
3.740 kelime · ~19 dk okuma
Selam flarsızlar. Bugün benden herhangi bir haber yok. Her şey iyi gidiyor. İnşallah siz de iyisinizdir diyeyim ve pat diye konuya girelim.
Spor ekonomisinin kısa tarihi serimize devam edelim. Bu seri sporun kendisinden çok para, rekabet ve adalet hakkında. İşin içine biraz da uluslararası siyaset karışacak bugün. Bence zevkini çıkarmak için önceki bölümü dinleyip de gelin.
Kaldığımız noktayı hatırlayalım şimdi. İngiliz futbol tarihine bakınca iki temel özellik görüyorduk. İlki, daha lig kurulmadan önce yüzlerce takım bulunduğu için başarıyı ödüllendiren başarısızlığı da cezalandıran hiyerarşik bir yapının oluşmasıydı. Bugün bunu küme düşme ve yükselme olarak biliyoruz.
İkinci özellikte, ta en baştan zengin takımların iyi oyuncuları biriktirip rekabeti baltalamaması için oyuncuların serbest çalışma ve dolaşım haklarının yok edilmiş olmasıydı. Eninde sonunda bu mevzu mahkemeye taşındı. Futbolcu sendikalarının istediği gibi genel hukuk mu geçerli olacak yoksa kulüplerin ve onları temsil eden federasyonun istediği gibi futbola bir imtiyaz mı tanınacak? Easton kararı ibreyi genel hukuk lehine çevirdi ve güç kulüplerden oyunculara geçmeye başladı.
Bu mücadele iki ileri bir geri şekilde bir nesil kadar sürdü. Nihayet aynı çekişme bu kez çok daha büyük bir sahnede, çok daha kuvvetli siyasi akımların gölgesinde ve tabii ki çok daha büyük sonuçlara gebe olacak şekilde yeniden yaşanacaktı. Ekonomik açıdan modern futbolun miladı kabul edebileceğimiz Bosman kararıyla başlıyoruz. Yıl 1990.
Hubble teleskobu yörüngeye yeni çıkmış. Berlin duvarı resmen sökülmeye başlanmış. Gorbacov Nobel Barış Ödülü almış. Saddam kuvveti işgal etmiş ve ABD'nin çıkarma yapmasıyla ilk kez CNN'le tanışıyor, canlı yayında ilk kez savaş izliyoruz.
Biraz dramatik bir giriş oldu galiba ya. Neyse. Bizle beraber savaşı izleyen Bosman da Belçikalı sıradan bir topçu. Kontratı yeni bitmiş, takımı onu oynatmak istemiyor ama başkasına bedavaya gitmesini de istemiyor.
Easton kararından sonraki gelişmeler gereği, Bosman'ın haklarını elde tutmak için ona yeni bir kontrat önermek zorundalar, oynatmasalar bile. Bunu öneriyorlar da ama eski kontratının dörtte birini yani haftalık 500 pound olan asgari ücret öneriyorlar. Bosman bunu reddediyor tabii ve çabalayıp kendini alacak bir kulüp buluyor Fransız 2. Liginden.
Fakat işin yabancı oyuncu sınırıyla ilgili bir boyutu da var. Biraz karışık bir dizi kurallar sonucu yani. Bon servisi epey yüksek bir seviyede belirleniyor. Yaklaşık 400 aylık maaşı kadar haraç istiyor kulübü.
Yine Bosman'ın çabalarıyla çok daha düşük bir miktarda anlaşıyor taraflar. Ama Belçikalı kulüp son anda kıllanıyor, Fransızların ödemeyi gerçekleştireceğine dair şüphe duymaya başlıyor ve anlaşmazlıkları büyüyor. Bu süreçte de hukuki bir açıktan yararlanılarak Bosman'ı ıskartaya çıkarıyorlar. Şimdi adam ne oynayabiliyor, ne ödeme alıyor, ne de transfer olabiliyor.
Ve bunun senelerce sürebileceğini söylüyorlar ona. Düşünün 26 yaşındasınız, zaten kısa süren futbol hayatınızın tam ortasında en verimli çağındasınız ve sahaya adım bile atmadan yıllarınızı heba edeceksiniz. Bu Osmanlı mahkemeye gidip kulübünü dava ediyor. Sonra hızını alamıyor, Belçika Federasyonu'nu da dava ediyor.
Aslında derdi futbol dünyasını yıkmak, devrim fitilini ateşlemek falan değil. Basit bir transferi halledebilmek. Ama bir şekilde dava büyüdükçe büyüyor. Araya oyuncu sendikaları, Fransız Federasyonu, UEFA ve FIFA karışıyor.
Herkes bu adamın üstünden kendi savaşını yürütme derdinde ve sonunda dava ta Avrupa Adalet Divanı'na gidiyor. Sahalardan uzak kalmak istemeyen adam tam beş sene boyunca mahkemelerde sürünüyor. Bu süreçte sadece amatör liglerde oynayabiliyor. Şimdi davadaki argümanlara bakınca açıkçası pek yeni bir şey göremedim ben.
Savunma makamına göre, ki bu noktada savunma makamı artık kulüpleri ve federasyonları aşmış, onların şemsiye kuruluşu olan UEFA olmuş. Onlara göre bond servis özellikle ufak ülkelerdeki ufak takımların hayatta kalmaları için kritik. Zira o takımların biletti, sponsorluktu, medyaydı. Bu tip gelirleri çok az.
Ama bond servis piyasasında herkesle aynı seviyede para kazanabiliyorlar. Dolayısıyla oransal olarak çok daha önemli bir gelir kalemi. Gelir mevzusunun ötesinde isterlerse iyi oyuncuları kadrolarında tutabilmek de ciddi bir avantaj küçük takımlar için. Bu sayede devlere kafa tutabilirler.
Bu sebeplerden ötürü Avrupa'daki serbest dolaşım anlaşmalarının futbola uygulanmaması gerektiğini UEFA'ya bu konuda özellik tanımaları gerektiğini anlatıyorlar. Fakat bakın, Easton'dan beri geçen 30 senede önemli bir eşiğin aşıldığı belli olmuştur. Artık ulusların hukukundan ziyade Avrupa hukukundan muafiyet isteniyor. Ligler yerine UEFA deniyor.
Sonuçta mahkeme kararları da bir boşlukta verilmiyor. Zamanın ruhundan epey etkileniyorlar. Bu dönemin ruhunu açıklayan gelişme de Avrupa'nın siyasi ve ekonomik olarak birleşmesi. Tabii aslında bu mevzunun temelleri ta 1957'deki Roma Anlaşması'yla atılmış.
Orada kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu daha ilk günden beri iş gücünün serbest dolaşımını önemsiyor. Zaten Bosman'ın açtığı son davada da bu anlaşmanın 48. maddesinin çiğnenmesini sebep gösteriyordu. Eğer spor amatör bir uğraş olarak kalmış olsaydı, Avrupa topluluğunun kuruluş ilkeleri ne olursa olsun spor ligleri de vak vakları ürkütmeden kendilerine has kurallarla ilerleyebilirlerdi.
Zira Avrupa topluluğunun genel olarak sporu idare etme gibi bir niyeti veya mekanizması yoktu. Ama ekonomik büyüme sonucu özellikle 70'lerden sonra her şey gibi spor da büyük bir endüstri haline gelince Avrupa topluluğunun ticari hukuk kancasına takıldı. Nitekim artık bu işten hayatını kazanan dünya kadar insan vardı. Sadece yıldızlardan bahsetmiyorum.
İkinci, üçüncü liglerde oynayan da sayısı sporcu var. Her sektörde ortak ve serbest pazara doğru gidilirken futbola sen hariç ya sen kafana göre takılabilirsin denmesi ne kadar mümkündü ki? Bu atmosferde bu derece bir piyasa kısıtlamasını devam ettirmek imkansızdı. Eninde sonunda UEFA gibi kendi çiftliklerinde at koşturmaya alışmış ve giderek büyüyen miktarda paralar döndüren organizasyonlar ile merkeziyleşen Avrupa Bürokrasisi arasında bir düelli olacaktı.
Osman davası olmasa ertesi sene Osman davası olurdu yani bir şeyler olacak. Aslında ilk duello da 1978'de yaşandı. Avrupa topluluğunun baskısıyla UEFA, bon servis kurallarını değiştireceğini ta o sene açıklamıştı. Üstüne serbest dolaşımla doğrudan alakalı bir başka konu olan yabancı oyuncu sınırlarını da esneteceğini söyledi.
Fakat dava tehditlerine rağmen 90'lara kadar neredeyse hiç adım atılmamış. Bu konuda kaynak bir kitap var. Meraklısına önereyim. Linkini açıklamalara koyuyorum.
Şimdi bir 15 sene ileri saralım. İkinci düello diyebileceğimiz Bosman davası devam ederken de birkaç seneye Avrupa topluluğunu adım adım kendine dahil etmeye başlayacak olan Avrupa Birliği kurulmuştu. Tarihin akışı belli. Ülkelerin ne kadar fındık alıp satacağına dahi karışabiliriz ama milyar dolarlık futbol sadece UEFA'nın işidir diyecek halleri yok artık.
Avrupa Adalet Divanı bu duello da UEFA'ya iki tane kurşun sıktı. Birincisi, artık kontratı biten futbolcu kimseye herhangi bir bedel ödemeden istediği takıma geçebilecekti. Yani kontrat bitiminde tüm haklarını eline almış oluyordu. Bu kararın direkt etkisi olarak oyuncuların ceplerine giren para bir anda arttı.
Bosman öncesi önemli Avrupa liglerindeki takımların harcamalarını yaklaşık 3'te 1'i oyuncu maaşlarına gidiyordu. Sadece 5-6 sene içinde bu oran 3'te 2'ye çıktı. Bu artış aslında daha da dramatik yani iki kattan fazla artıyor. Çünkü bu süreçte kulüplerin toplam harcamaları da artmıştı.
Örneğin Fransa'da oyuncu kazançları 108 milyon eurodan 340 milyona çıkıyor birkaç sene içinde. Yani hem pasta büyüyor hem de oyuncuların aldığı dilim epey büyüyor. Bu arada bu istatistikleri ve sonra kullanacağım birkaç istatistiği aldığım bir tezi açıklamaları ekledim. Bosman kararının 65 sayfalık ayrıntılı bir analizi.
Hatta eklerle beraber 100 sayfa. Evet, ben de deli gibi hepsini okudum. Meraklısıyla paylaşayım. Kararın bir diğer etkisi de kulüplerin kazık yememek için kontratları uzatmaları oldu.
Sonuçta bir oyuncuya imza attırmak demek, bir varlık edinmek demekti. Eskiden bu varlıkları istediğin gibi biriktirebiliyordun. Çok yavaş değer kaybediyorlardı. Yani oyuncu yaşlandıkça değer kaybediyorlardı.
Şimdi ise amortisman ancak kontrat süresi kadar olabiliyor. O sürenin sonunda bu futbolcuların kulüp bilançosundaki değerleri sıfıra düşmüş olacak. Bu yüzden Bosman sonrası kulüpler oyunculara daha uzun kontratlar önermeye başladılar. Bu da kulüp için bir risk tabii.
Şimdi genelde oyuncuların performans primleri gelirlerinin yüzde 10'u kadar oluyor. Bir başka de işte kontrat demek. %90 ödeme garantisi demek. Ya oyuncu imza atar atmaz ciddi bir sakatlık geçirirse?
Geçmiş olsun, o %90 gitti artık. Özetle işçinin iş güvenliği arttığı, iş ferinin de aldığı risk. Bunu böyle sununca belki iyi olmuş diyebilirsiniz tabii ama madalyonun öteki yüzünde oyuncu geliştirme işi baltalanıyor. Kulüpler genç yetenekleri bulup yetiştirmek için artık neden kaynak harcasınlar ki?
18 yaşından küçüklerin transferi gayet sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir konu. O çocuklar nihayet 18'ine geldiklerinde uzun bir kontrat yapmak yerine belki başka yerlere kaçıp gidecekler ve sen de yatırımının karşılığında hiçbir şey alamayacaksın. Sadece büyük kulüpler bu riski alabilirler. Birincisi kaybedecek kaynakları var.
İkincisi yetişen çocukların başka kulübe gitme şansları az. Zaten en iyisindeler. Bu da eşitsizliği arttıran bir etki. Neyse ki müdahale ettiler.
5 sene içinde UEFA bazı düzenlemeler yaptı. Mesela genç bir oyuncunun 13-23 yaş arası eğitimine katkı sağlamış her kulüp olası bir transferden orantılı olarak pay alacaktı. Böylece genç oyuncuyu yetiştirmek teşvik edildi. Bu arada gerçekten saçma bir detayı da var Divan kararının.
Sadece uluslararası transferler için geçerliydi orijinali. Yani aynı lig içinde transfer olacaksan ve kontratın bitmişse eski takımın halen bonserviste diretebiliyor. Bu da kontratı biten oyuncuları yurt dışına kaçıracak bir şey. Bu da tabii ki ufak ligler için kötü, ufak ülkeler için kötü.
Çünkü herkes büyük liglere gitmeye çalışacak. Neyse ki bu ayrım uzun süre uygulanmadı. Ülkelerin federasyonları nasıl olsa ikinci bir Bosman davası gelir bunu çökertmek için diyerek yurt içindeki transferlerde de aynı kuralları izlemeye başladılar. Şimdi buraya kadarki kısım Adalet Divanı'nın ilk kurşunu, ilk kararı hakkındaydı.
Onların ikinci kararı da çok mühim. Avrupa Liglerindeki yabancı oyuncu kısıtı kalkacaktı. AB vatandaşıysan her yerde oynayabilirsin. UEFA bu karara direnmek için oyuncuların dolaşımının zaten kısıtlanmadığını savundu.
Çünkü kulüpler birçok yabancı oyuncu ile aynı anda anlaşma yapabiliyorlardı. Sadece aynı anda sahaya sürebilecekleri yabancı oyuncu sayısı kısıtlıydı. Ki bu da UEFA'ya göre oyun kuralları ile ilgili bir şey, mahkemenin işi değil. Fakat bu savunmayı kimse yemedi.
Sonuçta bir takım sadece 3 yabancı oynatabilecekken aynı anda gidip 8. 9. yabancıya kontrat önermez. Pratikte bu kural bir iş gücü bariyeriydi ve AB için de yabancı işçilere karşı ayrımcılık yapılması olarak yorumlandı.
Dolayısıyla mahkemede bu kısıtı kaldırdı. Bu kararların temizi olmadığı için o ana kadar irili ufaklı birçok pazardan oluşan yapı bir gece ansızın gerçek anlamda ortak bir pazara dönmüştü. Dahası ilerleyen senelerdeki mahkeme kararlarıyla bu haklardan yararlanabilecek insan kümesi de genişledi yani AB vatandaşlarıyla sınırlı kalmayacaktı. Peki bu kararlar nasıl tepki aldılar?
O dönemdeki hakim öngörü ligler arasındaki dengesizliğin hızlanarak artacağı yönündeydi. Ufak liglerin yetenekli oyuncuları zamanla İngiltere gibi büyük ekonomilere çekilecekti. Ve sonuçta sen Türkiye'de taraftarlarına 100 liraya bilet kesiyorsun, onlar 100 pounda bilet kesiyorlar. Bu gelir farkıyla aynı oyuncular için yarışamazsın.
Burada bir çığ etkisi veya bandwagon etkisi de var. Yani teklifler hakikaten aynı olsa bile, herkes aynı parayı önerse bile Premier Lig'de daha fazla yıldız oyuncu varsa, o lig daha iyi pazarlanıyorsa, uluslararası pazarlara, yetenekli oyuncular da oraya çekilecekler. Çünkü sadece o anki kazançlarını değil, uzun vade kazançlarını maksimize etmeye çalışıyorlar. Herkes büyük sahnede rol almak ister.
Ancak yaşlanınca iyi paralar karşılığı küçük sahnelere gelirler. Bu endişeler farazi değildi. Transfer piyasası anında patladı. Rastalı reisi hatırlarsanız Edgar Davids, bon servissiz biçimde takım değiştiren ilk büyük yıldız olarak Milan'a gitti.
Daha ilginci, artık yıldız oyuncular için herkes rekabet edebildiğinden kontratlarının bitmesini beklemek geride onları önceden kapabilmek için bon servis yarışına girdi kulüpler. ve Bosman kararı öncesinden bile yüksek bon servisler ödenmeye başlandı. Gerçi bu sadece en tepedeki yıldızlar için geçerliydi orantısız olarak. Örneğin 2017 yılında Paris Saint-Germain, Neymar'ı erkenden kapabilmek için Barcelona'ya 222 milyon euro ödemişti.
Bunun üstüne de oyuncuya 40 küsur milyon euro yıllık maaş verdiler. Yani bir oyuncu için neredeyse yarım milyar dolar harcadılar. Ki o da sadece o seferlik, o kontrat da yenilendi tekrar. Karardan sonra, sadece 4 sene içinde ilk defa İngiliz takımlarının yabancı oyunculara verdikleri maaş, yerli oyunculara verdikleri maaşı geçti.
Yine aynı sene, yani 1999'da, Chelsea sahaya sürdüğü ilk 11'in tamamen yabancılardan oluştuğu ilk takım oldu. Aston Villa da tamamen yerli bir ilk 11 ile sahaya çıkan son takımdı. Bugün ligdeki her üç oyuncudan ikisi yabancı. Bu yeni transfer kaosunu düzenlemek ve ortak pazarın daha da ortak olması için birkaç sene içinde Avrupa çapında bir transfer sezonu oluşturuldu.
Her ligin kendine özgü bir transfer sezonu bir penceresi vardı. Çünkü en azından sezon boyunca takımların az çok stabil kalmaları rekabet için gerekli. Eğer böyle bir transfer penceresi olmazsa, sezon ortasında iki takım kıyasaya mücadele ederlerken daha zengin olan diğerinin yıldız oyuncularını ayartabilir. Transfer pencereleri o yüzden yaygın.
Ama artık tek bir pencere vardı Avrupa çapında. Peki tüm bu hengame içinde Bosman'a ne oldu? Hatırlarsanız George Easton kendi mahkemesinin kararından sonra kariyerine dönmüştü. Hatta 1966'da İngiltere milli takımıyla dünya şampiyonluğu kazandı.
Bosman ise o kadar şanslı olmadı. Dava sırasında profesyonel futbola dönmediğini söylemiştim ama dava sonuçlandıktan sonra bile hiçbir takım ona bir kontrat önermedi. Kahraman olarak görülmek şöyle dursun, o düzene çomak soktuğu için kulüpler açısından persona non grata ilan edildi, dışlandı. Dolayısıyla ironik bir biçimde kendi adını taşıyan kararın sonuçlarından hiçbir zaman faydalanamadı.
Bu sadece futbol hayatı. Bunun yanında evliliği de bitti. Parasının çoğunu avukatlara kaptırdı. Kendini alkole verdi.
Eşine ve kızına saldırmaya kalkıştığı gerekçesiyle kısa süreli bir hapis cezası dahi aldı. Sonra nihayet biraz hayatına çekidüzen vermeye girişmiş. en azından 98 yılında neredeyse yarım milyon dolarlık bir tazminat alabilmiş oynatılmadığı yıllar için. Bugün de FifPro isimli uluslararası futbolcu sendikasından aldığı parayla geçinmeye çalışıyor.
Bir yandan da işte onun sayesinde ekstradan milyonlar kazanan genç futbolcular kendisini tanımıyorlar bile. Merak edenler için hakkında kısa bir belgesel var 2020 yapımı. Bosman, the player who changed football diye. Şöyle diyor orada.
Gayet trajik bir figür. Şimdi 2000'lerin başındayız. Geldiğimiz noktayı bir özetleyelim. Oyuncuların kazançları artmış, ücret tavanı kalkmış, iş güvenceleri artmış, işverenler ve ülkeler arasında dolaşımları kolaylaşmış.
Yani bunların hepsini toplarsak 1890'lar ile 1990'lar arasındaki 100 senelik süreçte yaşanan değişimden fazlası bu siyasi ve ekonomik şartlarında rüzgarıyla 95 yılından sonra yaşanıyor. Bu bana gerçekten inanılmaz geliyor. Peki, Bosman kararının uzun vade etkileri ne oldu? Hemen sonrasından konuştuk ama şimdiye uzanan etkilerinden bahsedelim biraz.
UEFA'nın endişeleri haklı mı çıktı? Hakikaten de zenginleri daha zengin yapıp rekabeti öldürdü mü? Bunları cevaplamanın en kolay yolu Bosman öncesi ve sonrası dönemleri karşılaştırmak olur. Mesela ülkeler arası rekabeti ölçmek için Şampiyonlar Ligini ele alabiliriz.
Bosmandan önceki 84 finalistin 57'si yani aşağı yukarı 3'te 2'si sadece 5 ligden geliyordu. İngiltere, İspanya, Fransa, Almanya, İtalya. Büyük 5'te deniyor bunlara. Bosman sonrası 50 finalistin 49'u bu liglerden geliyor.
Tek bir istisna Porto. Tabii bu adil bir kıyas değil. Zira bu süreçte Şampiyonlar Ligi kuralları da değişti. Eskiden sadece şampiyonları alırlarken, sonraları elite liglerden daha çok takım almaya başladılar.
Biraz şişirdiler. O yüzden bir alt seviyedeki turnuva olan UEFA Kupası'na bakmak daha yararlı olabilir. Bosman'dan önceki finalistlerin de, sonraki finalistlerin de yaklaşık üçte ikisi bu büyük beşteden. Bir şey değişmemiş gibi gözüküyor.
Ama aslında çok şey değişmiş. Zira son dönemlerde artık elit liglerin ikincileri, üçüncüleri, dördüncüleri de Şampiyonlar Ligi'ne gittiğinden beşinci, altıncı sıradaki takımların katıldığı ve diğer liglerin, ufak liglerin en iyi takımlarıyla mücadele ettikleri bir turnuva oldu bu. Dolayısıyla finalistler arasında Büyük Beşli'nin oranının azalmamış olması aslında ligler arası rekabetin kötüye gittiğine işaret. Dengesizliğin arttığına işaret.
Tamam, liglerin kendilerine bakarsak ne görüyoruz? Dinamo Zagreb son 15 sezonun 14'ünde lig şampiyonu. Belarus'ta, Bosman kararının hemen sonrası kurulan Bate Borisov 2016-18 arası 13 kez üst üste şampiyon olmuş. Hadi bu dandik ligleri geçelim.
İtalya'da Juventus 9 sene üst üste şampiyondu geçen seneye kadar. Fransa'da Paris Saint-Germain, 2000'lerde en büyük başarısı bir tane ikincilik olan bir kulüp, 2011'de bunları Katar emiri satın alıyor ki buna değineceğiz sonradan ve sonraki 9 senenin 7'sinde şampiyonlar. Almanya'da 120 senelik tarihinde en fazla 3 kez üst üste şampiyonluk yaşamış olan Bayern Münih, son 9 senedir Alman Ligi şampiyonu. Elbette birçok ligde Bosman kararı öncesi de bir elit hakimiyeti vardı.
Türkiye'de de vardı, İspanya'da da. Özellikle de sadece iki takımın paylaştığı İskoçya'da. Ama bu tip hakimiyetlerin sayısı ve sıklığı artıyor. Ve bu hakimiyeti ölçmenin tek yolu şampiyonlukları saymak da değil.
Şampiyonların kazandıkları ortalama puanlar da yükseldi. Hatta puanların ötesine geçip golleri sayarsak maçları daha farklı kazandıklarını görüyoruz. Mesela Real Madrid ve Barcelona 90'larda her beş maçlarından bir tanesini üç veya daha fazla farkla kazanıyorlarmış. Bugün her üç maçtan birini böyle kazanıyorlar.
Son olarak gelelim benim gördüğüm en büyük araştırmaya. Oxford'lu iki araştırmacı 93 yılından bu yana yapılmış tam 88 bin maçı tahmin etmeye çalışmışlar. Kendi geliştirdikleri basit bir bilgisayar modeliyle ve yıllar geçtikçe modellerinin tahminde daha başarılı olduğunu görmüşler. Örneğin, 93 yılında oynanmış ortalama bir Alman Ligi maçının galibine %60 ihtimalle doğru tahmin edebilirken, 2019'daki maçlar için bu oran %80'e çıkmış.
Tüm liglerin ortalamasını düşünürsek de %75'e çıkmış. Artık ne yaptılar bu modelle bilmiyorum. Gayet başarılı. Bayisçilere satmadılarsa büyük fırsat kaçırmışlardır.
Bu araştırmacıların bulduğu bir diğer şey de ev sahibi olmanın avantajının epey azaldığı. Şimdi bu pek sürpriz değil. Eskisine nazaran seyahat ve konaklama çok daha rahat. O yüzden konuk takımlar daha az etkileniyorlar.
Ama ev sahipliği avantajın yok denecek kadar azsa, elit kulüplere karşı iyice savunmasız oluyorsun. Bu da dengesizliği daha da arttırıyor. Evet, arada sırada geçen bölüm gördüğümüz Leicester City gibi mucizeler çıkıyor. Kimsenin önceden tahmin edemediği.
Hatta Kayser Slautern 1998'de bu mucizenin bir gömlek üstünü gerçekleştirmişti. Çünkü onlar ikincilikten çıkar çıkmaz direkt o sene birincilik şampiyonu olmuşlardı. Bununla yarışan bulabildiğim tek bir örnek var. O da 1978 yılında Nottingham Forest takımına ait.
Bunlar ikincilikten şampiyon olarak değil de zar zor üçüncü sırada çıkabildikten sonra hemen sonraki sene şampiyon olmuşlar. Yani daha da dramatik bir değişim. Kısacası onca ligdeki onca takım arasında anca 20 senede bir olan bir şey bu. Tam da o Amerikan rüyası örnekleri gibiler aslında.
Hani cebinde 10 dolarla ABD'ye geldi, 30 yıl sonra milyarder oldu gibi hikayeler var ya. Evet bunlar oluyor ama çok nadir. Bakın yeterince çalışırsanız, isterseniz siz de başarısınız demeye izin verecek kadar. Peki tüm bunlar zamanında UEFA'nın dile getirdiği endişeleri haklı çıkarmıyor mu?
Şimdi futbol literatüründe ta 50'lerden biri şu tez hakim. Maç sonuçları daha tahmin edilebilir. Olurlarsa maçlara ilgi azalır. Hepimize doğal gelen bir tez bu.
Zaten o yüzden de epey bir süre kimse deneysel olarak doğrulamaya çalışmamış. Neyse ki birileri Alman Ligi üstüne bir araştırma yaptılar ve birbirine zıt yönde iki etki buldular. Birincisi, eğer takımının az da olsa bir şampiyonluk şansı varsa katılım ciddi oranda artıyor. Millet stadyumlara hücum ediyor.
Şampiyonlar Ligi'ne katılım şansı varsa bu pek etki etmiyor. Ama lig şampiyonluğu şansı etki ediyor. İkincisi de tek tek maçlara bakarsak, birçok taraftar kazanma ihtimallerinin çok düşük olduğu maçlara da ilgililer. Çünkü bu tip durumlarda konuk takım genelde marka değeri yüksek bir takım oluyor.
Millet yıldız görmeye gidiyor yani. Ve tabii 40 yılın başı da onları yenerlerse coşup eğlenmeye. Dolayısıyla güç dengesizliğinin etkisi biraz karışık. Bu etkilerin ben evrensel olduğunu tahmin ediyorum.
Ama burada bir Almanya parantezi açayım. Çünkü hakikaten de şahsına münasır bir futbol kültürüne sahipler. Büyük Beşli arasında şampiyonun açık arayla en rahatça tahmin edilebildiği lig olmasına rağmen taraftar katılımı da yıllardır en yüksek olan lig. Covid öncesi döneme bakıyorum.
Maç başına ortalama 44 bin seyirci var. En yakın rakibi Premier Lig 37-38 bin civarında. 30 bin sınır üstünde başka lig yok dünyada. Alman 2.
Ligi bile Türkiye dahil birçok ülkenin 1. Lig maçlarından daha çok seyirci çekiyor. Sadece sayı olarak da değil, stadyum doluluk oranı bakımından da üsteler. Kulüp bazında bakayım dedim.
Dünya birincisi Borussia Dortmund. Her maç ortalama 80.000 kişiyi oynuyorlar. En sadık taraftara sahip ilk 10 kulübün 5'i Alman.
Bunlar güncel istatistikler. Biraz da trendlere baktım. 2000 yılından beri biletli seyirci sayısı en çok artan yine Almanya. Zaten İspanya, İtalya ve Fransa'da neredeyse hiç artış yok.
Peki Almanya'yı özel kılan ne? Bizim Patreon destekçilerinden Barbaros Can geçen gün bir anektod aktarmıştı. Kayser Slautern'de kulübün eski yöneticilerinden olan Profesör Dieter Rombach'ın derslerine girerken ondan duymuş bizzat. 98'deki şampiyonluk vardı ya, ona imza atan teknik direktör Otto Rehagel, kutlamaların ertesi sabahı şehrin kalabalık bir noktasındaki bir kafenin önünde tek başına saatlerce oturup rahat rahat kahvesini içmiş.
Öyle etrafını sarıp omuzları alan yok, imza isteyen bile yok. Sonra da paşa paşa hesabını ödeyip gitmiş. Şöyle devam ediyor Barbaros. Bunun sebebi sevilmemesi değildi adamın.
Alman futbol kültürüydü. Şehir takımları başarıdan bağımsız olarak destekleniyor ve sahada futbol izlemenin kültürel yanı, sportif başarıya ağır basıyor. Üçüncü lig maçları bile tam kapasite izleniyormuş pandemi öncesi. Durum bu olunca kişiler genelde önemsizleşebiliyorlar.
Kayser Slater'ın bu başarısını şehirdeki herkes biliyor ama sorduğum çoğu kişi o zamanki teknik direktörün kim olduğunu bilmiyordu. Şimdi ben de bu tabloya bir açıklama getireyim. Daha doğrusu iki açıklama getireyim. Bir tanesi uçuk, bir tanesi de sıradan olsun.
Uçuk derken bana makul geliyor ama destekleyici bir araştırmam yok. İşkembeden sallıyorum. Futbol kültürü Alman siyasi tarihini yansıtmış bence biraz. Biliyorsunuz bunlar yüzlerce prenslik halindeydiler çok uzun zaman.
Yerellik önemliydi. Almanya'nın tek bir ekonomik ve kültürel merkezi de olmadı diğer büyük ülkelerin aksine. İnsanlar doğup büyüdükleri bölgede iş bulabiliyorlar metropolilere akmadan. Buna paralel olarak da yerel takımlarını destekliyorlar.
Süper takımlara kaymıyorlar. Aranızdaki Almanya uzmanlarını göreve çağırıyorum. Bakalım ne kadar tutturmuşum. Daha sıradan olan açıklamam ise fiyat politikası üstüne ki zaten o da bu kültürün bir sonucu aslında.
Mesela 2018-19 sezonunda Bayern gibi bir süper takım için 140 euroya kombine bulabiliyordu taraftarlar. Lig ortalaması da kombineler için 180 euro. Şimdi asgari ücretin saatlik 10 euro olduğu bir ülke bu. Ki Ekim'de 12 euroya çıkıyormuş.
Yani 12 saat bir hamburgercide çalışsan senelik bilet alman mümkün dünya klasmanındaki takımlara. Ortalama kombine fiyatı daha fakir ülkeler olan İspanya ve İtalya'dan 80 euro daha ucuz. İngiltere'deki fiyatlarınsa üçte biri. Belli ki yerel taraftar kültürü güçlü.
Kulüpler de onları memnun etmek istiyorlar. Gerçekten Almanya'nın bizi kıskanması gereken bir konu daha bulduk. Şimdi, rekabetteki değişim hakkında yeterince konuştuk bence. Ama dikkat edin.
Post-Hawk safsatası tuzağına düşmeyelim. Bazı gelişmeler sırf Bosman kararından sonra oldular diye onun sonucu olmak zorunda değiller. Çünkü tek değişken o değil. Zaten Bosman kararının da gökten zembille inmediğini hatırlatayım.
AB'nin otoritesini genişletmesinin ve futbolun endüstriyelleşmesinin bir sonucuydu. Sonra da bizzat o endüstriyelleşmeyi hızlandıran bir sebep oldu. Ama endüstriyelleşmenin rekabeti etkilediği tek alan transfer piyasası ve işçi hakları, sporcu hakları değil. Bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusunun cevabı da çok değişti.
Evet, bir sonraki konumuz katlanarak artan medya gelirleri ve bir anda ahtapot gibi her yeri saran uluslararası spor yatırımcıları olacak. Her şeyin ne kadar kısa sürede değiştiğine dair bir örneği şimdiden vereyim de sonraki bölüm için bir nevi teaser olsun. 1988'de İtalyan kulüplerinin gelirinin %70'i gişelerden geliyormuş. Bu gelir kalemi miktar olarak azalmadı, seyirciler maçlara gitmeye devam ettiler.
Ama sadece 10 sene içinde kulüp gelirlerindeki payı %36'ya geriledi. Aynı dönem sponsorlukların payı %6'dan 25'e, naklen yayın haklarının payı da %15'den %40'a çıkmıştı. Bunlar bu kadar kısa bir süre için devasa değişimler. Tüm iş modelinin değiştiğini gösteriyorlar.
İşte sektöre giren bu ekstra paranın nasıl paylaşıldığını, medyanın sporu nasıl değiştirdiğini, daha sonra ortama dalan oligarkların, şeyhlerin saçtıkları 100 milyonlara karşı getirilen Financial Fair Play düzenlemelerinin başarılı olup olmadığı, Ve bu yüzyılda futbol taraftarı olmanın tam olarak ne demek olduğunu 3. bölümde göreceğiz. Bu arada fark etmişsinizdir NBA ve NFL liglerine geçişimiz bir bölüme ertelenecek. Önce 3 bölüm olarak planladığım, daha ilk kısmı kaydederken 4 bölümden aşağısını kurtarmayacağını anladığım bu seriye şimdi bir parça daha eklemiş olduk.
Zaten ben de iki bölümde hallederim ya diye özgür irade konusuna başlayıp on bölümde anca bitirmiş adamım. Ne güveniyorsunuz ki dediklerime. Kendimi bile inandıramıyorum. Artık bu noktada sırf siz eğlenesiniz diye bölüm sayısı tahmini yapıyorum vallahi.
Ben sizi güldürdüysem, Patreondakiler de beni güldürdüler destekleriyle. Onlara teşekkürlerime kaldığımız yerden devam. Sizlere teşekkürler. Hepinize de Bosman'ınkinden daha başarılı kariyerler dilerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.