Podcast

Futbol Ekonomisi 1: Feodal Dönem (1890-1990)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar, bugün Avrupa ve Amerikan spor endüstrilerinin kıyasını yapacağımız bir mini-seriye başlıyoruz. Odak noktası da ekonomik yapı, rekabet ve adalet arasındaki ilişki.

Aslında birkaç gün önce bununla ilgili bir kayıt yapıp Patreon'a koymuştum, biraz görüş alabilmek için. Gelen mesajlar doğrultusunda içeriği zenginleştirdim, artık seriye hazırız.

En az 5 bölüm olacak: İngiliz Futbol (1890-1990). Avrupa Futbolu (1990-2003), Oligarkların sahneye çıkışı (2003 ve sonrası), daha sonra Amerikan ligleri (NBA ve NFL), Süper Karteller: Şampiyonlar Ligi, Eurolig ve Süper Lig. İlginize göre tenis, boks ve satranç gibi bölümler de ekleyebiliriz.

Meraklısına, kullandığım tüm kaynaklar aşağıda, hem timestamplerde hem de liste halinde. Gelecek bölümde daha da fazlasını ekleyeceğim. Keyifli dinlemeler.

.





Bölümler:


(00:10) Leicester City: 5000'de 1 ihtimalli peri masalı.

(03:35) Mini seri: Spor Ekonomisinin Kısa Tarihi.

(05:40) KPMG raporu: "Avrupa Eliti".

(07:05) İlk futbol ligi ve başarısızlığın cezalandırılması.

(08:40) Futbolda serflik düzeni.

(11:25) Bonservisin doğuşu.

(12:50) Ücret tavanı ve ilk sendikanın akıbeti.

(14:35) Eastham kararı.

(16:05) "Babadan oğula nesil" Wilberforce ailesi. (Kitap).

(17:10) Rekabet felsefesi: Spor, genel hukuk dışında mı olmalı?

(22:35) Gelecek bölüm: Bosman kararı.

(23:15) Patron teşekkürleri: Asla yalnız yürümeyeceksiniz.




Kaynaklar:


Challenging the Transfer System: George Eastham


Football and Trade Unionism


One Hundred Years of Servitude: Contractual Conflict in English Professional Football before Bosman.

Premier League 2015/16: How odds changed as Leicester claimed title

KPMG raporu: "Avrupa Eliti 2021"

Rent-a-Player: Dirty Business or a model for the future?

Küme düşme sistemi olmayan ülkeler

E-ticarette rekabet









Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.283 kelime · ~16 dk okuma

Yaklaşık 6 sene önce spor dünyasında bir peri masalı yaşanmıştı. Daha birkaç sene öncesinde 3. Lig'e kadar düşmüş olan Leicester City takımı sonunda 1. Lig'e yani İngiliz Premier Lig'ine dönmüştü.

Ama ilk 29 maçın sadece 4'ünde galibiyet gördükleri için tekrar küme düşmeyi bekliyorlardı. En dipteydiler. Sonra inanılmaz bir şekilde kalan 9 maçlarının 7'sini kazanarak son anda düşmekten kurtuldular. Ertesi sene çekirgenin bir daha zıplayamayacağını düşünen bahisçiler Leicester'ın şampiyonluğuna formalite icabı 1'e 5000 ihtimal veriyorlardı.

Ve bu oran sezon başladıktan bir ay sonra takım 5. sıraya yükseldiğinde dahi değişmemişti. Eğer zaman makinanızda o güne 12 Eylül 2015'e dönseniz ve Manchester City'e 1000 pound yatırsanız şampiyonlukları halinde 350 pound kar edecektiniz. Ama bir çılgınlık yapıp aynı miktarı Leicester City'e oynasaydınız, vaat edilen kazanç 5 milyon pound'tu.

Transkriptin tamamını oku

Türk lirasına hiç çevirmeyelim, kayıt programım çakılmasın durduk yere. Sonrasında ne oldu? Leicester o kadar başarılı oldu ki, sezon bitimine iki maç kala şampiyonluğu garantilediler. Leicester City, Premier League Şampiyonları.

5000'lerden fazla gol atıyor. İngiliz futbolunun tarihinde en büyük hikayelerden biri. Peki neden buna peri masalı diyor insanlar? Neden bir şampiyonluğu bu kadar büyüttüler?

Sonuçta her sporda sürprizler olmuyor mu? Oluyor ama bir kere oluyor, iki kere oluyor. Koca bir sezon boyu süren bir sürpriz olmuyor. Sebebi de para.

Leicester City'nin tüm kadrosunun değeri 52 milyon pound. 400 küsur milyonluk Manchester City'nin o yaz tek bir transfere harcadığı para kadardı yani. Hatta o sene tam 12 takımın kadro değeri 100 milyon pound civarı veya üstüydü. Yani Leicester'ın en az iki katı.

Düşünün ki bir düelloya çıkıyorsunuz, beylik tabancanızda ama karşıdakinin makinalı tüfeği var, çelik yeleği var, tankı var, topu var, ağır sanayi hamlesi var. Bu şartlar altında 1 değil, 2 değil, tam 38 düelle sonunda ayakta kalan tek silahçılar olmak bir mucize olurdu. Şimdi tahmin ediyorum ki bu sizin için yeterli bir açıklama. Çünkü hepimiz futbolda başarının parayla el ele gittiğini ve paranın da eşit dağılmadığını kanıksamışız.

40 yılda bir bu beklentimizin tersi bir durum gerçekleşince de işte peri masalı diyoruz. Ama asıl soru burada. Yani sorunun ardındaki soru. Sistem neden böyle?

sporun ve ekonominin doğasından mı ileri geliyor, yoksa tasarım icabı mı bu şekilde gelişmiş? Başka bir tasarım mümkün mü? Mesela rekabetin ve serbest piyasanın sembolü olan ABD'de durum nasıl? Burada biraz ileri atlayıp bir ipucu vereyim size.

NBA'deki en değerli takım, yani sadece kadro değeri değil, top yakın marka değeri olarak en değerlisi, uzun zamandır New York Knicks. Son değerlendirmelere göre 6.1 milyar dolar ediyor. Perspektif notu koyayım, şu an koskoca koç holdingin piyasa değeri o kadar değil.

Ve şimdi size ilk defa yaşımı belirten bir şey söyleyeceğim. Knicks son kez şampiyon olduğunda ben daha doğmamıştım. Floppy diskler ve barcode denilen şey yeni icat edilmişti. Eğer Knicks yıllardır en değerli takımsa neden yarım asırdır şampiyon olamıyor?

Yahut şöyle soralım, yarım asırdır şampiyon olamıyorsa nasıl hala en değerli takım olabiliyorlar? Böyle bir şeyin muadili niye Avrupa futbolunda yok? Kafamda deli sorular, karşımda fularsızlar. Hepinize selamlar.

Ben İmanuel Tolstoyevski. Balkanlar ve Orta Doğu Borsalarının en değerli podcastı Fularsız Enterli'ye hoş geldiniz. Bundan önceki iki bölümümüzde kuyruklu yıldızlardan ve uzaya yayılmaya çalışan milyarderlerden bahsetmiştik. Bu bölümde ise yeryüzündeki yıldızlara, yeryüzündeki milyarderlere dönüyoruz ve uzun zamandır yapmak istediğim bir mini seriye başlıyoruz.

Spor ekonomisinin kısa tarihi. İlk iki bölüm İngiltere üzerinden Avrupa futbolunun gelişimi hakkında. Üçüncü bölümde Amerika'ya gidiyoruz. NBA ve NFL gibi liglerle kıyas yapacağız.

Sonra dönüp Avrupa sporunun Amerikanlaşması çerçevesinde Şampiyonlar Ligi, Süper Lig ve Euro Lig gibi oluşumlara bakacağız. Eğer bunları çok severseniz bonus olarak da belki tenis, boks ve hatta satranç gibi sporların ekonomisine de zaman ayırırız. Yalnız isme dikkat edin. Sporun kısa tarihi demedim.

Zaten bu sporları çoğunuzdan az takip ediyorumdur yani benden mi dinleyeceksiniz? Benim o Ankara Gücü maçlarına gidip de kale arkasında oturduğum, Efes'in Koraç'ı kazandığı yıllarda Murat Muratonoğlu eşliğinde coştuğum, Ve efendime söyleyeyim, mahallenin bebeleriyle hava kararana kadar sokak aralarında polo oynayıp at koşturduğum o eski güzel günler geride kaldı. O yüzden benim bu serideki odam para, rekabet ve adalet duygusunun kesişiminde bir yerlerde olacak. Birtakım tarihsel süreçler ekonomik yapıyı nasıl etkilemişler?

O ekonomik yapı da rekabeti ve taraftar kültürünü nasıl şekillendiriyor? Bu yolculuğun da bel kemiğini aslında dev bir ironi oluşturuyor ki seriye başlama sebebim de oydu. Tek cümleyle özetlersem, Amerikan futbolu Avrupa futbolundan daha sosyalist. Hem de açık arayla.

İnanıyorum ki Adam Smith bugün Premier Lig'in işleyişini görse, ya bırakınız yapsınlar dediysek de o kadar değil derdi. Ama bu her zaman böyle değildi. İngiltere Premier League açık arayla dünyanın en popüler spor ligi. Maldivlerden Tutun Uganda'ya kadar her yerde maçları yayınlanıyor.

Aynı zamanda en zengin futbol ligide KPMG'nin Avrupa Eliti isimli bir araştırması yayınlanır her sene. En önde gelen 32 kulübün finansal değerlendirmesini yapıyorlar. Enterprise Value diye bir ölçüt uydurmuşlar. İşte takımların kar oranlarına, popülerliklerine, stadyum gibi mal varlıklarına ve naklen yayınaklarına bakıyorlar.

Onları bir şekilde birleştirip bir sıralama yapıyorlar. 2021 raporunda Türkiye'den Fenerbahçe ve Galatasaray var. Bir önceki sene yoklardı. İngiltere'dense her sene 8-9 takım oluyor.

En değerli ilk iki takım Real Madrid ve Barcelona olmasına rağmen Bu elitler arasındaki toplam değerin %40'ı 45'i İngiltere'de. Yani Premier Lig bir yana, kalan herkes bir yana. O şekilde bakabiliriz. Bugünkü ekonomik gücün ötesinde tarihsel olarak da en etkin futbol kültürü oradaki.

Yani kuralları ve yapısı en çok kopyalanan sistem. O yüzden de biz şöyle bir 19. yüzyıla dönelim. Daha ortada herhangi bir lig, bir federasyon yokken yüzlerce amatör takım vardı.

Okulların takımları oluyor, fabrikaların takımları oluyor, mahallelerin takımları oluyor. Bunlar da kafalarına göre birbirleriyle maç yapıyorlar, öyle fikstür yok. Bu maçlara olan ilgi arttıkça Birileri bir çılgınlık yapıp seyircilere bilet kesmeye başlıyor, başka birileri de başka bir çılgınlık yapıp bazı futbolculara transfer parası öneriyor ve futbol ekonomisi bu şekilde doğmuş oluyor. Nihayet 80'lerde yani 1880'lerde 12 takımdan oluşan bir lig kuruluyor.

Maçları belli bir takvime göre yapmaya başlıyorlar. Eskiden oyuncular isterlerse her maç ayrı bir takımda oynayabilecekken sezonluk kayıt sistemi geliyor. Herkes o sezon kaydolduğu takımda oynayabiliyor ancak ve her senede kaydını yeniliyor. En önemlisi de takımlarca ilgi büyük olduğu için bir kural getiriyorlar.

Kötü takımların ligde kalıp kalmamaları bir oylamaya bağlı olacak diyorlar. Bu oylama sistemi zamanla küme düşme ve yükselme sistemine evriliyor. Yani oradaki futbol alışkanlığı profesyonel bir futbol liginden daha eski olduğu için, dolayısıyla lig kurulduğunda hali hazırda çok takım olduğu için bu bolluğu azaltmanın yolunu bir çeşit meritokraside bulmuşlar. Bugün de hemen her ligde bu sistem kullanılıyor.

İstisnalar var tabii. Birinci liglerden bahsedersek mesela Avustralya, Azerbaycan, Hindistan, Filipinler, Yeni Zelanda, Kanada, ABD ve Meksika. Yalnız bunların ortak noktası şu, ya Meksika ve Azerbaycan örneklerindeki gibi çok yakın zamanda kural değişikliği yapmış olmaları, 2019'da kaldırıyorlar küme düşmeyi, veya liglerin kendilerinin zaten çok yeni olmaları. Diğer ülkeler arasındaki en eski lig, inanmayacaksınız ama ABD'de, kuruluş yılı 1996.

Yani yeni ligler kapalı birer sistem olarak başlamaya meylediyorlar, dışarıdan takım sokmamaya meylediyorlar ki ileride göreceğiz ABD'deki tüm spor ligleri böyle. Ama geleneksel ve halen de ezici çoğunlukla yaygın olan sistem, kazananın ödüllendirildiği, kaybedenin de cezalandırıldığı bir sistem. Bunu aklınızda tutun. İkinci önemli konu ve üstünde çok daha uzun süre konuşacağımız konu işveren ve işçi piyasası.

Her takım ligde kalmak ve başarılı olmak için en iyi oyunculara sahip olmak isteyecek. Bu da iki şekilde oluyor. Ya yeni yetenek geliştirirsin ya da yeteneğini ispat etmiş tecrübeli oyuncuları transfer edersin. İlk yol herkes için uzun ve riskli bir yol ama ikinci yol parası olan için gayet kolay.

Nitekim lig tarihinin daha en başlarında 1890'larda birkaç zengin takımın transfer piyasasını domine etmesinden ve heyecanın da azalmasından endişe duyulduğu için küçük takımların baskısıyla transfer kısıtlanıyor. Ama ne kısıtlama? Futbolcu bir sezon oynamak için kulübe kayıt yaptırmışsa artık geçmiş olsun. O kulüp izin vermediği sürece başka bir yerde bir daha oynayamaz.

Kontratını yenilemeseler de bu böyle, yani bu sezon oynadın diyelim ama gelecek sezon kulüp kontratını yenilemeyecek, seni oynatmak istemiyorlar. Dolayısıyla para da vermiyorlar. O haldeyken bile başka bir takıma gidemiyorsun izinsiz. Ancak bir alt ligde oynamayı kabul edersen futbola devam edebiliyorsun.

Ki birkaç sene içinde o imkan bile kaldırıldı. Çünkü alt liglerin bu şekilde fazla oyuncu kapıp asıl lige rakip olmalarından korktular. Dolayısıyla bu sistemde oyuncuların en başta bir seçim şansları var. O da artık ne kadar seçim denebilirse.

Sonrasındaysa herhangi bir serbest piyasadan söz edilemez. Tüm kartlar takımın elinde. Bir başka deyişle işverenin elinde. Bunun kısıtlı bir versiyonu iş dünyasında da var.

Hatta ben de böyle kontratlara imza atmıştım. Eğer şirketten ayrılırsam 18 ay boyunca aynı alanda faaliyet gösteren bir şirkete gitmeyeceğim veya gidersem de benzer bir pozisyonda çalışmayacağım diye taahhütler vermiştim. Bu özellikle teknoloji alanında önemli çünkü o alandaki şirketlerin en değerli varlıkları fikri mülkiyetler oluyor. Onları öğrenip sonra da açık arttırma usulü, ''Ya bana en az 50 bin dolar imza bonusu verene gider bunları anlatırım, yok mu arttıran?''

demeyesin diye bu kısıtları koyuyorlar. Tabii bazı yerlerde bu anlaşmalar çalışanın genel hukuki haklarıyla çeliştiğinden geçersizler. Artık orası işin ayrıntısı biraz ama zaten genelde de hukuki değil, gayri resmi yollardan çalışan kısıtlanıyor. Yani rakip bir şirkete başvurduğunda onlar referans için eski şirketinle iletişime geçerler ve duruma göre ''Ya şimdi birbirimizden çalışan koparma savaşı başlatmayalım, durduk yere.''

diyerek seni işe almayabilirler. Ama o durumda bile en azından ufak şirketlere, startuplara gidebilirsin. Kendi şirketini kurabilirsin. Yahut eski şirketinden kovulmuşsan iş değiştirebilirsin.

Ama zamane futbolunda bu hakların bile yok. İşçi piyasası için korkunç bir durum. Sırf çalışabilmek için piyasa ederinin çok altına kulübüne imza atmayı kabul etmek zorundasın. Ve hiçbir garantin yok.

Serflik düzeni resmen. Çok kısa bir süre içinde de takımlar futbolcular üstündeki bu haklarının paraya çevrilebileceğine akıl ediyorlar. Parayı getirirsen seni salarız diyorlar. Özgürlüğünü satın alabilirsin.

Böylece bonservis fikri doğmuş oluyor. Şimdi yaratılan teşvik sistemine bakın. Bu şartlarda bir takımın izleyeceği en mantıklı stratejilerden biri günümüz patent trollerinin yaptığının bir benzerini yapıp olur olmadık her potansiyel futbolcuyu kendine kaydettirmek olur. Bir çoğunu hiç oynatmayacaksın tabii ama sorun değil.

Onların bir kısmı futbolu bırakıp işlerine, güçlerine dönerler. Kalanlar arasından istekli ve yetenekli olan bir azınlığı başka takımlara verirsin bonservis karşılığında. Yani bu takımların stratejisi tüm güçlerle rekabet edip şampiyon olmak değil kesinlikle. Hele ki o dönemlerde şampiyon olmanın da pek maddi bir getirisi yokken.

Onun yerine ancak ligde kalacak kadar başarılı olmak ve artan tüm yeteneğini fazladan sahip oldukları tüm yetenekleri satarak finansal başarı elde etmek olur. Kiralama trollüyü de buna çok benziyor aslında. Bir anlığına 2013 yılına ışınlanalım. Parma takımı tam 184 oyuncu kiralıyormuş o sezon.

Yani eskiden ilk 11'de kendine yer bulamayan genç yeteneklerin tecrübe edinmeleri için izlenen bir yoldu bu. Şu an bazı takımların resmen iş modeli olmuş. Maksat kesinlikle şampiyonluk değil, cüzi bir kira rantı yaratmak. Şampiyonluğu geçtim, 2007 yılından beri Avrupa Kupalarına katılamıyorlar.

Sonuçta nasıl bir sistem kurarsan kur, daha mürekkebi kurmadan onu istismar etmenin yolu bulunuyor. Şimdi geçen yüzyıla geri dönelim. Oyuncuların haklarına sahip olunduğu yetmiyormuş gibi 1901 yılında İngiliz Ligi bir karar alıyor ve maaş tavanı getiriyor. Birkaç şirketin bir araya gelip herhangi bir piyasadaki maksimum maaşı belirlediklerini hayal edin.

Bildiğin kartelleşme bu. Yani biz takımlar olarak yetenekli bir oyuncu için birbirimizi yiyeceğimize bir ücret tavanı belirleyelim. Oyuncuyu kapmak için yine yarışırız da başka şekillerde yarışırız. En azından bunu para harcamadan yaparız.

Böyle diyorlar. Bu arada tavan dediğimiz şeyden de kastımız haftada 4 pound. Bugünkü parayla haftalık 500 pound kadar. Neymar'ın birkaç sene önce Paris Saint-Germain'de aldığı maaş haftalık 800 bin pound'tu.

Enflasyon etkisini çıkarsak bile 1600 katlık bir artış var. İnanılır gibi değil. Şimdi ücret tavanının da ilginç bir etkisi oluyor. Futbolcular birkaç sene öncesinde örgütlenip bir sendika kurmuşlardı zaten ve şimdi o sendika yoluyla bu gelişmeye karşı çıkıyorlar.

Ama sendika deyince aklınıza gelen şeyin tam tersi bir dinamik var burada. Mücadele edenler gariban işçiler falan değil. En iyi parayı alan işçiler. Çünkü bu kurallardan etkilenen onlar.

Zira çoğu futbolcu için haftada 4 pound bir hayal, başka işleri var insanların. Futbol part time bir uğraş o zamanlar. Hatta sırf futbolla geçinecek kadar şanslı olsan bile başka bir kariyer lazım. Çünkü 30'undan sonra, 40'ından sonra ne yapacaksın?

Ondan sonrasına yetecek bir birikim oluşturmana imkan yok futbolla. Dolayısıyla oyuncuların çoğu için öyle bir ölüm kalım savaşı değil. Hatta sendikanın genel sekreteri de bir öğretmendi sanırım. Okuluma dönmem gerek, benim bu işlere zamanım yok diyerek istifa ediyor.

En elit futbolcularla da bu emek mücadelesi pek yürümüyor ve ilk sendika hiçbir şey başaramadan 3 sene içinde yok oluyor. Bu düzen uzun bir süre aşağı yukarı böyle devam ettikten sonra iki tane dönüm noktası yaşanıyor. İlki George Eastham isimli bir futbolcunun 1960'larda İngiliz Yüksek Mahkemesine itirazı sonucu gerçekleşiyor. Eastham, Newcastle'daki kontratı bitince ve takım değiştirmek için izin alamayınca sahalardan uzak kalmış, şişe mantarı satarak geçirmiş bir süre ki bu sahede daha çok para kazandığını söylüyor futbolda kazandığından.

Biraz da ses çıkardığı için, millet bunun durumunu biliyor, gazeteler yazıp çiziyor, bir baskı oluşmuş neticede ve Newcastle da tamam git ne yapacaksan yap diye adamı salmış, o da Arsenal'a gidip imza atmış. Hikaye bitti. Yok, Newcastle yöneticileri öyle ummuştu ama hayır bitmedi. Eastman, o dönemin futbolcu sendikası bir öneride bulunuyor.

Demin bahsettiğim sendika ölmüştü ama aradan geçen 60 senede başka bir tanesi kurulmuş tabii. Bu sendikada ilkinin başaramadığını başarıp ücret tavanını iptal ettirmiş çok kısa bir süre önce. O yüzden kendilerine güveniyorlar. Bu arada iptal edilen ücret tavanı da 20 pound'tu.

Yani bugünkü parayla haftalık 400 pound. 1900 yılındakinden bile düşük bir seviyeye gelmiş. Neyse, sendika bu aldığı gazı kaybetmeden transfer sistemini yıkmaya girişiyor, Easton için avukat tutuyor ve onun üzerinden Newcastle'ı dava ediyor. Federasyon ise tabii ki Statucco'yu savunuyor.

Ana argümanları mevcut sistemin fakir takımları zengin takımlara karşı koruduğu yönünde. Yani burada iki tarafta, biz ezilenin yanındayız diyebiliyor kendince. Ezilen demişken bakın tarihin cilvesi, davaya bakan hakimin büyük büyük dedesi William Wilberforce'tu. Yani parlamento'daki 20 senelik bir mücadelenin sonunda 1807 yılında bütün İngiliz imparatorluğu genelinde köle ticaretini yasaklama yasasını geçiren adam.

ve Wilberforce ismini safsatalar ansiklopedisinden de hatırlıyor olabilirsiniz. Zira Oxford Üniversitesi'ndeki o meşhur evrim teorisi tartışmasında Thomas Huxley'e, ''Sen ana tarafından mı maymundan geliyorsun, baba tarafından mı?'' diye soran Oxford psikoposu Wilberforce, bu William'ın oğluydu işte. Aile dediğin böyle olur.

Kaç nesil boyunca elit kalmışlar, kumarda parayı yememişler. 1960 model Wilberforce, hakim olan yani, futbolculardan yana oluyor ve bu derece bir kısıtlamanın İngiliz genel hukukuna ters düştüğüne işaret ediyor. Kimseye iş vermek zorunda değilsin ama kimseyi de çalışmaktan alıkoyamazsın. Buna karşı federasyon ciddi ciddi kendilerinin genel hukuk çerçevesi dışında olmaları gerektiğini savunuyor.

Çünkü sporun özel bir yapısı var ve rekabeti korumak her şeyden önemli. Bakın bu konuya biraz eğilelim çünkü bu temel çekişme daha sonra da karşımıza çıkacak. Spor dışındaki endüstrilerde de rekabet önemli tabii. O yüzden rekabet kurumlarımız var.

Biz ne istiyoruz? Bir ürünü veya hizmeti mümkün olduğunca kaliteli, hızlı ve ucuz biçimde alabilmek istiyoruz. Bunun için de bulduğumuz en iyi yol sağlıklı bir rekabet ortamı sağlanması. Yani rekabet, daha iyi bir şeye ulaşmanın bir aracı.

Ama bu bir çelişki barındırıyor kendi içinde. Eğer hayalimizdeki şey olursa, her şey yani istediğimiz gibi giderse, keskin bir rekabet sonrası, her bakımıyla harika bir ürün, bir hizmet ortaya çıkarsa, ne olacak? Bu kısa zamanda çok satacak ve o şirket piyasaya hakim olacak. Şimdi bunun artıları var.

Zira artan kaynaklarıyla daha büyük ölçeklerde çalışacaklar. O hizmeti daha da ucuza sağlayabilecekler belki. Eksisi ise monopolleştikçe daha kaliteli ürün yaratmak yönünde bir teşvikleri kalmaması. Yani pazar paylarıyla ürün ve hizmet kaliteleri arasında bir bağ kalmıyor.

En iyisini ürettikleri için değil, çok büyük oldukları için çok büyük olmaya devam eden balinalar olarak yaşıyorlar. Bu da istemediğimiz bir şey. Yani piyasanın hem beklentilerimizi karşılayıp hem de rekabetçi kalması çok zor bir şey. Döner istiyorum ama dönmesin istiyorum demek gibi.

Sporda durum nasıl? Orada rekabet bir araç değil, amacın kendisi. Bir spor liginin üretebileceği en iyi ürünün özelliklerine bakarsak kalitenin yanında rekabetin kendisini de görüyoruz. Hatta rekabet kaliteden bile daha önemli olabilir.

Hep aynı takımın kazandığı kaliteli bir lig yerine, bir iki gömlek kötü bir futbolun oynandığı ama sürprizlere daha gebe bir lig bence daha çekicidir. Kaldı ki kalitenin kendisi de rekabete bağlı aslında. Sonuçta her maçta iki taraf var. Bir takım çok kaliteliyken diğerleri değilse maçın kendisi de kaliteli olmaz, sezonda kaliteli olmaz.

Yani ne açıdan bakarsak bakalım rekabet sporun asıl ürünü. Ve sporda iki türlü rekabet var kabaca. Birincisi maç içinde rekabet, kısa vade diyebiliriz. İkincisi de uzun vadedeki rekabet.

Mesela sezon sonundaki puan durumu. Para her zaman ilkini satın alamayabilir. Sonuçta bir futbol maçı tam ayarında belirsizlik içeriyor. Saha büyük, topu ayakla kontrol etmek zorundasın.

O kadar iyi kullanabildiğimiz bir uzvumuz değil. Nadir olarak ciddi hücumlar gerçekleşiyor ve daha da nadir olarak gol atılıyor. Bu yüzden de zayıf bir takımın şansına bir tane gol bulup sonra kapanarak maçı kazanması gayet mümkün. Ama sezon boyu rekabet parasal duruma, oradaki farklara çok daha bağlı.

Bakın bugün Amazon gibi, Google gibi devler bölünmeden devam edebiliyorlar. Amazon'un ABD içi, e-ticaretteki payı kaç biliyor musunuz? %40. İkinci sıradaki Walmart'ın payı %6.6.

eBay ve Apple ise %4. Ya internet üstünden satış yapan yaklaşık 24 milyon dükkan varmış ve sadece bir tanesi neredeyse diğerlerinin toplamı kadar satıyor. ve mevcut antitrust yasaları için bu durumda herhangi bir sıkıntı yok. Aynı şeyin şimdi futbolda olduğunu düşünün.

Bir takımın harcamalarının ligin %40'ına eşit olduğunu, en yakın rakiplerine 7 ila 10 kat fark attıklarını düşünün. Demin biz Manchester City ile Leicester City'yi karşılaştırmıştık. Aralarında 8 kat fark vardı. Şimdi bu farkın mesela Manchester City ile Chelsea arasında olduğunu düşünün.

Deminki örnekte Amazon'un ucuzluğu olarak tezahür eden bu rekabet eksikliği spora gelince nasıl tezahür ediyor? Maç sonuçlarının tahmin edilebilirliğinin artması, sürprizlerin bitmesi şeklinde tezahür ediyor. Öyle bir ligi kim takip edecek? Fanatikler dışında kimse.

Maç sonuçlarının tahmin edilebilirliği ile stadyum doluluğu arasında negatif korelasyon bulan çalışmalar var. Sonraki bölümde de zaten modern maçların tahmin edilebilirlik oranından bahsedeceğiz. Nasıl değişmiş bu? Daha yeni Aralık 2021 tarihli bir çalışma var çünkü ilginç.

Ama şimdilik 1963'te kalalım. Federasyonun argümanına dönerek durumu özetleyelim. Sporu korumak için rekabet gerekiyor. Rekabeti korumak için de sporcuların çalışma haklarını kısıtlamak gerekiyor.

O yüzden bizi genel kanunlardan muaf tutunuz efendim. Böyle diyorlar. Hakim ise rekabetin önemini anlamakla birlikte bunu sağlamanın tek yolunun bu derece bir kısıt olduğundan emin değil. Zaten bir hukukçuya da ya şu veya bu genel hukuktan muaf olsun mu diye sorarsak hangi yöne meyledeceğini tahmin edebilirsiniz.

Sonunda da hakimin dediği oluyor tabii. Yani mahkemelerde genelde öyle olur. Hakime karşı kazanamıyorsun pek. Yalnız Easton kararı oyuncular adına kısıtlı bir zaferdi.

Gördüğüm kaynakların çoğu bunu anlayıp pullamış ama işin detayına girince belli oluyor ki hakim bu çelişkinin felsefesine pek girmemiş yani geniş uygulamaları olacak ve emsal teşkil edecek bir karar vermemiş, biraz günü kurtarmış diyelim. Mesela kulüpler, oyuncularına yeni bir kontrat önerdikleri sürece başka yere transfer olmalarını hala engelleyebiliyorlardı. Ve kritik nokta, bu kontrat için herhangi bir minimum değer belirlenmemiş. Yani piyasanın çok altında bir değerle kulübe mahkum olmaya devam edebiliyorsun.

İlerleyen senelerde bu açık kademe kademe kapatılmaya çalışıldı. Mesela bazı liglerde bu kontratın alt limiti olarak asgari ücret belirlendi. Bazı liglerde ise o oyuncunun bir önceki kontratından daha kötü olması yasaklandı yeni kontratın. Bunların üstüne de anlaşmazlıkları çözmesi için bağımsız bir mahkeme kuruldu.

Futbolcu sendikasının da liglerinde eşit derecede temsil edildi. Dolayısıyla Easton kararını tek bir kırılım noktası yerine güç dengesinin takımlardan oyunculara kaymaya başlamasının miladı olarak görebiliriz. Asıl kırılımsa çok daha yeni bir tarihte yaşanıyor. Easton'dan tam 30 sene sonra 1995'te gelen ve futboldaki işçi haklarını, transfer piyasasını, ücretleri hatta uluslararası şampiyonları dahi kökten değiştiren Bosman kararından bahsediyorum.

Bu konuda da epey bilgi vereceğim ama bu tempoyla devam edersek kafanızdan dumanlar çıkmaya başlayacaktır. O yüzden burada bir ara verelim. İkinci bölümde Bosman'ın etkilerine, Avrupa Birliği'nin oluşumuna ve UEFA ile çekişmesine, kulüp gelirlerinin gişelerden medyaya kaymasına, oligarklarım ve şeyhlerin sahneye çıkmasına, rekabetteki değişme ve Leicester City gibi kül kedisi masallarının geleceğine bakacağız. Ben bunlarla uğraşırken bir yandan beni Patreon'dan destekleyen oligarklarıma da teşekkür ediyorum.

Barış Pazarbaşı, Murmur, Zerrin E, Uğur Aladinler, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Deniz Soyuer, Emine Küçükbenli, Bora Demiralan, Ömür Uluaşk, Demet Sina Hakman, Korhan Kaftanoğlu ve Öner Can Yıldız. Kalanlara da sıra gelecek ileriki bölümlerde. Artık böyle parça parça yapıyoruz kafanız şişmesin diye. Hepinize sevgiler, bonservissiz transferler dilerim.

Yakında görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)