Podcast

Zeka Geni (Seri Finali)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsan Genom Projesi’nin başlangıcından beri 32 sene geçmiş. Hala anlayamadık mı zekayla ilişkili genleri? Evet fularsızlar, bugün de genetik öğreneceğiz Mendelin izniyle. Genom araştırmalarını, kayıp kalıtsallık problemini öğreneceğiz ve sonra da 10 bölümü bulmuş serimizi özetleyip tamamlayacağız.



(Bunca bölümdür devam etmemi sağlayan tek şey, Patreon'dan irili ufaklı destek veren sizin gibi dinleyiciler. Bu destek doğrudan bana geliyor, normal reklam gelirleri ise yapımcımla paylaşılıyor. Yok kalsın diyorsanız, buyrun buradan yakın: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon)

.





Bölümler:


(00:03) #SadeceDuymakİstedikleriniz

(01:13) Lewontin Safsatasi

(03:41) İnsan Genomu Projesi

(06:31) Kayıp Kalıtsallık Problemi

(07:45) Genetik 101

(10:21) Genom Analizleri

(14:07) Nedensellik

(15:17) Polijenik Skor

(17:17) Ya ikiz çalışmaları yanlışsa

(18:53) Muhafazakarlığın kalıtsallığı

(20:06) Nadir değişimler ve çoklu kıyas problemi

(22:44) Büyük örneklemlerin büyük problemleri

(24:49) Epigenetik

(27:31) Daha her şey yeni başlıyor

(28:36) Serinin özeti

(32:18) Eğitim felsefesi ve "büyük adamlar" anlatısı

(34:35) Genetikten korkmamak


.

Kaynaklar:


Youtube: Genetik Serisi


Akademik makale: The complete sequence of a human genome


Akademik makale: Solving the missing heritability problem


Nature makalesi: The broken promise that undermines human genome research


Nature makalesi: Polygenic scores: prediction versus explanation


Gazete makalesi: How much do your genes shape your politics


Akademik makale: Epigenetic inheritance and the missing heritability






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.039 kelime · ~25 dk okuma

Evet flarsızlar, bugün de birlikte genetik öğreneceğiz Mendel'in izniyle. Ve şaka maka 10 bölümü bulmuş serimizi tamamlayacağız. İçerimize geçmeden önce bizim Pod B medyadakilerden bir mesaj ileteyim. Şahlanmışlar bu ay resmen.

Hashtag sadece duymak istedikleriniz diye bir sloganları var. Genel olarak podcast mecrasını büyütmek amacıyla 3 tane animasyon filmi yayınladılar. Bir tanesini ben seslendiriyorum. Bizim eski blockchain serisini atıf var orada.

İstanbul'da yaşıyorsanız şehir ekranları Marmaray ve Modyo TV ekranlarında da görebiliyormuşsunuz bu animasyonları. Marmaray şoförüne söylersiniz, sesini açsın da beni duyun. Size tabii podcastin güzelliklerini anlatmama gerek yok. Biraz komik olur bu.

Transkriptin tamamını oku

John Connor'ın Terminator'da dediği gibi, bunu dinliyorsanız direnişsizsiniz. Ama eşinize, dostunuza podcast virüsünü bulaştırabilirsiniz. Acımayın, tereddüt etmeyin. Fırsat bulsalar onlar da size aynısını yaparlardı.

Sadece duymak istedikleriniz hashtag meştag bir şeyler. Ve şimdi içeriğimize başlıyoruz. Kısa bir zaman yolculuğuyla başlayalım bugün. 1972 yılındayız.

Levantin isimli bir biyolog meşhur bir çalışma yayınlıyor. İnsanlar arasındaki genetik farkların %85'inin aynı yerel topluluk içinde gerçekleştiğini, %8'inin de aynı ırka mensup farklı topluluklar içinde gerçekleştiğini sadece %6'sının ırklar arasında olduğunu buluyor. Tüm bu farklar da DNA'mızın sadece ve sadece %0.1 için geçerli.

Geri kalanı zaten herkesde aynı. Levantin bu sonuçları şu popüler analojiyle IQ farklarına uyarladı. Elinize bir avuç tohum alın, bunları iyice karıştırın, gidin yarısını bereketli bir toprağa atın, yarısını da kötü bir toprağa. Sonra podcasti durdurup birkaç ay bekleyin.

Bereketli yerde yeşeren bitkiler arasında farklar olacak. Kimi domates, kimi biber olacak. Aynı şekilde kötü toprakta yetişenler de farklı olacaklar. Bu farkların sebebi genetik ama bu iki grup arasındaki kalite farkının kaynağı genetik değil.

Tohum karışımı aynıydı zira. Bizler de böyleyiz diyor. Farklı topraklarda yetişen ve karışımı neredeyse aynı olan tohumlarız. Şimdi 30 sene sonrasına ışınlanalım.

Levantine's Fallacy yani Levantin denen Dingil'in Safsatası isimli bir makale yayınlanıyor. Orada denilen şu. Evet DNA'mızın farklı noktalarını karşılaştırırsak, öyle birebir karşılaştırırsak kimin ne olduğunu tahmin edemiyoruz. Türk'lük geni filan yok ama yüz farklı noktayı birden karşılaştırırsak o zaman kimlerdenmiş biraz tahmin edebiliyoruz.

Bin farklı noktayı karşılaştırırsak neredeyse emin olabiliyoruz. Yani günlük hayatta kullanılan ırk kavramı yanlış olabilir ama elinizde laboratuvar, genom veritabanları ve bolca boş vakit varsa ırk ayrımını pekala yapabilirsiniz. Buraya kadarki kısım ırk meselesi bölümünde işlenmişti aslında az çok. Ama şimdi şunu ekliyoruz.

Bu iki insanın soyunu sopunu ayırt etmekte kullandığımız genlerin bazıları da zeka ile ilgili olabilir. Bir başka deyişle tohum analojisi yanıltıcıydı. Karışım bakımından neredeyse aynı olmak ile aynı olmak aynı şey değildir. Vallahi araya bir iki binane ekledik mi tam bir Süleyman Demirel sözü olurdu bu.

Bu iki makale 1972-2002 arasını kapsıyor. Ertesi sene 2003 yılında büyük bir gelişme yaşanıyor. İnsan genom projesinin tamamlandığı açıklanıyor. Sonunda genetik kodumuzu çözmüştük.

O günden beri tam 20 sene geçmiş. Hala anlayamadık mı peki zeka ile ilişkili genleri ve bu genlerin hangi bireylerde hangi topluluklarda ne kadar sık gözüktüklerini? 40 yaşından genç kardeşlerim, siz bilmeyebilirsiniz, insan genomu projesi 1990'da başladığında bir nevi uçan arabalar geliyor beklentisi yaratmıştı. 3-5 seneye kalmaz her şeyi çözeriz sanıyorduk.

Cehaletimiz basının abartmasıyla birleşince böyle gerçek dışı beklentiler oluşmuştu. Aslında genom projesi tam bir başarı öyküsü. Hayal kırıklığı değil. ABD önderliğinde 20 ayrı araştırma merkezinden oluşan bir konsorsiyum insanın tüm genetik kodunu okumaya ve işe yarar bölümlerini ayırmaya girişmişti.

Finansman kamu kaynakları ile yapılıyordu ve anlaşma gereği herkes bulgularını en geç 24 saat içinde birbiriyle paylaşıyordu. 2000 yılında tamamlanan ilk taslak olduğu gibi internete konuldu mesela. İsteyen 5 kuruş ödemeden genomun 3 milyar bileşenine tek tek bakabiliyordu. Bu bulgular 2001'de Nature'da yayınlandığında ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Japonya'dan tam 2800 araştırmacının ismi vardı.

Bilimin ve insanlığın ulaştığı zirve noktalarından biri bu aslında. Tabii The Genome diye bir şey yok. Hepimizin genomu farklı. O projede rastgele seçilmiş ve kimliği de halen gizli tutulan, kendilerinin de bilmediği birkaç kişinin genomu kullanılıyordu.

Bir mozaik yani. 2003 yılında proje tamamlandı dendiğinde o karma genomun %90'ından fazlası çözülmüştü. Hem de planlanandan az bir harcamayla. Kalan kısmın işlenmesi önündeki teknik engeller daha sonradan aşıldı.

Genomun eksiksiz hali de birkaç ay önce yayınlandı. Tarihe tanıklık ettik yani de haberimiz yok, arada kaynamış. Bu süreçte hakikaten de bazı hastalıklar daha iyi anlaşıldılar. Özellikle mendel bozuklukları denen ve tek bir gendeki mutasyonlar yüzünden oluşan hastalıklar.

Çünkü sağlıklı bir grupla hasta bir grubu karşılaştırıp bu mutasyonları şıp diye fark edebiliyorsun. Yani milyarlarca harflik kod içinde hangi harfe bakacağımızı öğrendik bu hastalıklar için. Süper. Kansere bakalım öyleyse asıl devrimi yaratacak o.

Ama kanserlerin çoğu anne babadan geçen o kaynak koddaki bir hatadan ziyade hücrelerden birinde bulunan bir kopyadaki oluşan hatalardan ileri geliyor. Genom karşılaştırarak bulabileceğiniz bir şey değil. Tamam, biraz fazla iyim sermişiz demek ki. Daha kalıtsal şeylere dönelim biz.

Mesela uzun boyun kalıtsallığının en az %80 olduğunu biliyoruz ikiz çalışmalarından. Bir grup uzun boyluyu ve kısa boyluyu alalım, genetik kodlarını kıyaslayalım. Zeka da böyle. Toplayalım her IQ diliminden bir grup insan, kıyaslayalım genlerine.

Özellikle de G faktörünün biyolojik bir karşılığı olmasını bekliyorduk. Neredeymiş görürüz. Halen de bekliyoruz işte bunları bulmayı. Bir şey çıkmadı.

Ne bir uzun boy geni ne de bir zeka geni bulundu. Bunlar Mendel bozukluklarındaki gibi tek bir gen tarafından kontrol edilen özellikler değiller. Hiçbir ilginç özellik o kadar basit değil. Bire bir değil, çoklu eşleşme var.

Yani herhangi bir özelliğe bir sürü gen katkı yapıyor, herhangi bir gende bir sürü özelliğe katkı yapıyor. Hadi diyelim tek bir gen olmasın, tamam. 3 olsun, 5 olsun, 10 olsun. Elimizde yeterince imkan var, istatistik bilmi var.

Tüm o genlerin etkisini toplayınca kalatım kısmını açıklamış oluruz. Ama o da olmadı. Şu ana kadar boy ile yahut zeka ile ilişkilendirilmiş tüm genetik bilginin toplam etkisi %10'u geçmiyor. Hatta çoğu zaman daha da düşük çıkıyor.

İşte genom analizi öncesi yapılmış dünya kadar çalışmanın beklediği o %70'lik %80'lik kalıtsallık ile bu %10 arasındaki uçuruma kayıp kalıtsallık problemi deniyor. Nereye kayboldu bu genler veya hiç mi yoktular? Şimdi geldik bu podcasttaki klasik yol ayrımlarımızdan birine. Elimizde ilginç bir problem var ve ben acayip gaza gelmiş durumdayım.

Bunu iyice anlamaya çalışırken yine ipin ucunu kaçırdım. YouTube'da yüzlerce videodan oluşan bir seri izledim. Genetik hakkında açıklamalarda linklidir. Tüm bölüm kurgusunu çöpe atıp önümüzdeki takvim yılını bu konulara ayırmama ramak kalmıştı ki hanım araya girdi.

Bu özgür irade serisinde yaşadıklarımızdan beridir hanımı bu konularda yetkili kıldım. Fazla gaza geldiğimi gördüğü anda beni nazikçe bayıltıp yan odaya kilitliyor, sakinleşince çıkıyorum. Bu sayede genetik hakkında 5 dakikalık bir özette kurtaracaksınız, hadi bilemedin ol. Şimdi sizin bir kitabınız var.

El yazısıyla yazılmış uzun bir kitap. 6 milyar harften oluşuyor. Alfabesi kısıtlı biraz. Sadece 4 farklı harf kullanılarak yazılmış.

Ve soldaki sayfalarla sağdaki sayfalar birbirinin aksi gibiler. Bir tarafı okuyunca diğerini de tahmin edebiliyorsun. O yüzden gerçek bilgi miktarı esasen 3 milyar harflik. Yine de uzun tabii.

Okuyucu sıkılmasın diye bölümlere ayrılmış. Yalnız kitabın yazarları olan anne babanız bölümleri ortak yazacaklarına tek başlarına yazmışlar. İkisi de aynı formatı kullanıyor, aynı uzunlukta yazıyor ama içerikte ufak tefek farklar var. Kitabınız her bölümün iki versiyonunda içeriyor yani 23 tane duble bölüm.

Ne yazık ki tempo düşük yalnız. Yani ana babanız kusura bakmasın ama çoğu kızım okunmuyor bile. Bazı kısımlarsa tam tersine hakikaten önemliler. Onların önemini göstermek için ayrı bir paragraf olarak yazılmışlar.

Oraları dikkatle tane tane okuyorsunuz. Okuyorsunuz derken kitabı baştan sona okumuyorsunuz aslında. Evin her odasına kitabın bir kopyasını koymuşsunuz. Farklı odalarda farklı zamanlarda farklı kısımlarını okuyorsunuz.

Ben de aynısını yapıyorum. Benim kitabımla sizinkisi arasında fark çok az. El yazısı aynı, aynı sayıda bölüm var. Paragraflar dahi aynı yerdeler çoğu zaman ve çoğu paragraf harfi harfine aynı.

Şimdi burada ne nedir? Harfler nükleotid denen ufak moleküllere denk geliyor. Dört çeşit molekül var. Bunlar el yazısıyla yani şeker fosfattan oluşan bir yapıyla birbirine bağlanarak o uzun DNA molekülünü oluşturmuşlar.

Bu molekülden oluşan önemli paragraflar genler. Tüm bölümler kromozomlar, kitapta tabii ki genomumuz. Her hücre çekirdeğinde tüm genomun bir kopyası bulunuyor ama her hücrede farklı genler okunup ona göre iş yapılıyor. Ama bir dakika, kitaptaki her bölümün iki versiyonu olduğundan bahsetmiştik.

Hücre hangisini okuyup işini yapacak? Eğer okuduğu paragrafın içeriği ikisinde de aynıysa fark etmez. Ama bazen farklı şeyler söylüyorlar. Bunlar aleller.

Aynı genin farklı versiyonları. Bazısı daha baskın oluyor, onun dediği oluyor. Günlük dilde bu ayrımı yapmıyoruz. Alel malel demiyoruz.

Her şeye genler farklı deyip geçiyoruz. O yüzden çok da kafaya takmayın. Bir aleli diğerinden ayıran fark az veya çok olabilir. Bazen o paragrafa yeni bir satır eklenmiştir.

Bazense tek tük birkaç harf değişmiştir. Değişimlerin çoğu böyle oluyor, bu tekil farklar oluyor. Çok da yaratıcı bir şekilde tekil nükleotit değişimi denmiş. İngilizce kısaltması SNP veya SNP.

Bunu sıkça kullanacağız. Bu kadar işimiz. Tabii ki söylediğim her şey eksik, her şeyde istisnalar var ama bu basit model bize yeter. Gelelim deneylerin nasıl yapıldığına.

Aslına bakarsanız genom analizi tek başına bir şey ifade etmiyor. Yani dilini bilmediğiniz bir kitabın harflerini sıralamak ve bazı paragrafların altını çizmekten ibaret yaptığımız şey. Kitabı okuyabilen de biz değiliz bu arada, hücrelerimiz. Bizim oradaki saklı olan anlamı çözmemiz için bilime değil imana ihtiyacımız var.

Allah kusura bakmayın dayanamadım. Oradaki anlamı çözmek için farklı kitapları karşılaştırıp sonra bunu davranış farklarıyla, özelliklerdeki farklarla eşleştirebilmemiz lazım. Yani IQ farklarıyla bizim örneğimizde. Bu da ciddi bir iş.

Yeterli sayıda denek seçeceksin. Bir kontrol grubu oluşturacaksın. Hepsinden aynı standarda uygun yaşam bilgileri toplayacaksın. Sonra kan örnekleri alacak.

Kalitesini bozmadan DNA'yı ayıracaksın, analiz edeceksin. Oho! Bir üniversitedeki araştırma grubunun kendi imkanlarıyla becermesi zor. Neyse ki biyobenklerin yayılması bu konuda epey yardımcı olmuş.

Kaliteli ve güvenilir bilgi havuzları bunlar. Yüz binlerce kişinin, bazen milyonlarca kişinin genetik ve genetik olmayan bilgileri belli merkezlerde toplanıyor. Nasıl ki Çan Eğrisi'nin yazarları diğer araştırmacılara da açık olan dev bir veri setini alıp analiz ederek kitabı yazmışlardı, herkesin bu biyobenklerdeki verileri analiz edip makale yayınlaması da mümkün artık. Peki, genom analizleri pahalı değil miydi?

Yakın zamana kadar milyarlarca dolarınız ve binlerce araştırmacınız yoksa bunu yapamıyordunuz. Tüm genomu okumak yerine ancak belli aday genleri karşılaştırabiliyorlardı. Çoğu zamanda yetersiz oluyordu bu. Aslında çoğu araştırma için kitabın tamamını okuyup karşılaştırmaya gerek yok.

Yani 3 milyar harfin neredeyse tümü hepimizde aynı. Hatta farklı olabilenlerin dahi hepsine bakmamıza gerek yok. Çünkü onların bir kısmı çok nadiren değişiyor. %1'in altında oranlarla.

Yani o genler için nüfusun %99'undan fazlası aynı aleli taşıyor. Ama değişimin sıkça gözlendiği harflere odaklansak ve hepsine de birden bakabilsek bu güzel olmaz mıydı? İşte artık bunu yapabiliyoruz. Genome Wide Association Study denen bu çalışmalar artık çok yaygın.

Bir sürü kitabı toplayıp önce ilk bölümün 56. harfini karşılaştırıyorsunuz mesela. Kitapların yarısında A, yarısında G var diyelim. Acaba A'lar daha mı zeki oluyorlar G'lerden?

Bunu hemen bulabilirsiniz. Hepsinin IQ puanı elinizde. Bir şey çıkmadı mı? Aynı bölümde birkaç paragraf sonra bir harf daha var.

O da sıkça değişen bir harf. Ona da bakalım herkesle. Böyle böyle devam ediyorum. Modern çalışmalar denek başına 1 milyon sinipi kıyaslıyorlar.

100 bin kişilik bir grubunuz varsa 100 milyar tane harf incelemesi eder bu. Hiç fena değil. Ha diyeceksiniz ki bu sinipleri nasıl belirledik? Yani genomun hangi noktalarında karşılaştırma yapacağımızı nereden biliyoruz?

Bazıları sık değişiyor, bazıları nadir değişiyor dedik ya nereden biliyoruz bunu? İşte genom projesinin faydası bu. O tip pahalı analizler sonucu genelde insandan insana nereler değişiyormuş o anlaşılıyor. Diyelim ki bir sniple incelediğiniz şey arasında, IQ puanı arasında istatistiki bir ilişki çıktı.

Her ilişki gerçek değil, bazıları yalan, bazıları tesadüfen oluyor. Spurious Correlation sitesinden biliyorsunuz Nicolas Cage'in her sene yer aldığı film sayısıyla havuza düşüp boğulan insanların sayısı arasında da kuvvetli bir istatistik ilişki var. Ama bu gerçek değil. Umarım gerçek değildir.

Herhangi bir ilişkinin tesadüfen mi oluştuğunu yoksa gerçek bir etkiye mi işaret ettiğini hesaplamamız gerekiyor. Bunun farklı teknikleri var. 33. dereceden bilim insanı olmanız lazım öğrenmeniz için.

Biz geçiyoruz bunları. Eğer sonuçta tesadüf ihtimali belli bir seviyenin altında çıkıyorsa, mesela %5'in, onu gerçek bir ilişki olarak kabul ediyorsun. Bu analizi de milyon kez tekrarlıyorsun. Neyse ki olacacak veri dağını topyekün görselleştirmenin güzel bir yolu var.

Manhattan Graphy denen bir araçla aratın Google'dan isminin niye Manhattan olduğunu göreceksiniz şıp diye. Peki, tesadüf olması imkansıza yakın bir ilişki gözlemledim diyelim. Bu ne anlama gelecek? O sinip genin işleyişini değiştirdi.

Gen de bir şekilde zeka artışına mı sebep oldu diyeceğiz? Bu tip soruların seri boyunca tek bir cevabı vardı. Bilmiyorum. Çünkü bulduğumuz şey korelasyon.

O kadar. Buradan nedenselliğe neden yol yapamayacağımıza dair basit bir örnek vereyim şimdi. Kadınların hiç okutulmadıkları, bu yüzden IQ testlerinde de genelde daha düşük puan aldıkları bir toplum düşünün. Bu toplumdaki genom analizleri size ne gösterecek?

Cinsiyeti belirleyen genlerin çok önemli olduklarını gösterecek. Mesela göğüs gelişimiyle ilgili bir gen belki %99.9 güven aralığıyla zeka ile ilişkilendirilecek. Eğer o deneklerin maruz kaldıkları kültürel etkileri bilmiyorsanız, Göğüs genlerinin beyin gelişimini engelleyen proteinlere yol açtıklarını filan düşüneceksiniz mesela.

Nedensellik kurmak için her zaman istatistikten fazlası gerekiyor. Ama korelasyon deyince de işe yaramazmış gibi anlamayın. Korelasyonlar candır ya. Çünkü bizim öncelikli derdimiz tahmin.

Şu alel ne yapıyor bilmiyorum ama buna sahip olanlar %90 ihtimalle sözel testlerde ortalama üstü performans sergiliyorlar gibi bir şey diyebilmek. İşte bu tahminleri yapabilmek için önemli değişimlerin her birinin kaç puan artışla korele olduğu hesap edilebilir. Ondan sonra da herhangi birinin DNA'sına bakıp ilgili harflerin ağırlıklı bir toplamasını yaparsın. IQ'sunu hiç ölçme zahmetine girmeden ona bir skor verebilirsin.

Gerçek IQ skoru olmaz bu ama en azından genetik potansiyelinin birer ölçütü olur bunlar. Bu yaklaşıma polygenic skor deniyor. Sadece zeka için değil bir sürü özellik için mevcut. Şizofreni, şeker hastalığı vs.

Ama henüz pratik bir fayda sağlayacak seviyede değiller. Şizofrenide örneğin, kişiler arası farklılıkların şimdilik sadece %6'sını açıklayabiliyor polijenik skor. Zekâda da durum pek farklı değil. Hatta siyasi eğilimlerde de.

Evet, hangi siyasi ideolojiye gönül vereceğinizin bile polijenik skoru varmış. Bunu da şöyle öğrendim, biraz geyik yapalım. Geçen gün elektrik faturamı ödememişim. 4 aydır ödememişim yani.

O yüzden elektriğimi kestiler. Tam da bu bölümün kaydını yaparken üstelik. Patroncular sağolsun. Fatura ödemekte bir sıkıntımız yok.

Ama bizim bebe ortalığı dağıtırken faturaları da karıştırmış. O yüzden unutmuşum. Hemen suçu bebeğe atarım böyle. Neyse elektrik hemen kesiliyor.

Yeniden açtırmaya çalışırken tabii ortam Kafka bürokrasisine dönüyor. Belli ki birkaç gün öyle kalacağız. Şansına o günlerde inanılmaz sıcak. Dedik burada klimasız fansız pişeceğimize bir havuza gidelim, orada pişelim.

Öyle dev ağaçlar arasında bir havuz kompleksi var sevdiğim. 1858'den beri hizmetteymiş. Kocaman bir yer. O gün orada bulunan yüzlerce belki binlerce kişi arasında sadece bir tanesiyle tanıştım sıradayken.

O da şansına davranışsal genetikçi çıktı. İkiz çalışmaları sonucu milletin siyasi eğilimlerini inceliyormuş. Dedi ki hangi konuda ikiz çalışması yapsak önemli oranda bir kalıtsallık çıkıyor. Bazen %20, bazen %50, bazen %80, neyse artık.

Fakat polijenik skorlar %7'den fazlasını açıklayamıyorlar. Baştaki kayıp kalıtsallık problemini yeni bir dille tekrarlamış olduk yani. Ben tabii podcastten hazırlıklıyım. Adamı esir aldım, anlat kardeşim dedim nerede bu yüzdeler.

O da bana şunları anlattı. İlk olası açıklama aslında en basiti. Kayıp yüzdeler, kayıp kalıtsallık diye bir şey yok. Gerçek kalıtsallık bu kadar düşük.

Yanlış olan şey ikiz çalışmalarıydı. Onlar kalıtsallığı abartmışlar. İkiz çalışmalarını şimdi en basit haline hatırlıyorsunuz. Tek yumurta ve çift yumurta ikizlerinden oluşan iki grubu inceliyoruz.

İlkinin genlerinin tümü, ikincisinin ise yarısı aynı. Kardeşlerdeki gibi. Ama kardeşlerin aksine ikizler çevreyi maksimum derecede paylaşıyorlar. Yani hamillik süreci bile aynı.

Çevresel etkileri sabit tutabilmek diye bir şey varsa o da bu. Daha iyisi olmaz. IQ, şizofreni, muhafazakarlık neyi inceliyorsak artık tek yumurta ikizleri arasındaki korelasyon çift yumurta ikizleri arasındayken ne kadar daha fazlaysa genlerin önemi de o kadar fazla. Mantık bu.

Ama bazen bunun acayip sonuçları oluyor. Mesela 2008'deki bir araştırmada ölçüm yaptıkları bir sürü şey arasında gayrimenkul vergileri hakkında da fikirler vardı. O kadar spesifik yani. Ve tek yumurta ikizlerinin %80'i bu konuda aynı fikirdelerken çift yumurtaların %65'i aynı fikirdelerdi.

Genel ideolojik benzeşmeye göre normalize ettiğinizde de bir fark var. Yani sanki salt gayrimenkul vergilerini etkileyen bir genetik kod varmış gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Tabii ki öyle bir şey yok. Belli ki bir hata var.

Muhtemelen Tek yumurta ikizlerinin maruz kaldıkları çevresel etkiler ile çift yumurta ikizlerindeki biraz farklı. Yani çevreyi eşitleyemiyoruz yine. Belki ebeveynleri onlara biraz daha farklı davranıyor. Belki büyüdüklerinde arkadaşları biraz daha farklı davranıyor.

Bunların etkileri de, benzeştirmeye yönelik etkileri de yanlış yere genlerin hesabına yazılıyor. Genlerin etkisini şişiriyor. Ya bu arada bu siyaset ve genetik konusu genel olarak ilginçmiş. Ayrıca bakalım bir ara.

Duyduğum en ilginç kısmı da şu. Onu şimdiden paylaşayım. Muhafazakarlığın kalıtsallığını düşünelim mesela. Böyle tek bir oran yok.

Bilgi seviyesine göre değişiyormuş bu. Yüksek bilgili insanlar arasında, siyaset bilgisi bakımından konuşuyoruz, kalıtsallık %75. Kalıtsallığın ne olduğunu hatırlayın. Kişiler arasındaki farkın %75'i genetik kaynaklı.

Ortalama insanlara bakarsak bu oran %57, Cahil Coelho kesime bakarsak %29. Niye bu kadar fark ediyor? Muhtemelen hepimiz bizi faşizme, liberalliğe, muhafazakarlığa meylettirecek farklı genler mirası alıyoruz. Ama bu yatkınlıkların davranışlarımızı değiştirmesi için, hayatımıza yön vermeleri için, hatta onların farkında olabilmemiz için siyasi eğitime ihtiyacımız var.

O eğitimi alınca genlerin etkisi ön plana çıkıyor. Sanki potansiyelimizi gerçekleştirmiş oluyoruz o eğitim sayesinde ama eğitimin kendisi de çevresel bir şey. Bu ilişki çok hoşuma gitmişti. Neyse, kısacası ikiz çalışmalarını yeniden yorumlamak gerekebilir.

Ama herhalde %10 ile %80 arasındaki farkı kapatacak kadar bir etkisi olmayacaktır bunun. Başka açıklamalar lazım. İşin genom çalışmaları tarafına geçmemiz lazım. Belki bahsettiğimiz genom çalışmaları yeterince kapsamlı değiller.

1 milyon sinip demiştik değil mi? Değişimlerin sık görüldükleri noktalarda bunlar. Ama ya nadiren değişen noktalar önemliyse? Belli bir harf, bin kişinin 999'unda aynıdır.

Ben de farklıdır. Sizde ise bambaşka bir nükleotit yine bindebirlik bir farklılık göstermiştir. O da aynı etkiyi yapmıştır. Yani çoğunluğun zekasını etkileyen ve sıkça değişen bazı genlere ek olarak ufak ufak grupları etkileyen dünya kadar nadir değişim olabilir.

1 milyon değil de 10 milyon sınıfe bakmamız lazım. Bunu yapamaz mıyız? Yahut parayı bastırıp tüm genomu karşılaştıramaz mıyız? Evet ama bu da ayrı bir dert.

Dünyadaki her konuyu sıkıştırdığım safsatalar ansiklopedisinde çoklu kıyas probleminden bahsetmiştim. Şöyle bir örnek vermiştim orada. Elektrik hatları yakınlarında oturmak bir sağlık sorununa yol açar mı? Böyle baksak illaki bir ilişki buluruz.

Çünkü o bölgelerde oturanlar ve oturmayanları tek bir hastalık açısından değil her olasa hastalık için tekrar tekrar kıyaslıyorsun. Çoklu kıyas. Ve onca hastalık arasında şansına bir tanesi için yeterince kuvvetli bir ilişki çıkabilir. Aynı şekilde sinema salonlarının yakınında oturmak herhangi bir sağlık sorununa yol açıyor mu diye baksaydık, belki böbrek kanseriyle ilişki yakalayacaktık.

Tek bir kıyas değil, bir sürü kıyas yapıyorsan mutlaka bir şeyler tutturursun. Genom karşılaştırmaları da böyleler. Zeki olanlar ve olmayanlar diye iki gruba ayırdık mesela insanları ya. Bir milyon farklı kıyas yapıyorsun her bir snip için.

Acaba hangisi tutacak diye. İlla ki bir şeyler buluyoruz. Tam da bu yüzden o ilişkinin tesadüfen çıkma ihtimalini hesaplıyorduk zaten. Şimdi ben diyorum ki, ya 1 milyon yetmez.

Belki 10 milyon noktada kıyas yapmamız gerek. Nadir değişimleri de yakalamamız için. Ama ben aynı tesadüf limitini kullanırsam hatalı pozitif oranım artacak, mahvedecek beni. Öyleyse o limiti kuvvetlendirmeliyim.

Bir başka de işte, daha çok geni kıyasladıkça zayıf ilişkiler daha az radarıma girecekler. Eğer baktığım o nadir değişimlerin kuvvetli etkileri varsa bu sorun değil. O zaman kayıp kalıtsallığı bulmuş olurum. Ama genetik ilişkiler hep zayıflarsa, her bir genin katkısı çok düşükse, o zaman eskisinden de az ilişki bulacağım.

Yani burada teknolojik veya finansal değil, metodolojik bir sınır var. Durumu kurtarmanın en basit yolu örnekleme büyütmek. 100.000 kişi yerine 1 milyon kişi incelersem herhangi bir ilişkinin tesadüfen çıkma olasılığı da düşecektir.

O yüzden zayıf ilişkiler de radarıma girer. Ne kadar sinip karşılaştırıyorsam o kadar insan lazım. 1 milyon, 5 milyon, 10 milyon ne varsa verin. Ama tahmin ettiğiniz gibi bu da apayrı bir dert.

Çok dertli bir alan bu ya. Dışarıdan görüldüğü gibi değil. Parapul'dan bahsetmeyeceğim. Başka iki dert var burada.

Bir tanesi kişisel verilerin güvenliğinin önem kazanması. Bu veri setlerini anonimize ediyorlar çoğu zaman ama insanların yaşamından o kadar ayrıntılı şeyler toplamışlar ki bunlardan kişilerin kimlikleri bulunabilir. Bunları toplamak ve korumak zorlaşıyor. İronik bir durum aslında.

Teknoloji sayesinde genom işlemek ve gen verisi yaratmak bir yandan ucuzluyor, onunla eşleştireceğin gen dışı verileri elde etmek zorlaşıyor. Tamam diyelim bu tarafını hallettik işin. Bu sefer de nüfus yapısı yahut nüfus tabakalaşması denen bir problem var. Çok basit bir örnek olarak bir grup Japonla bir grup Aborjin'i aynı çalışmaya soktuğunuzu düşünün.

Başladık sinipleri kıyaslamaya. Bu grupların ortalama IQ değerleri epey farklı. Belki bu farkın çoğu gerçekte çevreseldir. Öyle farz edelim şimdilik.

Ama senin çalışman ne bulacak? Pigmentti, vücut tüyüydü, burun büyüklüğüydü, boydu, kiloydu. Kısaca o iki grubu farklılaştıran her gen ile zeka arasında kuvvetli bir ilişki varmış gibi gözükecek. Çoğunun alakası bile yok beynin gelişimiyle.

Yine mahvettin çalışmanı, geçmiş olsun. Kimse tabii bu kadar zıt grupları bile bile aynı çalışmaya sokmuyor ama Örnekleme büyüttükçe her alanda melezleşme artıyor. Elindeki alel frekansları değişiyor. Bu problemin benzerini yaşıyorsun yani biraz daha düşük yoğunlukla.

Hadi diyelim bunu da hallettik. Bir şekilde aynı gruba ait milyonlarca insan bulduk. Verilerini topladık. Hepsinin sık ve nadir değişen siniplerine baktık.

Tüm zamanların en kusursuz genom analizini yaptık. Yine de kayıp kalıtsallık bulunamayabilir. Çünkü belki genlerin etkisi lineer değil. O bahsettiğim polijenik skorlar milyonlarca değişimin tek tek etkisini hesaplıyorlar.

Ama kalan etki için değişim kombinasyonlarına bakmak gerekiyor olabilir. Yani belli bir noktadaki harfin G olması zekayı biraz arttırıyordur ama ancak iki harf öncesinde T olursa yok bir paragraf sonrasında A harfi olursa o zaman tam tersine zekayı geriletiyordur. Durum böyleyse yandık yani milyonlarca değişim içinde olasıl kombinasyon sayısını düşünsenize. Daha da bozayım mı moralinizi?

Derdinize dert katayım mı sizin? Son dakika penaltısıyla şampiyonunu kaybettireyim mi size? Diyelim süper bilgisayarlarla bu olası kombinasyonları da hesapladık. Ne kadar gerçekçi bilmiyorum ama farz ediyoruz.

O zaman bile epigenetik duvarını aşamayabiliriz. Epigenetik, genetiğin üstünde yahut genetiğe ek olan demek. Demin nedensellikten bahsediyorduk ya hani, sadece ilişkileri görüyoruz, nedensellik için ayrıca araştırmalar gerekiyor demiştik. Diyebilirsiniz ki en azından bir nedensellik bulursak bunun yönü bellidir.

Çevre ile IQ arasında çift yönlü karmakarışık bir etkileşim vardı ama burada durum daha basit. Çevre gene mumu etkilemiyor. Tek tük kopyalardaki değişimlerden bahsetmiyorum yani. Bir röntgen cihazına sarılıp dans edersen evet bazı şeyler değişebilir ama anamdan babamdan mirası aldığım kaynak kodu değişmiyor.

Hangi okula giderseniz gidin, kaç kitap okursanız okuyun, ne kadar balık yağı yutarsanız yutun o harflerin dizilimi aynı kalacak. Güzel. Ama harflerin dizilimi kadar ne zaman nasıl okunacakları da önemli. Aynı genler farklı sırada çalışırlarsa farklı şeylerin üretilmesini sağlıyorlar.

Bunu ayarlayan birden fazla mekanizma var. Bir tanesi mesela DNA'nızın belli noktalarına orayı işaretleyen moleküllerin takılması. Bunlar kitaptaki bir paragrafın yanına yapıştırılan postitler gibiler. Burası çoko melli diyor mesela bir tanesi veya yazar burada saçmalamış diyor, oraya atlıyorsun.

İşte bu sayfa notları çevreden etkilenebiliyorlar. Mesela aşırı stresli ortamlarda bazı kritik genler okunmuyorlar. Beyindeki dopamin sistemi bozuluyor ve bilişsel gelişmeyi kısıtlıyor bu. Epigenetin en ilginç tarafı ne biliyor musunuz?

Kalıtsallığı. Biz nesilden nesile sadece genomun aktarıldığını öğreniyoruz ama bu sayfa notları da çocuklara geçebiliyor. Çoğu silinse de vücuttaki hiçbir sistem %100 verimlilikle çalışmadığı için bazı notlar silinmeden çocuğa geçiyorlar. Hollanda'daki kıtlık hikayesini hatırlayın geçen bölümden.

İkinci Dünya Savaşı'nın son birkaç ayında oradaki yetişkinlere düşen tayin Sadece 1000 kaloriydi, hatta bazı yerlerde 580'e kadar gerilemiş. Normal ihtiyacımız 2000-3000 kalori. Bu dönemde doğan çocuklarda inanılmaz bir şekilde IQ gerilemesi görülmediğini söylemiştik. Ama belli bir yaştan sonra vücutları değişmeye başladı.

Sanki kıtlık halen devam ediyormuş gibi yaşamaya devam ettiler. Her buldukları kaloriyi depoluyor ve çabuk şişmanlıyorlardı mesela. Bu özellikler onların çocuklarında bile devam ediyor. Atalarının yaşam tecrübelerini taşıyorlar bir nevi.

Özetlersek, daha büyük araştırmalarla daha fazla değişimi davranış farklarıyla bağdaşlaştırabiliriz. Bu harf değişimlerine tek tek bakmanın yanında kombinasyonları da inceleyebiliriz ama onların etkisini gerçekten hesaplayabilmek için marjinlerdeki notlara, o postitlere de bakmamız lazım. İşte bu yüzden genom araştırmaları insanlığı değiştirmediler, devrim yaratmadılar. Henüz.

Henüz diyorum çünkü bir adım geriye çekilip şunu sormamız lazım. Biraz sakinleşelim. Bu bahsettiğim tipteki araştırmalar kaç senedir devam ediyor sizce? Zeka konusunu boş verin.

Herhangi bir konuda kullanılmasından bahsediyorum bu tekniklerin. Bu genom çapındaki analizler hakkındaki ilk makale 2002 yılından. İlk önemli kullanımı 2005 yılından. Ve bunların boyutları da ufaktı.

100.000 kişilik grupları içeren araştırmalar 2010 sonrası yaygınlaşıyor. Milyon kişi ve milyon sinip içeren çalışmalar ise daha da sonra. Bakın zeka alanındaki önemli bazı eserleri ve figürleri düşününce ne kadar da yeni bu.

Biyoloji ve ırk konularındaki en ünlü kitaplardan biridir Miss Major of a Man, Stephen Jay Gould'un yazdığı. 1981'de yayınlanmış. Çan eğrisi 1994'te. Jensen 2012'de öldü.

Bölümün başında Human Genome Project'in 1990'da başladığını söylemiştim ama esas miladımız 2010'lar olmalı. Kalıtsallık farkının tamamı kapanmayabilir ama her geçen sene daha büyük bir kısmı kapanacaktır. O yüzden moralimizi çok bozmamak lazım. Nerede bu uçan arabalar sabırsızlığımız biraz abartılı.

Evet flarsızlar, bu ufak morallede serimizin sonuna gelmiş olduk. Derin bir nefes alabiliriz. Son birkaç dakikamızı, şu ana kadar gördüklerimizi hatırlamaya ayıralım. Ben bu işe şöyle başlamıştım, bir paragraf alıntılayım.

Belki de yeni nesillerin %90'ının zombileştiği, %10'unun da Übermensch'e döneceği bir çağdayız. Bunları düşünürken merak ediyorum. Nesiller arası kıyas yapmanın objektif bir yolu var mı? İnsanlık genel olarak aptallaşıyor mu?

Yoksa daha zeki bir hâle mi geliyor? Daha temelde zeka ne demek, nasıl ölçülüyor, ne kadar önemli? Tüm bunları konuşacağımız kısa bir seriye başlayalım. Kısa bir seri, bu 10 bölüm önceydi.

Vallahi sizi kandırmaya çalıştığımdan değil, ben de kısa olacağını sanıyordum. İnsanlığın aptallaştığı bir geleceği anlatan ideokrasi filmiyle başlamıştık hatırlarsanız. Öjenik fikrinin özünü Platon'a kadar da sürmüştük. Sonra geçen yüzyılda ne kadar popüler bir hale geldiğine baktık.

Giriş için gayet güzel. Gelecek bölümde Flynn etkisine bakacağız diye bitirmiştim o bölümü. Yani konuyu kapatacağımı düşünüyordum. Sonra dedim ki, ya dur bu böyle olmaz.

Önce zekayı bir anlayalım. Kargaların ceviz kırmaları mesela bir zeka işareti mi? Soyutlayabiliyorlar mı? Aynı şekilde IQ testlerini de anlamamız lazım.

Onların ne kadar değiştiklerini de gördük ilk günlerinden beri. Bu testlerdeki alakası sorular arasında bile bir performans ilişkisi çıkmıştı. Buradan da faktör analizini ve G faktörünü öğrendik. G faktörü kalıtsaldı.

E kalıtsallık ne demek? Onu da öğrendik. Yere ve zamana göre değiştiğini gördük. Bu sayede de gen-çevre ilişkisinin karmaşıklığını keşfetmiştik.

Bireyler arası zeka farklarıyla gruplar arası zeka farklarının farklı sebepleri olabileceği fikrine gelince anladım ki bu seri daha sürecek çünkü ırk konusuna girmemiz gerekiyor. Özel bir bölüm kapsamında eski insanların ırk anlayışının ne kadar farklı olduğunu gördük. Ticaretin gelişmesiyle ve bilimsel bakış açısının yaygınlaşmasıyla o anlayış da değişti. Tabi ırk deyince aklıma senelerdir okumaya üşendiğim Chan Erisi kitabı geldi.

Onu da hatmettik bir çılgınlık yapıp ve 3 bölüm boyunca inceledik. Amerikan Psikoloji Birliği'nin bir araştırma grubu kurduğunu söylemiştim. Vardıkları sonuçlardan birkaçını sıralayarak bir özet yapmış olalım. Unutmayın bu 1996'da yayınlanmıştı.

5 madde sayacağım. 1. IQ'yu geliştirmek için yürütülen programlar kısa vadede bir gelişmeye sebep oldularsa da ilkokul sonunda eski duruma dönülüyor. Kalıcı bir artış yok.

Fakat bu programların IQ'nun ötesinde başka faydaları var. Okul bitirme ihtimalinin artması, suça yatkınlığı azaltması gibi. O yüzden de erken yaşlarda yapılan iyi müdahalelerin fayda-maliyet oranı 3'e 1 ile 9'a 1 arasında değişiyor. 1 koyup 9 alıyorsun yani.

3. Asyalıların iş performansı yüksek IQ'larının tahmin ettiğinden de yüksek bir seviyede. Yani 100 IQ'ya sahip bir Doğu Asyalı, genelde 110-120 IQ'ya sahip bir Beyaz ile aynı seviyede başarılı oluyor iş hayatında. Dolayısıyla IQ testleri objektif olabilirler ama tahmin güçleri halen sınırda.

4. Uzun zamandır ABD'deki siyahlar ve beyazlar arasında 15 puanlık bir IQ farkı var. Bu fark son yıllarda biraz kapanmaya başladı gibi. Tam emin değiliz.

Ve bu fark için öne sürülen çevresel argümanlar kanıtlanmadılar. Genetik argümanlar için daha bile az kanıt var. Kısacası bu konuda yeterli bir açıklama yok. Böyle bir orta yol seçmişler.

5. Flynn etkisi gerçek ve genetik olmayacak kadar hızlı. Bu rapordan yıllar sonra Flynn'in kendi geliştirdiği görüş, belli materyal gelişmeleri ek olarak hayatın modernleşmesinin soyut düşünce pratiğini arttırdığı ve skorları şişirdiğiydi. Gerek materyal gelişimlerin gerekse soyut düşünme pratiğinin etkileri giderek yavaşlayacak ve esas genel zekadaki diskjenik gerilemeler daha da görünür olacak.

Dolayısıyla hem akıllanıyoruz hem aptallaşıyoruz. Şimdi bir adım geriye dönelim çan eğrisine. Daha önce konuşmadığımız bir konu vardı orada. Eğitim felsefesi hakkında.

Onu da sizinle paylaşmak istiyorum. Bonus olarak düşünün. Yazarların genel tutumu devletin sosyal programlardan elini eteğini çekmesi yönündeydi. Ama devlet yardımının arttırılmasını istedikleri bir grup var.

Üstün zekalılar. Hatta eğer buna para yoksa düşük zekaları harcananlardan alıp bunlara aktarılmalı diyorlar. Eğitim sistemimizin ana amacı herkesi belli bir seviyeye çekmek. Kaynakları buna harcıyoruz.

Ama eğitimin daha önemli bir amacı var. Üstün yeteneklileri bulup parlatmak ve gerekli erdemleri onlara aşılamak. Çünkü toplumun geleceği bunların elinde. Yani ne olursa olsun bunlar tepeye çıkacaklar, bari düzgün bir eğitim verelim de erdemli olsunlar.

Argümanları bu. Herkesin belli bir eğitim seviyesine gelmesinin gerekmediğine katılıyorum. Hepimizin herhalde ayrı bir kıstası vardır vatandaşlık için gereken asgari bilgi ve kavrayış seviyesi hakkında. Zorunlu kitle eğitimi demek, binlerce belki yüz binlerce çocuğun sizin o kıstasınıza uymayacak olması demek.

herkes illa sınıfını geçecek, herkes illa şu konuda %60 seviyeye ulaşacak diye gerçek dışa hedefler koyarsan, bunlara ulaşmanın tek bir yolu var, ölçüm metodlarıyla oynamak, hile yapmak, sistemin adaletini ve güvenilirliğini sarsmak. Öte yandan, yazarların aksine toplumun üstün ve sıra dışı bireylerce ilerletildiği görüşünü paylaşmıyorum. Büyük Adam, Great Man anlatısı ne yazık ki çok yaygın. Tüm insanlık tarihini büyük adamların ve büyük savaşların tarihi olarak görüyoruz.

Ben genelde sıra dışı bireyleri daha temeldeki akımların yüzeye çıkan semptomları olarak yorumluyorum. Bilmem kim şu aşıyı keşfetti de milyonları kurtardı, o olmasaydı ne yapardık? Böyle bakmamak lazım. Deha denince ilk akla gelen Einstein'ın bile o mucizevi yılındaki makalelerinin nasıl dönemin diğer birçok araştırmacısının çalışmalarını esas aldığını, özgür irade serisi içinde detaylıca görmüştük.

Elbette ki bazı kişiler kritik dönemeçlerdeki kararlarıyla tarihe yön veriyorlar. Ama bu buzdağının görünen kısmı gibi toplumların değişimleri ekseriyetle isimsizlerin, yığınların değişimi. O yüzden dehalara yatırım yapmanın etkisinin o kadar da yüksek olacağını sanmıyorum. Kaldı ki bir kısmı zaten bilakis dehaları sayesinde başka yerlerden de fırsat bulabiliyorlar.

Hepsi heba olmuyor yani. Son olarak bugün gördüğümüz genetik konusuna gelelim. Bunun hakkında da genel bir yorum yapayım. Genetik lafı insanları korkutuyor.

Zeka gibi bir şey, çevreden ne kadar etkileniyorsa o kadar iyi diye bir ön kabulümüz var. Ama birçok çevresel faktör pratikte daha deterministik veya kaotik. Demek istediğim onları istediğimiz yönde değiştirmek daha zor aslında. Sosyal değişimler zor süreçler, bitmeyen siyasi kavgalara ve kısıtlı kaynaklara mahkumlar.

Oysa eğer farkların genetik bir temeli varsa bu iyi bir haber çünkü en azından bize bir şans veriyor. Genetik müdahale yakında mümkün olacak, hızla ucuzlayacak. Benim kurgu filmlerindeki kadar olmasa da atıyorum %5-10 iyileşmelere yol verebilir. En azından IQ dağılımının en altında olan, biyolojik açıdan kısıtlanmış bireyleri ortalama seviyelere çekmek mümkün.

Bu yüzden bu işler genelde moralimi bozmuyorlar. Zeka hakkında son sözüm bu değil. Ama serimizi bitirdik. Bu yolculukta baştan sona benimle olanlara ekstra teşekkürler.

Yorumlarınızı beklerim. Her bölümde kullandığım kaynaklar açıklamalardaydı. İlginizi çekmişse geri dönüp bakın hepsi linkli. Tüm bu çabaları, bu seriyi mümkün kılan Patreon destekçilerime de selam gönderiyorum.

birkaç isim sayacağım. Aslı Atay, Ahmet Zeren, Hilmi Murat Yıldırım, Cemal Çakmak, Ali Emre Öztürk, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Ceren Durgun, Özay Demirezen, Furkan Polat, Tuncay Baylan, Nigar Ceylan, Neslihan, Başak Paşalı, Mehmet Ceren, Barış Pazarbaşı, Gökhan KZC ve Zerrine. Hepinize yüksek IQ'lar ama onun da öncesinde sağlık ve mutluluk diliyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)