
4.818 kelime · ~24 dk okuma
Selam fularsızlar. Temmuz ayının son günündeyiz, pazar günündeyiz bölümü yetiştirmeye çalışıyorum. Gelir gelmez de pat diye bir soru sorayım size. Fakirlik içinde yaşayıp yaşamayacağınızı en çok ne belirler?
A, anne babanızın sosyoekonomik seviyesi. B, sizin eğitim seviyeniz. C, zekanız. Doğru cevap, doğru ve sıkıcı cevap D.
Hiçbiri. Çünkü ülkesine ve dönemine göre değişir bu. Eskiden genel eğitim diye bir şey yoktu zaten. Çoğu insanın hayatta ne yapacağı %99 ailesinin durumuna bağlıydı.
Zeki doğmuşsan da aptal doğmuşsan da muhtemelen çiftçilik yapacaktın. Ve zeki bir çiftçi olmanın da pek faydası yok. Ailen sınıfa atlayamıyor. Dolayısıyla başlangıçtaki sosyoekonomik seviyen belirleyici oluyor.
Ama toplum meritokratikleştikçe, nasıl kelime bu da ya ilk seferinde söyleyebildim meritokratikleşince, aile senin kaderin olmaktan çıkıyor. Bilgin, becerilerin, genel zekan ve kişilik özelliklerin giderek daha büyük rol oynuyorlar. Şimdi soruyu modern zamanlar için soralım ve verilerimizin de kaynağı olan ABD için. Yoksulluk sınırı altında yaşamanız en çok neye bağlı?
Valla beni sokaktan çevirip sorsaydınız sanırım yine de ailenin sosyoekonomik durumunu seçerdim. Yine A şıkkını yani. İstatistikler de epey ikna edici. En kötü %5'lik şartlarda yetişenlerin reşit olunca fakirlik sınırı altında yaşama ihtimalleri en iyi %5'lik şartlarda yetişenlere kıyasla 8 kat fazla.
Ama bir de IQ'nun etkisine bakın. En düşük %5'lik IQ dilimindekilerin fakirlik içinde yaşama ihtimalleri tepedekilere kıyasla tam 15 kat daha fazla. Günün birinde lambadan sosyoloji okumuş bir cin çıkar da size iki seçenek sunarsa oyuna yeniden başlayacaksın kardeşim. Eğitimsiz ve fakir bir ailede ortalama zeka ile mi doğmak isterdin?
Ortalama bir ailede düşük zeka ile mi diye zekanızı önceliklendirin. Durumunuz her halükarda ideal olmaz da kötünün iyisi işte. Tabii IQ puanının gerçek zekanın ne kadar isabetli bir ölçüde olduğunu tartışmıştık ama o puanın tahmin gücünün tartışılacak bir yanı yok. En azından uçlardaki insanları kıyaslarken.
Şimdi sadece uçlardaki o yüzde beşlik kısımlara değil de herkese bakalım. IQ çan eğrisini dilimlere bölelim ve her bir dilimde yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranlarına bakalım. Şaşırtıcı olabilir. Yüksek IQ'lu veya ortalama IQ'lular arasında yoksulluk oranları epey benzer ve düşük.
Nüfusun 4'te 3'ü için durum bu. Ama en alttaki 4'te 1'lik zeka dilimine girince yoksulluk bir anda artmaya başlıyor. Fukaralık içine doğan çocukların %93'ünün annesi ortalama 6 IQ'ya sahip. Aynı analizi IQ yerine başka şeyler için yapınca benzer yönde etkiler görülüyor ama bu kadar keskin değil.
Yani zekanın belirleyiciliği IQ düştükçe geometrik biçimde artıyor. İşte daha cingılı bile girmedik, bilgiye doydunuz arkadaşlar. Bizde hizmette sınır yok. Evet, Zeka serisine ve Çan Eğrisi kitabına devam ediyoruz.
Bugünkü bölüm için epey heyecanlıyım çünkü orijinal araştırma kısmına dalıyoruz bugünkü bölümde. Oradaki yüzlerce sayfanın ana fikri de şu olacak. IQ sadece akademik başarı da değil, insan hayatında olan biten çoğu şey de en çok etki sahibi faktör. Birkaç örnek daha vereceğim deminki gibi ama sakın rakamları ezberlemeye çalışmayın.
O kısmı tamamen malumat furuşluk. Esas flarsız entellik kısmı bu sonuçların ardındaki sonuçları yorumlamakta. Yani araştırmalar nasıl yapılıyor? Gerçekten de IQ ve eğitim gibi etkileri birbirinden ayıklamak mümkün mü?
Esas önemli olan şeyler bunlar. Bunlara giriş babında da farklı bir örnek vereyim suç hakkında. Suçlular neden suç işliyorlar? Burada iki genel bakış açısı var.
Biri psikolojik, yani suçluların bilistel olarak farklı oldukları iddiası. Diğeri de sosyolojik, yani bunlar bilistel açıdan normal insanlar ama şartlar yüzünden suça itilmişler. Tabii ki gerçek iki bakış açısında içeriyordur. Kimse illa birine sadık değil.
Ama hangisi ağırlıkta? Soru bu. Sosyolojik bakışı destekleyen olası bir argüman şu. Suç istatistikleri o kadar hızlı değişiyor ki toplumun psikolojik olarak, bilissel olarak bu kadar hızlı değişmiş olması zor.
Yahut kısa mesafeler arasındaki toplumlar da o kadar değişiyor ki suç istatistikleri, o toplumların bilissel açıdan bu kadar farklı olmaları zor. Ama sosyoekonomik şartlar o kadar farklı olabilir. Değişimler o kadar hızlı olabilir. Yazarların buna cevabı şöyle oluyor.
Suç istatistiklerinin değişmesi için toplumun genelinde bir değişiklik olmasına gerek yok. Suçların çoğu ufak bir azınlık tarafından gerçekleştiriliyor. Onlar değişse yeter. Hatta değişmelerine de gerek yok.
Sayılarının artması yeter. Bunun en basit yolu genç erkek nüfusunun görece artması bir toplumda. Çünkü genç erkekler ortalamada daha meyilliler suça. Bunlar toplumun daha büyük bir kesimini oluşturduklarında suç oranları da artıyor.
Tamam, peki sorun daha ziyade kişilerde ise ne bekleriz? Suçluların çeşitli testlerde farklı çıkmalarını bekleriz. Bunu bulmak da kolay. Hapishanelerde IQ testi yapan mesela bir sürü girişim var son 100 senedir.
Mahkumların ortalama IQ'ları 92 çıkıyor. Yani genel nüfusun 8 puan altında. Daha önemlisi, suç ciddileştikçe veya sicil kabardıkça, suçlar tekrarlandıkça IQ da düşüyor. Aslında farkı şöyle açıklamak daha aydınlatıcı olabilir.
IQ'su 110 ve üstü olan her mahkum başına 96 gruptan tam 14 kişi var. 110 ortalamanın biraz üstü, 90'da biraz altı. Ama bu kadarcık bir oynama 14 katlık bir fark yaratmış suça yatkınlıkta, daha doğrusu da hapse düşmede. Bu, psikoloji açıklamasını kuvvetlendiren bir bulgu.
Ama iki karşı argümanın açıklanması lazım önce. Birincisi, IQ ile suç oranı arasında bir nedensellik ilişkisi olmayabilir. İkisine de sebep olan esas neden belki sosyoekonomik şartlardır. Yani bunlar kötüleştikçe hem IQ'yu düşürüyorlar hem de insanları suça itiyorlar.
Bunu test etmenin yolu IQ'yu kontrol etmek. Bu şu demek, mesela mahkum ortalaması olan 92 IQ'da sabitleyelim. Sadece IQ'su 92 olanlara bakalım. Bunların çoğu kanunlara uyan insanlar olacaklar.
Azınlığı suçlu olacak. Peki o suçlu olanlar daha mı kötü şartlarda yetişmişler? Cevap kısmen evet. Ebeveynlerin sosyoekonomik seviyesi ile suç arasında zayıf bir ilişki var.
Öte yandan tersini yapınca, yani aynı sosyoekonomik seviyedekilere bakınca, suça yatkınlık ile IQ seviyesi arasında kuvvetli bir ilişki var. Bu IQ'nun daha belirleyici olduğunu gösteriyor. Psikolojik tahlile karşı ikinci argümansa survivorship bayesi üstüne kurulu. Safsatılar Ansiklopedisi'nde görmüştük bunu.
Ya yakalanıp hapse girenler suçluların aptal olanlarıysa? Testleri onlar üzerinde yapıyoruz. Zeki suçlular daha az yakalandıkları için o IQ testlerinin ortalaması normalde olduğundan fazla düşük çıkıyor. Gerçek suçlu popülasyonu ile toplam nüfus arasında aslında bir IQ farkı olmayabilir.
Bu illaki bir dereceye kadar etkilidir ama klasik survivorship bayezi örneklerinden bir farkı var. Klasik örneklerde gözlemimiz dışında kalan küme hakkında pek bir fikrimiz yok. Buradaysa var. Çünkü toplam suç istatistikleri belli.
Yakaladıklarını o suçlarla eşleştirebiliyorsun yani. Özellikle ağır suçlarda IQ ortalamasını öyle çok oynatacak kadar büyük bir yakalanmamış suçlu kitlesi yok diyor yazarlar. O yüzden deminki analizimiz yerinde. Şimdi elbette kriminolojideki bu ikiliği çözmedik.
Daha kişilik özellikleri var, kanunların doğası var, hapishanelerin özel olup olmamaları var. Her şey etmen. Bizim derdimiz bu sorunu çözmek değil zaten, bu örnekte izlediğimiz yol hakkında bir takım sorular sorarak bazı temel kavramları öğrenmek. İlk soru da, bahsettiğimiz bunca istatistik nereden geliyor?
Kaynağımız ne? Çan Eğrisi'nin içinde bine yakın yazara referans var. Fakat kitabın yaslandığı en büyük kaynak, ABD Çalışma Bakanlığı'nın sürekli devam eden bir araştırması. National Longitudinal Study of Youth, bunun da 1979'da başlayan versiyonu.
14-22 yaş arası 12 bin 600 kişiden oluşan bir grup var. Bunlar ülkenin farklı kesimlerini temsil edecek şekilde seçilmişler, özellikle de sıkıntıda olduğu düşünülen grupları iyice temsil edecek şekilde seçilmişler. Çünkü amaç, Çalışma Bakanlığı programlarının etkisini ölçmek. Fakat işin zor kısmı denekleri belirleyip onlara ikna etmek.
Bunu bir kere yaptın mı ekstradan bir sürü veri toplayabilirsin ve başka başka çalışmalar için kaynak oluşturabilirsin. Bu araştırma da eşsiz en azından kitap yazıldığı tarihe kadar, 90'lara kadar. Çünkü o ana kadar hep farklı çalışmaların parça parça topladıkları bilgileri tek bir yerde birleştiriyor. Yani hem kişinin eğitim ve iş başarısı, hem ebeveynlerinin durumları, hem kendi ailevi durumları, hem de psikometrik verileri periyodik olarak izleniyordu.
Aslında bilişsel beceri verilerini toplamak orijinal araştırma planında yoktu. Ama savunma bakanlığı ya bunu da ekleyin bir zahmet. Bakın kaç sene oldu halen 2. Dünya Savaşı verilerini esas alıyoruz.
Biz de faydalanmış oluruz dedi. O yüzden de kullanılan bilişsel test askeriyenin kullandığı bir test. AFQT isminde. Çan eğrisinin yazarları da bunun ham skorlarını IQ ölçeğine oturtmuşlar.
Sonra diğer verilerle arasındaki ilişkileri bulmak için regresyon analizi yapmışlar. Ana metod bu. Regresyon analizi çok yaygın ve çok önemli bir teknik olduğundan biraz üstünde zaman harcayalım. Hapishane örneğinde çaktırmadan bunu kullandık aslında.
Ama ben daha temelden girmek istiyorum. Başka bir örneği kullanalım. Mesela işsizlik. Önce IQ ile işsizlik arasına bir bağlantı var mı diye bakıyoruz.
Nasıl bakacağız? Çiz bir grafik, yata eksende IQ puanları, dike eksende son bir senede işsiz geçirdiğin gün sayısı olsun. Elinde de 12 bin tane denek var değil mi? Her denek o grafikteki bir nokta olacak.
Şimdi bu noktalar bir bulut gibi her yere dağılmışlar mı grafikte yoksa belli bir trendi mi takip ediyorlar? Mesela IQ arttıkça işsiz geçen gün sayısı azalıyor mu? En basit analiz şekli bu noktaların arasında bir çizgi oturtmaktır. Tüm noktaları olan mesafeyi en aza indirecek çizgidir bu.
Bunu elle yapamazsınız, Excel yapıyor. Excel zaten dünyada yapılan her işin %95'inden sorumlu sanırım. O yüzden Bill Gates'e bir dua edelim. İşsizlik örneğinde ilişki biraz daha karışık aslında.
Çizgiden ziyade bir eğriye benziyor. Yani tıpkı yoksullukta olduğu gibi bir noktaya kadar IQ fark etmiyor. Çoğu insan için iş bulma sorunu yok. Fakat IQ belli bir seviyenin altına inmeye başlayınca işsizlik de geometrik olarak artıyor.
Tabii burası ABD olduğu için geometrik artış dediğim şey astronomik artış demek değil. En aptal %5'lik kısımda bile her 10 erkekten 7'si tüm yıl boyunca çalışıyormuş. Mühim olan şey IQ'ya bağlı bir ilişki var, biz de onu bulduk. Ama dikkat edin, bu bir nedensellik ilişkisi değil.
Olabilir de olmayabilir de nedensellik ispatlanması zor bir ilişki türü. Özgür İrade serisinden hatırlayacaksınız. Regresyon analizi tek başına yeterli değil. Dünya hakkında bir takım teoriler, bir takım ön kabuller de lazım.
Biz sadece birinin IQ'sunu bilirsem, iş durumu hakkında da iyi kötü bir tahminde bulunabilirim diyebiliyoruz. Bu da bize yetiyor. Peki, iş durumunu tahmin etmemi sağlayacak tek şey zeka mı? Başka ne ilgili olabilir işsizlikle?
Eğitim seviyesi ilgili olabilir. Tamam, bunun da bir grafiğini çizelim. Okulda geçen her sene işsiz kalma süresini şu kadar düşürüyor gibi bağlantılar bulabilirim. Zeka grafiğimde, eğitim grafiğimde biraz hata payıyla birlikte işsizliği tahmin etmeme yarıyorlar.
Ama bunları birleştirirsem, ikisini de birlikte düşünürsem modelim daha da isabetli olmaz mı? Öyleyse yeni grafiğimiz 3 boyutlu olacak. Her deneyin IQ, işsizlik durumu ve eğitim durumunu birer nokta olarak aynı grafiğe çiziyoruz. 3 boyutlu bir şeklimiz oluşuyor.
Demin tabii noktalar arasında bir çizgi oturtmaya, bir eğri oturtmaya çalışıyorduk. Şimdi bir kesit, bir düzlem oturtmaya çalışıyoruz. Böyle görselleştirmeler kafanızı karıştırıyorsa, basit bir açıklama yapayım. Tıpkı suç örneğinde yaptığımız gibi.
Burada da önce IQ'yu sabit tutalım. Eğitim durumundaki değişim işsizliği nasıl etkiliyormuş, ona bakıyoruz. Sonra eğitim durumunu sabitliyoruz. IQ'daki değişim işsizliği nasıl değiştiriyor, onu ölçüyoruz.
Biraz matematik sihri yaptıktan sonra çok daha isabetli bir modelimiz oluyor. Artık birçok insanın işsizlik durumunu bu iki ölçüde bakarak bulabiliyorum. Hata payım azaldı. Ama dur bir dakika, ya bu kişilerin ebeveynlerinin sosyoekonomik durumu, o da etkilemez mi işsizliği?
Aynı eğitim ve IQ seviyesine sahip olan kişilerden bazılarının ailesi daha paralı olacak, daha eğitimli olacak. Belki bu sayede bağlantılarını kullanıp çocuklarına iş bulabilirler. Yahut tam tersine o çocuklar çalışmak zorunda olmadıklarından işsiz kalmaya daha meyilli olabilirler. Yani ebeveyn etkisini de eklememiz mantıklı olacaktır.
Tabii bu arada ebeveynlerin sosyoekonomik durumu denen şey biraz muğlak. Nedir bu durum tam olarak? Yazarlar ufak bir endeks yaratmışlar kendilerince. Ana babanın eğitim süresi, çalışıp çalışmadıkları ve toplam gelirleri.
Bunlardan oluşuyor. Ve kitap boyunca her ele alınan konuda da IQ'nun etkisiyle kıyaslanan esas etmen bu olduğu için çok karşımıza çıkacak. Ben de sosyoekonomik arka plan diye kısaltacağım. Ama unutmayın esasında ebeveynlerin sosyoekonomik skoru bu.
Amaç yetiştiğiniz ortamın geleceğinize etkisini anlamak. Daha bu noktada zaten analizinde subjektifliği anlaşılıyordur. Sosyoekonomik durum farklı bir sepet üstünden hesaplansaydı veya aynı bileşenler olur da ağırlıkları farklı olur ve sonuçlar da farklı olacaktı. Yazarlar zaten son söz kısmında bu eleştiriye değinmişler.
Şöyle de bir meydan okumada bulunmuşlar. Kardeşim diyorlar, tabii ki bu subjektif bir ölçüdür. Eğer daha iyisini yapabiliyorsanız buyurun. Veri setleri herkese açık.
Yani IQ'nun etkisi tarafından ezilmeyecek kadar kuvvetli bir sosyoekonomik ölçüt varsa ve biz de bunu saklamışsak bulamamışsak, bunu bulup bizi yanlışlamak elinizde. Öyle darlayın bizi. Aradan geçen sürede birileri böyle bir alternatif önermiş mi ben bilmiyorum. Biz onun yerine sürecimize dönelim.
Şimdi elimizde ne vardı? IQ vardı, eğitim durumu vardı. Buna bir de sosyoekonomik arka planı ekledik. Üç tane değişken var.
Bunları kullanıp işsizlik durumunu tahmin etmeye çalışıyoruz. Yani artık dört boyutlu bir grafimiz oldu. E tabii kafanızda görselleştirmeyi rahatça bırakabilirsiniz. Bu noktada salt matematik.
Yazarlarda bu tekniği işsiz insanlar üstünde uygulayınca görüyorlar ki en etkili faktör eğitim veya sosyoekonomik arka plan değil IQ. İşte kitabın ikinci kısmı buna benzer analizlerle dolu. Hepsi de aynı sonuca varıyor zaten. Mesela başlangıçtaki yoksulluk örneğini biraz ilerletebiliriz.
IQ ve sosyoekonomik arka plana ek olarak evlilik durumunu da işin içine katsaydık ne olurdu? Böyle sorabiliriz. Özellikle kadınlar için ilginç bir etki görürdük. Bir kadın ortalama şartlarda yetişmişse bile ve ortalama IQ sahibi ise bile Eğer evli değilse, yoksulluk sınırı altında yaşama ihtimali 3'te 1'e fırlıyor.
Yok eğer bir de IQ sup biraz düşükse, bu ihtimal %50'ye çıkıyor. Bu çok büyük bir risk artışı. Çünkü aynı kadının evli olan versiyonuyla karşılaştırırsanız, onun yoksullukta yaşama ihtimali 5 kat daha az. Yani bir değişken ekledik, diğerlerini sabit tuttuk, 5 katlık bir fark bulduk.
Bu arada daha da detaya girip kadının hiç evlenmemiş olması, evlenip de boşanmış olması veya boşanmadan ayrı yaşıyor olmasına bunları ayrı ayrı bakmışlar. Orası fark etmiyor. Rakamlar hepsine benzer. Dolayısıyla yoksulluk konusunda hem IQ hem evlilik durumu çok önemli.
Sosyoekonomik arka plan orta derecede önemli. Buldukları sonuç bu. Evlilikle alakalı bir örnek daha vereyim. Gayrimeşru çocukları düşün mesela.
Yüksek eğitim seviyesindekilerin gayrimeşru çocuk oranı çok düşük. Zeka seviyesi fark etmeksizin. Düşük eğitim seviyesinde ise bu iş en çok zekaya bağlı. Gayrimeşru çocuk sahibi olan her yüksek IQ'lu kadın başına 16 tane düşük IQ'lu kadın evlilik dışı çocuk sahibi oluyor.
16 katlık bir fark başka bir değişken için gözlenmiyor. Bu arada neden genelde uçlara baktığımızı da söyleyeyim. Hani yüksek IQ'lu, düşük IQ'lu diyoruz ya, bunlar ortalamanın biraz üstü, biraz altı değiller. Kitap IQ skorlarını 5 dilime ayırıyor genelde.
En tepedeki %5 ve en alttaki %5 bu dilimlerden ikisi. Onların hemen yanında %20'lik dilimler var, ortalama 6 üstü dilimler. En ortada da nüfusun yarısını kapsayan en şişman dilim var. Eşit dilimler yerine bu şekilde bölmenin sebebi, çoğu konuda nüfusun çoğunun aslında benzer olması.
Ancak uçlarda davranışlar çok değişiyor. Hatta imkan olsa %5'lik dilimi de ufaltacaklar. En tepedeki ve en alttaki %1'i de ayırırdık diyorlar o %5'ten. Ama kullandıkları bilgisayar test biraz sınırlı.
En yüksek dilimi ayırt edemiyor. Deneklerin yaklaşık binde biri bütün sorulara doğru cevap vermişler. O yüzden bir tavan skoru var. Velhasıl her örnekte mantığımız benzer.
alakalı olduğunu düşündüğümüz değişkenleri ekliyoruz. Hepsini sabitliyoruz. Sadece bir tanesini oynatıyoruz. O oynama gözlediğimiz şeyi ne kadar değiştiriyor?
Bunu hesaplıyoruz. Bunu da her kombinasyon için tekrarlıyoruz. Sonra da bazı vurucu sonuçları sıralıyor ve IQ en önemli şey sonucuna varıyoruz. Kitabın formülü bu.
Umarım bu noktada bir soru işareti oluşmuştur kafanızda. Madem daha fazla değişken eklemek modelimizi daha isabetli hale getiriyor, niye 3 değişkende durduk? Yoksullukla veya işsizlikle alakalı olabilecek 20-30 farklı şey düşünebiliriz. Suç, sicilliği, beslenme şekli, son işinde geçirdiğin süre vs.
vs. Hatta düşünemediğimiz ilişkiler de olabilir. Biz en iyisi topladığımız alakalı alakasız tüm verileri bilgisayara yedirelim işte. Koca bir denklem çıkarsın bize, tahmin gücümüz artmış olur.
Ne duruyoruz ki? Bu işler o kadar basit olsaydı herhalde istatistik bilimi de çoktan tamamen otomatize olmuş olurdu. Bu kitap üstündeki tartışmalarda kısa sürede sonlanırdı. Ama öyle olmuyor işte.
Bunun benim bildiğim iki tane teknik sebebi var. İki teknik sorun diyelim. Overfitting ve Multicollinearity. Breh breh, ikisi de ağız dolusu ama merak etmeyin aslında basit kavramlar.
Overfitting meselesi şu, değişken sayısı ne kadar artarsa elimdeki veri setini o kadar iyi açıklayabilirim. Bu doğru. Yani IQ puanını, eğitim durumunu şunu bunu girdi olarak alan karmaşık bir formül elimdeki o 12.600 deneyin her birinin işsizlik süresini doğru tahmin edebilir, hata payı sıfıra yaklaşır.
Ama o formül başka bir 12.000 kişilik gruba uymayacaktır. Benim esas amacım ne? Elimdeki veri setini kusursuz biçimde açıklamak değil.
Zaten biliyorum kimin ne kadar işsiz kaldığını. Onlara bizzat sormuşum. Benim esas amacım burada oluşturduğum modelle deneyin dışında kalan o milyonlar hakkında tahmin yürütebilmek. Kısacası modelimi kendi veri setime gereğinden fazla uydurursam, overfit edersem başka veri setleri içinde giderek daha kullanışsız hale gelir.
O yüzden değişken sayısını abartmamak lazım. Hatta bizim yazarlar aslında üç değişkeni bile tam olarak analiz etmiyorlar. Eğitim durumunu sadece iki noktaya indirgemişler. Zira eğitimin etkisi devamlı değil.
Lise diploması alıp almamak çok büyük bir kırılım yaratıyor. Bir sonraki kırılım da üniversite diploması. ötesinde mesela master derecesiyle doktoru arasında birçok davranış açısından hiç fark yok. O yüzden lise diploması olanlar ve üniversite lisans diploması olanlar diye iki grup kullanıyorlar ve bu iki grup için de iki değişkenli analizler yapıyorlar IQ ve sosyoekonomik arka plan.
Bazen konusuna göre artık neyi inceliyorsak üçüncü dördüncü bir değişkeni de katıyorlar. Evlilik durumunda yaptıkları gibi. Yani basit tutmuşlar ve bunun bir kuralı yok. En iyisi üçtür dörttür falan diye.
Tamamen konuya bağlı tamamen yorum işi, istatistik işi, gönül işi arkadaşlar. İkinci sorun olan multi-collinearity bence biraz daha ciddi. İdeal şartlarda analize dahil ettiğin o değişkenler sadece gözlediğin değişkenle bağlantılı olmalıdır, birbirleriyle değil. Zaten bu terimlerin ismi de bağımsız değişkenler.
Çünkü tüm numara diğer değişkenleri sabit tutup sırayla bir tanesini ufak ufak değiştirmekte değil mi? Ama diyelim ki üçüncü değişkenin bağımsız olmasın. Tamamen ilk iki değişkenle açıklanabiliyor olsun. Dolayısıyla x'i ve y'yi sabit tutup z'yi oynattığımı sanarken ben aslında hem x'i hem de y'yi oynatmış oluyorum.
Çünkü z'nin tanımı, atıyorum x artı y olsun. Yani bütün bağımsızlık bitti. Malte Colnierite aslında denklemin sonucunu etkilemiyor. İşsizlik süresini mesela isabetle tahmin etmeye devam edebiliyorum.
Ama bileşenlerin etkisini ayrıştırmayı imkansızlaştırıyor. Ki zaten tüm numara da orada. Şimdi demin dedim ya hani amacım deneyin dışında kalan milyonlar hakkında tahminde bulunmaktı diye. Konumuz işsizlikse işsizlik verilerini toplamanın başka yolları da var.
Ama bu durum en çok neye bağlı? Ne kadar bağlı? Bunları bilmek istiyorum esas. Ve bu problem de onu zorlaştırıyor.
Aslında biz bu sorunu gördük. Yoksulluğu açıklamaya çalışıyorduk ya, 3 tane değişken kullanmıştık. IQ, sosyoekonomik arka plan ve evlilik durumu. Bunlar bağımsız mı birbirinden?
Evlilik ile IQ arasında bir ilişki var. IQ arttıkça evlilik oranı da artıyor. Bu trend gerçi yüksek eğitim seviyesinde zayıflıyor. Çünkü o insanlar ya evlenmiyorlar, evleneceklerse bile bunu epey erteliyorlar kariyerleri yüzünden.
Ama genelde IQ ve evlilik arasında bir bağlantı var. Yahut eğitim durumuna bakın. Bir insanın okulda geçireceği süre ciddi oranda bilgisayar becerisine ve ailesinin durumuna bağlı. Eğitim süresini üçüncü bir değişken olarak kullandığında zaten bir nevi sosyoekonomik arka plan ve IQ kombosu kullanmış oluyoruz.
Zaten hele hele eğitim özellikle karmaşık bir konu. Çünkü zeka ile iç içeler. Zekanın gelişimini eğitim etkiliyor, eğitimdeki başarı da zekayı etkiliyor. Bu tavuk-yumurta meselesinin farkında yazarlar.
Ama olabildiğince bir analiz yapmaya çalışmışlar. İlginç bir iki bulgu var, onları aktarayım hemen. Diyorlar ki sosyoekonomik arka plan önemli ama belirleyici değil. Mesela en elit tiplerin çocukları, eğer ortalama IQ'da iseler, sadece %40 ihtimalle üniversite diploması alıyorlar.
Anaları babaları zengin diye üniversite diploması garanti değil. Tabii bunlar biraz değişmiş olabilir aradan geçen sürede. Üniversite diploması ayağa düştü artık. Ama o zamanki ilişkileri anlamak da yararlı olacaktır.
Demin söylediğimin tam tersini düşünün. Yani bu sefer ortalama şartlarda yetişmiş ama elit IQ sahibi çocukları düşünün. Bunların üniversite diploması ihtimali %75'e çıkıyor. Dolayısıyla IQ daha sınırlıyıcı aslında.
Bunların tabii görece ufak kümeler olduklarını hatırlamamız lazım. Çünkü hem IQ'su yüksek olup hem de sosyoekonomik açıdan kısıtlanmış insan oranı %1 bile değil. Ve onların da yarısı zaten üniversite derecesi alabiliyor. Bunun tersi de çok nadir.
Kafası bir şeye basmayan ama elit ailesi sayesinde üniversite diploması alanların oranı genel nüfus içinde %0.6. Çünkü elit ailelerde kafası bir şeye basmayan insan bulmak zor. O küme ufak.
Bir başka deyişle çok akıllı olup kader kurbağanı olan veya çok aptal olup ana babasının parasıyla kurtulan insan stereotipleri bu ikisini toplayınca %1.5 etmiyorlar. Bu kesimin ufaklığı epey vurucu gelmişti bana. Şimdi bu örneği araya sıkıştırmamın bir sebebi var.
Multicollinearity probleminden bahsediyordum ya. Bu sadece evlilik, eğitim gibi üçüncü değişkenleri işin içine soktuğumuzda karşılaştığımız bir şey değil. Kitabın her senaryoda kullandığı iki ana değişken var demiştik IQ ve sosyoekonomik arka plan. Deminki örnek işte bunların da birbirine bağlı olduğunu gösteriyor.
Kitabın ek bölümlerinde bu bağın bir ölçümü bile var. İkisi arasında 0.55'lik bir pozitif korelasyon görmüşler. Böyle bir korelasyon gözlendiğinde bunun üç olası açıklaması vardır.
Bir, dersin ki testler adil olmayabilir. Yani gerçek zeka fark etmiyordur ama test soruları yüzünden elit aile çocukları daha yüksek puan alıyorlar. Hatta meşhur bir örnek veriyorlar, regatta örneği. Bu bir nevi tekne yarışı demek.
Sorulardan birinde bu var. Şimdi nereden bilsin şehir merkezinde yetişen çocuk regattayı? Ben de bilmiyorum. Günlük hayatta hiç duyduğum bir kelime değil.
Ama belli bir seviyedeysen, kıyılarda yaşıyorsan veya oralara tatile gidebiliyorsan bu kelimeyi duymuş olman daha olası. Bu arada sorunun kendisi de bir analoji sorusu. Yani koşucuyla maraton arasındaki ilişki aşağıdakilerden hangisinde vardır diyor. Seçeneklerden biri kürekçi ve regata.
Bu tip yanlılıkları elemenin yollarından daha önce bahsetmiştik. Bunu geçiyorum. İkinci olası açıklaması korelasyonun çevresel avantaj. Yani elit ailelerin çocukları hakikaten de daha yüksek zekâya sahipler.
Ama bu fark potansiyellerinin daha fazlasını gerçekleştirebildikleri için ortaya çıkıyor. Potansiyelleri daha yüksek olduğu için değil. Üçüncü açıklama da bu noktada ayrılıyor zaten. Genetik avantaj diyor ki elit ailelerin çocuklarının potansiyeli daha yüksek.
Çünkü o aileler zaten daha zekilerdi. Zeka da kısmen kalıtsal. Eğer sihirli DNA'mizi şaklatırsak ve tüm çocukları ortalama şartlarda yetiştirsek yine de elit ailelerin çocukları daha yüksek puan alacaklar IQ testlerinde. Ama geçen bölümü hatırlıyorsunuz.
Şartlar çok kötü olursa herkesin skoru çok kötü olacak. Şimdi bunların üçü de birden geçerli olabilir bu üç açıklamada ama en azından biri geçerli olmak zorunda. Bana sorarsanız iki ve üç derim, aynı anda geçerliler. Hatta kitabın ilk kısmı da tamamen bu ilişki üstüne kurulmuş bir distopyayı anlatıyor, bizim geleceğimizi distopik bir şekilde anlatıyor daha doğrusu.
Bilissel elit, böyle bir kalıptan bahsediyorlar orada. Argümanları şu, eskiden statünü soyun-sopun belirliyorken artık bilissel kabiliyetlerin belirliyor. Birey hakları arttıkça, ekonomi serbestleştikçe, para bollaştıkça, eğitim standartlaştıkça, bilgi toplumuna geçildikçe zeki insanların sınıf atlamaları daha olası hale geliyor. Tabii biz bu süreci iyice hızlandırdık, zira soy-sop bazlı ayrımcılıklar da azaldı, cinsiyet bazlı ayrımcılıklar da azaldı.
En azından kurumsal ölçekte. Artık kalan tek meşru ve tek sistematik ayrımcılık bilissel ayrımcılık. Yani bunu gerçekten ölçüyoruz, biçiyoruz ve duyuruyoruz da. İlk öğretimdeki testler hangi üniversiteye, hangi bölüme gideceğimizi, oradaki bağlantılar hangi işe gireceğimizi, oradaki performans ne kadar yükseleceğimizi, o da hayatımızın kalanını epey belirliyor.
Tabii bu demek değil ki toplum çok meritokratik oldu, herkes eşit şartlarda yarışıyor. Hayır, kiminin ayağında pranga var, kiminin de ise paten var. Ama yarışı bitirmenin kriteri bilişsel başarı. Bu yüzden de bazısı yeni, bazısı da mevcut elitlerin çocuklarından oluşan bir bilişsel elit yaratılıyor.
Bunlar sınıf atladıkça kendi çocuklarını daha iyi şartlarda yetiştiriyorlar ve çocuklarına duble avantaj sağlamış oluyorlar. Hem genetik açıdan hem de o potansiyeli gerçekleştirme şansı açısından. Bu insanlar bir süre sonra belli yerlerde yoğunlaşıyorlar. Aynı mahallelerde, aynı elit okullarda, aynı şirketlerdeler.
Dolayısıyla sosyal çevreleri de zeki olmayanlardan fiziksel olarak kopuyor. Doğal bir öjeni de başlıyor. Assortative mating denen bir kavram var. Yani zeki insanlar genelde diğer zeki insanlarla evlenip ürüyorlar.
Bu trend iyice artıyor. Bu da zaten sonraki neslin genetik avantajını sabit tutmak demek. Dahası sosyal olarak hep aynı ortamlarda bulunduklarından iş yerlerinde, kurumlarda falan da doğal olarak hep birbirlerini tutuyorlar. Birbirlerinin çocuklarını kayırıyorlar.
Yani ben bunu şöyle düşünüyorum. Sosyal, ekonomik ve zeka bazlı halkalar var toplumda. Bu halkalar eskiden dağınık haldeyken artık tamamen neredeyse örtüşmüş haldeler ve bu halkaların içindeysen, o kümedeysen yaşadın. Dışındaysan içeri girmeyi çok zorlaştıran bir bariyer görevi görüyorlar.
Yazarların tahminine göre de bu durumun aslında kesin bir çözümü yok. İnsanlık o yöne doğru gidiyor. İş kolları karmaşıklaştıkça, basit işler giderek otomatize edildikçe ve elit okullar daha da pahalı hale geldikçe bu uçurum artacak. Bir noktada demin o bahsettiğimiz ortalama arka planda yetişen ama elit IQ'ya sahip olan genç artık yukarı tırmanamayacak.
Üstelik bu zengin ve zeki zümrenin siyasi etkisi de nüfuslarına göre orantısız derecede büyük olduğundan kendilerini daha da izole edecek, daha da kayıracak düzenlemeler yapacaklar. Sonuçta bu, Latin Amerika usulü bir muhafazakarlığa yol verecek diyor yazarlar. Yani dine veya devletin rolüne odaklanmayacak da bu muhafazakarlık kas sistemini korumayı, tepelerdeki malikaneleri korumayı amaç haline getirecek. O şekilde betimlemişler.
Şimdi bu endişeleri eleştiren de bir makale ekliyorum açıklamalara. Lakin bunun hakkında ne düşünürsek düşünelim. Bilirsel elit argümanının merkezinde zeka ile sosyoekonomik arkaplanın birbirini sürekli beslediği gerçeği yatıyor. Dolayısıyla o multi-coloniality sorunu işin özünde var.
Bu muhabbet aslında genetik mi çevre mi muhabbetinin de paraleli ve onun da anlamsızlığını gösteriyor. Hani genetik deyince bizim anladığımız kaderde yazılmışsa olur gibi bir şey ya, genlerde yazılıysa olur. Halbuki genlerde yazılan şeyin gerçekleşmesi çevreye bağlı. Çevrede neye bağlı?
Kısmen o genlere bağlı. o genler sonucu etkilenen becerilerimize, ilgi alanlarımıza, davranış şekillerimize, bunlar içinde bulunduğumuz çevreyi değiştiriyor. İkiz çalışmalarından bahsederken bu etkileşme değinmiştik. Mesela önümdeki çalışma masasını nereye götürürsem götüreyim, %90'ı tahtadan yapılmış, %10'u alüminyumdan yapılmış olacak.
böyle bağımsız bileşenlerine ayırabilmiş olurum. Ama IQ ve sosyoekonomik şartlar için, genetik ve çevre için böyle temiz ve sabit ayrımlar yapamam. Bu arada kitabın kendisi de bu uyarıları yapıyor zaten. Yanlış anlamayın.
Yine de analizimizin bir değeri var diyorlar. Zekanın sosyoekonomik etkilerden bağımsız olan bir kısmı var, onu izole edebiliriz bir dereceye kadar diyorlar. Bu noktadaki tartışmaları değerlendirecek teknik bilgim yok tabii. Bunları artık sosyoloji doktorası konuları bize aşar.
Ama tam da son cümleye istinaden yaygın bir itiraz var kitaba. Sosyoekonomik şartlardan bağımsız bir zeka etkisini hesaplamak istiyorsan kullandığın zeka testi çok yanlış. Başta demiştim ya hani bu savunma bakanlığının ısrarıyla eklendiği, askeri okullarda kullanılan bir test. Bu test kristalize zekaya biraz daha ağırlık veriyor.
Yani bir bakıma zeka artı eğitim kalitesini ölçüyor. Biz şu ana kadar boşanmayla, kazanılan parayla, şununla bununla en çok ilişkili olan şeyin genel zeka olduğunu okumuştuk. Ama şimdi görüyoruz ki Koreli olan şey genel zeka artı eğitim kalitesi. Eğitim kalitesi de zaten içinde bazı sosyoekonomik etkiler barındırıyor, ana babanın durumunu.
Zaten zekanın kendisi her halükarda sosyoekonomik arka plana etkilerini taşıyor. Yani her şey karmançorman olmuş. Bunlar normalde de birbirleriyle ilişkili şeyler ama öyle bir test seçmişler ki o ilişkiler daha da artmış, analiz daha da zorlaşmış. Bunların hepsini düşününce, yazarların IQ dedikleri bu ölçütün hayatınızda olan biteni tahmin etmekteki gücü de artık o kadar sihirli gelmeyecektir.
Aslında karma bir endeks bu. Onlar da kendilerini şöyle savunuyorlar kitapta. Bu AFQT testinin diğer yaygın IQ testleriyle ortalama korelasyonu 0.81 diyorlar, yüksek.
Esas altın standart olan Veskler testinin diğer yaygın testlerle korelasyonu ne? 0.77. Yani daha bile düşük.
Dolayısıyla diyor, bu bizim kullandığımız test geçerli bir IQ testi yoksa diğerleriyle çok alakasız sonuçlar verirdi. Niye diğer testlerin ortalamasıyla kendini kıyaslıyorsun da... ...akışkan zekayı daha iyi ölçtüğü düşünülen Westler'la kıyaslamıyorsun?
Yani esas onunla arandaki fark önemli. Ben baktım aralarındaki korelasyona 0.84 diyor. Yüksek yani.
Ama bilmiyorum ki işte belki de o ufak farklar... ...deminden beri bahsettiğimiz regresyon analizlerini bozacak kadar büyükler. İşin o kısmını bilse bilse kim bilir?
Bilgeç! Allah seni kahretsin Bilgeç! Evet, şimdi tüm bunları sindirdiyseniz bir perspektif notuyla bu bölümü bitirelim. Bilissel kabiliyetler bu tip araştırmalara dahil edilmiyorlardı bile.
Yani dahil edip de onu karalamaya çalışmıyorlar. Onu düşünmüyorlar bile. Dünya kadar para harcıyorsun, bir sürü veri topluyorsun, denekler hakkında mesela alkolizmi, şizofreni, ev içi şiddeti, oy vermemeyi ölçüyorsun. Ama bilissel beceri yok.
O yüzden de bu yeni çalışmalarda, görece yeni çalışmalarda IQ'nun bu kadar fazla şeyle arasında bu kadar yüksek ilintiler bulunması bir şok etkisi yaratıyor. Dahası onun ciddi oranda kalıtımsal olduğunu da hesaba katarsak bu insanı epey rahatsız ediyor. Yani sadece su doku performansı değil, evlilik başarımız, kredi skorlarımız, çocuğumuzu iyi yetiştirip yetiştiremeyeceğimiz bunlar bile ciddi oranda kontrolümüz dışına çıkmış gözüküyorlar. Bireysel iradeyi zaten geçtim de eğer IQ sosyoekonomik arka plandan daha belirleyici ise Sosyal politikaların ne manası var?
Ama işte daha belirleyici demek, belirleyici demek değil. Bahsettiğimiz tüm meseleler büyük meseleler. Hiçbirinin tek bir sebebi olmadığını biliyoruz. Eğitim, para, sağlık, zeka, karakter özellikleri gibi bir sürü şeyin katkısı var incelediğimiz konulara.
Şimdi size belki de tüm istatistikler arasındaki en inanılmaz olanı söyleyeceğim. Ki bunu da doğrudan yazarlardan aktarıyorum. Kitapta bahsi geçen her konuda bilişsel beceri, bireyler arası farkların en fazla %20'sini açıklıyor. Yani IQ'nun en baskın olduğu konuda dahi bahsettiğimiz şey %20.
Genelde diyorlar o kadarını bile değil, %10'undan hatta %5'inden azını açıklıyor. Yani sadece birinin IQ skoruna bakarak çok uç durumlar dışında hiçbir manalı tahminde bulunamazsınız. Ancak çeşitli gruplar arasında zeka farkı varsa grup bazında bir tahmin gücünden söz edebiliriz. İşte bu da bizi kitabın üçüncü ve en tartışmalı bölümüne getiriyor.
Şu ana kadarki tüm analizlerde bilerek sadece beyazlar kullanılmıştı. Irk konusu sonuçları karıştırmasın diye. ABD'den bahsediyoruz sonuçta. Şimdi çeper genişletilecek ve Doğu Asyalılar, beyazlar, siyahlar, latinolar arasındaki farklara bakılacak.
Biz de yine bu istatistikleri birer bahane olarak kullanıp Flynn etkisi, hybrid vigor, affirmative action gibi kavramlara bakacağız. Arthur Jensen gibi insanları inceleyeceğiz. Bu arada bir arkadaş, ya onun ataları İskandinav aslında Jensen diye okunuyor dedi. Benim gördüğüm videolarda Jensen diyorlardı.
Ama Jensen de olur. Jensen de, yenilmesen de taraftarımız bizle. Bu önümüzdeki üçüncü bölümde de Çan Eğrisi kitabını bitireceğiz zaten. Ardından da tüm bu zeka serisini toparlamak için, aptallaşıyor muyuz serisini toparlamak için bir bölüm daha yapmayı düşünüyorum.
Sanırım zeki olmak nasıl bir şey olacak konu. Konuk almaya da gerek yok ben yeterim buna. Ama konuk olacak olsaydım. Kimleri alırdım?
Tabii ki Orta Doğu ve Balkanların en akıllı Patreon destekçilerini alırdım. Ahmet Zeren aramıza yeni katılmış. Nereden baksan 130 IQ'su vardır. Sağolasın.
Diğerlerine de kaldığımız yerden devam... Hepiniz sağ olun. Varun'un ismini okumadığım küçük destekçiler de etkiniz büyük oluyor. Hepinizle haftaya görüşeceğiz.
Ağustos ayında baya yoğun bir podcast programı bizi bekliyor. Umarım hoşunuza gider.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.