Podcast

Flynn Etkisi: Önce Akıllandık, Şimdi Aptallaşıyoruz

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar. Geldik bu serinin en başında "Aptallaşıyor muyuz" diye sormama sebep olan şeye. Son 100 yıldır IQ testi performansında sürekli bir artış var. Gerçekten de dedelerimizden ninelerimizden daha mı zekiyiz? Ve bu artışın son yıllarda durması, hatta gerilemesi (Anti-Flynn) ne anlama geliyor? İlginizi çekerse kaynaklar kısmındaki linklere bakmayı unutmayın.



(Bunca bölümdür devam etmemi sağlayan tek şey, Patreon'dan irili ufaklı destek veren sizin gibi dinleyiciler. Bu destek doğrudan bana geliyor, normal reklam gelirleri ise yapımcımla paylaşılıyor. Yok kalsın diyorsanız, buyrun buradan yakın: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon)

.



----------------------------------------------------



Bölümler:


(00:05) Flynn Etkisi'ne giriş.

(03:05) Robert Plomin'in "default" pozisyonu.

(03:50) Singapurlular bu kadar zeki olmamalıydılar.

(05:10) James Flynn.

(06:30) Niye daha önce farkedilmedi?

(07:35) İdamların bozulması.

(08:20) Heterosis.

(10:00) Beslenme ve Hollanda Kıtlığı.

(12:15) Eğitim ve Türkiye'de okullaşma.

(13:55) Soyut mantığın ve analojilerin gelişimi.

(18:30) İşlerin soyutlaşması.

(19:00) Eğlencenin soyutlaşması.

(21:55) "Everything Bad is Good For You".

(23:40) Endüstriyel Devrim'in yankıları.

(25:00) Gelişme genel zekada mı?

(29:15) Flynn Etkisinin tersine dönmesi.

(32:00) Sonraki bölüm.

(32:40) Patronlar, patronlarımız.

(33:10) After Credits: Jensen vs Flynn


.

Kaynaklar:


Zekanın Yükselişi ve Çöküşü: Flynn, Anti-Flynn ve Zekanın Geleceği

The Flynn Effect: A Meta-analysis

Why our IQ levels are higher than our grandparents' | James Flynn

Dünyada ve Türkiye’de Yükseköğretim Okullaşma Oranları ve Gelişmeler

Why has TV storytelling become so complex?

Is the World’s Memory Span Increasing or Decreasing?

The rise and fall of the Flynn Effect as a reason to expect a narrowing of the Black–White IQ gap

Modernity Made Us Smarter

Norwegian IQ scores are falling – but genes are not to blame

DO NON-G GAINS FROM THE FLYNN EFFECT MATTER? YES AND NO

Arthur Jensen and John Stuart Mill

Kitap: Are We Getting Smarter?


Kitap: Everything Bad Is Good for You: How Today's Popular Culture Is Actually Making Us Smarter


Johnny Carson


.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.979 kelime · ~25 dk okuma

Aranızdan gayet ortalama zekayı sahip birini alsam, garajımda duran zaman makinesine tıkıp 1920'lere göndersem ne yapardı? Muhtemelen dayanamayıp parayı borsaya gömerdi, Apple hissesi nerede abicim diye aranırdı, büyük buhranda da her şeyini kaybederdi. Tamam, sonra kendini aptal gibi mi hissederdi? Hiç sorun değil, çaresi kolay.

Hemen orduya yazılacak ve orada zeka testine girecek. En kötü gününde bile IQ'su 130 çıkardı. Yani tepedeki %2'lik kesim. Yarın gel binbaşı olarak başla derlerdi muhtemelen.

Peki nasıl oluyor da günümüzün ortalama insanı geçmişin üstün zekalısı oluyor? Son 100 yıldaki IQ testlerindeki ham performansta sürekli bir artış var. Her testte, her yaş grubunda, her coğrafyada gözleniyor bu. En uzun süreli kayıtların tutulduğu ABD ve Avrupa'da 1920'lerden beri 25-30 puanlık, Asya'da 1950'den beri 35 puanlık, Afrika'da da 1960'lardan beri 15 puanlık bir artış var.

Transkriptin tamamını oku

Bu gelişimin hızı puanlara bakınca tam anlaşılmıyor tabii, zeka dilimleri üstünden konuşmak daha aydınlatıcı olacaktır. IQ dağılımlarında her 3 kişiden ikisi ortalamanın 15 puan yukarısı ve aşağısı arasındaki bölgede. Çan eğrisinin şişman kısmı bu. Çeperi 30 puanı genişletirsek neredeyse herkesi kapsarız.

Şimdi 1960 yılında Afrika'da, o çeperin ötesinde bulunan en tepedeki %2'lik elit kesimi düşünün. Şimdilerde toplumun yüzde 14'ü onlarla aynı seviyede performans gösteriyor. İki nesil içinde üstün zekâlılar arasında 7 kat artış var. Afrikalılar evrim mi geçirdiler?

Tersten bakalım, sahra altı ülkelerinin skorlarını çok düşük olduğunu görmüştük. Zaman makinesini park ettiğimiz o 1920 senesinde batı toplumlarının yarısının performansı işte bu Afrika ortalamasının altında kalıyor. Batılılar üç nesil içinde evrim mi geçirdiler? Flynn etkisi denen bu değişim neredeyse tüm araştırmacılara göre genetik kaynaklı olamayacak kadar hızlı ve global.

Peki bu değişimin doğası nedir? Yani gerçek bir zeka kazanımından mı bahsediyoruz burada? Sırf çevresel etkiler yüzünden nesiller arasında bu kadar büyük farklar oluşuyorsa, aynı nesildeki farklı gruplar arasında bulunan farklar da kapanmaz mı? Hatırlayın Çan Eğrisi kitabı bu grup farklarının kısmen genetik olduğunu ve dolayısıyla da kısmen kalıcı olduğunu iddia etmişti.

Şimdi o farkları ezebilecek boyutta bir çevresel etki keşfettik. Hiçbir grup farkının kalıcı olmadığı bir dünya mümkün mü o zaman? Bugün bu sorulara cevap arayacağız. Yalnız öncesinde geçen bölüme istinaden sizlerden gelen birkaç soru ve yoruma cevap vereceğim.

Bilimsel ırkçılık hakkında konuşurken şunları anlatmaya pek fırsatım olmamıştı. Toplumların zekalarının farklı olmaları ve bu farkın kısmen genetik olması fikrine karşı hiçbir alerjim yok. Mesela Doğu Asyalıların biyolojik bir avantajı olması fikri, benim atalarıma kıyasla, beni rahatsız etmiyor. Herkesin böyle rahatsız olmama lüksü yok tabii.

İşte Rushden'ın sınıfında bulunan o tek zenci kızın durumunu hatırlıyorsunuz. Onun hayatına somut etkileri olan bir görüştü bu. Ama birçoğumuzun rahatsız olmama lüksü var. Dahası ben bu fikri olası da buluyorum.

Bu konularda dinleyip okuduğum insanlar arasında herhalde kafama en çok yatan Robert Plomin'in görüşleriydi. Diyor ki, bireyler arası farklılıkların ciddi oranda genetik olduğunu biliyoruz. Eğer bunu biliyorsak, gruplar arasındaki farkların da aksi kanıtlanana kadar genetik bir kaynağı olduğunu varsaymalıyız. Hele ki o farklar gay yükü ile Koreli iseler.

Yani illa Jensen'ın dediği gibi bu gruplar arasındaki farklar %75 oranında genetiktir. Böyle şeyleri iddia etmeye gerek yok. Ama %0 olması da default pozisyonumuz olmamalı. Chaneirisi de bundan şikayet ediyor.

Afrika'dan çıkanlar genetik darboğazlar sayesinde şansına yahut bir adaptasyon sonucu zekileşmiş olabilirler. Bu da mümkün. Ama bir kez çıktıktan sonraki zeka değişimini açıklamak zor. Buna pek kafam yatmadı.

Bugün kendisini yakından tanıyacağımız James Flynn'den somut bir örnek aktarayım. DNA analizlerine göre bugünkü Çinliler iki ana gruptan oluşuyorlar. Bir grup Yangtze Nehri'nin kuzeyinden Tibet yaylalarından gelmiş, diğer grup güneyden Hindistan kıyılarını takip ederek gelmiş. Yani bir grup soğuk iklimlere ve yüksek rakımlara adapte olmak zorunda bir grup değil.

İlk grubun genleri bugün Çin'in kuzey yarısında daha yaygın, ikinci grubunkilerse güney yarısında. Dolayısıyla kuzey-güney arasında çevresel etkilerden bağımsız olan ciddi bir IQ farkının olacağını tahmin edersiniz. Flynn yıllarca bunu test edecek verilerin peşinde koşturmuş ama bulamamış. Ta ki Singapurluları akıl edene kadar.

Buranın nüfusu Çin'in en güneyinden göçenlerce oluşturulmuş. Ama Singapur dünyadaki en yüksek IQ skoruna sahip ülke. Üstelik nüfusun çeyreği Malay ve Hintli. Yani onları çıkarınca Çinli nüfusa bakınca IQ ortalaması 110 oluyor, daha da yükseliyor.

Kısacası ben genetik bir açıklamaya yatkınım. Genetik bileşeni olan bir açıklamaya diyelim. Ama geçmişte o kanadı domine etmiş teorilere kafam hiç yatmıyor. Bu vesileyle de karşı kanattan, çevreci kanattan bir figüre geliyorum.

Yani gecenin as solisti James Flynn'e. Flynn bir psikolog veya sosyolog değildi. Biraz polimat bir tip. Ahlak felsefesi ve politik felsefeyle daha çok ilgileniyor.

Çok iyi de bir konuşmacı bu arada. 2020'de vefat etti. Ama YouTube'daki konuşmalarına bir göz atın. Çok akıcı hakikaten.

Aktivist bir solcuydu. Hatta fazla solcu olduğu için zamanında akademide barınamıyor ABD'de. Yeni Zelanda'ya göç etmek zorunda kalıyor. Zamanında Jensen'ın makalelerini okuyunca kariyeri değişiyor.

Okudukları kendisini rahatsız ediyor çünkü ideolojisine ters. Karşı bir makale yazmaya girişiyor. Bu sebeple IQ testlerinin tarihçesine dalıyor. Orada da kendini biraz kaybediyor ve ham skorların sürekli arttığını keşfediyor.

Bunu bulur bulmaz da görmemiş gibi kendi ismini vermiyor. Zaten ilk bulan da kendisi değil aslında. Ta 1948'de, İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde askerlerin performansının arttığı gözlemlenmiş. Hem de 14 puan kadar.

Ama bunu daha iyi eğitime yoğurmuşlar. Zira o dönemki testlerde bilgi soruları daha yaygın. Fazla da kafa yormamışlar işin açıkçası. Askeriyenin öncelikleriyle klinik psikologların öncelikleri farklı oluyor sonuçta.

Ama işte Flynn 80'lerde buna benzer bir gelişimin Veskler testlerinde de olduğunu, yani standart testlerde de olduğunu ve sadece ABD'de değil, birçok gelişmiş ülkede olduğunu gösterince millet meraklanıyor. Bu etkiye en çok dikkat çeken kişi kendisi olduğu için bizim Cheney'lisi kitabı Flynn etkisi ismini vermiş, literatüre de öyle geçmiş. Şimdi diyeceksiniz ki niye bu kadar geç fark edildi? Herhangi birinin fark edeceği kadar büyük değişimler değil mi bunlar?

Sorun şu ki IQ testlerinde ortalamalar hep 100. Soruların kat sayılarını sürekli değiştiriyorlar. Ortalama yüzde dursun diye. Her test biraz farklı.

Testleri alan gruplar biraz farklı. Olası ayarlamalar farklı. O yüzden bu sene X ülkesinde yapılmış Y testinin skorlarını 30 sene önce yapılanlarla karşılaştıramıyorsun. Herhangi birinin yapabileceği bir iş değil yani.

Bu detaya inmen lazım. Bu arada eğer siz de detaya inerseniz merak edip makaleleri okursanız, hep göreceğiniz kalıplardan biri IQ'nun yükselişi değil de seküler yükselişi olacak. Seküler değişim. Bu konunun da ötesinde kullanılan bir kalıp.

Tabii ki din-devlet işlerinin ayrılmasıyla alakası yok. Sekülerin bir anlamı dünya ile alakalı olan demek, diğer anlamı da bir çağ ile alakalı olan veya uzun süren demek. Periyodik iniş çıkışlar yerine uzun dönem trendleri anlatmak için kullanılıyor bu kalıp yani. Bu da ortamlarda satacağınız bir bilgi olsun.

Bunları azar azar satın ha. Hepsini birden bozdurursanız millet gıcık olur. Gecede bir tane. Tamam.

Flynn etkisi benim için kurcalanacak ilginç bir fikir. Ama bazıları için resmen bir ölüm kalım meselesi. Çok düşük IQ'luları düşünün. Bunların suçlarından sorumlu tutulmaları mümkün değil.

Yani hapse tıkılıyorlar bazen de cezalandırma amacıyla değil, topluma zararlı olabileceklerinden alıkonuluyorlar. Dolayısıyla bu IQ testlerinin değişen sonuçlarına göre bazı idamlık suçluların cezası müebbete çevriliyor. 10 sene önce işlediğin bir suçsa mevzu, o zamankine en yakın IQ skorunda mesela 15 sene öncesindense, onu nasıl şimdi bugüne uyarlayacaksın? Fın etkisine hesaba katacak mısın, katmayacak mısın?

Çünkü 15 sene önce cezai ehliyet sınırının üstünde kalan bir skor bugün altında kalabilir. Böyle de uygulamaları var ama benim için esas soru bu devasa artışın sebebi ne olabilir? Aklınıza gelmeyecek bir tanesinden başlayalım. Hybrid vigor veya heterosis denen bir kavram var.

Farklı genlerin karışmasının daha iyi sonuçlar verdiği inancına dayanıyor. Bitkiler ve hayvanlar için kullanılıyor daha çok. Burada insan zekasına uyarlanmış. Modern zamanlarda farklı gruplar arası eşleşme arttığından heterosis de artmış oluyor ve çocuklar daha zeki oluyor.

Teori bu. Biz de bir bakıma melez bir aileyiz. Bizim çocuğun bu yüzden süper zeka olması gayet iyi olurdu ama detaya girince bu görüş pek makul gelmiyor. Evet, melez evlilikler arttı.

Orası doğru. 1950'lerde ABD'de mesela ırklar arası evliliğe destek sadece %5 oranındaymış. Bugün %95. Sözde değil, eyleme bakarım diyorsanız yapılan her beş evlilikten biri ırklar arası.

Ki bu onların resmi ırk tanımlarına göre. Yani bir Türk ile bir beyaz Amerikalı evlendiğinde bu ırklar arası evlilik sayılmıyor. İkisi de beyaz sayılıyor. Dolayısıyla gerçekten farklı gruplar arası evliliklere bakıyorsak daha yaygın aslında.

Ama bu teorinin doğru olması için her coğrafyadaki IQ artışıyla o coğrafyada bu tip evliliklerin artışının paralel gitmesi lazım ve aynı oranda olması lazım. Öyle olmuyor. Başka çalışmalar da yapılmış bu genetik açıklamayı zayıflatan. Biz çevresel açıklamalara geçelim.

En basitinden bulaşıcı hastalıklar büyük bir engel. Mesela bir yerde sıtma salgını bitirilmişse, o sene doğanların IQ'larında ve sadece IQ'larında değil, daha ileride vasıflı bir işe girme ihtimallerinde sıçrama olmuş. Çünkü çocukken hem enfeksiyonla boğuşup hem de beyni büyütmeye enerji harcayamıyor organizma. Birini seçmek zorunda.

E aptal olarak hayatta kalmak zeki olarak ölmekten daha iyidir. O stratejiyi güdüyor. Hastalık işi bu. Başka ne sebepler olabilir?

Richard Lin'e göre esas olay hamilelik sırasında ve sonrasındaki beslenme. Çünkü IQ artışıyla paralel olarak bebeklerin boy ve kilolarında da bir fark gözlenmiş. Yani belli ki daha iyi besleniyorlar. Aynı dönemlerde hamilelikte alkol ve sigara tüketimi de azaltılmış.

Mesela annem bana hamileyken onun doktoru günde en fazla 5 sigara içebilirsiniz demiş. Annem de hiç 5 sigarayı aşmadığını gururla anlatıyor bana. Bravo anne. Sevgilerimi yolluyorum buradan.

Bugünlerde ise hamile olup da sigara içenlerde ise kimseyi görmüyorum ben. Yalnız bu beslenme teorisine karşı bir istisna var, tarihten yaygında kullanılan bir örnek. Hollanda'da 2. Dünya Savaşı sırasında ciddi bir kıtlık yaşanıyor.

Binlerce kişiyi öldürecek kadar ciddi. Bu dönemde hamile olanların çocukları daha sonraları askere alındıklarında IQ testine giriyorlar ve bir fark gözlenmiyor. belki kısa süreli kıtlıkların bir etkisi yoktur. Öte yandan kıtlık olsun olmasın belli maddelerin rolü büyük.

Mesela tuza iyot eklendikten sonra ABD'deki bazı bölgelerde 15 puanlık bir artış gözlenmiş. Benzindeki kurşun yüzünden de Amerikalıların 1940'lardan beri toplam 840 milyon IQ puanı kaybetmiş olduğunu okumuştum. Kişi başına birkaç puana denk geliyor. Hatta kurşunsuz benzin işini düşen suç oranlarına dahi bağlıyorlar.

Tıpkı kürtajın yasallaşmasını bağladıkları gibi. Peki tüm bu etkilerin ortak noktaları ne? Giderek azalan faydalar, diminishing returns. İyi otunu ve balık yağını almış, sıtması, sigarası, alkolü, kurşunu eksik bir bebekseniz edineceğiniz avantajların çoğunu hali hazırda edinmiş oluyorsunuz.

Bunun üstüne artık kuş sütüyle beslenmeniz filan IQ'nuzu fazla arttırmıyor. Nitekim bazı araştırmalar artışın çoğunun çan eğrisinin alt yarısında gerçekleştiğini buluyorlar. O kesim sosyoekonomik açıdan da aşağıda genelde. Endüstriyelleşme ve modern tıp bunların kronik sorunlarını azaltmış.

IQ da artıyor. Kısaca aptallar daha az aptal artık ama akıllılar daha akıllı değiller. Yalnız etkiler bundan ibaret değil. Herkesin aynı derecede yaşadığı bir başka değişim var.

O da eğitim. Şimdi eğitim şart demek yetmiyor. O herkesin aklına ilk gelen şey zaten. Tam olarak nesi önemli?

Kalitesi mi, süresi mi, başka bir şey mi? IQ testlerine başlandığında sanayileşmiş ülkelerde ilk öğretime tam katılım yoktu. Savaş sonrası %100'lere ulaştılar. Yüksek öğretimdeki değişim ise çok daha yeni.

Türkiye'den örnek vereyim. 1981 yılında yüksek öğretimde bürüt okullaşma oranı %6'ydı. Yani o yaş grubundaki 100 kişiden 6'sı bir üniversiteye kayıtlıymış. Toplam 237 bin kişi.

35 sene sonraki tabloya bakın. 6 milyon öğrenci var, okullaşma oranı %94. Yani ortalama birey ömrünün çok daha uzun bir kısmını okul sisteminde geçiriyor artık. Okulda geçirilen her senede birkaç puan artışla Koreli.

Ama eğitimin içeriği ne kadar önemli? O biraz muallak. İçerik çok etkili olsaydı, okulda en çok gördüğümüz konulardaki performans artışı daha fazla olurdu. Ama mesela aritmetik de okulda en çok gördüğümüz şeylerden biri.

IQ testleri de bunu ölçüyor. Önceki nesillere göre çok da iyi değiliz. Artış az. En büyük artışlardan biri Raven matrisleri tipi sorularda.

Bunu görmüştük birkaç bölüm önce. Hani birbirini takip eden ve biraz değişen şekillerden oluşuyordu. Şekiller arası ilişkiyi anlamanız gerekiyordu. Okulda öğrendiğiniz bir şey değil bu.

Demek ki içeriğin dışında bir şeyler etki ediyor olmalı. Belki salt test çözme alışkanlığımız gelişiyordur. Eğitim süresi arttıkça daha çok test oluyoruz. O yüzden puanlarımız da artıyor.

Hep merak etmişimdir. Acaba dünya kadar eğitim alsak ama okul hayatımız boyunca klasik testlere girmezsek, Montessori okullarında olduğu gibi IQ'muz düşük mü çıkar? Cevabını bilmiyorum. Ve tabii yine bunların sonuçlarını da yorumlamak çok zor olacaktır.

Çünkü o etki gerçekten de okul tarafından mı yaratıldı yoksa belki çocuklarını öyle alternatif okullara yollayacak kafadaki ebeveynler tarafından mı yaratıldı? Diğer velilere kıyasla farklı bir şeyler yapıyorlar evde. Daha fazla ilgileniyorlar çocuklarıyla. Neyse artık.

Flynn'in esas önemli fikri, test çözme yeteneğinin ve aritmetik gibi içeriklerin ötesine geçiyor yalnız. Belki, diyor, derste öğrendiklerimiz değil de onları öğrenmek için öğrendiğimiz yeteneklerimiz IQ puanını arttırıyordur. Soyut düşünce yeteneği bunun ana örneği. Eski müfredatlar ve sınavlar neredeyse tamamen ezbere dayanırken, her şeyi Google'a sorabildiğim bir çağda bunun bir manası yok tabii.

Okullar soyut düşünceye, problem çözmeye, birden fazla çözüme olan problemlere mesela daha çok ağırlık vermeye başladılar. Bunlar da IQ testinin ölçtüğü yeteneklerle daha çok örtüşüyor olabilir. O yüzden puanlar artmıştır. Flynn bu soyutlama yeteneğinin üstünde çok duruyor.

Sovyet bilim adamı Luria'nın 1920'lerde Orta Asya halkları arasında yaptığı çalışmalardan örnek vermiş. Mesela karga ile balık arasındaki ilişki aşağıdakilerden hangileri arasında vardır? Gibi sorular cevaplanamıyor. Analojilerde çok zorlanıyor insanlar.

Luria daha da basite inip karga ile balık arasındaki benzerlik nedir diye soruyor. Duymak istediği cevap ikisi de hayvandır gibi bir şey. Onun yerine bunlar benzemezler. Birini avlayıp yiyebilirsin, birini yiyemezsin diyorlar.

Hayvan denen soyut kategorinin bir işlevi yok onların dünyasında. Bir şeyi yiyip yiyememek çok daha önemli bir ayrım. Bu arada Lourie alelade insanlara da sormuyor bunu. Köylerin ileri gelenlerine soruyor.

Yani görece eğitimli ve akıllı olanlarını. Basit mantık da analojiler kadar sorunlu. Üç parçalı bir düşünce akışı veriyor mesela. Almanya'da deve yoktur.

Hamburg Almanya'da bir şehirdir. Hamburg'da deve var mıdır? Belki vardır diyor millet. Hamburg yeterince büyük bir şehirse, pazarı da büyükse neden olmasın?

Veya kuzey kutbunda her zaman kar vardır. Her zaman kar olan yerlerde ayılar beyazdır. Kuzey kutbunda ayılar ne renktir? Bilmem diyorlar.

Ben sadece siyah ayı gördüm bugüne kadar ama güvenilir biri kutuplardan gelir de orada ayılar beyazdır derse ona inanırım. Böyle diyorlar. Yani farz edelim diye iki tane öncülü uydurduk ya, onları farz etmiyor işte. Hep bildiği şeyler ışığında düşünmeye meylediyor insanlar.

Öyleyse diyeceksiniz soyut mantık yeni bir şey mi? Değil tabii ki. 24 asır önce Aristo bunu incelemişti, kitap yazmıştı. Hatta ayı ve kar gibi nesnelerin yerine x ve y gibi parametreler koyarak sadece biçime odaklanacak kadar soyut düşünebiliyorlardı.

Ama demek ki ortalama insanın hayatında bu düşünce biçimine pek ihtiyaç olmadı. Ta ki 100 sene öncesine kadar. Yani şöyle diyebiliriz, dedelerimiz, ninelerimiz geri zekalı değillerdi ama insanlar eskiden dünyaya daha faydacı, daha pratik gözlüklerle bakarken şimdi soyutlayıcı gözlüklerle bakıyorlar. Kendi babasından da benzer bir örnek veriyor Flynn.

İrlandalı olduğundan gerçek nefretini sadece İngilizlere ayırırdı diyor ama diğer gruplardan da haz etmezdi. 1900'lerin başında doğmuş biri sonuçta, 12 yaşında da okulu bırakıp bir fabrikada çalışmaya başlamış. Neyse günün birinde siyahlar hakkında ters bir laf edince yarın uyandığında bir zenci olduğunu düşünmesini, bunu hayal etmesini istemiş Flynn. Böyle olsa ne yapardın diyor.

Demek istediğini hepimiz anlıyoruz. Kendini o insanların yerine koyup düşünceni tekrar gözden geçir diyor. Zira her dine, her ahlak felsefesine ortak olan bir şey varsa o da altın kural. Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.

Bunun için de empati gerek. Babası ise oğlunun angutluğuna inanamayıp şunu diyor. Ya sen hiç duydun mu bir sabah uyanıp da zenci olan birini? Ten rengini değiştiren birini?

Neler saçmalıyorsun böyle? Ben de geçen bölümde aynısını yapmıştım. Raistlin'in sınıfındaki o kız olduğunuzu hayal etmenizi istemiştim. Hem bir genç kadın olmayı, hem kanada da olmayı, hem de zenci olmayı hayal ediyordunuz.

Üçü bir arada. Sanırım bir taneniz bile ''Ya bu ne saçmalıktır? İnsan durduk yere bunlara dönüşür mü?'' dememiştir.

Argümanın haklılığı haksızlığı ayrı bir şey. Ama en azından ne demek istediğimi şıp diye anladınız. Kimse garipsemedi. Ama o adam anlamamıştı.

Tıpkı Luria'nın konuştuğu köylüler gibi. Oğlu ise bir ahlak felsefecisi olarak meslek icabı soyut düşünüyordu. Yani yemeğini, suyunu bakkaldan alıyor, kıyafetini dükkandan alıyor, somut ihtiyaçlarını fazla kafa yormadan halledebiliyor. Sonra üniversiteye gidip 8 saat, 10 saat, 12 saat neyse senaryo kuruyor.

Onlardan prensipler çıkarıyor. O prensipleri bozan istisnalar arıyor. İşi o. Sadece bir nesil içindeki değişime bakın.

Düşünceler, fikirler, inançlar bunlar zaten değişir. O ayrı. Mesela Flynn kilise korosunda olmasına rağmen 12 yaşındayken bir ansiklopedi seti kazandıktan sonra Ateist olmuş, öyle de devam etmiş. O ana kadar bilmem kaç nesildir katolik olarak devam eden soyu, bir nesil içinde tam ters tarafa gidiyor.

Bu değişimler olur. Ama benim bahsettiğim değişim bundan bile temel. Farazi düşünmeyi reddeden bir babadan, bunu meslek olarak yapan bir oğula geçiyoruz. Eğitimin içerindeki değişim de işte mesleklerdeki, iş dünyasındaki bu soyutlaşmayla paralel gidiyor.

Eğitim bir boşlukta var olmuyor sonuçta. İş dünyasına göre şekilleniyor ve sonra onu şekillendiriyor. Flynn'e göre 1900 yılındaki işlerin sadece %3'ü bizim bilişsel olarak yüklü diyebileceğimiz işlerdi. Avukatlık, doktorluk gibi.

Şimdilerde bu oran %35'te. Dahası o meslekler de aynı değiller. Yani 1900'lerde bir doktor olmak için gereken bilişsel yeteneklerle şimdiki arasında dağlar kadar fark var. Peki eğitimden veya işten arta kalan zamanlarda ne yapıyoruz?

O zamanlarda dahi kafamız pek dinlenmiyor. Bilgisayar oyunlarını düşünün. Bunların bazıları sizi el göz koordinasyonu gelişmiş bir zombi haline getiriyor evet. Ama bazıları da utanmasalar komple imparatorluk yönettirecekler.

Aman sınırdan barbarlar saldırıyor. Aman şu şehrimde isyan çıkacak, vergiyi düşüreyim de mutlu olsunlar. Eğlence diye oturup başımıza iş alıyoruz resmen. Bazen inanılmaz yaratıcı dünyalara çekiliyoruz, bazense müthiş karakterlere ve hikayelere.

Bioshock, Silent Hill, Last of Us, Red Dead Redemption, Mass Effect... Bu gibi yapımlar inanılmazlardı. Merak ediyorum acaba dedem, ninem bu hikayeleri takip edebilir miydi? Çok fazla paralel hikaye var, çok fazla yan karakter var.

Çoğu basit değil. En pasif eğlence modunu düşünün, televizyon. Onun üzerinden de anlatabiliriz bunu. Biz televizyonun hep yozlaştığını, kalitesizleştiğini düşünürüz değil mi?

Bir bakıma da doğru. Geçen gün uyuyamayınca YouTube'da Johnny Carson'ın eski kliplerine bakmıştım. 50 senelik talk show kayıtları bunlar. Ya adam zaten şimdiki sunuculara bin basar da.

Gelen konuklar da çok iyiler. Oturuyorlar, gayet uzun ve doğal muhabbetler dönüyor. Bir şey öğreniyorsun, rahatlıyorsun. İzleyici de sıkılmıyor bundan.

Şimdi ise ben dayanamıyorum talk show izlemeye. 10 saniyede bir sunucu araya girip espri yapmazsa ölecek. 2 dakika konuşamıyorlar. İlla bir oyun oynayacaklar, bir aksiyon olacak.

Bakın şu yaptığım podcast bile, yani bir insanın oturup 20-30-40 dakika konuşması veya konuk aldığımda sürekli aralara girmeden uzun uzun konuşmamız. Bu, genel podcast yelpazesi içinde popüler olmayan bir stil. Ama bir yandan da televizyon dizilerindeki değişime ve çeşitliliğe bakın. Eskiden çoğu dizinin formülü aynıydı.

Bir ana hikaye var, ana karakterin etrafında dönen. A hikayesi deniyor buna. Bir de yan hikaye var. Bu ikisi değişimli olarak bir o bir bu bölüm boyunca ilerliyorlar ve sonra bölüm sonunda da güzelce sona eriyorlar.

Ertesi hafta bambaşka bir durum. Karakterler değişmiyorlar, öğrenmiyorlar. Bölümler arası bir bilgi taşınmıyor. Pembe diziler böyle değiller tabii ama onlar da çok fazla tekrar içeriyorlar.

Karakterleri de basit tutuyorlar zaten. Diziler böyle çünkü hem genele hitap etmek zorundalardı hem de önceki bölümlere bakıp arka arkaya izleme şansın yok. O yüzden her şey kompakt olmalı. Ama gerek teknolojinin gerekse iş modellerinin değişmesiyle bu konulardaki yaratıcılık da değişmeye başladı.

Sanırım bundan bahsetmiştim ben ya. Kim bilir kaç bölüm önceydi. 90'larda X-Files dizisinden konuşuyorduk. Bu formülü bozduğundan bahsettiğimi hatırlıyorum.

İlk bozan da o değildi gerçi ama en başarılı şekilde bozan oydu diyeyim. Bir yandan her bölümde bir hikaye anlatıp bir yandan da arka planda sezon boyu devam eden daha geniş bir hikaye yürütülüyor. Şimdi bu formül bugünlerde kimsenin dikkatini çekmeyecektir. Çünkü herkes yapıyor.

Alıştınız. Kafada birden fazla hikaye tutmaya, bunların farklı tempolarda ilerlemesine, ara arada çakışmalarına alıştık. 2000'lerin başında Lost bu formülü geliştirmişti. Önce flashbackler, sonra da flashforwardlar eşliğinde sunmuştu.

Bir katman daha eklemişti karmaşıklığa. Sanırım Lost'un çıktığı sene, Everything bad is good for you diye bir kitap da çıkmıştı. Bugünün popüler kültürü aslında bizi nasıl zekileştiriyor. Alt başlığı da bu.

Bu karmaşıklığın beynimiz için iyi bir şey olduğunu savunuyordu. Televizyon artı bilgisayar oyunları artı internet hepsini savunmuştu. O kitaptan bu yana geçen yaklaşık 20 senede hikaye anlatıcılığı acayip boyutlara geldi. Mesela Dark gibi bir diziyi 50 sene önce kimsenin takip edebileceğini düşünmüyorum.

Zamanla mekanla ilgili her türlü kombinasyon mevcut artık. Beraber işleyen hikaye sınırı da kalmadı. Game of Thrones'da mesela bazı noktalarda herhalde aynı anda bir düzine hikaye devam ediyordu. Bunun hepsini aklında tutuyor insanlar.

Bazen anlatıcı perspektifi değişiyor. Bazen dördüncü duvar deliniyor. House of Cards veya Fleabag'in çok iyi yaptığı gibi. Bazen de aşırıya kaçıp seyirciyi küstürüyorlar tabii.

Westworld mesela. Zira orada hikayeyi takip ederken hangi hikaye anlatım aracının kullanıldığını da çözmen gerekiyor. O da gizemin bir parçası. Yani hangi zaman dilimindesin veya hangi gerçeklik seviyesindesin, onu da takip ve tahmin etmen lazım.

Artık bir noktadan sonra çok yorucu oluyor hakikaten. Tüm bunları eğlence için, rahatlama için yapmamız komik bir durum aslında. Sonuçta bir kamp ateşi etrafında oturup da birbirimize hikayeler anlatırken kullandığımız yetenekleri kullanmıyoruz. Bu yüzden bazı becerilerimiz köreliyor.

Mesela aktif kullanılan kelime haznesi bakımından yetişkinlerle çocuklar arasındaki fark açılıyor gittikçe. Ama pasif kelime dağarcığında bu açılma yok ve başka başka yeteneklerde de ilerleme var. Toparlarsak daha uzun ve soyut bir eğitim, daha bilissel meslekler ve daha karmaşık eğlence araçları. Her biri sanki IQ testlerine hazırlık işlevi görüyorlar.

Dolayısıyla bu etkinin sebebi nedir denilince hepsini toparlayan üç seviyeli bir modelle cevap vermiş Flynn. Diyor ki kök sebep endüstriyel devrim. Her şey buradan başlıyor. Bu birçok ara sebebi yaratıyor.

Daha iyi beslenme ve sağlık hizmetleri gibi, kitlesel eğitim gibi, tarım dışı mesleklerin artışı gibi, eğlencenin çeşitlenmesi gibi veya bir ara sebep de bahsetmedik bundan, ailelerin küçülmesi. Çok çocuklu bir evde çocukların dili diğer çocuklarınkine benzer. Ama evdeki yetişkin çocuk oranı arttıkça çocukların büyürken duydukları dilin karmaşıklığı da artıyor. Yetişkinlerin diline daha çok benziyor.

Bunun da testlere etkisi oluyor. Tüm bunlar da nihai sebeplere yol veriyorlar. Yani kelime haznesinin, soyut kategorilerde düşünmenin, analoji kurmanın ve özellikle görsel yeteneklerin artmasına bu da IQ puanını artırıyor. Tamam, her şey güzel.

Nedenin nasılını anladık. Da kardeşim biz şimdi hakikaten daha mı zeki olduk? Böyle giderse bir iki nesil hepimiz üstün zekalı mı olacağız? Bunu cevaplayabilmek için Flynn etkisini yeni bir açıdan analiz etmemiz gerekiyor.

Farklı coğrafyalara, farklı yaş gruplarına ve farklı IQ dilimlerine bakmıştık. Şimdi de farklı test tiplerine bakalım. IQ tek bir puan ama onu oluşturan alt testlerin hepsinde mi gelişme kaydedilmiş, bazılarında mı? Aslında bu sorunun cevabını hali hazırda verdim.

Eğitimden bahsederken aritmetikte fazla gelişim olmadığını söylemiştim. Öyleyse soruyu şöyle sorayım. Gelişmenin görüldüğü testlerle G faktörü arasında bir ilişki var mı? Eğer G yükünü oranlı olarak gelişme görülüyorsa o zaman gerçek bir zeka artışından söz edebiliriz.

İşte burada da esrarengiz bir durum var. En çok gelişmenin gözlendiği test tipi Raven matrisleri. Buradaki artış genel IQ artışının iki katı hızda gerçekleşmiş. Yani bir asır önce bu testlerde ilk %10'a giren biri bugün hangi dilimde yer alabilir biliyor musunuz?

En alttaki %5'te. İnanılmaz bir değişim bu. Raven'ın özelliği neydi? Epey G yüklü olmasıydı.

Yani Raven'da iyiyseniz diğer becerilerde de iyi olma şansınız artıyor. Hatta Jensen'a göre bu genel zekanın neredeyse saf bir ölçütüydü. E tamam, demek ki G faktöründe bir artış olmalı. Ama diğer G yüklü testlere bakıyorsun, orada hikaye farklı.

Mesela ardı ardına duyduğun rakamları aynı sırayla sayabilme becerisinde ufak bir artış var. Ama ters sırayla sayabilme becerisinde düşüş var. Hatırlarsanız ters sırayla saymak iki kat daha G yüklü bir testi. Ne olacak şimdi?

Jensen tüm alt testlerin analizini yaptığında G yükü ile Flynn etkisi arasında net bir negatif korelasyon buluyor. Bu sonucu onun genel görüşüne yedirmek istiyorum. Şimdi biraz da hatırlatma yapmış oluruz. G faktörünün biyolojik bir karşılığı var ve yüksek oranda kalıtsal.

Tamam. Yani bir testin G yükü arttıkça biyolojik ailenizin skorlarına benzeşme oranınız da artıyor. Yetiştiğiniz ortam çok kötü olmadığı sürece. G faktörü bireyler arasındaki performans farkının yaklaşık yarısını açıklıyor.

O kadar önemli. Aynı zamanda gruplar arasındaki farkı da kısmen açıklıyor. Çünkü G yükü yüksek testlerde bu farklar daha fazla. Flynn etkisi de G-faktörüyle alakası olmayan çevresel etmenler üstünde olduğu için bireylerin genel zekası artmıyor, gruplar arası farklar da kapanmıyor, kapanamaz.

Yalnız şöyle bir detay var, bazı çevresel etkilerin G faktörünü arttırabileceğini kabul etmiş Jensen. Özellikle de Richard Lin'in hamilelikte beslenme üstüne yaptığı çalışmaları sonucu. Lin ile Flynn karışmasın bu arada ayrı insanlar. Şöyle diyebiliriz, biyolojik gelişimi etkileyecek kadar temel olan çevresel faktörlerdeki iyileşmeleri diğer çevresel iyileşmelerden ayırt etmek lazım.

Öyle yaparsak Flynn etkisiyle G faktörü arasındaki negatif ilişki iyice belli olacaktır, diyor. Bu arada bunun bir önemi de IQ skorunun öneminin azalması aslında. Tahmin gücünün azalması. Yani IQ'nun sizin hayatınızın farklı alanlarında ne yapacağınız, neler başaracağınızı tahmin etme gücü esasen genel zekanın bir ölçütü olmasından ileri geliyor.

Eğer genel zeka değişmeden IQ değişiyorsa o korelasyonlar da iyice zayıflayacaklar. Neyse Flynn'e gelelim şimdi. Onun derdi genel zekada bir ilerleme olup olmaması değil. O konuda Jensen'la hem fikir aslında.

Zaten kendi yorumu insanın zekileşmesinden ziyade modernleşmiş olmasıydı. Şöyle bir analoji paylaşayım. Nasıl olsa modern insanlar olarak analojilerimiz çok karmaşık olabiliyor. Nasıl ki belli bir kasımızı çok çalıştırırsak onu kuvvetlendiririz ama bu genel fitness seviyemizi yükseltmeyebilir.

Mesela sürekli kol kası çalışan ama duba gibi olan sağlıksız bir insanı düşünün. Aynı şekilde beynin soyutlama yeteneğini sürekli kullanmak da onu geliştirdi ama bu genel zekamızı, genel yaratıcılığımızı geliştirmedi. O derece toplu bir zeka artışı yaşasaydık kültürel rönesanslar görürdük, olmadı bu. Yani gay yükünde değil Flynn.

Hatta Raven testlerindeki artış da görsel medya tüketimimizdeki artışla açıklanabilir. Görsel örüntüler konusunda pratiğimiz olduğu için bu mümkün. Flynn'in asıl derdi, gruplar arası farklar kapanamaz iddiası. Sosyalist kimliğini de o rahatsız ediyor zaten.

Flynn etkisinin sebepleriyle yani nesiller arası farkların sebepleriyle gruplar arası farkların sebepleri illa aynı olmak zorunda değil. Biri G ile alakalıdır, diğeri alakasız. Böyle olabilir. Ama nesiller arası şartların gücü bu kadar açıkken, aynı nesil içindeki iki grubun arasındaki farkların kapanmaması için bir sebep yok.

Üstelik gelişmiş ülkelerdeki artışların durduğu gözleniyorken diğer ülkeler endüstriyelleştikçe veya gelişmiş ülkelerdeki azınlıkların da refahı arttıkça bu gruplar arası farklar da iyice azalacak. Argüman böyle. Yalnız bir dakika, gelişmiş ülkelerde artışlar durdu mu? Evet, hatta geriye bile gidiyor.

Birçok gelişmiş ülkede hakikaten de artış 1990'ların ortalarından beri durmuş. Bazı alt testlerde de düşüş başlamış. Bizzat Flynn'in İngiltere'de yaptığı bir çalışmada 1980-2008 arası 14 yaşındaki gençlerin IQ'larında 2 puanlık bir düşüş görülüyor. Yalnız düşüş trendi, sosyal medyayı ve bilgisayar oyunlarını suçlayamayacağımız kadar da erken başlamış.

70'lere kadar izi sürülüyor. Ve düşüşle G yükü arasında bir bağlantı var. Yani Flynn etkisi G ile alakasız bir artıştı, bu düşüş ise alakalı. Dolayısıyla benim en çok kafama yatan açıklama şu.

Flynn etkisi disjenik etkileri maskeliyordu. Disjenik neydi? Öjenik'in tersiydi. En basit hali görece aptal ve eğitimsizlerin daha çok çocuk yapmasıydı.

O yüzden de zekanın düşmesi. Hayat kalitesinin yeterince arttığı, eğitimin, iş dünyasının ve eğlence dünyasının da soyut düşünme becerisini artık daha fazla geliştiremediği toplumlarda yani doygunluğa ulaşmış toplumlarda Flynn etkisi yavaşlayacak, duracak ve disjenik etkiler artık maskelenmeyecektir. Sevdiğim bir analoji, son yüzyılda tohumlarımızın kalitesi ağır ağır düşüyordu. Ama sürekli daha iyi gübreler kullandığımız için hasatımız iyi oluyordu.

Artık daha iyi gübre bulamıyoruz. Kalmadı yani, en iyisini zaten kullanıyoruz. Bu arada dizceniğin de ötesinde bir şeyler olabilir. Zira aynı aile içinde bile ufak düşüşler gözlenmeye başlandığını okumuştum.

Belki bu kısım için sosyal medya suçlanabilir. Yahut Dünya Sağlık Örgütü'nün alternatif bir açıklaması var. Hava kirliliğinin artması dünya nüfusunun %90'ını etkiliyormuş. Sonuçta hepsinin bir miktar etkisi olabilir.

Sebepler ne olursa olsun gen-çevre etkileşimi burada da etkileri arttırıyor olmalı. Bu sefer ters yönde yani ufak bir IQ düşüşü o insanların daha kötü çevreler yaratmalarına sebep olacak. Saçma sapan TV programlarının çok izlenmesi gibi. Ve o değişen çevrede uzun vadede performansı daha fazla düşürecek.

Şimdilik genel zekada gözlenen düşüş epey ufak. Ama tıpkı iklim değişikliğinde olduğu gibi ortalama değişim gerçek etkiyi saklıyor, bunu unutmayın. Ortalamanın sadece 3 puan azalması demek eğrinin şişman kısmındaki insanlar için büyük bir etki yaratmaz ama IQ'su 120 ve üstte olan nüfusun 3'te birinin buharlaşması demek. 135 ve üstte olanlarınsa yarısının kaybolması demek.

Tabii zıt uçtaki nüfus da aynı derecede artacak. Son bir kez Çan Eğrisi kitabının verilerine dönüp sosyoekonomik etkilere bakarsak bu 3 puanlık değişim işsizlik ve boşanma gibi istatistikleri çok etkilemiyormuş. Ama yoksulluk sınırı altına düşenleri %11. Yoksulhanelerde doğan çocukları da %13 arttırıyor.

Aynı şekilde hapse giren erkek oranı %13 artıyor. Kısacası ortalama için önemsiz olan şeyler uçları çok etkiler. Uçlar da yaşamın her alanını orantısız biçimde etkilerler. Bunca zamandır genetik aşağı genetik yukarı konuşuyoruz da modern genom analizleri ne diyor bu işe?

Gruplar arasında zeka farkı var mı yok mu şimdi? Hadi boşver grupları, bireyler arasındaki zeka farkını açıklayan genler neler? Tüm bu tartışmaları bitirme potansiyeline sahip bir teknoloji var elimizde. Eh o da gelecek bölüme kalsın.

Gelecek bölüm Aptallaşıyor muyuz serisinin son bölümü olacak. Daha sonra bu seriden bağımsız olan ama alakalı olan iki bölüm var aklımda. Biri gayet hafif, zeki olmak nasıl bir şey konulu. Diğeri ise beyin göçü hakkında.

Planlarımız budur. Şimdi lordlarımıza, leydilerimize teşekkür edeceğim ama bir yere ayrılmayın. Bilimsel tartışma hakkında ufak bir anekdot aktaracağım sonunda. Aslı Atay aramıza yeni katıldı sağolasın.

En son Can Karakuş'ta kalmıştık o zaten epey aramızda. Keza, Işıl Arıcan, Atilla İlhan, Çağrı Özertem, Aydın Kahraman, Enes Çankırı, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz ve Ali Özbek. Hepiniz ve ismini okumadığım tüm destekçilere, tüm yorumculara, tüm dinleyicilere teşekkür ederim. Şimdi gelelim son sahnemize.

Jensen ile Flynn ta 80'lerden beri bu zeka konularında zıt kamplarda olmuş isimler. Onlarca makale ve kitap yayınladılar. Flynn için bu konular da çok önemli bu arada yani duygusal yaklaşıyor. Yalnız Jensen'a hiçbir zaman ırkçı demedi.

Hatta 2007 tarihli bir yazısını ekliyorum. Jensen'ın sansürlenmesine karşı bir yazıydı bu. John Stuart Mill'in özgürlük üzerine makalesinden bahsediyor önce. ve sonra konuyu tartışmanın faydasına bağlıyor.

Şöyle diyor, özetliyorum. Jensen'ın 69 tarihli o meşhur makalesinin sansürlendiğini bir hayal edin. Eğer onları okumamış olsaydım, bu alana hiç girmezdim. Kendi düşüncelerimi hiç geliştirmezdim.

Flynn etkisini de belgeleyemezdim. Hiçbir katkı yapamazdım. Sadece ben değil, şu şu şu çalışma arkadaşlarım da kendi araştırmalarını ilerletemezlerdi. Kısacası fikir şu, akademik özgürlük sadece kişisel ifade hakkı yüzünden önemli değil.

Esasen bilginin ilerlemesi de, gelişmesi de bu şekilde oluyor. Genel olarak demokrasilerde ve özellikle özgür bir akademide insanlar şiddetli fikir ayrılıklarına düşerler, birbirlerine karşı kızarlar da olması gereken bu. Kimsenin fikir ayrılığında olmadığı bir alanda hiçbir ilerleme olmaz. Jensen 2012 yılında, 89 yaşında öldüğünde, Flynn aynı sene çıkardığı Are We Getting Smarter?

kitabını ona adamıştı. Yani girişinde To Arthur Jensen, Whose Integrity Never Failed yazıyor. Dürüstlüğünü, namusunu hiçbir zaman bozmamış olan Arthur Jensen'a. Aynı şekilde 2020 yılında Flynn öldüğünde, Çan Eğrisi'nin hâlâ hayatta olan yazarı Murray, onun bu prensipli duruşunu övdüğü, kendi aralarında da benzer bir ilişkinin olduğunu anlattığı bir anma yazısı yayınladı.

Ve orada, artık bu kadar önemli konularda görece ufak fikir ayrılıklarının bile dürüstçe, namusluca, konuya sadık kalacak şekilde tartışılmasına imkan kalmadığından yakınıyordu. Sahne bitti, artık koltuklarınızdan kalkabilirsiniz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)