Podcast

"Aslında Her Şeye Sahiptik" (Don't Look Up 1/2)

Fularsız Entellik

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam Fularsızlar, ortadan kayboldum sandınız ama şu andan itibaren 2 gün 2 gece şenlik var:

Bugün: Biraz malum film ama çoğunlukla başka şeyler: Demokrasilerdeki gerçeklik savaşı hakkında kitap tavsiyesi, uzay monopolilerinin ortaya çıkışı ve çöküşü, ödüllü yarışmalarla uzay keşfi...

(Not: Eğer Patreon destekçisi iseniz, oradaki kaydı tercih edin, zira 2-3 dakikalık ekstra içerik de var)

Yarın: NASA'da çalışan ailenizin astrofizikçisi Dr Umut Yıldız ile röportaj. Bir gökcisminin keşif, isimlendirme, sınıflandırma, tehlike analizi süreçleri gerçekte nasıl işliyor, NASA'daki abiler ablalar bizi kurtarabilirler mi?

***



Bölüm Notları:


(01:50) "Siyah kuğu" olayları

(04:00) An Inconvenient Truth (2006)

(06:00) Demokrasi ve Gerçeğin Kısa Tarihi (2018)

(07:45) İklim Krizini tartışmanın zorluğu

(09:50) "Aslında her şeye sahiptik"

(10:45) Roketçiliğin babası Goddard

(11:50) Dış Uzay Anlaşması

(14:50) Intelsat: İlk uzay monopolisi

(16:50) ISS'in özelleşmesi

(18:40) X-Prize: Ödül yarışmalarının etiği

(20:50) Lindbergh'in Atlantik Okyanusu'nu aşması

(22:40) Ay'dan Gelen Son Mesaj (1972)

(24:20) Patreon Teşekkürleri





Kaynaklar ve Okumalar



Democracy and Truth: A Short History


Should Space be Privatized? | Space Time


How Asteroid Mining Will Save Earth


Monetizing the Final Frontier


Does Space Mining Solve Our Resource Problem?


Radiolab - Space


Space: the next frontier for war? | The Economist


Science in the Post-Truth Era







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.413 kelime · ~17 dk okuma

Doktorlar açılın, ben doktorum derler ya. Bizim de hayatımızda ilk defa açılın, ben astronom demek için fırsat. Fullersız NTL'ye hoş geldiniz. Ben İmmanuel Tolstoyevski.

Ama başlangıçtaki o güzelim serzeniş bana ait değil. NASA astronomi Umut Yıldız'a ait. Geçenlerde konuğum oldu. Hayrola iki bölüm üst üste konuk mu aldın?

Hep böyle konuklu mu olacak artık diyeceksiniz. Hayır olmayacak. O güzel kulaklarınızı başkalarının sesleriyle paylaşmam mümkün değil. Kıskanırım.

Transkriptin tamamını oku

Benim olacaksınız. Yalnızca benim. Umut Yıldız'la Netflix'te rekor kıran Don't Look Up filmini konuşalım demiştik birkaç hafta önce. Film kritiği yapmaktan ziyade orada anlatılan süreçler gerçekte nasıl oluyorlar?

Mesela bir göktaşının dünyaya gelmekte olduğu nasıl anlaşılır? Kime haber verilir? Önlemek için hangi planlar var? Önlenemezse kaçış için hangi planlar var?

Oradaki madenleri çıkarmak mümkün mü? Bunlardan bahsettik. Yani konunun zevkine varmak için filmi izlemiş olmanıza gerek yok. Yine de ben bir tek cümlelik özetini yapayım.

6 ay içinde dünyayla kafa kafaya çarpışacak büyük bir kuyruklu yıldız keşfedilir. Keşfi yapan astronomlar da bunu Beyaz Saray'la paylaşmaya çalışırken bir general tarafından dolandırılırlar. Konumuz bu fakat bu kayıt benim eklemelerimle çok uzadığı için iki bölüme ayırdım. Röportajın kendisi ikinci bölümde olacak.

Bu ilk bölümde ise biraz hazırlık yapacağız. Nelerden bahsedeceğiz, nasıl bir hazırlık yapacağız? İşte biraz siyah kuğulardan, biraz uzay anlaşmalarından, biraz gerçeğe ulaşmanın zorluğundan, bir uydu monopolisinin spor takımlarına sahip olması gibi acayip şeylerden, uzay yatırımlarının özelleşmesinden ve Atlantik uçakla geçen Lindbergh'den. Yani çoğu zaman olduğu gibi ortaya karışık ama bir plan program çerçevesinde.

Aslında geçenlerde ben Patreon için bu film hakkında bir bonus kayıt yapmıştım ve orada Umut'la konuşmadığımız bazı şeylerden bahsetmiştim. Bir kısmını paylaşayım sizle. Planet Killer denilen yani gezegendeki yaşamın tamamına tehdit oluşturabilecek bir gök cismine karşılaşmak çok düşük olasılıklı bir şey ama gerçekleşince de tam bir felaket oluyor ve eninde sonunda gerçekleşecek. Buna rağmen bugün bir futbol, bir basket takımının sporcularına her sene verdiği para insanoğlu olarak yani koca gezegen olarak gök cisimlerine karşı savunmaya harcadığımız paradan fazla.

Peki ideal senaryomuzda durum nasıl olurdu? Yani dünyayı siz yönetseniz diyelim. Böyle NASA'nın başına baldızınızı atamışsınız, her şeye hakimsiniz. Bu tip bir riske karşı kendimizi sigortalamak için şimdiden ne kadar kaynak harcamalıyız?

Soru bu. Daha gerçekçi bir senaryo da ise yani demokrasiler için de bunu soruyorsak bu harcamayı yapacak bir siyasi iradeyi de göremiyorum. Çünkü en fazla dörder senelik seçim dönemleriyle ufku sınırlanmış iktidarların O vade içinde getirisini hemen göremediğin harcamalar önceliklendirilmiyorlar. Aslına bakarsanız bizim sadece önümüzdeki birkaç 10 seneyi veya hadi taş yatlasın 1-200 seneyi kazasız belasız atlatmamız yeterli olurdu.

1 milyon yıl sonra çarpmasının bizim için bir önemi yok. Artık teknolojimiz muhtemelen yeterince gelişmiş olacak kendimizi savunmak için. Böyle dev dev roketler yapmış oluruz, uçlarına onların taramalı gibi bir şey takarız, onları asteroide fırlatırız. Yani hem gök cisimlerini tespit etmek, hem bize doğru geleni yakalamak, hem de bunu da beceremiyorsak en azından başka yerlere kaçabilmek, dünyanın ötesinde de yerleşkeler kurmuş olmak, orta vadede çok olası.

Yani türümüzün varlığını bu tip dış tehlikelere karşı kalıcı olarak garanti altına almamıza ramak kalmış. 200 bin senedir ortalıktayız. Yüzlük yüzlük kuyruğuna geldik. Biraz daha sıkalım dişimizi.

Dolayısıyla iş daha da komik bir halde geliyor. Bir yandan tam bu noktada heba olmak korkunç olurdu. O yüzden yatırım yapmalıyız belki. Bir yandan da bu kadar kısa süre zarfında bir çarpışmanın olasılığı ne ki?

Boşuna kaynak harcamayalım kendimizi savunmak için diyebiliriz. Kaldıraçlı bir siyah kuğu olayı gibi görüyorum bunu. Tabii filmin hikayesi aslında bir kuyruklu yıldız hakkında değil. Dar anlamıyla iklim krizi hakkında.

Bunu da ben keşfetmedim, herkes söylüyor zaten. Bu konularda bir film çekmek zor iş. Şimdi baktım eski ABD Başkan Yardımcısı vardı Al Gore, onun ''Inconvenient Truth'' isimli belgeselinden biri 15 sene geçmiş. Millet doymuştur herhalde böyle şeyleri artık.

İzleyeni ve hatta izlemeyeni de özellikle izlemeyeni bir reflekse zorluyor, bir kutuplaşmaya zorluyor her seferinde bu tip şeyler. Ya eleştirilenin veya alay edilenin sen olduğunu düşünüp savunmaya geçiyorsun, Ya tam tersine film sana kendini akıllı ve doğru tarafta hissettiriyor, ya da kendini böyle akıllı ve doğru tarafta görenlere bakıp onlardan farklılaşmak için bu kalalığa veya kinizme meylediyorsun. Zor yani bu tip eserlerde doğru tonu tutturmak. Bu film de bence bununla mücadele etmek için biraz kolaya kaçmış.

Nasıl olsa birini tuttururuz diye gelen geçen her şeye çakmış. Medya mesela. Haber mi, yorum mu, eğlence mi, ne olduğu belli olmayan programlarla dolu bir primetime kuşağı var haber kanallarında. Bunları eleştiriyor sosyal medyanın hızını ve yüzeyselliğini, bilim ve elit düşmanlığını, nepotizmi, kör milliyetçiliği, seni senden iyi tanıyan teknoloji şirketlerini, milyarderlerin siyasete aşırı etkisini, hepsi var.

Bunları da epey abartılı karakterlerle işlemişler. Gerçi tabii anlatılanların yarısı zaten gerçekleşmiş olduğu için bu biraz anlaşılır. Gerçeğin parodisini yapmak zor bir şey. Mesela hem Türkiye hem de ABD başkanın damadı veya kızının en üst mevkilere getirilmesiyle tanıştı çoktan.

Filme adına veren bu yukarı bakmayın tabirinin anlattığı şey de gözünle gördüğüne bile inanmamak post truth muhabbetiyle herkesin gündemine oturdu zaten. Bizim ekstra gündemimize oturdu yani. saklanmaya dahi çalışılmayan yalanlar var. Filmede biraz daha geniş bir çerçeveden bakarsak iklim krizinin de ötesine geçiyor.

Modern toplumların gerçekle ilişkisi hakkında bir takım şeyler söylüyor. Tam da bu konularda geçenlerde bir kitap okudum. Demokrasi ve Gerçek Kısa Bir Tarih. Türkçesi bu herhalde ama Türkçeye çevrilmemişse Democracy and Truth A Short History 2019 tarihli.

Tezi şu, demokrasilerde toplum ile gerçek arasındaki ilişki asırlardır sorunluydu. Çünkü demokrasiler, Bir yandan gerçeğe ulaşmanın önemli olduğunu söylüyorlar. Bir yandan da toplumda bu gerçeğin ne olduğunu belirleyecek ayrıcalıklı bir zümre olmasını istemiyorlar. Gerçeğin üretim araçlarının belli bir zümreye ait olmaması lazım.

Bu iki etkide birbiriyle çakışıyor sürekli. Demokrasilere içkin bir sürtüşme bu. Burada ben iktidarların yalan söyleyip sansür uygulamalarının tarihinden bahsetmiyorum. O zaten verili bir şey de toplumun içinde de bir çekişme var.

Bunun da en yaygın bir şekilde yüzeye çıkmış hali halk ile elitler arasındaki çekişme oluyor. Burada elitten kasıt gatekeepers olarak düşünülebilir. Geniş anlamıyla bakarsak da gerçekliğe ulaşma konusunda bir eğitim almış insanlardır bunlar. Mesela gazeteciler, bilim insanları, hukukçular.

biraz daha disiplinli düşünme, eleme, sorgulama, bunun eğitimini almış insanlar, bunlardan birinin galip gelmemesi lazım diyor. Teknokratik bir kaynağı olan bilgiyle halk tarafından üretilen, biraz dedikoduyla yayılan crowdsourcing diyebileceğimiz bilginin birbirini dengelemesi gerekir, bir sentez yaratmaları gerekir. Bu sentez süreci de tabii ki toplumun dengesini alt üst ediyor. Ara ara sorunlu dönemlerden geçiyoruz.

Ama uzun vadede bakarsak toplumlar ilerliyor. Şimdi geçirdiğimiz sorunlara bakıp panik yapmayalım. Tez genel olarak bu. Tarihten de örneklerle desteklemeye çalışmış.

Ben o kadar ikna olmadım gerçi. Zira ben yeni teknolojilerin çok büyük bir kırılım yarattığını düşünüyorum. Eski trendlerin devamını veya eski döngülerin tekrarlanmalarını o kadar da garanti görmüyorum. İnsanların iklim değişikliğiyle ilgili tartışmalarındaki tıkanmaların kaynağıyla böyle filmdeki gibi kuyruklu yıldız çarpacağına inanmamanın, o tartışmadaki kutuplaşmanın kaynağı biraz farklı.

Elbette filmde bir gök cismi çarpması gibi dramatik bir olayın araç olarak kullanılmasını anlıyorum. Hikayecilik açısından heyecan verici. Ama bir münazara yapıyor olsaydık diyelim ve mümkün mertebe mantıklı analojiler kurmaya çalışsaydık, iklim kriziyle paralellik kurulacak en son örnek bu olacaktı. Çünkü her anlamda tersler.

Şöyle düşünün, bakın iklim krizi tekil bir olay değil. Bir olaylar silsilesi, zamana yayılan bir süreç. O yüzden de etkisini görmek zor oluyor. Karşıtlık yapmak biraz daha kolay oluyor.

Ve bu yersiz bir umudu da beraberinde getiriyor. Mesela ben de Ya belki şansımız yaver gider de 5-10 seneye çok ucuza bir karbon geri toplama yöntemi icat edersek diye düşünüyorum ara sıra. Wishful thinking işte. Şimdi dünyaya kafa kafaya girecek bir gökdeş olsa böyle yersiz umutlar beslemezsin.

İkincisi, iklim krizi olacak olmayacak diye iki olasılığa da indirgenemiyor. Değişik dereceler var. Değişik olasılıklar var, değişik modeller var. Onlardan bahsetmen lazım.

O karışıklık da insanları birazcık raydan çıkarıyor. Üçüncüsü, göktaşının sonuçları ani. Ama iklim krizinde hayat kaliten yavaşça azalıyor. En azından bir noktaya kadar ağır ağır pişen bir kurbağa misali fark etmiyorsun bile belki.

Ama belki de en büyük fark. herhangi bir çözüme kalkışmanın iklim krizinde çok daha zor olması. Çünkü göktaşı gibi kimsenin sorumlusu olmadığı dış bir düşman değil. Dış bir düşman olsaydı hepimiz aynı gemideyiz muhabbetiyle ortak fedakarlıklar yapmak kolay olurdu.

Oysa bu bazı toplumların ve o toplumlar içinde de bazı kesimlerin orantısız olarak katkı yaptıkları, hızlandırıp büyüttükleri bir problem. Hepimiz aynı gemideyiz ama bazıları o gemiyi batıracak delikleri açanlar ve bunun karşında da kar etmiş olanlar. Şimdi benden fedakarlık bekliyorlar. O yüzden bu bilişsel sapmalarımız açısından bakarsan, safsatalar açısından bakarsan bu iki örnek birbirine epey zıt dinamikler içeriyor.

Velhasıl bu filmin sonucunda iklim kriziyle entelektüel düzeyde bir bağ kurmak zor olsa da duygusal bir bağ kurmak kolay. Özellikle de hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissettirme konusunda bence başarılıydı. Az biraz spoiler olacak da filmin sonundaki yemek sahnesi bence çok iyiydi. O sahne olmasa abi zürt komedi der geçerdin ama işte orada çok basit bir şeyden bahsediyorlar.

Kendi kahve çekirdeğini öğütmekten ve o an farkına varıyor insan. Aslında düşündüğünüzde her şeye sahiptik. Şimdi filmi bırakalım bir köşeye ve röportajımız için arka plan oluşturmaya devam edelim. Özellikle de uzay araştırmalarının özelleştirilmesi konusunda birazcık bilgilendirmek istiyorum size.

Uzay teknolojilerinin özelleşmesi hiç yeni bir şey değil. Goddard diye bir adam var, Robert Goddard. Uzay çağının babası diyebiliriz. Çünkü ilk sıvı yakıtlı roketleri tasarlayıp uzaya doğru fırlatan insan bu.

Bu yüzden de zaten NASA'nın en büyük araştırma ve uçuş merkezlerinden biri onun adını taşıyor. Peki bu kadar önemli biri araştırmalarını nasıl finanse etmişti? Devletin kaynakları ile mi, üniversitelerle mi? Hayır, kendi cebinden vermiş.

Resmen hobi olarak roket keşfetmiş. Hatta fikirleri ilk defa yayılınca çoğunluk onun Ay'a roket gönderme iddiasını o kadar komik buluyor ki gazetelerde dalga geçiyorlar. Zira atmosfer dışına çıkıldığında uzay boşluğunda roketi ittirmenin imkansız olduğu düşünülüyor o sıralar. Yani roket atmosferdeki atomları ittirebildiği için yükseliyor diyorlar.

Ama uzay boşluğunda ittireceği atom olmadığı için hiçbir yere gitmezsin. Bu işin öyle olmadığını, roketin boşlukta da ateşlenip gidebileceğini anlatmaya çalışıyor Goddard. Bunu yaptığı yıl Türkiye Cumhuriyeti yeni kuruluyor da. Neyse biraz ileri saralım.

60'larda artık Goddard'ın fikirleri çoktan standart olmuş ve roketlerle uzaya çıkılmış. Bu dönemde iki ayrı koldan bazı gelişmeler yaşanıyor. Bir tanesi diplomasi kanalından gidiyor, onu takip edelim biraz. Çok gergin bir uluslararası rekabet döneminden sonra 67 yılında ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği bir araya gelip dış uzay anlaşması olarak bilinen bir şey imzalıyorlar.

Bu belge türünün ilk örneği, bugün yüzden fazla ülke anlaşma imzacı, uzayın ve gök cisimlerinin tüm uluslar tarafından özgürce keşfedilebileceğini, hiçbir tarafın gidip bir yer üzerine bayrak dikip burası benimdir kimse giremez diyemeyeceğini, herhangi bir uzay bölgesi veya gök cismi üstünde hak iddia edemeyeceğini garanti ediyor. Bunlar ilk tartışılırken bu dönemde görece az gelişmiş 77 ülkeden oluşan bir grup kuruluyor. Uluslararası Uzay Anlaşması'nın dilini küresel yoksulluğu azaltacak şekilde, tüm ulusların refahını artıracak şekilde düzenlemeye çalışıyorlar. Yeni bir ekonomik düzen çağrısı yapıyorlar.

Uzayın keşfi ve kullanımı ekonomik veya bilimsel gelişme derecelerine bakılmaksızın tüm ülkelerin yararına ve çıkarına yapılacak ve uzay tüm insanlığın alanı olacaktır. Bunu yazıya dökmek istiyorlar. Dış uzay anlaşmasının ortak miras dilini içerecek şekilde değişmesini istiyorlar. ABD'nin ve Sovyetlerin itirazlarına rağmen, Taslıhan son versiyonu hakikaten de bu ortak miras dilini içeriyor.

Ama 1979'da değişiklik onaylanmak üzere geldiğinde, her ülke tabii kendi meclisinde onaylıyor bunu. Reagan yönetimi var o sırada, muhafazakarlar. Yoğun bir muhalefetle karşılanıyor bu, değişiklik onaylanmıyor. 2014'te tekrar konuşuyorlar bu konuyu.

Bu son toplantılarını özetleyen bir makale yayınlamışlar. Makalenin başlığı şöyle. Uzaydan sağlanan faydaların ekonomik ve sosyal eşitsizlik arasındaki küresel uçurumu genişletmesine izin verilmemelidir. Ya he he diyorlar bunlara, herkesin eşit erişim imkanı olsun diyorlar ama eşit dağıtım diye bir şey yok.

Ertesi sene de zaten Obama bir yasa imzalıyor ki bunu da Umut'la konuştuk. Bu yasa su ve mineraller de dahil olmak üzere uzay kaynaklarının kullanılmasına ve elde edilen şeylerin de sahiplenilmesine izin veriyor. Yani gidip şu yörünge benimdir, uzayın bu noktası benimdir diye bayrak dikemiyorsun ama özel şirketler kaynakları alabilirler. Bugün de zaten bu trend devam ediyor.

Uzay kaynaklarının hiç de öyle eşitlikçi bir şekilde paylaşılacağına dair bir umudu yok kimsenin sanıyorum. Orada akıl almaz kaynaklar var. Yani bazı asteroidlerdeki mineral değerinin dünyadaki toplam ekonomik aktivitenin değerine eşit olduğu düşünülüyor. Bazı rezervlerin dünyanın rezervlerini aştığı düşünülüyor.

Çok yakın zamana kadar erişilemez bir diyarın, sonsuz zenginlikler içeren bir diyarın, anahtarının birkaç kişiye verilmesi bu milyarderler piramidinin de trilyonerler piramidine dönüşmesi bence çok olası. Eli kulağında bile diyebiliriz. Bunu engelleyici bir düzenleme yapılmazsa. Şimdi 60'lara geri dönelim.

İki ayrı koldan gelişme yaşanıyor demiştim ya. İkincisi, biraz daha spesifik bir endüstri hakkında ona odaklanalım. Uydu iletişimi. Başkan John F.

Kennedy Birleşmiş Milletler'de bir konuşma yapıyor. Bu konuşmayı takiben yedi ülke bir araya geliyorlar ve Intelsat diye bir organizasyon kuruluyor. Bunun amacı uluslararası iletişim ve yayında kullanılacak uyduları inşa edip koordine etmek, hizmet satmak bunlar üstünden. Birçok ülke doğrudan iletişim bakanlıkları aracılığıyla anlaşmaya taraf oluyorlar ama esası olan ABD'de durum farklı.

Bu işi yeni kurulan ComSat adında bir şirket üstünden yapıyorlar. Yönetim kurulu doğrudan Kennedy tarafından atanıyor, yani devlet tarafından idare ediliyor. Ama herhangi bir yatırımcı da yatırım yapabiliyor, özel bir şirketmiş gibi. Ve bu, ABD'yi tüm uluslararası uydu iletişimi konularında, toplantılarında resmen temsil etme yetkisine sahip.

InterSat'ın da doğal olarak en büyük paydaşı. Şimdi çok saçma bir bilgi vereceğim. Bu şirket 1992 bin arasında Denver Nuggets basketbol takımında sahibiymiş. Baya büyük bir spor yatırımları var yani Nuggets'ta da sınırlı değil.

Birçok branşı kapsıyorlar. Bir sonraki konum da zaten bu olacak. Futbol ve NBA ekonomisinin gariplikleri ve ironisi. Ondan bahsedeceğim epey.

O yüzden de benim için beklenmedik bir tesadüf oldu bu kesişim. Velhasıl Comsat'ın kuruluşundan sonraki 30 sene boyunca üye ülkelerin telekom yapıları giderek özelleşiyor. Dahası uydu inşa edip fırlatan veya fırlatılmış uyduları işleten şirketler ortaya çıkıyorlar. Yani NASA'nın da o alandaki monopolisi bozuluyor.

Bunun da bir örneği var. Bir girişimci 1988 yılında ucuz bir uydu satın alıyor. Yeni fırlatılacak bir rokette de rezervasyon yaptırıyor. ABD'ye lobi yapıyor.

Gidip bu uydu kendi parasıyla yörüngeye yerleştirmeye izin alıyor hakikaten. Ve intelsat monopolisiyle rekabete başlıyor o tek uydusuyla. Onların fiyatının altına fiyat çekiyor. Diyor ki şirketlere benim üstümden datayı transfer edin.

Yani o aralarda hakikaten her şey özelleşmeye başlamış ve İntersat'ın kendisi de giderek ticaretişiyor. Nitekim 2001 yılında nihayet o da özelleşerek ismini değiştirmiş. Yeni isim ne biliyor musunuz? İntersat.

Ama bu sefer küçük harfle. Bunu takip eden Trump döneminde de uluslararası uzay istasyonunun bile özelleştirilmesi gündeme gelmişti. İstasyon biliyorsunuz, yeryüzüne bağlı olmayan en büyük insan yapısı cisim. Herkesin bildiği en göz önündeki uzay projesi.

Böyle bütçemize uygun, uygarlığımıza uygun bir Death Star. Bunun özelleşmesinin sembolik anlamı yanında hukuki karışıklığı da ayrı. Çünkü adı üstünde uluslararası, bir düzine ülkenin hakkı var. Ama şöyle ilginç bir açı var, onu paylaşmak için zaten bundan bahsediyorum.

Kısmen özelleşmiş durumda, daha doğrusu işletmenin bir kısmı özel ellerde. Nasıl olmuş bu? 2013-2017 arasında NASA müfettişleri bir kontrol yapıyorlar. Fark ediyorlar ki istasyondaki mevcut araştırma zamanının yarısından fazlası boşa harcanıyor.

Yani bilimsel araştırma imkanı %50 kapasiteyle kullanılıyor sadece. Orası özel bir ortam. Mikro yerçekimi var. Bir sürü, düz nelerce, yüzlerce ilginç deney vardır.

Herhalde bunlar sıraya girmişlerdir diye düşünürsün. Yok. Artık gerçekten bilimin mi öyle bir ihtiyacı yok? Yoksa Uluslararası Uzay İstasyonu mu bu imkanı olası araştırmacıları iyi pazarlayamamış?

Belki deneyler çok pahalı olacak, kimsenin ona fonu yok. Neyse artık. NASA'ya aşağı yukarı 100 milyar dolara mal olmuş bir proje bu. Ve çok daha ucuz uzay programlarından çok daha kaliteli bilimsel makaleler çıkınca bu iş gündeme oturuyor, mecliste tartışılıyor.

Sonra NASA'da cevaben bir fon oluşturuyor yine. Millet teklifler veriyor. Kazanan da bu fonla istasyonda yapılacak araştırmaların yarısından fazlasını organize ediyor. Bir non-profit kazanıyor bu arada ama uzay istasyonda yapılan araştırmaların pazarlama ve organizasyon işinin özelleşmiş bir iş olduğunu göstermesi açısından ilginç.

Her şeyi yapan bir şirket var hakikaten. Daha fazla detaya girmek istemiyorum şimdi. Belki bu ISS, Hubble ve en son fırlatılan James Webb Teleskobu hakkında ayrı bir bölüm yaparız. Onun yerine şimdi araştırma fonlarından bahsettik ya.

Radio Lab Podcast'inin güzel bir kaydı var. Space isimli. Oradaki ilginç bir muhabbet aklıma geldi. Peter Diamandis isimli bir girişimci uzay temalı ödül yarışmaları düzenlemekten yana.

Şimdi bu da uzayın özelleşmesinin bir başka boyutu. Yani NASA'nın araştırma fonlarının gerilla versiyonlarını düşünün. 1996 yılında XPRIZE adı altında 10 milyon dolarlık bir ödül duyuruyor. Tamamen özel finansmanla yapılmış yani arkasında devlet mevlet olmayan 3 kişilik bir aracı 100 kilometre uzaya çıkaran ve bunu 2 hafta içinde en az 2 kez yapan ilk gruba bu ödülü vereceğiz.

26 takım katılıyor ve yaklaşık 8 sene sonra bir kazanan ortaya çıkıyor. Ama bunun en acayip yanı şu, Diamandis'in cebinden çıkarıp vereceği öyle 10 milyon doları yok. Nasıl ödül parası bulmuş peki? Sigorta şirketlerine gitmiş ve demiş ki, ben size 1 milyon dolar prim yatıracağım.

Böyle böyle bir proje var, şu tarihe kadar bir kazanan olursa ödül parası sizden. Yok, o şartları sağlayamazsa hiçbir katılımcı, bu benim verdiğim prim sizde kalacak. Sigorta şirketi de inceliyor yani daha önce böyle bir şey yapmamışlar. Öyle bir ürün yok kataloglarında.

İnceliyorlar diyorlar ki ulan 8 sene içinde kimse böyle bir şey yapamaz. Yapsa yapsa Boeing yapar, Lockheed Martin yapar dev şirketler. Gidip onlarla konuşuyorlar siz bu yarışmaya girecek misiniz diye. Onlar da girmeyeceğiz diyorlar.

Herhalde 10 milyon dolar para değil onlar için. O zaman da sigorta şirketi tamam diyor. Ben buna imza atarım ve 1996 yılında yaptıkları anlaşma süresinin bitimine sadece 2 ay kala bir ekip kazanıyor. Şimdi bir bakıma çok riskli projeler için neredeyse artık kendi garajlarında yaptıkları şeylerle katılan insanlardan bahsediyoruz.

Onları çağırıyor bu tip ödüller. Ölürlerse ilime, bilime katkı sağlamış olacaklar ama başarırlarsa iyi para kazanacaklar ve daha önemsiz kahraman olacaklar. Ve tüm bu iş de tabi medyada kendine yer bulacak. Bu gürültü, patırtı sayesinde sayısız birçok başka insana ilham kaynağı olacaklar.

Fikir bu. Burada aslında bariz bir paralel var. Lindbergh'in Atlantik Okyanusu uçuşu. 1927'de ilk defa Paris-New York arasını tek seferde uçarak uluslararası bir kahraman oluyor Lindbergh.

Ki bu o zaman 33,5 saat sürmüş. Uçağına ağırlık yapmasın diye radyo ekipmanı bile almamış. Hatta ineceği yeri de bilemiyor tam. Kendisini izlemeye gelen arabaların, farlarının yarattığı ışık pist ışığı gibi miymiş?

Çok saçma bir tesadüf sayesinde inebiliyor ineceği yere. Asıl soru şu tabii, bunu durduk yere mi yaptı zevkinden? Hayır. New Yorklu bir otel sahibi 25 bin dolar ödüllü bir yarışma duyuruyor.

Bugünkü parayla yarım milyon dolar bile etmiyor galiba. Birçok tecrübeli pilot da tamam ben yapacağım bunu diyor ve denemeleri sırasında çakılıp ölüyorlar veya okyanusta kayboluyorlar. Lindbergh ilk ödül duyurusundan ta 8 sene sonra başarıyor bunu. Neyse bizim Diamandis'e dönersek, o örnek olarak Lindbergh'i kullanmıyor.

Daha da geriye gitmiş. Zamanında okyanusları aşmış atalarımız. Onların sayesinde bugün burada duruyoruz diyor. Çok riskli işler yapmış olmaları ama başarılı olanın da zengin olması ve tüm bu maceralar sonucunda bizim daha rahat yaşıyor olmamız gibi bir düşünce akışı var.

Bu noktada bu işin etik boyutunu tartışıyor podcast yapımcıları. Yani böyle gerilla taktiği ödüllerle kaç kişinin ölümüne sebep olacaksın diyorlar. Benim aklıma hiç gelmemiş olan bir farkı dile getiriyorlar. O zamanlar bu riskleri alıp başarısız olanlar yalnız başlarına öldüler diyor.

Issız bir okyanusun ortasında batıp boğuldular veya haritalarda bile olmayan bir adada sıtmadan öldüler. Onların etrafı kameralarla çevrildi değildi, onların promosyonunu yapan bir şirket yoktu. Meşhur olup anında bir mime dönüşecekleri bir sosyal medya ortamı yoktu. Sense şimdi bugün bu işi bir şova dönüştürürsen, risk hesabı yapabilen her macera peres başına belki 5 tane şovmeni çekeceksin.

Onlar da heba olup gidecekler diyor. Önemli bir noktaya parmak basmak istiyorlar bundan sonra da. Tüm bu yarışmalar, girişimler, sigorta şirketleriyle girilen iddialar belki bu işlerin finansal ürünlere yol açması ileride. Bu işin borsası bile açılabilir.

Tüm bunlar içinde, bu tantanalar içinde NASA'nın en son Ay'a astronot indirdiği görevden bir ses alıntısı yapmışlar programda. Aralık 1972 tarih. Bakın ortada bir yatırım planı yok. Geri ödeme yapılacak bir özel sermaye kuruluşu yok.

Otel kurma derdi yok. Oraya return on investment hesapları yok. Sadece bir ülke. Ortak bir havuza.

Biraz kaynak aktarmışlar. O kaynakla birkaç astronotu uzak bir yere göndermişler. En sonunda işte orada onların duyduğu sevinç ve şaşkının seslerini dinliyorsun. O işin bir saflığı var hakikaten.

Apollo 17'in ilk adımlarını mümkündür. İnanılmaz. Bir saniyede yürüyelim. Bir gündür güneşin altında yürüyordum.

December, May, May. Tabii özelleşme işi bu muhabbetlerle sınırlı değil. Onun en sansasyonel boyutu filmin de ele aldığı uzay madenciliği. İşte bunları ve başka şeyleri de yarın çıkacak bölümde Umut'la konuşuyor olacağız.

Hazır zaten Expanse dizisi de yeni finalini yapmış. Asteroidlerde madencilik yapan Belter'ların isyanı sonuçlanmış. Gündemi yakalayalım. BELTERLOADER!

BELTERLOADER! Her zamanki gibi bu bölümde emeği geçmese de bandi manevi destekleri geçen herkese teşekkürler. Geçen bölümde birkaç patronun ismini okumuştum. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Cem Karakuş, Mert Sakal, Eray Ersöz, Mehmet Kanatlı, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Ege Edisiva, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Barbaros Sulakoğlu, Emine Tekerek, Batuhan Avcı, Sezer Sunar, Bahadır Batır, MLJT, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Salih Ünal, Savaş Günata, Çağrı Köse, Barış Özcanlı, Banu Yelkovan, Kutlay Dede, Yannis, Doğan Can Bahan, Deniz Silahçılar, Erman Korkut ve Erdem Gelal. Hepiniz sağ olun. Dediğim gibi yarın da Umut Yıldız'da yaptığımız muhabbeti yayınlayacağım. Kalanlarınıza da o zaman ayrıca tek tek teşekkür ederim.

Haydi görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)