve IT'cilerin kendilerinin direnç göstermesini ben de bizzat yaşadım. Çünkü danışmanlıktan önce kendi şirketimin IT departmanında çalışıyordum ben de.
Aynen bu. Soruların cevabını çok iyi biliyorsun. Aynı şeyi düşünüyoruz. Ama işte biraz da işte insan ömrü, jenerasyonel farklar.
Hani diyoruz ki insan ömrü uzadıkça ve işte emeklilik yaşı 65'i 75'e geldikçe inovasyonun hızı yavaşlayacak. Yani görüyoruz işte şu anda yani orada 60 küsur yaşında belki bir IT'ci. Ona da bir şey diyemiyorum. Adam çok bambaşka dünyalardan geliyor.
İşte onun emekli olmasını bekleyeceksin o şirkette belki de. Bu dediğin aslında çok önemli bir şey. Bizim konumuzu da aşan bir şey. İnovasyonun nesiller arasında olması, nesil içinde değildi ve o yüzden de yavaşlayacak olması.
Yavaşlayacak çünkü bir insan 22 yaşında iş hayatına başlıyor, 72 yaşında emekli olacak. 50 sene, yarım yüzyıl o şeyi taşıyacağız. Hatta Elon Musk'ın son bir röportajında diyor ki ölmek güzel bir şey. Çünkü değişim oluyor, devri daim oluyor.
Öbür türlü devri daim olmayacak diyor. Cloud dönüşümünde de aslında yavaş yavaş bunu görüyoruz. O yüzden belki şu an mobil, mobili uygulamalar, mobildeki işletim sistemleri tahminimizden daha uzun süre hayatlarımızda olabilir. Her şey son 10 yıldaki yaşadığımız değişim aynı hızla devam edecek diye bir kaide yok yani.
Bu evrimde de punctuated equilibrium diye bir kavram var. Biyolojik evrim sürekli kademe kademe olmuyor da uzun süre aynı gidiyor. Ondan sonra bir anda bazı değişiklikler oluyor. Havalar bir soğuyor, kıllar çıkmaya başlıyor.
Değişim konusunda aslında bu 2022 ödeme sistemleri raporunu birazcık konuşmak istiyorum. 2025 itibariyle diyor. Dünya nüfusunun %60'ı mobil cüzdan kullanacak. Neredeyse 5 milyar kişi.
Kullanıyoruz da zaten şu anda. Şu an İngiltere'de cüzdan taşımayan arkadaşımın sayısı taşıyandan daha fazla. Ama şimdi sen de mesela atıyorum bir konser bileti aldığında veya işte bir boarding pass'ini de sanallaştırdığında aslında orada bir cüzdan kullanıyorsun. Şimdi hani o 5 milyar kişinin içerisinde %100 mobil cüzdana geçmiş olanlarla %10-15 geçmiş olanları da biz onun içerisine kattık araştırmada.
Anladım. Ama dediğin gibi, aylık finansal işlemlerinden büyük bir kısmını... ...mobil üzerindeki bir barkod veya NFC okuyucu üzerinden yapacaksın yani.
Bunu zaten yapmaya başladık. QR kod ile ödeme yapan kullanıcıları ayırmışsınız mesela. 2.2 milyar kişiye ulaşacağı söyleniyormuş.
O kadar resilient kaldı ki QR yani. Nasıl diyeyim sana? 15 senedir o iki boyutlu QR'ı çıkarttıklarından sonra bayağı merkeze oturdu. Şimdi NFC belki biraz onu oradan taşıyabilir çünkü.
Yakınlıkla artık bir ödeme alınabiliyor ama QR kod o kadar basit ki. Değiştirmeye gerek yok. Yani kredi kartı gibi. Yani kredi kartı da mesela cebinden çıkıyorsun, tık yapıyorsun, geçiyorsun.
QR kod da öyle bir şey. Ama zaten herkes yani işletme sahipleri de bu işin farkındalar artık anladığım kadarıyla. Kobilerin çok hızlı dijital dönüşümü olmaya başladı ki ben uzun yıllar bunu olmayacak diyordum. Ne oldu?
Sahtekarlıklar ortadan kalktı. Yani nasıl mesela? İşte biz bir tane yatırım yaptığımız firma var, birayı ideal şekilde döküyor. Bir tane akıllı musluk.
Gün sonunda z raporu çıkartıyorsun, kasadan 150 tane bira çıkıyor mesela. Faturası kesilmiş. Musluktan 200 çıkıyor. 50 bira nerede?
Hadi 10 tane ikram versen, 40 tanesi nereye gitti? Bir anda Kobe diyor ki, şuradaki yeni gelen stajyer barman diyor, arkadaşlarını dağıtıyormuş diyor. E ne oldu? Bu hemen dijitalleşir.
Anında dijitalleşmeye geçer. Günün sonunda 30 tane bira var kurtaracağı yani. Az para değil. Akıllı kasa mesela.
Şimdi ben restoran işine girdim, çok da büyük para batırdım. Yalvardım, diyorum ki şu Ece ajandasını kullanmayın ya, şurada bunun yazılımı var dedim. Kapıdaki kişi ayrılıyor, ajandayla birlikte kayboluyor. Ondan sonra biz sıfırdan yeni veri tabanı kurmak zorunda kalıyoruz.
Ya diyorum buraya aylardır gelen, bir sürü hesap veren adamlar var, hanımefendiler var. Bu insanları siz bir daha geldiğinde tanımamanız küfür gibi bir şey. Adam bir hafta önce gelmiş, 5000 TL hesap bırakmış, doğum günü kutlamış orada. Ondan sonra ertesi hafta kapı değişti diye, buyurun kime gelmiştiniz?
Ne oluyor? Yan restoran teknolojiyi kullanmaya başladığı noktadan itibaren Ece Ajandası'ndan, dijital Ece Ajandası'na geçtiği noktada bitiyor, sana tur bindiriyor. Şöyle bir şey olabilir mi peki? Şimdi abi bir fikrim var diye gireceğim muhabbete.
Bunun iş yükünü restorana yıkacağımıza, insanların zaten hangi restorana gittiğini şu anda bilen uygulamalar var. Ne var? Google Timeline. Tabii tabii işte Foursquare vardı zamanında hatırlarsın.
Instagram bunun aslında eskiden gittiğin yerin story'lerinde senin de story'nin çıkardı eğer hesabın açıksa. Bir gidiyorsun diyorsun ki bu akşam işte bilmem ne meyhanesinde kimler var diye tak tak tak bakabiliyordun. Şimdi buradaki lokasyon datası çok değerli ama KVKK ve GDPR işleri devreye giriyor. ben buranın müşterisi olmaya geldim dediğin zaman restoran seni datanı almaya okey alabiliyor.
Ama arka planda çalışan bir tane third party lokasyon tracker uygulamasının ha sen şimdi bilmem ne mehanesine gittin hadi bakalım önüne de menüyü koyduk derse burada benim işte özel alanıma girdin falan filan gibi sıkıntılar var. Dibine kadar teknoloji diyorsak senin dediğin gibi olması lazım. Yok benim için heyecan verici şeyler yani işin teknik kısmının çözümü ama olmaması daha iyi ya bazı şeylerin. Yani özellikle de Türkiye gibi yerlerde de olmaması ekstra daha iyi.
Evet Çin'i görüyorsun yani Çin'de rezalet şu anda işler. Hani İsveç'te Danimarka'da ver ne olur diyorsun ama işte buralarda veremezsin yani. Orada bile sorun olabilir hani işte ne olur birileri gelir hack eder bilmem. Orada da evden çıkarmadılar.
Mesela pandemide böyle hani sokağa çıkma yasaklarının falan İsveç değil de hani sıkı uygulandığı Kuzey Avrupa ülkeleri oldu yani. Onlar da bir anda böyle über demokrasiden çok acayip bir korumacı bir devlet anlayışına geçtiler yani. Ben ama şey noktasına geldim artık. Şunun şurasında hani biliyorum kaç yıl, kaç on yıl yaşarız ama diyorum ki ben verdim artık bir datamı.
Bu ürünü kullanabilirsiniz. Üç günlük dünya. Eğer benim algoritmasal olarak bana daha güzel deneyimler yaşatacaksanız buyurun alın diyorum yani. Zaten bizden de geçmiş bir şey.
Yani bu tartışmalar yaşanana kadar o bilgilerin çoğu açığa çıktı gitti. Bir de zamanında biz interneti öyle bir kullanmışız ki yani hani dibine kadar kullanmışız. Turnet vardı belki hatırlarsın. 14-400 modemle bağlanırdık.
95-96 benim ilk internete girişim. O ilk 6 senemin yani şu an piyasada olmaması, o zaman cloud olmaması profesyonel hayatım için de mükemmel oldu yani. Yoksa çünkü... Evde nasılsam internette de öyleydim yani öyle diyeyim sana.
Arkadaşların da hafta sonu nasıl çıkıyorsan internette de öyle çıkıyordun. Şimdi acayip filtreli ve çok kontrollüyüz şu an internette. Evet şimdi büyüyen, yetişen çocukların hakikaten öyle bir lüksü yok. Daha doğrusu hani o rahatlığı yaşıyorlar da sonradan cezasını çekecekler, sonradan bedelini ödeyecekler. Veya onların oluşturacağı yeni dünya toplumu,
onlara takılmayacak bir toplum olacak. Belki biraz pozitif bakmak lazım. O gençken, onlu yaşlarında paylaştıkları saçma sapan hikayelerin... ...bir dert olmayacağı bir topluma doğru gidiyor da olabiliriz.
Herkesin derdi çıkarsa... Mutually Assured Destruction, yani mad olacak. Herkes birbirini imha edebilecek. Evet, herkes bir yere gelip birbirini affetsin.
25 yaşından önce ne paylaşıyorsan paylaş gibi. 2007 yılında Facebook'ta ilk başta çıktığında mesaj yollama özelliğinden çok millet birbirinin duvarına yazardı hatırlıyorsun değil mi? Tabii tabii. Ama o duvarda işte hani hazırlandım hadi çıkıyor musun işte hadi gecikiyoruz böyle yazışılırdı.
Sonra yıllar sonra millet unutuyor bunu 10 sene sonra 2017'de bir furya çıktı. Facebook aranızdaki özel mesajlaşmaları duvarınıza taşıdı falan diye. Alakası yok sen onları duvara yazmışsın zaten haberin yok. Onu bizzat kullanan bizler de unuttuk ya.
Biz de unuttuk. Ben eski tweetlerime falan bakıyorum neler yazmışım. İşte o yüzden o ekşi sözlüğün bazen silinmesi falan iyi olabiliyor yani. Sana son bir soru sorayım.
En yanlış tahminlerin neydi? Pişmanlık demiyorum çünkü belki yanlıştı ama pişman değilim. Aynısı olsa aynı şeyleri yapardım diyeceksin. Çok güzel soru.
Yani ilk başta iPhone çıktığında %5 pazar payı alacağına dair böyle bir dosya hazırlamıştık. Aslında bulursa bu dosyayı yollayayım sana. %5 ila 8 arası pazar payı elde eder iPhone ve dokunmatik ekranlar. Blackberry'nin işte %12 bilmem ne falan.
Böyle baya güzel Ericssonlar, Nokia'lar falan var orada böyle. O raporu hazırladık, kendi içimizde yayınladık. 2 sene sonra tamamen çöpe atmak zorunda kaldık. Raporu yayınladıktan sonra App Store çıktı.
App Store çıkınca biz anladık. Orada dedik ki yani bu asıl devrim App Store. Bütün dünyayı değiştirdi. Orada çok yanlış bir tahmin yapmıştık ama o tahminden çok hızlı dönüp şirketimizi ona göre tekrardan inşa edebildik.
Valla işte herkesin söylediği gibi ben de yani ilk Bitcoin kelimesinin duyulduğunda 2013 falandı yani 1 dolar, 2 dolar, 3 dolar. Benim böyle teknolojiye çok meraklı arkadaşlarım. Onlar da 3 dolardan alıp 100 dolardan sattılar o ayrı mesele de. Biraz tutsaymışız iyiymiş yani.
Ama halen de çok inandığım bir alan değil açıkçası. Ama tabii bu konuda çok keskin yorumlar yapmıştık Fatih'le birlikte. Her seferinde böyle lafı ağzımıza tıkacak şekilde bitcoin ve kripto yükseldi, büyüdü. Bu ikisi bence hani tutturabildiğim tahminler değildi.
Onun dışında şanslı bir insanım. Yani ben 2005-2006 yılında Fransa'dayken Türkiye'ye gelip bu teknoloji dünyasına girip girişimci olmaya karar vermek ve bu şirket yolculuğuna çıkmış olmam aslında hayatta verdiğim en doğru karardı. Paralelde de radyo programcılığı yapıyordum. Teknoloji üzerine yapıyordum.
Başta Cosmos diye bir radyo istasyonu vardı. Sonra ben Fransa'ya gidip geldiğimde bu radyo istasyonunu spor radyosu yapmışlardı. Lig radyo 92.3 olmuştu.
Dedim ki ben futbolla da çok ilgileniyorum o zamanlar. İyi bir Galatasaray taraftarıydım. Ofis çıkışı böyle Pozitron'dan çıkıp işte Davutpaşa'daki kampüsüne gidip orada işte radyo programı yapıyordum, lig radyonun. O bir anda böyle primetime'a evrildi.
Primetime'dan televizyona geçtik, SkyTürk'e geçtik. Bir anda SkyTürk'te primetime olduk falan. Ben böyle bir çift hayat yaşayan biri oldum yani. Bir yandan böyle gündüz böyle girişimcilik teknoloji, bir yandan da böyle haftada bir SkyTürk'te primetime'de futbol programı yapıyorum.
Sonra bir İstiklal Caddesi'ni de böyle biri çevirdi. Sen dedi işte Sky Türk yorumcusu bilmem ne misin? İşte o bilmem kimin ben bilmem ne yapayım falan dedi bana tamam mı? Hani bana demiyor.
Çok sevdiğim bir futbolcu bu arada. Yani jübilesini yapmış, dünya tatlısı efendi bir adam. Ben bu ortamı bir parçası olmak istiyor muyum hakikaten dedim. Yavaş yavaş kendimi o sektörden biraz çıkarıp teknolojiye kanalize ettim.
Dedim ki bu kanal benim gideceğim kanal değil dedim yani. O spor yorumculuğu ve programcılığını bıraktım. O da çok güzel benim için bir anı oldu ama iyi ki de bu yolu seçmişim. Seçimlerimde şanslı olduğumu düşünüyorum genelde.
Benim anladığım zaten genel olarak şans önemli. İkincisi de network. Kimi tanıyorsun referansların? Bunların hepsi senin kendin yaratabileceğin şeyler aslında.
Ama kalitesiz network çok saçma bir şey. Bu networking eventler falan böyle eline kartları alıp tak tak tak dağıtıyorsun. Hayır yani hayatta senin gerçekten belirli şeyleri paylaştığın insanlar olacak ve o insanlarla birlikte networking geliştireceksin. Network dediğin sağlıklı, belli sayıda yani üst limiti olan bir insan sayısı var orada.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.