Podcast

Futbol Ekonomisi 5: Oligarklar Dönemi (Mülkiyetin Değişimi)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar. Bu bölümün konusu: Mülkiyet.

Seride şu ana kadar ne görmüştük? Eskiden kaos vardı, sonra ligler kuruldu, meritokratik bir yapıyla birbirine bağlandılar. Kadın futbolu sınırlandı. Erkek futbolu da uzun bir süre amatörden halliceydi. Zamanla kulüplerin malı olan oyuncular özgürleştiler, AB ağırlığını hissettirip UEFA’yı ezdi ve onu serbest ticarete zorladı. Yeni nesil medya musluğu açtı, stadyumlar yenilendi, taraftar profili değişti, her yer reklamla doldu, zenginlik ve başarı tepede birikmeye başladı.

Önümüzdeki iki bölüm boyunca oligarkları, sportwashing kavramını, cebinden beş kuruş çıkmadan dünyanın en zengin kulübünü nasıl satın alabileceğinizi ve günümüzde taraftar olmanın manasını konuşacağız.

Duyuru: Safsatalar Ansiklopedisi Kısaltılmış Edisyon çıktı! Hem kitapçılarda hem de e-kitap olarak blogda.







Bölümler:


(00:05) Hikaye: Alex Ferguson'un atı ve Kaddafi

(11:25) Serinin Özeti

(13:25) Yabancı yatırımcı devri: PSG'nin evrimi

(15:25) Oligarklar ve Abramoviç

(19:55) "Böyle bir piyasaya anca aptallar girer"

(22:00) İflasın eşiğindeki 125 kulüp

(23:55) Financial Fair Play

(26:55) Abramoviç'in sonu

(29:25) Gelecek bölüm ve Patreon teşekkürleri





Kaynaklar


Video: When Gaddafi Tried To Buy Manchester United


Haber: A donkey taunt, the Gaddafis and a fatal footballing rivalry


Haber: Gaddafi Buys Juventus


Makale: Saadi'nin maceraları


Makale: Meet Russia’s oligarchs


Makale: What Is An Oligarch?


Makale: How modern football became broken beyond repair


Makale: Ten years of financial fair play


Video: The Real Reason Roman Abramovich Bought Chelsea?








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.310 kelime · ~22 dk okuma

Umarım rahat bir pozisyondasınız çünkü bu bölüme bir adet yarış atı ve bir adette Libya diktatörü içeren uzunca bir hikayeyle başlayacağım. 1878 yılındayız. Rumi takvim yüzünden bizim 93 Harbi dediğimiz Osmanlı-Rus savaşı sonunda Ruslar İstanbul'un dibine kadar gelmiş derken İngiltere'de bir demiryolu şirketi bir futbol takımı kuruyor. Sonradan Manchester United ismini alacak futbol takımı.

Bu o şirketin tek takımı değil. Farklı departmanlarının farklı takımları var. Kendi aralarında oynuyorlar ve hatta diğer demiryolu şirketlerinin takımlarıyla oynuyorlar. Şimdi demiryolu ne alaka diye düşünebilirsiniz.

O zamanların devasa teknoloji şirketleri olarak düşünmek lazım bunu. Petro şirketleri şunlar bunlar daha yeni kuruluyorlar. Para demiryollarında. Zengin olmak isteyen herkes borsalardan bunlara yatırım yapıyor.

Transkriptin tamamını oku

Hatta zamanında Hollanda'daki o lale çılgınlığına benzer bir çılgınlık da İngiltere'deki demiryolu hisseleri için yaşanmış. Velhasıl para bol. Ülkenin altyapısını döşüyor bunlar. Onunla beraber birçok şeyi de kuruyorlar.

Kendi limanları, gemileri oluyor. O hatlar boyunca telgraf ağları döşüyorlar. Kasabalar inşa ediyorlar. O kasabalarda kendi işçileri için kiliseler, okullar, hastaneler yapıyorlar.

Ufak birer devlet gibiler yani. E futbol takımların iyi olmasın. Bu şekilde başlayan kulüp bir süre sonra şirketten bağımsız bir hale geliyor ve taraftarlarına birer pound'a hisse satıyor. Sahibi taraftarlar oluyor yani.

20. yüzyıl başında iflasın eşiğine gelince de birkaç zengin iş adamı gelip günü kurtarıyorlar. Ve bu noktadan sonra kulüp taraftarlardan zengin girişimcilerin eline geçmiş oluyor. Fakat bu zenginler oranın yerlileri.

Doğma büyüme Manchesterlılar. Manchester'ın Çin Çin mahallesinden. Örneğin 1960'larda bakın büyük ortak bir kasap. Bugünün parasıyla 1 milyon pound bile vermemiş.

Öyle süper zengin olmaya gerek yok. Mahallenin zengin abisi gibiler daha çok. Tabii bu düşük değerin trajik bir sebebi de var. 1958'de Avrupa Kupası'nda yarı finale yükseldikten sonra dönüş uçuşunda kaza oluyor ve kadronun yarısı vefat ediyor.

Maçın oynandığı Belgrad'dan Manchester'a direkt uçamıyor uçak o zamanlar. Munich'te ikmal için durmuşlar. Tekrar hava alınırken uçak kaza yapmış. Bu özellikle trajik bir kazaydı çünkü takımın yaş ortalaması sadece 22'ydi.

Ve hali hazırda da çok başarılıydılar. Yani futbol tarihinin en iyi jenerasyonlarından biri yetişemeden kırıldı gitti. Merak eden varsa Busby Babes diye aratabilir. 90'larda piyasa patlayınca bu yerli sahip dönemi yavaş yavaş kapanıyor.

O şehirle alakası olmayan birçok talip çıkıyor. Geçen bölümde Medya İmparatoru Murdoch'un TV kanalının bu kulübe almaya çalıştığını söylemiştim. Bunu engellemek için de taraftar bir vakıf bile kurmuştu. Organize olup borsaya açık hisseleri toplamaya çalışmışlar Murdoch'a yeterliyse kalmasın diye.

Taraftarın bu tepkisine rağmen kulübün yönetim kurulu satışı onaylıyor ama son dakikada Monopoly Komisyonu tarafından satış engelleniyor. Bu yine normal bir girişimdi. Daha saçmasını söyleyeyim ben. Wikileaks'in sızdırdığı dokümanlara göre bir askeri diktatörlük olan Myanmar'daki ABD elçiliği gizli bir mesaj gönderiyor geri ABD'ye.

Diyorlar ki, generallerden biri 600 küsur milyon pound biriktirmiş, United'ı da almak istiyor. Hem kişisel zevkleri için hem de propaganda uğruna. Bunlar olmuyor tabii. Ama zamanın ruhuna karşı durmak zor.

Her geçen sene bir miktar hisse daha kulübün mazesiyle, şehrin tarihiyle tamamen alakasız milyarderlerin oluyor. 2000'le yıllara gelindiğinde en büyük hissederler İngiliz bile değiller, İrlandalı iki iş adamı. Bunlardan bir tanesinin bir yarış atı imparatorluğu var. Bunun da en iyi atlarından biri Rock of Gibraltar diye bir yarış atı.

Hem karısı hem de Alex Ferguson ortaklar bu ata. Futbolu takip edenler için Alex Ferguson hemen her futbolcundan daha büyük bir isimdir. Teknik direktör ünvanı aslında haksızlık kendisine. Çünkü işinin sadece yarısı o.

Diğer yarısı da idari işler, transferler vs. İngiltere'de manager deyince böyle geniş yetkileri olan bir konum kastediliyor. Ferguson neredeyse 30 sene boyunca Manchester United'a bu şekilde liderlik etti. 86'da göreve geldiğinde takım küme düşme mücadelesi veriyordu.

En son şampiyonluklarını kazanalı tam 20 sene olmuştu. Görevinin sonunda ise kulübün vitrinine fazladan 13 lig kupası, 2 de şampiyonlar ligi kupası eklemişti. Son senesinde de şampiyonluk kazanıp zirvede bıraktı gitti. Dolayısıyla İngiliz futbolunun en etkin ismiydi.

Ve tam da bu etkinliğin yüzünden garip bir olaylar silsilesi başladı. Önce ortağı olduğu o Rakov Gibraltar yaşlandı ve koşu kariyerini tamamladı. Bu atları öyle yarışmadıkları zaman çayıra çimene salmıyorlar. İnanılmaz değerli hayvanlar daha iyi yarış atları yetişsin diye çiftleştiriliyorlar.

Ve çiftleşme hakları ayrı bir dünya. İşte Manchester United'ın ana hissedarları ile teknik direktörünün araları bu yüzden bozuluyor. Mahkemeye gidiyorlar. Sonunda hissedarlar Ferguson'u görevden almaya çalışıyorlar.

Fakat tabii ki son kararı verecek olan yönetim kurulu ve bunların da hissesi %30 civarında. Yönetim kurulunu tam kontrol edemiyorlar. Onlar da Ferguson'dan yana olup İrlandalıları dışlamaya çalışıyorlar. Yani onların hisselerine talip olacak yatırımcı arıyorlar.

İşte bu noktada sahneye Mehmet Dalman çıkıyor. Şu an ikinci lig takımı olan Cardiff City'nin başkanı. O zamanlarsa Bu hisse devrine aracılık edenlerden biri ve günün birinde bunu Libya'ya uçurup Kaddafi'nin karşısına çıkarıyorlar. Olay giderek saçma bir hale bürünüyor.

Kaddafi kim? O noktada Kaddafi tam 35 senedir Libya'yı yöneten adam. Darbeyle gelmiş bir daha da gitmemiş. Futbolla ilişkisi çok garip bu arada.

Seviyor futbolu ama oynamayı seviyor. İzleyenleri ve futbolcuları hayran olanlara ise zerre saygısı yok. taraftarlığı fazla pasif bir şey olarak görüyor. Erkek adam futbol oynar, tribünde oturmaz gibi bir kafası var anladığım kadarıyla.

Hatta 1982'de, bunlar Afrika Kupası'na ev sahipliği yapıyorlar, saatlerce süren o meşhur konuşmalarından birini şöyle tamamlamış. Şimdi siz aptal seyircileri bu aptal maçınızla baş başa bırakıyorum. Kaddafi'nin birkaç çocuğu var. Saadi isimli oğlan futbolcu.

Tahmin edebileceğiniz gibi vasat bir oyuncu olmasına rağmen milli takıma kaptanlık yapıyor. Yetmiyor, Libya Futbol Federasyonu'na da başkanlık ediyor. Karikatür gibi yönetimler işte. Yalnız çok güldüren bir karikatür değil bu.

Saadi'nin ligdeki takımıyla hemen hemen aynı ismi taşıyan başka bir takım arasında bir husumet var. Saadi'nin takımı Al-Ahli Tripoli, diğeri ise Al-Ahli. Bu arada esas meşhur Al-Ahli takımı Mısır'da. Ulan ne oluyor dedim.

Neymiş bu ismin popülerliğinin sebebi? Sonra kafama dank etti. Ahaliyle aynı kökten geliyorlar herhalde. Baktım çevresi milli takımmış hakikaten.

Kulübe de milli takım ismini koymak gerçekten daiyane bir hareket. Neyse Libya'daki Al-Ahli'lere dönelim. Sa'di'nin rüşvetleri ve baskısı sonucu saçma sapan hakem kararlarıyla küme düşmek üzere. Rakip olan Al-Ahli.

Son maça kalmışlar ve orada da kötü bir karar verilince sonlara doğru artık sabırları taşmış, taraftarlar sahayı basmış. Protestolar maç sonrasına taşınmış ve bir eşeğe Saadinin formasını giydirip gezdirmişler. Onun forması olduğuna da şüphe yok. Herhangi bir keşikültü oluşmasın diye Libya'daki formalarda isim yazmıyor, Saadininki hariç.

Muhtemelen taraftarlar o anlık gazla askeri bir diktatörlükte yaşadıklarını unutmuşlar. Alakalı alakasız bir sürü insan tutuklanıyor. Üç kişiye idam cezası veriliyor bu arada. Suçlarını bile bilmeyen bir sürü insan yıllarca hapis yatmış.

Ama tabii diktatör olunca bunlarla yetinmiyorsun. O kulübün sahası ve tesisleri de buldozerlerle yıkılmış. Bu dönemlerde Libya ile Batı ülkelerin arası düzelme aşamasında. Libya'ya uygulanan ambargo yeni kaldırılmış, İngiltere Başbakanı Tony Blair ziyarete gelmiş, özellikle de İtalya ile ilişkiler normalleşiyor.

2002'de hatta bir Libya devlet fonu Juventus'tan epey hissi alıyor ve sonunda %7,5'unu kontrol eder hale geliyor. Bu yakınlaşmanın bir ayağı da Saadi'nin İtalya Ligi'ne transfer olması. Perucca diye bir kulüp var orada, onun sahibi açıklamış zamanında. Diyor ki, beni Berlusconi aradı, bu çocuğu al kötü oynarsa oynasın.

Önemli olan Libya ile iş ilişkilerimiz, demiş. Berlusconi de o sıralar İtalyan başbakanı, aynı zamanda AC Milan kulübünün de sahibi. Yani ligdeki rakibine kötü bir oyuncu kakalıyor. Milli çıkarları için lazımsa kendi takımını al.

Karikatür gibi yönetimler derken sadece Libya'yı kastetmiyordum işte. Gerçi Saadi'nin hisse sahibi olduğu Juventus gibi veya Milan gibi devler yerine Perugia gibi ufak bir takıma gitmesi kendisi için de iyi bir hamleydi. Daha az rezil olma ihtimali vardı. Yine de yeterince rezil oldu.

Futbolcudan çok playboy gibi yaşamış zaten. Öyle saçma bir durum ki aslında. Bir yandan bu ufak takımın parası kalmadığı için oyunculara maaş ödeyemiyor bazen ve Saadi'den bizzat borç alıyor. Bir yandan da Saadi, kendisi sayesinde maaşını zar zor almış takım arkadaşlarını Özel jetle sağa sola alışveriş gezilerine götürüyor, çılgın partilere götürüyor.

Libya halkının parasını saçıyor yani. Bir keresinde kaldı, koca oteldeki tüm sütü bitirmişler. Niye? Karısı küvette süt banyosu yapmak istediği için.

Ya bu zenginler böyle olmak zorundalar mı? Süt banyosu da yapmayıver Allah aşkına. Kişisel koç olarak da Maradona'yı tutup getirmiş adam. Perucca'da oynayan adamsın düşünsene.

Takım arkadaşın geliyor Maradona'yla. Diktatör çocuğu olunca işte böyle ufak şımarıklıklar yapabiliyorsun. Ama saçtığı bunca paraya rağmen de küme düşme mücadelesi veren bir takım da sahaya happy topu 3 kez çıkabilmiş. Doping testlerini de geçememiş.

Zaten Maradona'nın dışında tuttuğu ikinci kişisel koç da Ben Johnson'dı. Hani doping kullandığı anlaşılınca olimpiyat madalyalarını kaybeden ünlü Sprinter. Velhasıl Mehmet Dalman tam da bu dönemde Trablus'a gitmiş. Kaddafi'ye diyor ki Manchester United bir dindir.

Şu anda İngiliz kilisesini satın almak üzeresin. Böyle başlıyorlar toplantıya. Pazarlıkları epey uzamış ve ayrıntıları da henüz noktalamamışken, Amerikalı bir milyarderin hisseleri alacağı haberi gelmiş. Dalman diyor ki, yıllar sonra, kimse farkında değil ama az kalsın bu iş oluyordu, birkaç saat farkla kaçırdık.

Bu kısım tabii sadece onun tanıklığına bağlı, başka bir kaynak bulamadım. Kendi üfürüyor olabilir. Ama anlattıklarının lehine bir kanıt şu. Saadi, o dönemdeki röportajlarından birinde, bir futbol takımı almanın Libya'nın imajı için iyi olacağını, bunu da babasına bol bol anlattığını, Fakat Chelsea kulübü yabancı bir milyardere daha yeni satıldığı için ve bu satışta tepki çektiği için işlerinin şimdilik biraz zor olduğunu belirtiyor.

Şimdi düşünsenize, bir yarış atının çiftleşme hakları için büyüyen bir tartışma yüzünden az kalsın İngiltere'nin en prestijli kulübü Kaddafi'nin olacaktı. Birkaç sene sonra Arap Baharı gerçekleşecek. Kanalizasyon borularında saklanırken bulunup linç ediliyor biliyorsunuz Kaddafi. O zaman ne olacaktı?

Daha sonradan bir teknik direktörün cinayetinden ve başka işkence davalarından yargılanan, sonra da beraat eden ve şu aralar Türkiye'de sakin sakin takılan o Saadi, herhalde Manchester'ın kaptanı, başkanı, teknik direktörü, bilemedin malzemecisi bir şeyi olurdu. Bu arada, demin bahsi geçen o yabancı milyarder var ya, bunların işini zorlaştıran, 20 senelik macerasının sonunda geçen hafta Chelsea'yi satacağını açıkladı. Sebep? Hikayeye bir Osmanlı-Rus savaşı zamanında başlamıştık, noktayı da bir başka Rus savaşıyla koymamız uygun.

Selam arkadaşlar, Fullarsız Enterli'ye hoş geldiniz. Ben her zamanki gibi İmmanuel Tolstoyevski. Savaş ve Ceza isimli kitabımla senelerdir raflarınızdayım biliyorsunuz. Spor ekonomisinin kısa tarihine devam ediyoruz.

Yahu şöyle diyeyim, spor bahanesiyle, futbol bahanesiyle aslında bambaşka şeylerin tarihine devam ediyoruz. Bu noktaya kadar neler gördük? Dolu dolu 4 bölümü 44 saniyeye sığdırmaya çalışayım. Eskiden kaos vardı.

Sonra ligler kuruldu. Meritokratik bir yapıyla birbirine bağlandı bu ligler. Kadın futbolu sınırlandı. Erkek futbolu da uzun bir süre amatörden halliceydi.

Zira para kazanmak zordu ve Dünya Kupası dışında medyada kendine pek yer bulamıyordu. Kulüplerin malı olan oyuncular zamanla özgürleştiler, Avrupa Birliği ağırlığını hissettirip UEFA'yı ezdi, yeni nesil medya musluğu açtı, stadyumlar yenilendi, taraftar profili değişti, her yer reklamla doldu, zenginlik ve başarı tepede birikmeye başladı. Ligler, elit takımlar, Avrupa Kupaları ve yıldız oyuncular hep birlikte markalaştılar. Dolayısıyla bu noktaya kadar harcamaları da, gelirleri de, pazarlıkları da bol bol konuştuk.

Konuşmadığımız tek şey tüm bunların kimin cebine girdiği veya kimin cebinden çıktığı, yani mülkiyet. Diğer her şey bu kadar hızlı değişirken, mülkiyet modeli de aynı kalmayacaktı elbette. Önümüzdeki iki bölüm boyunca oligarkları, propagandayı ve sportswashing kavramını, cebinden beş kuruş çıkmadan dünyanın en zengin kulübünü nasıl satın alabileceğinizi ve günümüzde taraftar olmanın manasını konuşacağız. Şimdi ben sondan başlayayım, yani bugünden başlayayım.

Şöyle bir soruyla başlayayım. Kaddafi'nin başarısız yatırım girişiminden beri aradan geçen o 20 senede Premier Lig'e ne oldu? Gelinen nokta şu bakın. Sadece Manchester United değil, Arsenal ve Liverpool gibi marka isimler de bugün birer Amerikan şirketi oldular.

Diğerlerinde Mısırlı, İranlı, Çinli, Taylandlı, Arap ve Rus sahipler var. Newcastle United doğrudan Suudi Devleti tarafından satın alındı. Ligdeki 20 takımdan sadece 5'inin büyük hissedarları İngiliz. Buna ek olarak alt liglerde dahi birçok yabancı yatırımcı büyük hissedar olmuş.

Tabi bu trend İngiltere ile sınırlı değil. Paris Saint Germain'in hikayesine bakın. Seri boyunca gördüğümüz değişimlerin bir özeti gibi adeta. Paris büyük bir takımı olmayan tek Avrupa başkentiydi yakın zamanlara kadar.

Ta 1970'te Real Madrid'in başkanının tavsiyesiyle doğrudan taraftarlarca finanse edilerek kuruldu. Yaklaşık 20 bin taraftar kulübün ilk sahipleriydiler. Bunlar biraz fazla borçlanınca bazı yerel iş adamlarının kontrolüne geçti kulüp. Onlar daha da borçlanınca takımı iflastan kurtaran bir Fransız medya şirketi oldu.

Kanal Plus, onlara satıldı. Televizyon yayınları sayesinde bunlar düzlüğe çıkıyorlar. Ve 2006 yılı geldiğinde Paris Saint-Germain artık Fransız değil, sahibinin de futbolla alakası yok. Colony Capital ve Morgan Stanley gibi 10 milyarlarca dolarlık geniş bir portföyü idare eden uluslararası yatırım gruplarının Paris Saint-Germain.

Şimdi bu noktadan sonra daha da bozmaz dedik ama daha da bozdular. 2010 yılı geliyor. Tam da 2022 Dünya Kupası'nın ev sahibi belirlenmeden önce o zamanki UEFA Başkanı Platini, Fransız Başbakanı Sarkozy ve Katar Emiri Althani bir toplantı yapıyorlar. Diyorlar ki hepimizin ismi i ile bitiyor, biz bir kulüp kuralım.

Yok öyle demiyorlar tabii. Toplantı sonrası Platini, Katar'ın ev sahipliği yönünde oy kullanıyor Dünya Kupası için. Birkaç ay içinde de Paris St. Germain Katar'a satılıyor.

Bakın Katarlı Milyarder Katar şirketi, Katar bilmem nesi değil, doğrudan Katar Devleti'nin oldu Paris St. Germain varlık kurumu yoluyla. O vakfın toplam 300 milyar dolarlık mal varlığı var. 20.000 Parisli taraftarın senelik 5 Euro aidatla kurdukları takım,

sadece 40 sene içinde 300 milyar dolarlık vakfa hükmeden bir Arap şeyhinin oldu. Futbolun ekonomik tarihi hakkında bundan daha kısa sürede daha çok bilgi verecek bir cümle bilmiyorum ben. Daha önceleri bu değişimin miladını 2003 olarak kabul etmeyi önermiştim. Yani Roman Abramovic'in Chelsea'yi satın aldığı yıl.

Tek başına tüm bu gelişmeleri sebep olmadı tabii kendisi. Ama ondan daha iyi bir sembol bulmak zor. Özellikle de öyle alelade bir yabancı zengin olmadığı için. Çünkü kendisi bir oligark.

Şimdi birkaç dakika alın da spordan uzaklaşalım ama ekonomi alanında kalalım. Rusya'nın Ukrayna işgali bağlamında çok duyduğumuz bir kelime oligark. Türkiye'deki o anti batı refleksi yüzünden, o batılı olunca milyarder diyorsunuz, Rus olunca oligark. Bu ne ikiyüzlülük?

Benzeri bol bol yorum duyuyorum her gün. O ağaçta olunca elma diyorsunuz, yerde olunca karpuz demek gibi bir şey bu. İkisini de yiyoruz da epey farklılar sonuçta. Aslında oligark diye tek bir şey yok.

Abramovich ilk nesil oligarklardan. Yeltsin'in yakını. Onun daveti üstüne Kremlin'e taşınmış ailesiyle öyle bir yakındık. Ve o dönemdeki kanunsuz, kuralsız özelleştirme furyasında kamu varlıklarını yok pahasına gasp ederek zenginleşiyorlar.

En az 2-3 milyar dolar etmesi gereken bir petrol şirketine hileli bir ihale sonucu 100 milyon dolara ortak oluyor. Hatta ortaklığı da şaibeli, onunla da kavga ediyorlar sonra da neyse. O aradaki farkın tabi ciddi bir kısmını bizzat kendisinin daha sonradan mahkemede açıkladığı üzere sağa sola rüşvet olarak dağıtmış. Yoksa yedirmezlerdi tabi o kadar parayı.

Rusya'nın bütün doğal kaynakları benzer şekilde ufak bir zümreye o dönemlerde pay ediliyor. İkinci nesil oligarklar ise Putin'in adamları. Birçoğu yeniden kamulaştırılmış olan önemli girişimlerin yönetimine geliyor bunlar. Aristokrattan ziyade CEO gibi der yani.

Tabii bazılarının servetleri de devasa. Zira bir kısım da devlet ihaleleri yoluyla zengin ediliyor. Bizdeki inşaat firmaları gibi. Bu zenginliğin fiyatı da siyasi sadakat.

Eski oligarklar Yeltsin zamanında servetlerini siyasi güç için kullanırken Putin diyor ki, hayır arkadaşım, güç güçtür. Polonyum zehirlenmesinden bir deri bir kemik kalırsınız bak. Şöyle bir anlaşma yapalım. benim tek adamlığımı tanıyın, benim çevremin yükselişini tanıyın, siyasetten uzak durun, karşılığında size ve servetinize dokunmayayım." Mesela Rusya'nın 2003'teki en zengin insanı olan Khodorovski bunu dinlemeyip muhalefeti destekleyince vergi cezalarıyla sindirildi ve hapse girdi.

Hapisteyken yeni cezalar da aldı. Ancak ta 10 sene sonra o da Putin'in affıyla çıkabildi. Çıkar çıkmaz da Rusya'dan kaçtı zaten. En zengin, en kurnaz, en başarılı oligark bile bu duruma düşüyorsa diğerlerinin ne hale geleceğini tahmin edebilirsiniz.

Onlar da, diğer oligarklar da yani tahmin ettiler zaten. Bu süreçte Abramovich hem Yeltsin'e hem de Putin'e yakın kalmayı başaran, o geçiş döneminde varlıklarını koruyabilen sayılı oligarklardan oldu. Hatta Putin'in ilk kabinesini onaylamış onlarla teker teker mülakat yaparak. 3 kuruşa almış olduğu görece 3 kuruşa tabii, o şirketi Putin'in kamu ulaştırma rüzgarında Gazprom'a yani devlete tam 13 milyar dolara sattı.

Ya hiç uğraşmayıp her vatandaştan 100'er dolar toplasalar ve adama hediye etseler daha kolay olurdu. Neyse şimdi bu tabloya, Abramovich tablosuna iki şekilde bakmak mümkün. Chelsea yatırımını Putin'in bir uzantısı olarak da görebiliriz veya ki benim düşüncem bu yönde, ona karşı bir sigorta olarak da. Göz önünde olmayan bir oligarkın her şeyini kaybetmesi Rusya'da yaklaşık 0.7 saniye sürüyor.

Ama Premier Lig'de takımın varsa hem paranı koruyorsun hem de kelleni. Bu yüzden Abramovich'in sessiz bir takım sahibi olarak kıyıda köşede kalması çıkarlarına ters. Güvenliği harcamalarına orantılı. Yani futbolu ve Chelsea'yi samimiyetle cağını gönülden sevip sevmemesi ayrı mevzu.

Ben onu tartışmıyorum. Zaten çıkarları da delice para harcama yönünde. Onu anlatmaya çalışıyorum. O da nitekim delice para harcadı.

Gelir gelmez 140 milyon pound zarar yazdırdı takıma. Koca Liverpool Amerikalılara satıldığında borçlarının dışındaki ederi 174 milyon pound olacaktı. Yani Abramovich Chelsea'ye neredeyse bir Liverpool kadar para akıtmış gelir gelmez. Kulübün zarar olarak gösterdiği o ekstra harcamaları kendi cebinden takıma borç vererek karşılıyor.

Zaten klasik zengin sahip modeli bu. Kulübü kendine borçlandırır, bir süre sonra bu borçların bir kısmını siler, hibe eder. Parayı almasının kolay bir yolu da yoktur. Bunun karşında da yönetim kurulunu kontrol etmeye devam eder.

Yahut yaptığı yatırımlar akılcı yatırımlarsa, o borçlar takıma değer kattığı için yıllar sonra kulüp bir başkasına satıldığında o harcamalarını çıkarır. Dolayısıyla Abramovich yeni bir şey yapmıyordu ama yaptığını çok orantısız bir şekilde yapıyordu. İlk ve son şampiyonluklarını 1955 yılında yaşamış, anca 60 milyon pound eden bir kulübe sadece 10 yıl içinde yaklaşık 1,5 milyar pound gömdü ya. Kulübün ilk değerinin 25 katı kadar yani.

Bunun karşılığını aldı mı peki? Şöyle aldı, o günden beri Chelsea 2 kez Şampiyonlar Ligi Kupası'nı, 2 kez Avrupa Ligi Kupası'nı, 5 kez de Premier Lig Kupası'nı kazandı. Şimdi bir adım geriden piyasanın geldiği şu hale bakın. Eskiden tek gelirin bilet parası iken daha büyük stadyumu olan öndeydi.

Sonraları daha iyi televizyon anlaşmaları yapanlar, daha iyi sponsorluk anlaşmaları yapanlar öne geçtiler. Sonraları da Avrupa Kupalarının ödülleri büyüdükçe orada başarılı olanlar avantajlı oldular. Ama harcamalar gelirlerden bile hızlı yükseldi. Bir noktada hiçbir gelir kalemi yetmeyince kim başarılı oldu?

Daha çok borçlanabilenler, daha kolay kredi bulabilenler. Geçen bölümde tüm elit kulüplerin boğazına kadar borca battığını görmüştük. E hangi kulüp bir oligarkın takımından daha çok borçlanabilir ki? Kim bunda rekabet edebilir?

Kendi kulübünü maksimum profesyonellikle yönetebilirsin, bütçeleri denkleştirirsin, iyi faizle borçlanırsın, iyi yatırımlar yaparsın vs. vs. Ama rakibin o kurallarla oynamıyor oyunu. Transfer piyasasını tek başına yükseltirip seni eziyor.

Sen gidip bankadan para dilenirken adam kendi kesesini açıyor. Eskiden piyasa bu kadar serbest değilken bu ekstra paranın da etkisi sınırlı olurdu ama yeni dönemde resmen şampiyonluğu satın alabiliyorsun Chelsea'nin yaptığı gibi. Deloitte'un bir raporu var 2020 tarihli. Avrupa Kupalarında ciddi bir şansın olabilmesi için diyorlar, yıllık gelirinin minimum 400 milyon euro olması gerekli.

Bu figür sene en zengin 11 kulüp içine sokuyor ki her şeyde, neredeyse her şeyde diyelim, bu süper kulüpler domine ediyor. İşin acayip kısmı şu. Abramovich, spor dünyasındaki en göz önünde olan milyarder ama en son Forbes'un milyarder listesinde 113. sıradaydı.

Ondan daha çok para harcayabilecek 112 insan var bu dünyada. Bireylere ek olarak da zaten birden fazla ülkede, birden fazla spor branşında yatırım yapan devasa şirketler var. Hepsinden öte, Paris St. Germain'in arkasındaki vakıf.

Böyle bir piyasaya anca aptallar veya paradan daha önemli amaçları olanlar girer. Rasyonel bir ekonomik yönetimi kaldıracak bir spor değil artık. Onun yerine ego tatmini yaşamak isteyen milyarderlerin, güvenlik isteyen oligarkların veya imaj çalışması yapan devletlerin, Kısacası hesap kitap umursamayan, resmen monopoli parasıyla oynayanların yarışması. En azından piramidin tepesindeki durum böyle.

Eh, piramidin aşağısı da pek farklı değil. 2009'da Avrupa'da faaliyet gösteren 655 kulübün yarısından fazlası zarardaydı. Ve birçoğunda bir Abramovich yok. Kesenin ağzını açacak, takımı da umursayacak.

Bu zararlar öyle az buzda değil bu arada. Her 5 kulüpten biri iflasın eşiğinde. Zira biz hep tepedeki silahlanma yarışına odaklansak da buna yol açan ekonomik dinamikler her takımı etkiliyorlar. Örneğin İngiliz 2.

Ligindeki birçok kulüp için orantısız harcamalar yapmanın eskiden bir mantığı yok. Ama Premier Lig'in medya gelirleri bu kadar yükselince her takımın yöneticileri nasıl olsa oraya geçince zararımızı hayli hayli çıkarırız zihniyetine girdiler. Aynı şekilde her ülkedeki birinci liglerin ortancı takımlarının öyle orantısız harcamalar yapmaları için bir sebep yoktu. Ama Şampiyonlar Ligi'nin reformundan bu yana o pastadan pay alma hayali hepsinin bütçelerini altüst etti.

Dolayısıyla ortada bir paradoks var. En azından ilk bakışta paradoksmuş gibi gözüken bir durum var. Futbol endüstrisi her yönüyle büyüdükçe stadyumlar, televizyon sözleşmeleri, sponsorluk anlaşmaları, turnuva ödülleri hepsi büyüdükçe endüstri genelinde kazançlı çıkmak zorlaştı. Kar etmek her zamankinden daha zor.

İflas da her zamankinden daha yakın. Burada insan psikolojisi çok önemli bir rol oynuyor. Ortanca bir takımın yöneticisiyseniz mesela, önünüzdeki o vaat edilmiş topraklara ulaşma şansınızı hep olduğundan fazla görüyorsunuz. Siz görmeseniz bile buna zorlanıyorsunuz, kariyeriniz buna bağlı oluyor.

Zira görece gerçekçi tahminler yaparsanız, ertesi sene yönetim kurulu şutlayacak sizi. Çünkü tüm rakipleriniz bir atılım içindeyken, bir hayal peşindeyken onlara kıyasla sanki vizyonsuzmuş gibi algılanacaksınız. Kısacası herkesin önünde kendi büyüklüğüne uygun bir havuç var ve bu havucun peşinden çatlayana kadar koşturuyorlar. O 2009 yılında da 5 attan biri çatlamak üzereydi.

İşte böyle bir silahlanma yarışı devam etmesin, irili ufakla herkes batmasın, kalan birkaç ultra zengin kulüp de ortamı sirke çevirmesin diye bazı düzenlemeler tartışılmaya başlandı o sene. Ve sonunda Financial Fair Play adı altında bir grup kural 2011'de yürürlüğe kondu. Bu UEFA'nın bir kuralı, UEFA turnuvalarına katılacak takımlar için geçerli. ki bu yaklaşık 240 takım ediyor, bu 240 kulüp son 3 sene içinde futbolla ilgili aktivitelerinden en fazla 5 milyon euro zarar etmiş olmalı.

Kural bu. Ha eğer zararı cebinden karşılayabilecek bir takım sahibi varsa bu fark 30 milyon euroya kadar çıkabiliyor ama bu detaylar önemli değil. Önemli olan kazandığından fazlasını harcamanın artık zorlaşması. Bu sınıra uymazsan ceza yiyorsun.

Avrupa Kupalarından men edilmeye kadar varıyor. Asıl zaten caydırıcı o. E tabi yaratıcı muhasebe teknikleriyle bu limitleri esnetiyorlardır. Ama genelde işe yaradım diye sorarsak rakamlar bence evet diyor.

Bir kere Avrupa futbolunda toptan bakınca yani tüm takımların gelir giderlerini toplayınca 10 sene öncesine göre toplam zarar onda birine inmiş. Son 1-2 seneyi dahil etmiyorum pandeminin etkisi yüzünden. Ama genel trend bu yönde. Chelsea mesela, Financial Fair Play'den önceki 9 yıl boyunca ancak 100 milyon pound kar etmiş, onca başarıya rağmen.

Sonraki 9 yılda 600 milyon pounda çıkmış. Çünkü sahibi artık para saçamıyor. Yalnız bu FFP'nin iki zayıf noktası var. Birincisi, irili ufaklı tüm takımların harcamalarını sınırladığı için geleneksel kulüplerin dominasyonunu kalıcı hale getiriyor.

Yani Abramovich bu kurallar öncesinde önemsiz bir takımı bir dev haline getirebilmişti. Ama artık bu mümkün değil. Burada sadece milyarderlere odaklanmamak lazım. Diyelim son derece demokratik biçimde yönetilen bir kulübünüz var.

Tam 1 milyon tane taraftarcı finanse ediliyor. Herkesin eşit hissesi var. Ve bunlar bir araya geliyorlar, diyorlar ki kardeşim daha fazla para koyalım. Sınıf atlamak istiyoruz ya, daha iyi bir lige geçelim, şampiyonlar ligine katılalım.

Yapamazlar. Harcayarak bunu yapamazlar. Futbolla kazanmayı belirleyen bir numaralı şey kadronuzun piyasa değeri. Onca veri arasında en büyük korelasyon bununla.

İyi bir kadron olmadığı için çok kazanamıyorsun, çok kazanamadığın için de iyi bir kadro kuramıyorsun artık. Zaten Şampiyonlar Ligi'nin Statiko'dan yana olan düzenlemelerine değinmiştik ve bu da buna yardımcı oluyor. İkinci zayıf noktası ise Financial Fair Play'in tüm bunlara rağmen transfer ve maaşlardaki artışın önüne geçememesi. Her sene rekorlar kırılmaya devam ediliyor.

O yüzden de geçen sene UEFA Başkanı bu kuralların yenileneceğini belirtti. Amerikan liglerindeki gibi maaş limitleri konuşuyorlar artık. Mesela gelirlerinin en fazla %70'ini kadro maaşına harcayabileceksin. Bunu aşarsan giderek artan oranlarda lüks vergisi vereceksin.

Bu zaten epey caydırıcı ama daha iyi bir kısmı şu, bu vergi devletin veya UEFA'nın kasasına girmiyor, rakiplerine bölüştürülüyor. Yani sen haddini aştıkça rakibine yardımcı olmuş oluyorsun. NBA'yi anlatırken ayrıntılarına gireriz, orada benzer modeller var. Bense şimdi dönüp şu Abramovich defterini bir kapatalım derim artık.

Geçenlerde kulübünün satacağını açıkladı. Rusya işgali sonrası eninde sonunda kendisine kişisel yaptırımlar geleceğini öngörmüştü muhtemelen. O yüzden de satışın şartlarını şu şekilde duyurdu. Kulübün kendisine olan borçlarını siliyor ve satıştan elde edeceği geliri de savaş kurbanlarına dağıtıyor.

Ukraynalı sivillere değil yalnız, savaşın tüm kurbanlarına diyor. Şimdi yaptırımların hedefi kişinin varlıklarını gasp etmek değil de dondurmaktır. Yeni kazanç elde etmesini engellemektir. Dolayısıyla bu şekilde satış yaparsa hem kazanç göstermemiş olduğundan yaptırımlara uğramıyor hem de o parayı istediği vakfa verebiliyor.

Mesela Rusya'daki şehit anneleri derneğinde de verebiliyor. Böylece Putin'i de kızdırmayacak. Ama bu açıklamalar işe yaramadı. Geçen gün yaptırımları yedi.

Sadece takımı değil, İngiltere'deki tüm varlıkları donduruldu. Herhangi bir iş yapması yasaklandı. İngiltere'yi de Avrupa Birliği takip etti zaten. O yasakları genişlettiler.

Chelsea bu şartlar altında satılamıyor. Satılamadığı gibi yeni transfer de yapamıyor, sözleşme yenileyemiyor, forma vs. bunları satamıyor, bilet de satamıyor. Maçları sadece sezonluk bileti olanlar izleyebiliyor.

Onlar zaten parasını vermişler. Takımın günlük işleyişi için gereken harcamalara izin var, ötesi yok. Böyle Araf'ta kaldılar. Kulüp Abramovic'de kaldığı sürece bu sistem devam edecek.

E satmaya çalışsa zaten aldığı teklifler düşük olacak ve hükümet de kendisini tatmin edecek satış şartları isteyecek. Tam bir Arap saçına dönmüş vaziyette. En son 15 Mart'ta İstanbul üzerinden Moskova'ya uçarken görülmüş Abramovic. Onun Chelsea macerası birçok zenginin spor yatırımlarından daha uzun soluklu oldu.

Gösterdiği ilginin ne kadarı hakikaten de futbolu sevdiği içindi, ne kadarı sigortaydı, dediğim gibi bunu tam olarak bilemeyiz ama sonuçta parayı da harcadı, trübünde de oturdu, kulübü de satmadı bunca yıldır. Dolayısıyla bu, milyarder sahip modeli içinde olabilecek en iyi senaryoydu. Yani bunu kötü bir model olarak kabul ediyorsanız bile, kötünün en iyisiydi herhalde Abramovich. Oysa bazı milyarderler var, kulübe kaynak sağlamak şöyle dursun, onun kanını emiyorlar.

İşte Manchester United'ın akıbeti tam da böyle oldu. En sonunda Kaddafi'yi ekarte edip dünyanın o zamanki o en değerli kulübünün büyük hissedarı olan Amerikalı milyarder Glazer bunu cebinden 5 kuruş ödemeden yaptı. Hatta cebine para bile soktu. Şimdi diyeceksiniz ki ya bir şeyi sen nasıl para vermeden alabilirsin?

Alabilirsin ve bunu hiçbir kanunu çiğnemeden yaptı. neredeyse tıpkı Türk Telekom özelleştirmesinde olduğu gibi. Demiştim ya, karikatür gibi bir düzen. Gelecek bölümde bu işin detaylarına bakacağız.

Türk Telekom satışının da ayrıntılarını konuşacağız bu arada. Sonra bu trendlere karşı direnenleri inceleyeceğiz. Mesela Almanya'nın 50 artı 1 kuralını yahut dünyanın en büyük iki kulübünün bunca zamandır dernek yapısında ısrar etmelerini Sonra da bu dirinişe rağmen giderek futbola hakim olan enerji endüstrisini ve sadece formaları değil tüm kulübü bir reklam tabelasına çeviren şirketleri konuşacağız. İki haftadır araştırma yapıyorum.

O yüzden sizi beklettim ama iyi bir haber vereyim. Devam bölümünün çoğu hazır. Fazla beklemeyeceksiniz. Beklerken de podcast'i yorumlarınızla destekleyin.

Safsatalar Ansiklopedisi'ni unutmayın. Kısaltılmış edisyon çıktı. Uzun Hali de bu arada sesli kitap olarak halen Storytel'de. Patronlarıma her zamanki gibi çok teşekkür ediyorum.

Kaldığımız yerden devam 15 isim. Ömür Ulu Aşk, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu, Önercan Yıldız, Aras Erekul, Uğur Göktolga, Cem Karakuş, Eray Ersöz, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran ve Vedat Kürşün. Verdiğiniz gazla bu işlere devam ediyorum. Kendinize iyi bakın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)