
5.046 kelime · ~25 dk okuma
Selam flarsızlar. Çaktırmadan giriştiğimiz üçlemenin ikinci kısmındayız. Kadın çocuk erkek diye gidiyor temalar. Bugün de konu Kürtaj.
Ama Kürtaj'ın psikolojik yanı değil. Onu doktorlardan veya yaptıranlardan dinlersiniz. Ama bu demek değil ki Kürtaj sadece doktorları veya kadınları ilgilendiren bir sorun. O çocukları kim yetiştirecek?
Erkekler de yetiştirecek. veya başkalarının istenmeyen hamileliklerinden doğan çocuklarla yan yana yaşayacaklar. Hepsinden önemlisi bu temel bir değerler çatışması. Başka konuları da etkiliyor.
Kaçış yok yani. Belki hatırlarsanız birkaç bölüm önce giriş kısmında bir habere değinmiştim. ABD'de Anayasa Mahkemesi'nin görüşme notları dışarıya sızdırılmıştı ve yarım yüzyıllık Kürtaj hakkının tehlikede olduğu ortaya çıkmıştı. Ya abartmayın o kadarını da yapmazlar diyenler olduysa da geçen haftalarda resmi karar verildi ve bu koruma kalktı.
Bu bahaneyle Kürtaj konusundaki felsefi argümanlara odaklanan bir yazı koymuştum Patreon'a. Şimdi onu biraz genişletip sizle paylaşayım diyorum. Ama şunu anlamanız kesinlikle önemli benim için. Hangi tarafın kazandığını belirleyen şey felsefi argümanların gücü değil.
Çünkü hayat bir münazara değil. Hele ki böyle temel değerlerin çalıştığı bir konuda. Bu bir savaş. Daha fanatik olan, daha organize olan, daha stratejik düşünebilen ve bazen de daha şanslı olan kazanıyor.
Argümanlar daha ziyade yardımcı başrol oyuncusu gibiler. Yandan destek veriyorlar. Ben onlara eleştirel düşünce egzersizleri oldukları için odaklanıyorum. Biraz da kendi fikirlerimi toparlamak için tabii ki.
Yoksa konuyu çözüp tarafları barıştırmak için değil. Yine de siyasetten ve sosyolojiden tamamen kaçmayacağız. ABD'den başlayıp Türkiye'ye uzanan bir arka planla başlayacağız. ABD'deki tartışmaların dönüm noktası 1973'teki bir anayasa mahkemesi kararı oldu.
Ondan önce öyle genel bir kanun yok, eyaletler kafalarına göre karar veriyorlar. Teksas eyaleti de bunu yasaklamış. Sonra bir kadın Teksas devletini dava edince konu anayasa mahkemesine gelmiş. Mahkeme davayı bir kişisel mahremiyet konusu olarak çerçeveledi ve dedi ki hiçbir çoğunluk ve onu temsil eden hiçbir hükümet yetişkin bir vatandaşın bedeni üstünde hak sahibi olamaz.
Kürtaj yasağı böyle bir hak iddia etmektir yapamazsınız. Yerel hükümetleri ezmiş oldu mahkeme. Fakat bu nihai bir karar değildi. Tamam kürtaj tamamen yasaklanmayacak da, sınırsızca serbest olacak da değil.
Çünkü kişisel mahremiyet devletin koruması gereken tek şey değil. Mesela hamile kadının sağlığı da önemli. Benim bedenim diye kafanıza göre davranamıyorsunuz. Bazı tıbbi prosedürler çok riskli.
Bunun kurallarını devlet belirleyebiliyor. Diğer bir dengeleyici unsur da tabii ki bebeğin hakları. Doğuma mesela 10 dakika kala kürtaj yapmayı herhalde aranızda pek kimse savunmayacaktır. Peki 10 dakika fark yaratmıyorsa 10 saat yaratır mı?
10 gün yaratır mı? 10 hafta yaratır mı? Mahkemenin önündeki soru buydu işte. Hangi noktada bu unsurlar öyle önem kazanıyorlar ki yerel hükümetler kişinin mahremiyet haklarını kısıtlayacak kanunlar geçirebilsinler?
Sorites paradokslarını hatırlıyorsanız. Amerikancası bu tabii ki yoksa belki de Sorites falan dememiz lazım. Neyse. Orada ne diyorduk?
Hepimiz kum birikintisiyle kumsal veya su birikintisiyle deniz arasındaki farkı biliyoruz. Ama kaçıncı kum tanesini eklediğimizde elimizdeki birikinti bir kumsal oluyor? Bilmiyoruz. Kaçıncı damlayı çıkardığımızda okyanus bir su birikintisine dönüşüyor?
Bilmiyoruz. Aynı şekilde kaçıncı hücreden sonra o şey bebek oluyor? Kaçıncı nörondan sonra hakları olan bir insana dönüşüyoruz? Bunu da bilmiyoruz.
Bu belirsizlik de mahkeme kararında belirtilmişti bu arada. Hakimlerin çoğunluk fikrini belirten bir yazı oluyor. Orada şöyle demişler. Hayatın ne zaman başladığı gibi zor bir soruyu biz cevaplayamayız.
İlgili uzmanlık alanlarında yetişmiş kişiler yani tıp, felsefe ve teoloji uzmanları Bu konuda bir anlaşmaya varmalılar. Varamamışlarsa adaletin üstüne düşen bunların arasında doğru cevabı bulmak değil. Medeniyetimizin bu evresinde doğru cevap üstünde spekülasyon yapamayız. Bu tip bir yaklaşma skeptisizm argümanı da deniyor bazen.
Eğer bir konuda aşırı belirsizlik varsa yapılacak en iyi şey büyük kararlardan, mesela geniş yasaklardan kaçınmaktır. Mahkemede bu yüzden bir nevi orta yol buldu. İlk üç aylık dönemde kişinin mahremiyeti en önemli faktördür dedi. İstediğini yapar.
İkinci üç aylık dönemde kürtajın kadına riski arttığından kadının sağlığını korumayı öne sürerek kürtaj kısıtlanabilir. Burada eyaletlere epey bir yorum payı kalmış. Son 3 aylık dönemde ise bebeğin yaşama şansı yüksek olduğundan en önemli faktör o oluyor. Onun haklarını korumak için kürtaj tamamen yasaklanabiliyor.
Tabii kadının hayatını kurtarma istisnası var. Bakın mahkeme yasaklamıyor. Eyaletlere son 3 ayda istediğiniz gibi yasaklayabilirsiniz diyor. Bu sınırlar biraz hasbelkader çizilmişler ama son 3 ay kriterinin ardında bir mantık yatıyor.
Fetüs'ün anne dışında yaşayabilir hale geldiği nokta bu. Tabii bu teknolojiye bağlı olarak değişiyor. Küves sayesinde anneden daha erken ayrılabiliyor bebekler. Nitekim 92 yılında bir başka önemli mahkeme kararı bu teknolojik gelişmeleri de dikkate alıp sınırı birkaç hafta erkene çekti.
E ileride teknoloji daha da geliştikçe bu daha da erkene alınabilir demek, teknolojiye göre değişen bir ahlak da pek tatmin edici olmuyor birçok insan için. Ve biraz da bu belirsizlikler yüzünden bu kararlar bunca sene yasalaşmadılar, birer hukuki emsal olarak devam ettiler sadece. Anayasa mahkemesinin kendi emsal kararını bozması yeterli oldu. Sonuçta siyasette ne uğruna kendini harcamayı göze alacağını iyi seçmen gerekiyor.
Birçok sanayileşmiş ülkenin aksine ABD'de bu konu hiç kapanmamıştı. eyaletler seviyesinde savaş olarak devam ediyordu, hiçbir merkezi iktidarda bu ateşi körükleyip gündeme taşımayı, meclise taşımayı ve siyasi kredisini tamamen harcamayı istemedi. Burada esas soru neden bu konunun hiç kapanmadığı, bu tartışmaların hiç bitmediği. Bunu anlamak için toplumun değerlerine biraz bakmamız lazım.
Orada çoğunluk kürtajın yasaklanmasından yana değil. Biraz dikkatli okumak lazım tabii sonuçları. Bazen etiketler üzerinden soruyorlar. O zaman kafalar karışıyor.
Mesela orada iki etiket hakim. Bir pro-life, yaşam hakkı yanlısı. Bir de pro-choice, seçim hakkı yanlısı. Bir grup insan topladınız diyelim.
Seçim hakkından yana mısınız diye sorunca çoğunluk evet diyor. Benzer bir grubu toplayıp yaşam hakkından yana mısınız deyince yine çoğunluk evet diyor. Ama bu etiketlerin ötesine geçen araştırmalar var. Bakıyorsun onlara, 30 sene önce halkın %60'ı çoğu durumda veya her durumda kürtajın yasal olmasını savunuyordu.
30 sene sonra şimdi de aynı oran var. Çoğunluk yasaklara karşı. Bu meseleyi kadın-erkek karşıtlığı şeklinde okumamak lazım. Erkeklerin %57'si, kadınların da %66'sı yasak karşıtı.
Fark var ama çok büyük değil. Yani erkeklerin de çoğu yasak karşıtı. En uç kesime bakıyorsun. Kürtajın her durumda yasak olmasını isteyenler.
Bunlar arasında da kadın erkek farkı yok. Yüzde 8-9'luk bir kesim. Rastgele bir insanın bu konudaki fikrini tahmin etmek için yaşı, eğitim seviyesi hatta ırkı bile cinsiyetten daha belirleyici olabiliyor. Ama en belirleyici faktör dini inancı.
özellikle de evangelist olup olmaması. Evangelistler neydi? Protestanların bir kolu. Dünyada 500-600 milyon kişi bu mezhepe üye.
ABD'de de nüfusun yaklaşık çeyreğini oluşturuyorlar. En büyük dini blok. Çoğunluğu bunların bildiğin laikliğe karşılar. Yani anayasada bu ülke Hristiyan bir ülkedir yazsın istiyorlar.
Yahut Hristiyanlık ile liberalizmin uyuşmadığını düşünüyorlar. Ki bence de doğru bu uyuşmuyor yani. Uyuşan hali başka bir din oluyor da aslında adını değiştirmemişler. Neyse.
Özellikle bu beyaz evangelistler çok organizeler ve bu konuya herkesten çok önem veriyorlar. Kafayı takmışlar yani buna. Genel nüfusun aksine 4'te 3'lük bir kesim kürtajın çoğu durumda yasaklanmasından yana. İşte onların baskısı 70'lerden beri hiç dinmedi.
Genelde böyle olur zaten. Sen bir şeye kısmen ilgilisindir. Ha ölememişler geçersin veya biraz protesto yaparsın. Diğeri öyle değil.
Yıllarca her gün o konu üstünde eylem yapıyor. O yüzden azınlık olsalar da yeniyorlar seni. Bu baskının nihayet politik gerçekliğe dönüşmesini sağlayan şey neydi? Yargıç atama savaşında demokratların yenilgisiydi.
Bundan bahsetmiştim zaten. Trump döneminde şansına bir takım yargıç atamaları oluyor. Senato onayından geçerlerken Kürtaj hakkında sorular soruyorlar. Hepsi de artık bu emsal karardır, bunu ellemeyiz tarzı yorumlar yapmışlar.
E ama atamaları resmileşince ne oluyor? 180 derece dönüyorlar. Takiyecilik bildiğim. Bunun da yol açtığı garip bir anektoda aktarayım.
Kadın hamileliğinin ilk aylarında daha prosedürü için klinikte bekliyor. Tam sıra kendisine gelirken mahkemenin kararı açıklanıyor. Bozduk bu emsal kararı diye. O eyaletin meclisi de önceden bir yasa geçirmiş.
Karar açıklanır açıklanmaz otomatikman kürtaj yasaklanacak. Dolayısıyla o dakika eyaletteki yasak aktive oluyor. E tabi bundan haberdar klinik personeli. Kusura bakmayın artık yapamayız diyorlar.
İlla başka bir eyaletten randevu alman lazım. Fakirse bunu zaten ayarlaması zor. Değilse bile bekleme süreleri artmış diğer yerlerde. Birkaç dakika farklı hayatı değişti yani.
Bugün çoğu eyalette kürtaj Türkiye'dekinden daha zor. Hadi o neyse de bazı eyaletler hemen hemen tüm Afrika ve Orta Doğu'dan daha yasakçı. Bu işin haritası var bakın Wikipedia'dan. Afrika'nın çoğunda en azından tecavüz ve sakatlık durumlarında istisnalar tanınmış.
ABD'deki sadece eyaletlerde ise sadece ve sadece kadının hayatını kurtaracaksa izin var. Ve bunu bile çok gören milyonlarca insan var. ABD böyle bir yer. Türkiye'de durum nasıl diye baktım.
Kanunlar daha serbest. 80'lerde darbe sonrası resmileşmiş bir hak. Ama halk desteği daha az. Ocak 2021'den bir anket buldum.
Kürtaj yasal bir haktır. Cümlesine destek oranı %41. %51 buna karşı. Yasal olarak 10.
haftanın sonuna kadar izin var. Bazı durumlarda 20. hafta sonuna kadar gidiyor ama pratikte kürtaja ulaşım son yıllarda zorlaşmış. Devlet hastanelerinin sadece %8'i isteğe bağlı kürtaj yapıyor.
Bir kısmı hiçbir durumda yapmıyor. Kağıt üstünde bir yasak olmamasına rağmen Padişah fermanıyla gelinen durum bu diyelim. Herhalde hastanelere ödemeleri kestiler. Onlar için bir yük haline getirdiler.
Böyle oldu. Böyle olunca da anca özele parası yeten kürtaj olabiliyor. Ama aksi gibi buna ihtiyaç da düşük gelir seviyesindekiler, düşük eğitim seviyesindekiler arasında daha fazla. Muhtemelen doğum kontrol yöntemleri kullanmıyorlar o kadar ve evlilik dışı doğum da tabu.
ABD'den esas farkımız dindarların durumu. Çünkü bu bahsettiğim kesmin önemli bir kısmı dindar. Hem de ne kadar dindar. Kürtaj yaptıran kadınların neredeyse yarısı namaz kılıyormuş.
Başörtüsünü falan geçtim, düzenli namaz kılıyorlar. Notları ekledim araştırmayı. Eh bu kadar siyasi ve sosyolojik arka plan yeter. Kürtaj hakkındaki argümanlara geçelim.
Bunu dört adıma ayıracağım. İlk adıma da zaten demin çaktırmadan başlamıştık. Merkezi soru şu. İnsan hayatı ne zaman başlar veya dini versiyonu ruh ne zaman bedene girer, ne zaman üflenir?
Kısacası Kürtaj hangi noktada cinayet olur? Şöyle biraz gerilere gidelim, stoğacılara gidelim. Onlara göre insan kendisini hareket ettiren o enerji, ruh enerjisini ancak doğumda kazanıyor, havayla temas ettiğinde kazanıyor. O da daha işin başlangıcı bu arada.
Ruhun akılcı ve tam bir hale gelmesi 14 yaşını buluyor. Epikirciler ve Pisagorcular için ise gebelik kritik an. Çünkü onlara göre babanın spermi minyatür bir halimizi anneye sevk ediyor. Dolayısıyla ilk andan beri insandık biz zaten diyorlar.
Annenin vücudu çocuğa sadece kütle kazandırıyor. Özelliklerini değiştirmiyor, yeni özellik eklemiyor. Onu daha da insanlaştırmıyor yani. O yüzden de o gebelik anı kutsal bir an.
Aristobye orta yol bulmuş bunlara. Gebelik sırasında bir bitki ruhuna sahip oluyoruz diyor. Bitkiler gibi büyüyoruz zira bir süre. Bir noktada hayvan ruhuna sahip oluyoruz çünkü hissetmeye, acı duymaya ve hareket etmeye başlıyoruz.
Zaten tarihsel olarak da birçok toplumda annenin bebeğin hareketini hissettiği an, kürtaj sınırı olarak çizilmiş quickening deniyor buna, hamileliğin ortasına denk geliyor aşağı yukarı. Üçüncü adım olarak Aristo için akılcı ruhumuza en son kavuşuyoruz. Düşünmeye ve özellikle de düşüncelerimiz üstüne düşünmeye başlayınca bu ruhu kazanıyoruz. Bu tabii doğum sonrasına sarkan bir süreç.
Stoacıların düşündüğü gibi, hatta Zeka serisinden hatırlıyorsunuzdur, insan beyninin rasyonellikle en alakalı kısımlarının gelişimi 25 yılı buluyordu. Velhasıl bu görüşler Hristiyan düşünürler arasında rekabet halindelerdi. Epey geç dönemlere kadar öyle kesin ve tutarlı bir görüşü yoktu papalığın. Şaşırdım ben öğrenince.
Dönem dönem değişiyor hep. Yahudilikte ve İslam'da da öyle bu arada. İslam'da ruhun gebelikte oluştuğu görüşü de var, 40 günde oluştuğu da, 120. günde oluştuğu da.
Bakıyorsun başka... Reenkarnasyona inanan yüz milyonlar var. Onlar için zaten ruh gebelik öncesi de var olan bir şey. Ha ama vücutla birleşmesi konusunda yine fikir ayrılıkları bulunuyor.
Hangi günde, kaçıncı günde oluyor? Bir sürü bir sürü görüş. Bunlar arasındaki en net konum ve en uç konumda hayatın gebelikle başladığı, orada dokunulmazlık kazandığı fikri. Bunun üstünden gidelim diyorum.
Yoksa mesela 120. günün özel bir gün olmadığı belli ya. 119'da 121'le ne farkı var? Üstelik de herkesin gelişim hızı farklı iken.
Ama herkesin bir gebelik tarihi var. Orası net. 1990 yılında bir makale vardı. The Question of Abortion A Search for Answers.
Ailenizin bilim insanı Carl Sagan yazmış. Gebeliğin özelliğini sorguluyordu. Argümanı iki yönlü. İlki gebelikten sonra olanlar hakkında.
Özellikle de ölüm hakkında. Yani düşük. Şimdi ne kadar düşük oluyor diye bakarsanız %10, %20 gibi istatistikler görüyorsunuz. Bu biraz yanıltıcı çünkü birçok hamilelik daha kadın farkında olmadan bitiyor.
Onların da araştırılması zor. Sagan öldükten sonra yapılan bir araştırmayı buldum. 20 yaşlarındaki bir kadın için düşük ihtimalini %50'lerde bulmuş. Tüm kadınlar için daha yüksek olacaktır.
Aynı yöntemle Danimarka genelinde bir çalışma yapmışlar. Her bir doğum başına 1.25 düşük olduğunu tahmin etmişler. Bunu da alt sınır olarak düşünmeliyiz.
Çünkü Danimarka en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip. Beslenme sorunu falan bir şey yok. Diğer yerlerde düşük oranı daha da fazla olabilir. Kıyas için şöyle düşünün.
Türkiye'de her 100 doğum başına 5 kürtaj yapılıyor. Bir nesil öncesine kadar bu da %20'lerdeymiş. 5'lere düşmüş. Burada ise %10'un başına 125 düşükten bahsediyoruz.
25 katlık bir fark var. Hadi Türkiye'ye ve gelişmiş ülkelere değil de dünya geneline bakalım. Her sene 70 milyon kürtaj yapılıyormuş dünyada. Düşük tahmini ise 226 milyon.
3 katı. Hah işte geldik Zurna'nın zırt dediği yere. Eğer sizce zigot nokta kadar bir şey ahlâken ve hukuken tam bir insan statüsündeyse o zaman bu ölümlerin hepsinin ahlâki ağırlığı büyük olmalı. Ama kimse bu kaygıyı hissetmiyor.
Yani her sene 226 milyon insanı öldüren bir şey var ortada ve kimse delirmiyor. Varımızı yoğumuzu bu konudaki araştırmalara yatıralım. Bunları azaltan doğum kontrol yöntemlerini bedava yapalım. Böyle gösteriler yapmıyorlar, yargıç seçtirmiyorlar buna göre.
Şimdi elbette kürtaj ile düşük yapma arasında ahlaken bir fark var. Öldürmek ile ölümü engelleyememek arasındaki fark gibi. Ama sanıldığı kadar büyük bir fark değil bu. Çünkü engellemek için pek bir şey yapmıyoruz.
Yani birini cinayet olarak görecekseniz, ee diğeri de ne oluyor? İhmal suretiyle, taksirle adam öldürme oluyor. Şimdi bir savcı düşünün, bir cinayet için ortalığı yakmaya hazır ama önündeki 25 tane taksirle adam öldürme dosyasına bakmıyor bile. Tutarsız bir değer yargısından bahsediyoruz.
Bu arada Sagan bunları tek tek söylemiyor, ben araya karışıp ortalığı alevlendiriyorum, biraz idare edin. Bu kısım gebeliğin sonrasında olanlara odaklanan kısımda bir de öncesi var. Onun özel bir an olmadığını anlatmak için öncesine odaklanmış Sagan ve diyor ki hayat hamilelikle başlamıyor. Sperm ve yumurta da canlılar.
Özellikle spermde bunu görmek çok kolay. Günlerce kendi başına hareket ediyor. Tek yaptığı şey o da değil bu arada. Şeker sentezleyip enerji üretiyor, büyüyüp gelişiyor, genetik kod da taşıyor ve yumurtayla birlikte potansiyel bir insan bebeği oluşturuyorlar.
Şimdi eğer o zigotu öldürmek cinayetse, her ay bir yumurtayı harcayan kadınlar da katil olmalılar. Erkekler zaten soykırım suçlusu. Bu argümanın bu kısmı biraz çürük teknik olarak atladığı kritik nokta şu. Sperm ve yumurta ancak birlikteyken bir potansiyel oluşturuyor.
Bir yumurta tek başına başka bir yumurtayı yaratamıyor. Kendilerini kopyalayabilmeleri için genetik kodlarının birleşmesi lazım. Ama Sagan'ın konuyu getirdiği nokta önemli. Bir zigotun bize vaat ettiği ne varsa, ne potansiyel varsa aynısı hemen öncesinde de var çünkü elimizde o spermleri ve yumurtaları saklayacak, gerektiğinde de birleştirecek imkan bulunuyor.
Kısacası diyor gebelik öyle mucizevi, eşsiz bir an değil. Adımlardan biri sadece. Hayatın başladığı bir an yok aslında. Hayat hep devam ediyor.
O zincir milyarlarca yıl öncesine hiç kırılmadan uzanıyor. Bu da müthiş bir düşünce aslında. Bizi doğayla bütünleştiren bir düşünce. Neredeyse 3,5 milyar yıldır kesintisiz devam eden bir şeyin formlarından, biçimlerinden biriyiz.
Tamam hayatın başlangıcını gözlemleyemiyoruz ama başlangıcını gözlemlediğimiz bir şey var. Herhangi bir şey de değil bu. İnsanı insan yapan şey. Bilinç, Sagan'a göre çok daha makul bir kıstas.
Elbette bu da Soraites paradoksundan muzdarip. Yani ortaya çıktığı tek bir an yok ama bilince yol veren sinirsel altyapının ne zaman oluştuğunu tahmin edebiliyoruz. Beyin başlar başlamaz değil de beyin çapında iletişime olanak veren birtakım bağlantıların bitiş noktası 24. veya 28.
haftaya tekabül ediyormuş o araya. O da ne tesadüf eski hukuki sınırlarla örtüşüyor yaşayabilirlik bazlı olan. Sagan da o şekilde bağlamış, ya bu eski sınırları bırakalım işte. Değer verdiğimiz şey de bilinç olsun.
Tamam, bu noktada makaleyle işimiz bitti. Ama daha işimiz bitmeden tartışmanın ikinci kısmına, ikinci büyük argümana da atlamış olduk. Şu örnekle anlatayım. Yeni doğmuş bir bebeği düşünün.
Hatta yeni olmasına da gerek yok. Bizde az kullanılmışı var, 1,5 yaşında doktordan. Yetişkin bir şempanzeden daha geri hemen her konuda. Şempanze daha çok his ve acı duyabiliyor, kendi kendinin daha çok farkında, iletişimi daha gelişmiş, sosyal hayatı daha zengin.
Ama herhangi bir şempanzeyi öldürmeniz cinayet sayılmayacak, bir bebek öldürmeniz de cinayet sayılacak. Niye? Çünkü siz sadece o bebeği değil, gelecekte olabileceği şeyi de öldürmüş oluyorsunuz. Yani esas mesele potansiyel.
Kürtajın verdiği zarar da bu potansiyeli çalması. O yüzden hamileliğin kaçıncı ayında olması fark etmiyor. İnsan olma potansiyeli çalındı mı, çalındı. O yüzden de kürtaj yasaklanmalı.
Böyle bir argüman. Bu fikrin bir yumuşak karnı var, o fetüs ile bebek ile sonunda oluşacak insan arasında sadece zaman farkı varmış gibi davranıyor. Halbuki potansiyeli gerçeğe dönüştüren şey biraz şans, düşük istatistiklerinde gördüğümüz gibi, biraz da doğumdan sonraki kısmında da emek. Anne babanın emeği, akrabaların, hatta devlet yoluyla genel toplumun emeği.
Hepsi katkı yapıyor. Bizim bebe mesela artık kendini dış dünyadan ayrı bir şey olarak görebiliyor. Benim de ayrı bir şey olduğumu anlıyor. Mesela bir şey yapma demişsem, elektronik aletlerin kablolarını çiğnemek gibi.
En sevdiği şey nedense. Benim normalde göremeyeceğim bir yere gidiyor, orada çiğniyor kabloları. Arkasındaki yansımadan, aynadan ben bunu görüyorum, sesleniyorum, o zaman kafası karışıyor. Çünkü ona göre o an ne yaptığını bilemiyor olmam lazım, ben uzaktayım.
Kafası bir müddet karıştıktan sonra çareyi tepeme çıkıp burnumu mıncıklamakta buluyor. Günlük programımız bu. Bu çocuk birkaç ay önce böyle değildi, birkaç hafta önce bile böyle değildi. Onu o hale getiren, o potansiyelini adım adım gerçekleştiren şey, bizim sürekli olarak akıttığımız emek.
Hassas olmayan bir analoji kurarsam, kürtaj bir projenin planını çöpe atmak gibi. O projeyi gerçekleştiren asıl şey plan değil ama, inşaata harcanan iş gücü ve para. Bunlar da kısıtlı kaynaklar. Çoğumuz hayatında kaç çocuk yetiştirebilir ki?
İşte ortalama belli. Türkiye'de iki çocuk. Öte yandan yumurta kısıtlı ve değerli bir kaynak değil. Bir kadın daha kendisi fetüsken 6-7 milyon yumurtaya sahip.
Ergenliğe eriştiğinde 300-500 bin civarında. Sonra yavaş yavaş azalmaya devam ediyor. Menopozda bile ama yüzlerce yumurtası var. Sağlıklıysa 300-400 kez yumurtlayacak hayatı boyunca.
Yani 6-7 milyon potansiyelden 400'e düştük. Bu kadarı bile gayet fazla. Yani asıl darboğaz doğumdan sonra vereceğin bilmem kaç senelik emek. İnsanı insan yapan da o emek.
Bunları anladıysak şimdi geliyoruz karşı argümanın kalbine. Kürtaj potansiyeli çalmıyor, onu erteliyor. Zamanından erken hamile kaldın diyelim, o fetüsü aldırdın. Birkaç sene sonra daha doğru bir eşle, daha iyi imkanlarla, daha uygun bir psikolojiyle bir başka çocuk yaptın.
Eğer ilk çocuğu aldırmasaydın, bu yeni çocuk hayata gelmeyecekti. Onun geleceğini çalmış olacaktın. Ve büyük ihtimalle daha da iyi bir gelecek bu. Daha hazır halde çocuğu yaptığın için, isteyerek yaptığın için.
Yani her kürtaj dünyadan eksilen bir insan değil. Bir daha hiç çocuk yapmayacaklar için bu doğru olur ancak. Ama tabii bu argüman çok ikna edici olmuyor insanlara. Yani bence doğru, daha doğrusu geçerli bir argüman.
Ama psikolojimiz buna uygun değil. Çünkü insan kaçırdığı fırsatları, yaşamadığı şeyleri tartamıyor. Önünde olan şeyi görüyor. Onu kaybetmeyi hayal edebiliyor, o zaman da korkuyor.
Mesela bizim velet iyice insana dönüştü dedim ya. Pata pata yürüyor, kendi dilinde uzun uzun konuşuyor, bir şeyler anlatıyor, oyunlar oynuyor. Ben bunları gördükten sonra onun kürtaj yoluyla veya başka bir şey yüzünden dünyaya gelmemiş olmasını düşünemiyorum. Beyin kapatıyor kendini fazla ısınmasın diye.
Ama yapmadığımız çocukların acısı koymuyor bana. Yani bu çocuk yerine 6 ay sonra gebe kalsaydı başka bir çocuk olacaktı. Belki elektronik aletlerin kablolarını çiğnemeyen bir çocuğumuz olacaktı. Ama onun acısı koymuyor.
Farazi bir şey, ona bağlanmamışım ki ben. O yüzden pek etkili olmuyor bu karşı çıkış. Şimdi kürtaj tartışmalarının üçüncü adımına geçelim. Artık bu noktada ne zaman insan oluruz, ne zaman öldürülmemiz cinayet sayılmalı, potansiyelimiz ne kadar değerli, böyle soruları tartışmıyoruz.
1971'e gidiyoruz. O tarihte Kürtaj'ın Savunusu isimli bir yazı var. Judith Jarvis Thompson yazmış bunu. Her kürtajın bir cinayet olduğu varsayımıyla başlıyor.
Ve bu şartlarda dahi Kürtaj'ın makul olduğu durumlar var mı onu soruyor. Yani kadının kendi bedeni üstündeki hakkının, bir insanın yaşama hakkını ezdiği durumlar var mı? Başta bahsettiğim ve bu makaleden sadece iki sene sonra verilecek o anayasa mahkemesi kararının konusu tam da buydu. O fikirlerin temeline dalıyoruz şimdi.
Bu arada şunu da söylemeden geçmeyeyim. O kararın merkezinde kadının mahremiyetinin yatıyor olması bence çok önemliydi. Çünkü bu çok yeni bir şey. Kürtaj tartışmaları epey eskiye gidiyor ama kadının bedeni üstündeki seçim hakkından bahseden hiç yok.
Köleliğin yahut serfliğin yaygın olduğu zamanlardan bahsediyoruz. Yani tepedeki bir zümre dışında erkeğin de bedeni üstünde hakkı yok. Çocukların da yok. Dolayısıyla Kürtaj'ın bu çerçevede tartışılacağı bir toplumsal zemin yoktu.
Hangi çerçevede tartışılabilir? Mülkiyet çerçevesinde. Çünkü mülkiyet hukuku eskiye gidiyor. Mesela Yahudilik'te bir akım diyor ki çocuk doğmadan önce bir ruh sahibi değil, kadının malı.
İstediğini yapar. Başka kültürlerde de mesela herkesten önce Tanrı'nın malıdır diyor. Kim kimin malıymış bunu anlıyor insanlar, bu muhabbeti yapabiliyorlar. Yoksa mahremiyette aman kişisel hakkım, benim özel alanım, bedenim falan bunları takan yok.
Yeni şeyler bunlar. Neyse Thompson'a dönelim. Cinayeti bile meşrulaştıracak senaryolar düşünmeye çalışıyor Thompson. Kuru kuru konuşmak yerine de bence biraz uyduruk olan ama gayet akılda kalıcı birkaç düşünce egzersizi kullanmış.
Zaten bu yüzden yazısı çok meşru oldu. 50 sene geçmiş bakın aradan. Halen kürtaj tartışması diye aratırsanız ilk karşınıza çıkan kaynaklardan biri oluyor. Şimdi bu senaryolardan, bu egzersizlerden ilki şu.
Yetenekli bir kemancı var. Bir böbrek hastalığına tutulmuş. Tedavisi de yok. Kemancının hayranları son çare sizi kaçırıyorlar ve böbreklerinizi ona bağlıyorlar.
Uyanıyorsunuz bir noktada. İsterseniz kalkıp gidebilirsiniz. Ama o zaman kemancı ölür. Onun yerine 9 ay boyunca ona bağlı kalırsanız iyileşip kurtulacak.
Siz de sonra yolunuza devam edeceksiniz. Ne yaparsınız? Bu tabii hamileliğe paralel bir örnek ama ondan da kuvvetli bir örnek. Çünkü tüm o potansiyel insan muhabbetini atlıyor.
Zaten kemancı gerçekleşmiş bir insan, akılcı bir varlık olmuş. Üstüne yetenekli de toplum için net faydası var. Yani değeri bariz, somut. Bu şartlarda ona 9 ay boyunca bağlı kalır mısınız?
Benim ilk tepkim bana ne kardeşim deyip kabloları söküp gitmekti. İyilik yapıp orada kalabilirim, evet. Ama buna zorunlu değilim. Çünkü birinin sağlığı bizi fiziken kullanması için yeterli bir sebep olamaz.
İyi güzel de bu örnek kürtaj için çok uygun bir analoji değil aslında. En büyük fark da alıkonulmuş olmanız. Hamilelik öyle bir şey değil. Olsa olsa tecavüz sonrası gebelikler için uygun bir analoji.
O kadarı bile yararlı aslında. Yani çünkü onu da anlamayanlar var. Tecavüz durumunda bile kürtaja izin vermeyen bir sürü ülke ve Amerikan eyaleti var. Pratik bir sorun bu yani.
Hatta bir adım ötesinde El Salvador, Vatikan, Nicaragua, Filipinler, buralarda kadının hayatını kurtarmak için bile kürtaj yapmak yasak. Bu da Thompson'ın ikinci düşünce deneyiyle alakalı. Büyüyen çocuk. Küçücük bir evdesiniz.
Yanınızda da hızla büyüyen bir çocuk var. Büyüdükçe büyüyor, sizi sıkıştırıyor, evden çıkamıyorsunuz, duvara yapışıp kaldınız. Çocuk biraz daha büyürse sizi ezip öldürecek. Kendisi neyse bir şey olmayacak, evin duvarları kırılınca serbest kalacak.
Bu durumda çocuğu öldürmek, cinayet işlemek meşru değil mi? Thompson'ın zamanında doktorların kürtajı kişisel inançlarından ötürü reddetme haklarının olup olmadığı tartışılıyordu. Bu senaryo esas ona yönelik. Doktorların red hakkı olmamalı diyor.
Anneyi kurtarmak için ne gerekirse yapacaklar. Her şeyden önce ev senin, tapusu senin ya. Dedik ya mülkiyet hukuku en sağlam hukuk. Bunların hepsi uç örneklerdi tabii.
Daha genel bir senaryo için hazırlanmış bir düşünce deneyi var. Diyelim ki havada uçuşan polenler var. Ama bunlar çiçek poleni değil, insan poleni bunlar. İnsan tohumu.
Bazen bunlar pencereden içeri girip halıya, kanepeye tutunuyorlar. Orada zamanla büyüyüp insan haline geliyorlar. Böyle bir alternatif evrendeyiz. Herkes insanların bu şekilde çoğaldığını biliyor.
Evinde insan yetişmesini istemeyenler de pencereye tel örgü takıyorlar. Polenler dışarıda kalsın diye. Ama en iyi, en kalite tel örgüyü de taksan bazen bozuluyor. Aradan bir polen kaçıp halıya yerleşiyor ve evinde bir insan büyümeye başlıyor.
İşte bu durumda o tohumdan kurtulmaya hakkın olmalı mı? Bu örneğin gerçek hayattaki karşılığı şu tabii, doğum kontrolü gibi yöntemlerle elinden geldiğince önlem almanın rağmen yine de hamile kalmışsan bu hamileliği bitirme hakkın olmalı. Bunu çürütmeye çalışmanızı istesem ne dersiniz? Herhalde ilk gelecek itirazlardan biri tam olarak ne kadar çaba gösterdin.
Eğer hamile kalmak istemiyorsan tel örgüyle yetinmek yerine pencereyi hiç açmayabilirdin veya evdeki halıları, kanepeleri atabilirdin. Polenlerin yetişeceği bir yer olmazdı. Ama bu itiraz sakat tabii çünkü tüm yükü kadına yıkıyor ve çok yüksek bir sınır koyuyor. Yani o mantıkla tecavüze uğramış biri dahi kürtajdan alıkonulabilir çünkü bu riske karşı sürekli olarak doğum kontrol hapı kullanabilirdi.
Kısacası insanlar seveşirler. O pencereyi tamamen kapamak diye bir şey yok. Pratikte yüzde yüz korunmak diye bir şey de yok. Makul seviyedeki önlemlere rağmen hamile kalırsan o tohumu insan haline getirmeye mahkum olmamalısın diyor Thompson.
Bu senaryoların amacı sarsılmaz birer argüman ortaya koymak değildi. Asıl amaç şu, konuyu bambaşka bir şekilde formüle edip size biraz duygusal ve anlık tepkiler verdirmek, sonra da kendinizi sorgulamanızı sağlamak. Niye bu senaryoda böyle düşünüyorum da gerçek hayatta şöyle düşünüyorum? Ayrıca çok saçma sapan dünyalar kurguladıklarından bizim dünyamızdaki o duygu ve siyaset yüklü tartışmalardan soyutlanabiliyoruz, argümana daha rahat odaklanabiliyoruz.
O da ekstra bir avantaj. Ben derim ki tam sınıf hayal dünyasında bırakalım ve gelelim bu tartışmaların son kısmına. Madem ki doğmamış bebeğin bir statüsü var, tam bir insan, madem ki bu yüzden onu öldürmek çoğu durumda yanlış, sonraki adımımız ne olmalı? Birçok ülkenin yaptığı gibi kürtajı kanunlarla yasaklamak veya çok çok kısıtlamak olmalı.
Değil. Bence argümanın en zayıf kısmı burası. Yani kürtajın ahlâken kabul edilemez bir şey olduğuna inansanız bile yasak amacınıza hizmet etmiyor. Bir kere yasaklar işe yaramıyor bu konuda.
2016'da bir araştırma yayınlandı. Kürtajın yasaklandığı ülkelerdeki ortalama kürtaj oranı 1000 kadında 37. Belli şartlar altında yasal olduğu yerlerde ise 1000'de 34. Yasak daha mı kötü yapmış bilmiyorum ama pek bir işe yaramadığı görülüyor.
Bölge bölge bakarsak farklar daha da dramatik. Mesela gayet katolik olan, gayet yasakçı olan Latin Amerika'daki kürtaj oranı Batı Avrupa'dakinin 3 katı. Bunları azaltmanın bir numaralı yolu ne? İstenmeyen gebelikleri azaltmak.
Çünkü onların yarısı kürtajla sonuçlanıyor. Yine bakıyorsun, bunun yasakçı ülkelerdeki oranı geniş haklara sahip olan ülkelere kıyasla fazla. Yani yasak belli ki işe yaramıyor. Sadece işe yaramasa iyi.
Üstüne zarara da yol açıyor. Klasik örnek işte prohibition. Alkol tüketimini bitirmediği gibi üstüne bir de mafyayı zengin etti. Aynı şekilde bu yasaklarda kürtajı bitirmeyip yer altına itiyorlar.
Bir sürü kadın sağlıksız koşullarda heba oluyor. Senelik 70 milyon kürtajdan bahsettik ya, Dünya Sağlık Örgütü'ne göre bunların neredeyse yarısı güvenli olmayan koşullarda yapılıyormuş. Eğer gelişmiş bir ülkede merdiven altı kürtaj hizmeti satın alırsanız 100 bin operasyonda 30 kadın ölümü gerçekleşiyor. Böyle bir istatistik buldum.
Gelişmekte olan ülkelerde bu oran 8 kat artıyor. Bunları ezberlemeyin tabii de önemli olan kısım şu. Hem güvenli olmayan kürtaj sayısı çok yüksek oralarda hem de o tip kürtaj başına ölüm çok yüksek. Tabii bu arada ölüm tek bakacağımız şey değil.
Gelişmekte olan ülkelerde 7 milyon kadın her sene hastanelik oluyor bu yüzden. Bunun psikolojik ve ekonomik yükü var. İkincil etkileri var bunların. Hadi tıbbi imkanları geçelim.
Hijyen mijyen had safhada olsun. Bir sürü kadın depresyona, intihara sürükleniyor. Ben istemediği bir hamileliği yaşamak zorunda kalan bir kadının hissettiklerini anlayamam elbette. Beni bırak, başka kadınların da onu yaşamadan anlayabileceklerini sanmıyorum.
Çok özel bir tecrübe çünkü o. İçinde büyüyen bir yabancı var ve doğunca da iş bitmeyecek, sabah akşam hayatının bir parçası olacak, her şeyi değiştirecek. Olabilecek en kişisel şey bu. Ama aksi gibi de üstünde bir kontrolün yok.
Çünkü uzaktaki bir mecliste veya bir medresede çoğunluğu yaşlı erkeklerden oluşan bir grup buna karar vermiş. Bu insanı çıldırtır herhalde. Belki normal bir insan bu duruma adapte olabilir. Ama herkes normal değil ki.
Bir sürü insan başka sebepler yüzünden belli psikolojik eşiklerde yaşıyor. Üstüne bu da binince ne olacak istenmeyen bir hamilelik gelince? O kadını yetiştirdiği çocuklardan ne hayır gelecek? Herhalükârda beni bu konuda sanırım en gıcık eden şey, kürtaj yasağını en çok isteyenlerin o kürtaj gereğini azaltacak her şeye de karşı olmaları.
Ucuz doğum kontrolü, cinsel eğitim vs. çocukların doğmuş çocukların yani hayat kalitesini arttıran politikaları da karşılar. Mesela çocuk izninin zorunlu olmasına yahut sağlık sigortasının evrensel olmasına. Yurttaj isteyenlerin %75'i alt gelirli.
Çocuğa bakacak paraları yok. Doğum kontrolüne ulaşımları da zor ve pahalı. Cinsel eğitimleri zaten eksik. Harika bir kombinasyon.
Bu noktada tarihin en tartışmalı ve en ünlü araştırmalarından birini atıf yapmam şart. 2001 yılında iki tane ekonomist dedi ki, Amerikan Anayasa Mahkemesi kararından yaklaşık 18 sene sonra suç oranları normalden daha hızlı biçimde düştü. Yani kürtajda alınan çocukların suça karışmış olma olasılıkları daha yüksek. E bu çocuklar azalınca da suç da azalmış oldu.
2020 yılında bir güncelleme sunmuşlar, 20 sene sonra yani. Yeni veriler de bizi destekliyor diyorlar. Demin baktım bir başka araştırma diyor ki evet, 90'lı yıllardaki suç düşüşü ciddi bir oranda kürtaj yüzündendi. Ama bu etki sadece çok genç yaştaki annelerin sayısının düşüşünden ibaret.
Yoksa 20 yaşındaki kadınların, 30 yaşındaki kadınların, 40 yaşındaki kadınların kürtaj yapıp yapmaması sonraki yıllardaki suça etki etmiyor. Burada tabii suç istatistikleri belki de buzdağının görünen kısmı. Hani zeka serisinde yeni bitirdik sayılır. IQ düşüşünü de dahil edebiliriz.
Onun da bir sürü ikinci sorunu olacak. Yine belki de daha geniş sonuçları olacak bir zarar. Hukuka ve kanuna inancın zayıflaması. Yapmasan daha iyi uygulayamayacağın yasayı ve yasağı koymayacaksın.
Sen tutamayacağın sözler veriyor musun? veya arkasını dolduramayacağın tehditler yapıyor musun? Bunu yaparsan karizman çizilir birey olarak. Bunun devletlerdeki karşılığı da o devletin otoritesini ve hukuka olan inancını zayıflaması.
Son son son bir zararda, yine uzun vadede ortaya çıkacak bir şey. Kürtaj yasağı pratikte dini argümanlara dayanıyor, büyük ölçüde. Mahkeme kayıtlarında veya yasalarda ayetlere referans gösterilmese de din konunun özünde. Şimdi o gerekçelere göre kanun geçirmek, hele hele yasak getirmek bu noktada kalmaz, kalamaz.
Başka konulara da sıçar. Bu noktada iki genel kamp belli oluyor benim açımdan. Yok, yasakçılar ve özgürlükçüler gibi bir ayrım yapmayacağım. Çoğunluğun ortalarda olduğunu gördük zaten anketlerde.
Daha temel bir ayrım var. Tek bir doğrunun olduğundan ve bunu bildiklerinden emin olanlar, bundan emin olmayan ve kendi içinde farklılık gösteren diğerleri arasında bir ayrım bu. Ben bir insanın tam olarak ne zaman hakları olan bir birey haline geldiğini bilmiyorum. Böyle bir noktanın olduğunu da sanmıyorum.
Sagan'ın ileri sürdüğü o bilinç kıstası bana yeterince makul geliyor ama işin doğasındaki belirsizlik hala sabit. Dindarların saflarının daha sık olmasının sebebi benim belirsizlik yaşadığım noktalarda basit, net cevaplar verebilmeleri. Hem cevaplar net hem yanlış yapmanın adı da var, günah. Hem de yanlışın cezası net.
Cehennem. Bu kadar net bir konumla tartışarak anlaşamazsınız. Olsa olsa geçici ateşkesler sağlanır. Bakın ABD'deki ateşkes bitti.
Mahkeme eski kararını bozar bozmaz siyasetçiler çıktılar. Bizim işimiz daha bitmedi. Kürtajı federal seviyede yasaklamalıyız. Sonraki adımımız bu olmalı dediler.
İnancında tutarlı olanların bunu istemeleri çok normal. Yine de enseyi çok karartmamak lazım. Yok öyle motive edici bir şeyler söylemeyeceğim. Doğum muum bunlar bitecek zaten birkaç nesil içinde onu diyecektim.
Onun da ötesinde ya zaten simülasyondayız arkadaşlar. Arada sırada bölümleri böyle bitirmem lazım benim ya. Eski seyirlerimize de reklam olmuş olur. Zaten özgür irademiz de yok.
Evet, bu simülasyondaki patronlarıma, sanal patronlarıma teşekkür ederim. Özgür veya değil, bir şekilde iradeleriyle beni destekledikleri için, bu podcast'ı mümkün kıldıkları için. En son Elad'da kalmıştık. Yücel Balım, Salih Ünal, Savaş Günata, Nezih Çan, Banu Yelkovan, Deniz Silahçılar, Erman Korkut, Berk ve Mr.
X. Çok esrarengiz bir isim, bugün Mr. X'de duralım. Bu işin devamı da daha önce dediğim gibi, Erkekler hakkında olacak.
Siz de kadın ve erkekle davetlisiniz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.